SON DAKİKA

Her iki tarafın da ortak “korku nesnesi” Erdoğan

Bu haber 11 Mart 2017 - 15:31 'de eklendi ve 72 views kez görüntülendi.
Gazeteci-yazar Ayşe Çavdar Ortak Söz’e konuştu. Çavdar referandum süreciyle ilgili “Adına seçim ya da referandum demenin yanlış olduğunu düşündüğüm bu oylamada iki korku yarışıyor birbiriyle. Erdoğan’ın yönetmediği bir Türkiye’den korkanlar, Erdoğan’la yola devam etmekten korkanlara karşı” diyor.

GÜLŞEN İŞERİ

Anayasa değişikliğiyle birlikte referandum süreci Türkiye’nin gündeminden düşmüyor. Sadece siyasi partiler değil toplum tabanı da bu gündem içinde kendine bir yol çiziyor. ‘Evet’ ‘Hayır’ kampanyalarıyla referanduma doğru giderken gazeteci-yazar Ayşe Çavdar içinde bulunduğumuz süreci anlattı.

Her iki tarafın da ortak “korku nesnesi” Erdoğan diyen Çavdar, “Erdoğan’ın yönetmediği bir Türkiye’den korkanlar, sahip oldukları ya da olmayı umdukları gücün, çıkarın zaten başka herhangi bir koşul altında paylarına düşmeyeceğinden emin olanlar” diyor.

Ayşe Çavdar‘la bir araya geldik. Korku nesnesinden referanduma, AB ilişkilerinden 17 Nisan’da ne olacak’a kadar pek çok konuyu konuştuk.

– Türkiye referandumun eşiğinde. Bir yandan anayasa tartışmaları bir yandan da başkanlıkla ilgili yaşananlar… Bu süreci nasıl okumalı?

Türkiye bir oylamanın eşiğinde, ama bu oylama anayasa ile ilgili değil. Bu oylama daha çok, 2010’dan bu yana olanların hesabını ne yapacağız sorusunun cevabıyla ilgili?

Bütün bu süreçte olanları, kimseye hiçbir hesap sormadan öylece kabul edip, hatta hesap sormadığımız insanları güç sahibi kılmaya devam mı edeceğiz? Eğer bu yolu seçeceksek Türkiye Cumhuriyeti sahici bir devlet olacak mı? Bundan kastım Türkiye Cumhuriyeti, kendi yurttaşları nezdinde saygın, sözüne, vaadine güvenilebilecek, dolayısıyla yasalarına da uyulabilecek bir devlet olabilecek mi? Daha önce böyleydi demiyorum. Ama artık ve hele önerilen anayasa değişikliğiyle eskisinden çok daha az sahip olacak bu niteliklere.

Yoksa 2010’dan beri tutulan yolun yanlış ve hasarın da ağır olduğunu kabul edip her şeye baştan mı başlayacağız? Bu yanlış yola girilmesine neden olanlara hesap da sorabileceğimiz bir açıklığa ihtiyacımız olduğunu mu deklare edeceğiz? Eğer bunu yaparsak, Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumu kendi koyduğu kurallar çerçevesinde idare eden saygın bir devlet olup olmadığı meselesi halen sorgulanır olacak. Ancak en azından bu sorgulama yapılabilir ve bir hal çaresi üzerine birlikte düşünebilir de olacağız. Çünkü devletin tüm imkanlarıyla dayatılan bir “evet” yerine, her türlü saldırıya ve tehdide rağmen sahip çıktığımız bir “hayır”ımız olacak elimizde.

“2010’DAKİ OYLAMA SONRASINA DÖNMÜŞ OLACAĞIZ”

Devlet çocuklaşırken biz orunla çocuklaşmamış, yurttaş olgunluğu göstermiş olacağız. Bu oylamada “evet” diyenler, 1982 Anayasası’ndan bile tekçi, merkeziyetçi ve devleti öngörülemez kılan bir anayasal duruma -anayasaya değil- evet diyecekler. Ancak “hayır” diyenler, 1982 Anayasası’na “evet” demiş olmayacaklar, çünkü 1982 Anayasası zaten AKP tarafından büyük ölçüde değiştirilmişti.

