SON DAKİKA

Toplumsal yaşamımızda eğitimin yeri

Bu haber 19 Eylül 2017 - 15:15 'de eklendi ve 31 views kez görüntülendi.

“Öğretmen Delil’e (Çerağ) Benzer, Kendini Tüketerek Başkalarına Işık Verir.” Reffini.

Doğa ve insan, bir bütünün parçalarıdır. Bu parçaların tez ve antitezleri çarpışarak yeni sentezleri, yeni olguları ortaya getirir. İnsan, bilinciyle doğaya hükmeder ve onu egemenliği altına almaya çalışır. Kişiyi “insan” eden onun bilinçli emeğidir. Emeğin materyalist-diyalektik gelişimi, insan bilgisinin kaynağını oluşturur. Bilgi edinme, doğanın somut ve maddesel olgularının insan beynine yansımasıdır. Soyutlaşarak giren ve orada kavramlaşan bilgiler, aklın önderliğinde yine kendi eleştiri süzgecinden geçirilen ve insanda kalan yani insanın işine yarayan özne ve nesnelerin aksiyonudur. (Aksiyon= “Bir kuvvetin, maddi bir etkenin, bir düşüncenin ortaya çıkması, hareket, edim, eylem; oyunun temasını geliştiren başlıca olay, öykü, gelişim, yani insan etkinliğinin veya iradesinin açığa çıkması.”)

Yaşam ileriye doğru akan potansiyel gücü oluştururken, karmaşıklığını da insanın önüne serer. İnsanın bilgileri, aklının edimleri, bu karmaşıklığı çözer, onu “doğru” eksene oturtur. Yaşamın bir başka adı, “hareketlilik”tir. Bunun tersi de “hareketsizlik”tir. Tekdüzeli yaşam, donmuş bir “zaman”ı gösterir. Zaten tekdüzelikte yaşam, algılanamayacak kadar niteliksizleşir ve belirsizleşir.

İnsanın hareketliliğinin ve davranışlarının kökeni, tarihseldir. Soluğunu böyle derinliklerden alan insan, gerçek bir “nitelik” durumunu alır. Nitelikteyse, “açıklık” ve belirginlik vardır. Kişi, hazlarıyla, sevinçleriyle, acılarıyla, korkularıyla, aklıyla, güdüleriyle bir bütün oluşturur. Bu bütünün parçalanması, bir yanının ele alınması, insan olma niteliğini yitirmesi ve tek boyutlu canlı durumuna gelmesi demektir.

Tekdüzelikte alışkanlıklar çok çabuk elde edilir. Ancak alışkanlıkları terk etmek insan için zor bir eylemdir. Çok zaman alışkanlıklar bilginin üstüne taht kurarlar. Alışkanlıklarının kuluçkasına (üstüne) yatan insanlar, ‘yanılma’nın da girdaplarında bocalarlar. İnsanın “alışma” yanını gören, insanlar yine canlıların en başında yer alan insanı “eğitme” yöntemlerini bulmuşlardır. Ve insanları, yine başka insanlar tarafından “terbiye etme”, eğitme işlevini ortaya çıkarmışlardır.

Eğitmek, “eğmek”ten gelmektedir. “Ağaç yaşken eğilir” vb. yani canlıyı doğal yörüngesinden alarak, onu başka bir yana yöneltmek, eğmek demektir “eğitim!” Kısaca, insanı doğal gelişimine bırakmadan, başkaları tarafından zorla onun gelişimine müdahale etmektir eğitim işi. Zorla eğitme işini, toplumlar, coğrafya parçalarından bir sınır çizdikten sonra kurdukları “ulus-devlet” örgütüyle yapmaktadırlar. Bu zor eğitim işini neden yüklenmektedir devletler? Çünkü sınırları içerisindeki insanları, aynı renkte, aynı tonda, aynı görüntüde, aynı düşüncede geliştirmek, oluşturmak ve onları kolay “güdülen sürü” haline getirmek için eğitim biçimlerini-türlerini ortaya koymuştur devletler. (Bugünkü dilde bizler bu devletlere, kapitalist, tekçi, inkârcı ve –gerici-ırkçı devletler diyoruz.)

Toplumu daha kolay “güdebilmek” için “devlet” denen güç ve bu gücü ortaya çıkaran sınıflar, kendi üstünlüklerini artırarak, başka sınıfların yabancılaşmasını düşünmüşlerdir. Çünkü toplum kendi doğal yörüngesinden çıkmış ya da çıkarılmış, bir “merkeze” bir kumandayla bağlanmıştır artık. Merkezleşen devlet, kendi amaçlarına, kendi ideolojisine göre elindeki tekçi şırıngasıyla kendi aşısını vuracaktır körpecik beyinlere, gençlere ve genelde tüm insanlara! Özdeyişle, devletin bireylere verdiği tekçi ve inkârcı eğitim, toplumu “çürütmenin”, insanları kendisi olmaktan çıkarmanın “sürüleştirmenin”, bir aracı olmaktadır.