2010’daki oylama sonrasına dönmüş olacağız teorik olarak. Pratikte ve siyasi olarak ise artık karşımızda o dönemin AKP’si ve o dönemin Erdoğan’ı yok. 2010’da aldıkları onayı ve elde ettikleri fırsatı fena halde heba etmiş, o oylama sonucunun ortaya koyduğu saygınlığı ve güveni kendi elleriyle yok etmiş, o saate kadar yaptıkları her iyi şeyi bizzat ve misliyle ortadan kaldırmış bir ekip var. Zaten o ekipte, Erdoğan’dan başka tanıdık yüz de yok. Yani Erdoğan’ın o dönemde dayandığı ekibin açtığı siyasi alan, başka, yalnız bizim değil o ekibin de tanımadığı simalar, düşünceler, talepler, arzular, yordamlar, stratejiler, taktikler ve siyasetlerle doldurulmuş durumda.

Şöyle de diyebiliriz, 2010 öncesindeki AKP, alelacayip bir binanın temeline gömülüp üzerine de beton dökülmüş gibi. Bu siyasi ekibe ne olduğunu anlamak için ciddi bir otopsiye ihtiyaç var. Çünkü böylesi bir otopsi, 2010’dan beri Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu güzergahın kimler tarafından nasıl belirlendiğini de ortaya koyacak.

Dolayısıyla bu güzergahta ilerleyebilmek için ödenen bedellerin ve verilen kurbanların hesabını kime soracağımızı böyle bulacağız. Şimdilik yapılabilecek olan ise müteahhidi, andığım bu “medeni maktülleri” tarihe gömecek bu binayı daha fazla yükseltmeden durdurmaktan ibaret.

“KUTUPLAŞMADAN DEĞİL, KUTUPLAŞTIRMADAN SÖZ EDEBİLİRİZ”

-Türkiye açısından bir kutuplaşmadan söz edebilir miyiz?

Kutuplaşmadan değil, kutuplaştırmadan söz edebiliriz. Türkiye, sokaktan bakıldığında, her zamankinden daha ayrışmış değil. Lakin ayrışmanın barındırdığı kimi çizgiler fosforla boyandığı için, geriye kalanlarla arasındaki fark daha görünürleşti.

Şunu demek istiyorum, Türkiye siyasetinde zaten birbirleriyle rekabet halinde olanlar arasında sürüyor kavga yine. Yeni ayrımlar eklenmiş değil. Fakat bu ayrımları oluşturan kimi “kutup”lar devleti idare etmekte olan siyasi kurumlar ve hatta yargı tarafından serbest bırakılmış, hatta bir ölçüde işe koşulmuş durumda. Bu da mevcut kutuplaşmanın bizzat o kurumlar eliyle yeniden ve daha sert bir şekilde üretilmekte olduğunu gösterir.

Yani mevcut kutuplaşma, daha doğrusu kutuplaşmanın geldiği görünürlük düzeyi devletin bu ayrım çizgilerine ilişkin kurumsal tasarruflarının ve tasavvurlarının bir sonucudur. Bu tasarruf ve tasavvurların sebep olduğu -Allah korusun- her türlü kazanın sorumlusu da devlet ve onun idaresini elinde bulunduranlardır. Bu hep böyleydi. Laik(çi) milliyetçiler de devleti yönetirken pek çok kazaya sebebiyet vermişlerdi.

AKP, o kazaların hesabının soracağı vaadiyle yola çıkmıştı. Oysa aynı kazaları, bilerek, isteyerek sahneye koydu. Çok acayip bir hal bu; bir an boş bulunsanız merhamet bile edebilirsiniz. Bir siyasi hareketin, üzerinde can bulduğu çıkış noktasının tam aksi istikamete sürüklenmiş olması…

“İntiharı hatırlatan bir ölüm.” Çok güzel söylemiş Erdem Bayazıt. Acziyetin böylesi akıl ve fikir alır gibi değil. AKP’yi, hele de ilk yıllarında var edenlerin, birbirlerinin yüzlerine baktıklarında gördükleri şeyleri çok merak ediyorum: Utanç? Başarısızlık? Korku? Haset? Suçluluk? Altını doldurmuş çocuk benzetmesi yapmayacağım. Çünkü hepsi kocaman adamlar. Sorumluluklarının farkında olan, iradelerini ahlakları ölçüsünde kullanan ve yaptıkları her şeyin burada veya öte dünyada hesabını vereceklerini bilecek kadar aklı başında insanlar. Hiçbiri, 28 Şubat’ta bile bu türden insanı kahreden duyguları bu denli derinden yaşamamışlardır muhtemelen. O zaman hiç değilse “mazlum ama mağrur” kimliğine bürünebiliyorlardı.

– Peki bugün?

Bugün artık “mazlum” kimliğinden geri dönülemeyecek kadar uzaklaşmış durumdalar. “Mağrur” kimliği ise tek başına taşındığında yüz kızartıcı hallere sebebiyet olabilir. Bu koşullar altında söz konusu insanlara merhamet etmek mümkün olamıyor.

Zira AKP döneminde, Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanmış, ne yazık ki hesabı sorulmamış bütün kazalar öylesine görünür, öylesine büyük kayıplarla ve öylesine gürültüyle sahneye konuyor ki her an canından can kopuyor ülkenin. Bu halin mimarlarına merhamet edecek kadar boşta bulunamıyor kimse.

AKP’nin kıssasından aldığımız hisse evvelki kazaların hesabının neden sorulamadığını da ortaya koyuyor. Bu arada kaza kelimesini istenmeden olmuş, niyet edilmemiş felaketler olarak tarif etmiyorum.

Paul Virilio, insanın bulunduğu yerde kazanın mümkün olmadığını söylüyor. İnsanın adına “kaza” dediği her şey, bir “kurban etme” faaliyeti ve bu türden her faaliyet de adına “kaza” denilen halin ahlaki içeriğini, özünü ortaya koyar.

AKP döneminde sahnelenen “kaza”lar, AKP’yi var eden ahlaki içeriğin, özün öncekilerden hiç de farklı olmadığını gösterdi. Bir farkları var idiyse de kendileri dışında birinin anlayabileceği önemde bir nitelik taşımıyordu demek ki. Bu da AKP’nin kıssasından çıkaracağımız hisse olsun. Siyasi partileri, hareketleri iddia ettikleri değil, ortaya koydukları, kurumsal olarak hayata geçirdikleri “ahlak”la analım gayrı. Bir partinin kendisini “ak” diye adlandırmasıyla ağarmış olmayacağını aklımızda tutalım.

“MEVCUT SİYASİ PARTİLERİN HİÇBİRİ MANALI DEĞİL ARTIK”

– Renkler birbirine karıştı adeta… MHP, Saadet Partisi, BBP’den bazı kişiler ‘Hayır’ kullanacağını açıkladı. Bu açıklama toplumun tabanında karşılığını bulur mu?

Bu soruya şöyle cevap vereyim. Erdoğan, şimdi AKP demeyeceğim, bizzat Erdoğan, başta AKP ve AKP’nin dayandığı toplumsal kesimler olmak üzere her düzeyde siyaseti o kadar sürdürülemez kıldı ki mevcut siyasi partilerin, kesimlerin, grupların hiçbiri manalı değiller artık. AKP’yi dahil ederek söylüyorum bunu.

Erdoğan, önce merkezinde öyle ya da böyle kendisinin var olduğu krizleri fırsat bilerek, ardından o fırsatlara benzer fırsatlar yaratabilmek için bu türden krizleri bizzat sahneleyerek siyasetin -Türkiye’de olabildiği kadarıyla- alanını sakatladı.

Şöyle diyelim, özellikle AKP’liler daha iyi anlasınlar diye. Siyaset alabildiğine çukurlu, tümsekli bir asfalta benzedi son 14 senede. Gaza basmak isteyen için çok riskli, yavaş ilerlemeye ise kimsenin zamanı yok. Olur ya filmlerde savaştan sonra yağmalamaya koşar insanlar. Elini, kolunu, kafasını yaralamaktan korkan geride kalır, yağmadan payını alamaz.