Bazı burjuva bilim adamlarına göre, “eğitim” sözcüğü Latinceden gelmedir. Latincede bunun anlamı, ‘insanı yükseltmek’tir. Başka dillerde de birbirini tutan anlamları bulunmaktadır. Bazı dillerde ‘eğitim’, bir şeyi içinden çıkarmak, ona biçim vermektir. Bazılarında da “temelinde yapıyı değiştirmek” olarak belirtilmektedir. Tüm bunların ortak paydası, bir nesneyi, her yönden değiştirerek, şekillendirerek, anlamlandırmaktır.

Eğitimin temeli, Antik Çağ Yunanistan’ında görülmektedir. Onlara göre eğitim, ‘çocukların yetiştirilme işi’dir. O nedenle çocukların başında bulunan, onları yetiştiren-eğiten kişilere “Pedagog” denmiştir. Pedagoglar daha önceleri ‘tutsak’lardan oluşuyormuş. Sonraları Yunan düşünürleri, eğitimi felsefeyle birleştirmişler ve eğitimi düşünsel ve beceri yaratmanın bir yöntemi olarak kullanmışlardır.

Eğitim felsefeleri, kişilerin toplumsal, ekonomik, etiksel, düşünsel yaşayışını düşün ürünlerinin birleştiği nokta olmaktadır. Gürsen TOPSES bu konuyla ilgili Dayanışma Yayınlarında çıkan Eğitim Felsefesi Temel Sorunları adlı Kitabın 78’inci sayfasında, şu belirlemeyi yapmaktadır. “16. 17. Yüzyıllarda Batı’daki üretici güçlerin gelişmesine bağlı olarak onun bir devlet içinde merkezi bir yönetim örgütlendirilmesini getirmiştir. Böylece devlet, eğitim araçlarının belirlenmesinin ekonomik ve toplumsal çıkarlar doğrultusunda saptanmasının ve yürütülmesinin temel etkeni olmaktadır.

Fransız devrimi bu oluşumun tipik bir göstergesidir” demektedir. Batı’daki sanayi devriminden sonra toplumlar, “uluslaşmaya” (ulus-devlet) başlayınca ortaya “yurttaşlık eğitimi” sorunu çıkmıştır. Bu burjuvazinin Kiliseden kopup, laik görüşü benimseyişi, kapitalizmin “yeni toplum” oluşturma açısını getirmiştir. Yeni yapılanmaya başlayan bu sınıfa ve bunun gereksinmelerine yanıt verecek “meta” üretimi öne çıkmaktadır. Bu sınıf, kendi bilimini de beraberinde getirecektir.”

Toplumlar sınıflara bölündükten sonra, egemen sınıfın elinde odaklaşan devlet aygıtı, her yönüyle başta eğitimiyle, kültürüyle-sanatıyla, basınıyla, ideolojisiyle vb. güçlenerek insanları, kendi potasında eriterek kalıplara dökmekte ve “kişiliksizliğin” mengenesiyle onları sıkıştırarak, kendine uygun “şekiller” vermektedir. Paule FRERIRE, “Ezilenlerin Pedagojisi” adlı yapıtında, günümüz, çağımız eğitimini ikiye ayırmaktadır. ‘Bankacı Eğitim’ ve ‘Problem Oluşturucu Eğitim’ diye. Birincisi; devletin verdiği ya da uyguladığı toptancı eğitim. İkincisi ise devletin ya da “toptancılığın” karşısında olan, alternatif sınıfların, devrimci ideolojilerin verdiği ya da vermek istedikleri praksis, (uygulamalı) problem oluşturucu eğitimdir. Karl Marx ise praksis eğitime, “toplumsal organizasyonun tümünü değiştirmeye yönelik etkinlikler toplamıdır” der.)

Bilindiği gibi toptancı eğitim, kişinin dik ya da keskin köşelerini törpüleyerek, her yana yuvarlanan bilyeler haline getirmektir. Bu, üsttekilerin alttakilere uyguladıkları eğitim sistemidir. Bu eğitim biçiminde, kişinin kendinden çıkışı, özünden ayrılışı söz konusudur. Problemci eğitimse, kişilerin kafalarında bir takım “sorular” oluşturan, kuşkular yaratan, tezleri, hipotezleri, önerileri ortaya koyan, karşısına çıkan olguları sorgulayan, eleştirici eğitim sistemidir. Bu tür eğitim sisteminde, birinci sistemin tersine, çocukların, gençlerin ve insanların ileriye doğru açılımı öngörülmektedir.