Tam da bu türden bir manzara sergiliyordu Türkiye son 14 senedir. Şimdi, “fethedilen” o yere (geleceğe) çıkan yol görünürde asfalt ama menzil her zamankinden daha ulaşılamaz ve görünmez halde tam da yol asfalt olduğu ve herkes hız yapma telaşında olduğu için. Toprak yolda aracınızın ve kendinizin haddini bilirsiniz. Hızınızı, yükünüzü, zamanınızı ona göre ayarlarsınız. Sel olur, yol çamur olur, beklersiniz bir kenarda, toprak ve güneş suyu sakinleştirir. Ama asfalt serttir. Sele direnirken kendisi de parçalanır, kullanılamaz hale gelir. Asfalta güvenip gaza basarsanız -hafazanallah- iniverirsiniz uçurumdan aşağıya ya da aracınız takla atar hapsolursunuz içine. Erdoğan, kendi yaptığı asfalta güvenip gaza bastı. Ve bu kaçıncı takla. Ne araçta, ne de yolcularda hal kalmadı. Zırhlı Mercedes olsa dayanmaz bu yolda. Türkiye’de bu kazalar serisinden ölümcül yara almamış tek bir siyasi ve hatta toplumsal hareket bile yok artık.

“ÖNGÖRÜLEMEZ BİRİ KİMSEYE ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR GELECEK DE SUNAMAZ”

Sözünü ettiğiniz siyasi partilerin yanı sıra, mesela eskiden siyasette öyle ya da böyle söz sahibi olabilen dini cemaatlerin, sermaye gruplarının hatta her türden örgütlü sivil toplumun durumu da bu. Erdoğan asfaltın, tabiatın yatışmazlığı, projelendirilemezliği ile başa çıkamayacağını anlayamadı.

Dahası aşırı müdahalenin geri tepeceğini, müdahalenin şiddetinin direnişin de şiddetlenmesine neden olacağını hesaba katmadı. Kısa vadede herkesi kendisine borçlu kıldı ya da kendisinden korkar hale getirdi. Lakin siyasetin böylesi, bizzat o siyaseti yapanı çatışan onbinlerce çıkar ve korku arasında kırılganlaştırır. Kendisini siyasetin merkezine yerleştirenin bizzat muğlaklaşması kaçınılmazdır. Erdoğan’ın başına da bu geldi. Artık öngörülemez biri. Öngörülemez biri kimseye öngörülebilir bir gelecek de sunamaz.

Bakın Karadeniz Sahil Yolu’na… Erdoğan’ın siyaset yolu da öyle işte. MHP, Saadet Partisi, BBP, bütün dini cemaatler, gruplar, İslamcı entelektüeller, hatta CHP, kısmen HDP bu yolda ilerleyen o hızlı aracın içerisinde bir o yana bir bu yana savruldular. Bir noktada savrulmayı reddedenler aracın dışına kelimenin tam anlamıyla hapsedildiler, HDP’den söz ediyorum. Bineyim bu araca, işim bitince inerim diyenler ise aracın içinde hapis durumdalar. Aracın tasarım ve tamirinden sorumlu olan ekip ise şoförü sabote edeyim derken tekerleklerin altında kaldı.

“ORTAK KORKU NESNESİ ERDOĞAN”

– Bütün kesimlerde siyasetin yarattığı algı farklı oluyor. Referandumdan ne çıkarsa çıksın toplumda ciddi bir korku var. Sonuç sizi de tedirgin ediyor mu?

Adına seçim ya da referandum demenin yanlış olduğunu düşündüğüm bu oylamada iki korku yarışıyor birbiriyle. Erdoğan’ın yönetmediği bir Türkiye’den korkanlar, Erdoğan’la yola devam etmekten korkanlara karşı. Her iki tarafın da ortak “korku nesnesi” Erdoğan. Erdoğan’ın yönetmediği bir Türkiye’den korkanlar, sahip oldukları ya da olmayı umdukları gücün, çıkarın zaten başka herhangi bir koşul altında paylarına düşmeyeceğinden emin olanlar. Her zaman böyleydiler demiyorum.

Son birkaç yıldır iktidara iyice yapışmış olanlara ya da iktidara yapıştıkça söylemi, hatta karakteri değişenlere bakın ne demek istediğimi anlayacaksınız. Böylesi bir iktidarın olmadığı hiçbir koşulda, sahip oldukları liyakatlar ve şimdiye kadar inşa ettikleri hayat öyküsüyle şu an keyfini sürmekte oldukları “mazbut” ayrıcalıklara erişemeyecekler ve bunu biliyorlar. Erdoğan’la yola devam etmekten korkanlar ise, ülkenin son birkaç yıldır sürüklendiği karanlık macerada önünü göremeyenler. Buna dindar orta sınıfın bir bölümünü de eklemek lazım. Özellikle, kendi başının çaresine bakabilecek kadar serpilmiş, burjuvalaşabilmiş olanlar dünyayla bağlantısı daha da kopmuş bir Türkiye arzu etmiyorlar.

Mesela bu tür ailelerden hiçbiri çocuklarını AKP’nin KHK operasyonlarıyla yerle yeksan ettiği üniversitelerden birine göndermez çocuklarını. “Eyyyy Avrupa”ya gönderirler ve mümkünse birikimlerini başka ve daha istikrarlı, öngörülebilir bir ülkede değerlendirmeyi tercih ederler. Lakin bu kesimler yollarına Erdoğan’la devam etme konusundaki isteksizliklerini dile getirebilecek mecra bulamasınlar diye elinden geleni yapıyor Erdoğan. Dindarlar da birbirlerine bu yüzden güvenmiyorlar. İçlerinden ortamlarda “evet” derim, “hayır” mı versem acaba, diyenlerin sayısının 16 Nisan yaklaştıkça arttığını tahmin etmek işten değil.

AKP’nin “evet” kampanyasının sönüklüğü, vaadsizliği, içeriksizliği, partinin propaganda taifesinde de benzer bir isteksizlik olduğunu gösteriyor zaten. Erdoğan ve yakın dostlarının her kesime ayrı mazeretlerle yönelttikleri tehditkar işaret parmakları yüzünden ülkenin siyaset yapılabilecek her alanı korkunun hakimiyetinde şu anda. Ve bu elbette söz konusu oylama sonrasına ilişkin yalnız “hayır”cıların değil “evet”çilerin de yaşamakta olduğu tedirginliğin başlıca sebebi.

 – Yeni Türkiye söylemi 17 Nisan’dan sonra nereye evrilecek?

Bilmiyorum, çünkü Türkiye öngörülemez halde. Öngörülemezlik büyük krizlere gebedir, kendi başına krizdir zaten. Çünkü en basit tarifiyle kapitalizm bile insanların birbirlerine güvendikleri ortamlarda yeşerir. Onca anayasalar, yasalar, karmaşık hukuk sistemleri insanların birbirlerine olan güvenlerini, dolayısıyla yatırımlarını, harcamalarını, işlerini sürdürebilmeleri için ortaya konmuş dayanaklar, tutamaklardır.

Türkiye’de insanlar birbirlerine güvenmediği gibi, kurumlara, yasalara, mahkemelere de güvenmiyorlar. Şimdilik “höt-zöt”le, taşıma suyla ve arada bir de oksijen maskesiyle ayakta tutulan bir piyasa var. Ama “höt-zöt”le, oksijen maskesiyle ve taşıma suyla sonsuza kadar yaşatılmış bir ekonomi görülmemiştir. Ekonomi öyle yürüse bile toplum yürümez. Kuzey Kore gibi küçük bir ülke olsanız idare edersiniz bir noktaya kadar. Ama Türkiye gibi dünyanın orta yerinde, kalabalık ve alabildiğine çoğulcu bir toplumu bu şekilde idare etmeye kalkışmak bir nevi çılgınlık. Türkiye gibi bir ülkede böyle bir idare inşa etme teşebbüsünüz varsa ya çılgınsınızdır ya da idare etmeye çalıştığınız toplum hakkında hiçbir fikriniz yoktur.

17 Nisan sonrası ne olacağını bilemem. Ama Türkiye’nin dönüp dolaşıp içine düştüğü bu açmazın o çok sevdiğimiz “köprü” konumundan kaynaklandığını düşünüyorum. Köprüler güneşli günlerde güzel manzaralar sunarlar. Selde, yağmurda ise uzak durmanız icap eder. Hele köprünün iki tarafında yaşayanlar arasında bir savaş varsa, o köprü dünyanın en tehlikeli yeri olur. Çatışmanın vuku bulacağı yerdir. Savaşın meydanı olur. Ve dünya bir zamandır hem selden, yağmurdan başını alamıyor, hem de üzerine sığıştığımız, sıkıştığımız köprünün iki tarafı arasında büyük ve kanlı bir savaş devam ediyor. Aklı başında bir idare bu savaş esnasında köprüyü bir huzur ve güven adasına dönüştürürdü. Oysa bu savaşa Türkiye aklı başında bir idareyle yakalanmadı.

Düşünün, bugün Suriye’de izlenen siyaset zamanında, 2003’te Irak’ta izlenmek istenmişti. Neyse ki o zaman muhalefet buna mani olabilecek güçteydi. Her krizin fırsata dönüştürülebileceğini zanneden, karşısına çıkan fırsatlarla başı dönmüş bir siyasi irade, etrafında süregiden savaşın karaborsacısı olmak istedi. Tıpkı Deli Dumrul gibi. Deli Dumrul, Dede Korkut hikayelerinden biri. Teşbihte hata olmaz. Bir köprünün başını tutup gelenden geçenden haraç keserek yolunu bulmaya çalışan bir kabadayıdır Deli Dumrul. İşleri pek yolunda gider, keyfine kimsenin diyeceği yoktur. Ta ki Azrail’le karşılaşana kadar. Azrail canına karşılık can istediğinde, anasına-babasına gider, “canımız tatlı, sen var git kendi canını ver” derler. Karısına gider. “Seninle olmadıktan sonra dünya bana haram” diye karşılık verir hatun ve Deli Dumrul’un yerine ölmeyi göze alır. Azrail bu, can da alıyor olsa, sonuçta bir melek, Allah’ın izniyle ve karısının cömertliğine binaen ikisinin de canlarını bağışlar.

Emin değilim Türkiye’nin kendisi için can verecek bir dostu olduğundan. Nasıl olsun? Karaborsacıları, fırsatçıları, hele bunu kabadayılıkla icra edenleri hiç kimse sevmez, böylesi insanlar evlat olsa sevilmezler. Bu yolla edinilmiş kazanımlar sonradan gelen nesillere refah ve huzur getirmez. Doğrudur uluslararası ilişkilerde ahlak aranmaz. Devletler ahlaksızlardır. Ancak karaborsacılığın geçerli tek ekonomik etkinlik olduğu bir çarşıya da kimse bel bağlamaz uzun vadede.

SİYASET, AVRUPA’DA YAŞAYAN TÜRKİYELİLERDE HUZURSUZLUK ÜRETİYOR

– Bazı bakanların Almanya’da katılacakları toplantıların iptal kararını siyaseten nasıl okumak gerek? Alınan kararların yerel olması Alman hükümetinin bundan sorumlu olmadığı sonucunu çıkartır mı?

Bu kararların devamı da geldi. Avrupa’nın başka yerlerinde de AKP’li siyasetçilerin propaganda çalışması yapması uygun görülmedi. AKP’ye olan itirazdan da kaynaklanmıyordu bu.

Sonuçta bu ülkeler AKP’nin idare ettiği devletle diplomatik ilişkilerini sürdürüyorlar. Hem de çoğu zaman muhaliflerinin sert eleştirilerine maruz kalmayı göze alarak. Söz konusu iptallerin sebebi, bu tür bir etkinliğin yapılacağı yerde huzursuzluk çıkmasına neden olma ihtimaliydi.

Asıl mesele bu ve bu kanaatimce bir devletin ve o devleti idare eden siyasi partinin karşılaşabileceği en utanç verici suçlama. Ne yazık ki karşılığını bulmuş, cevabı verilmiş bir suçlama da değil. Şunu demek istiyor toplantıları iptal edilen belediyeler: Siz öyle bir siyaset yapıyorsunuz, kendi vatandaşlarınız arasında size oy verecek ve vermeyecek olanlar arasındaki huzursuzluk bütün bir şehri etkileyecek hale geliyor.

Bu, AKP’nin yıllardır üzerinde çalıştığı, arzu ettiği bir hal. Avrupa siyasetinde bir araç gibi gördü Türkiyeli göçmenleri. Bu, AKP’ye RP’den kalmış bir miras. İnsanları içinde yaşadıkları toplumdan alabildiğine soyutlayıp kırılganlaştırarak yaptı bunu. Yani onları, kendi hayatları pahasına siyasetinin taşıyıcısı olarak kullandı.

Türkiyelilerin Avrupa’da gerek birbirleriyle, gerek beraber yaşadıkları başka topluluklarla yaşadıkları toplumsal, siyasal gerilimlerin tamamında başından itibaren MHP’nin, son 25-30 yıldır RP’nin ve AKP’nin en nihayetinde Diyanet İşleri Başkanlığı eliyle devletin büyük vebali vardır. Bu insanları arzu ettikleri gibi yönlendirebilmek için alelacayip siyasi söylemlerin içine sıkıştırdılar.

Onlar için önemli olan Avrupa’da yaşayan Türkiyelilerin huzur ve refahı değil, Türkiye devletini idare eden siyasi partinin çıkarları oldu. Bunda örneğin Alman devletinin sorumluluğu olmadığını hiç söylemiyorum. O alelacayip siyasi söylemlerin kurumsallaşmasında bizzat Alman devletinin ve Almanya’daki parti siyasetinin de büyük bir rolü var.

 

“BU YOLU AB SEÇTİ, BEDELİNİ BİZ ÖDÜYORUZ”

– Türkiye’nin Avrupa Birliği ile sorunlu ilişkileri referandum sürecine bir etkide bulunur mu? Referandum sonucunu “evet” ya da “hayır” açısından değerlendirirsek AB ile ilişkileri nasıl etkilenir?

Avrupa Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının yüzüne bakacak yüzü yok artık. Bu nedenle de siyasetin bir aktörü ya da belirleyicisi değil. Bu yolu AB seçti, biz bedelini ödüyoruz hep birlikte.

Gene köprü benzetmesine döneceğim. AB, Deli Dumrul’un haraç kestiği bu köprünün işletme ihalesine girdi, kazandı ve sonra işi yarıda bırakıp kaçtı. Ha kendi içinde de bir krizi vardı, zaten iflas ediyordu, başından büyük işe karışmıştı. Bilemem. Akademik olarak enteresan tabii bütün bunlar. Ancak AB sıradan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kendisi hakkında ne düşündükleriyle ilgilenmiyordur herhalde.

Sonuçta AB de ihalesini aldığı işi ortada bırakmış bir işletmeci. Bu yüzden de artık bu köprüde işlerin nasıl yürümesi gerektiği konusunda söz sahibi değil. Ha, şunu yapabilir: Tamam, ben zararı karşılayıp üzerime düşeni yapacağım, diyebilir. Belki bazı kesimlerde bir karşılığı olabilir böyle bir girişimin. Ama Türkiye ile saygın ve meşru bir ilişki geliştirmek AB için eskiden olabileceğinden çok daha pahalıya mal olacak artık.

Bu noktada AB’nin Türkiye’ye ilişkin kararları Türkiye’yi değil, kendisini bağlar. Türkiye ile ilgili vereceği kararlar AB’nin kendisine, AB yurttaşlarına nasıl bir gelecek tahayyül ettiği ile ilgili olacaktır bu aşamadan sonra. Açık söylemek gerekirse, AB’nin bu konuda ciddi bir kafa karışıklığı yaşadığını, geçmişine de geleceğine de anlam vermekte zorlandığını, Avrupa ideali ile Avrupa kurumlarının derin bir varoluş krizi yaşamakta olduğunu, kurumların ideali parçalamakta olduğunu söylemek mümkün.

Bu kriz AB’nin yalnız Türkiye ile ilgili değil, söz gelimi Yunanistan’la ilgili kararlarında da kendini gösterdi. Fakat bu uzun ve tıpkı Türkiye’ninki gibi hazin bir hikaye. Hülasası şu: AB’nin Türkiye politikası, Türkiye’nin değil, bizzat kendisinin geleceği hakkında bulunacağı tasarrufların toplamıdır.

www.ortaksoz.com ilk sitesinde yayınlanmıştır. 

GÜLŞEN İŞERİ
GÜLŞEN İŞERİgulseniseri81@gmail.com