Sınıflı toplumlar belirmeye başladıktan sonra, coğrafyalarda yaşayanlar da ikiye ayrılmışlardır. İkiye ayrılanların bir bölümü en üstte anamalcı egemenler, diğer ötekisi de anamalcıların hizmetinde emeklerini satan alttakiler. Bu iki bölüğün ayrı, ayrı dünya görüşleri, kültürleri, ideolojileri, eğitim anlayışları, felsefeleri vardır. Bu iki (sınıfın) bölüğün aralarındaki çelişkiler, sınıfsız topluma dek sürüp gidecektir. İki sınıfın her şeyleri ayrıdır ama en güçlü hangisiyse “egemenlik” ondadır. Günümüzde anamalcıların (kapitalistlerin) egemenliği ve üstünlüğü devam etmektedir. Yani kapitalist-sömürücü sistemin eğitim biçimi, yeryüzünün her yanına yayılmıştır.

Bu topraklarda yani ülkemizde 1920, 1930 ve 1940’larda ulusçu, ırkçı, (şovenist) tekçi, inkârcı bir renge boyanan Türk eğitim sistemi, kısa bir zamanda yurdun dört bir yanına yayılmış. Önce millet mektepleri, arkasından köy enstitüleri, yatılı bölge okulları (YBO) açılmış; Misak-ı Milli’nin sınırları içinde kalan halk yani Türkiye insanları, (halkları) bu eğitime-öğretime tabi kılınmışlardır. Deyim yerindeyse bu eğitimin bir başka adı da ‘toptancı eğitim’dir. Bütün bunların yanında ‘Dağ çiçekleri’, ‘Haydi kızlar okula’, ‘Kardelenler’ gibi söylemler devletin kurumsal ideolojisini yayan ve yaygınlaştıran eylemlerdir. Buradaki asıl amaç, çocukları genellikle kız çocuklarını asimile ederek, hâkim şovenist anlayışın dilini, inancını, ideolojisini ve politikasını yaygınlaştırıp tekçi-inkârcı ideolojiyi egemen kılmaktır. Bütün bu gerçekleri göz önüne aldığımızda eğitimin salt bilme, bilgilenme işi olmadığı ve bütün bunları da aşan bir şey olduğu ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda da belirtildiği gibi, her iktidar ve egemen ideolojik güç kendi formatına uyar bir eğitim sistemi oluşturmuş, kendi hegemonyasını toplum üzerinde hâkim kılmak için kurum ve kuruluşlar inşa edip, bu kuruluşları da kendi ideolojilerini kanalize etme yeri olarak benimsemiş ve görmüştür. Bu kuruluşlar Okul, Adliye, Kilise, Cami, Akademi, (askeri okullar ve kışlalar), Polis Kolejleri ve YBO’lardır. Althusser, bu kurumlara dair bir tespitinde, “günümüzde Okul, Akademi, Kilise ve Cami dokunulmaz kurumlar olagelmiştir” der. Bu kurumlar devletin tekçi ve inkârcı ideolojisini yayma merkezleridir. Örneğin bu kurumlarda hâkim sınıfın değerlerinden başka bir değer yani azınlık kesimlerin değerleri, dilleri, inançları, kültürleri ölçüleştirilir, değersizleştirilir, asimile edilir. Diğer çarpık ideolojiler gibi, tekçi ve inkârcı ideoloji (zihniyet) sahipleri de, eğitim gibi ana tanrıçadan kalan kutsal bir toplumsallaşma aracını bile sadece kendi anlayışlarına, çıkarlarına ve amaçlarına ulaşmanın aracı haline getirmişlerdir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde yer bulan, eşit yurttaşlık hakkı olan nitelikli eğitime erişimin önündeki engellerin kaldırılması, laik-demokratik devletin en temel yükümlülükleri arasındadır. Tam tersine ülkemizde ilkokuldan başlayarak, tüm eğitim kademelerinde toplumun din-inanç, dil ve kültür özelliklerinin farklılığı yok sayılarak tekçi-inkârcı eğitimi esas alınmaktadır. Günümüz iktidarınca din dersi saatinin arttırılması ve imam hatiplerin arttırılmasına odaklanan eğitim politikalarının, sorunları gidermek bir yana daha da derinleştirdiği açıktır. Gerek ana dilde eğitimin önündeki engeller, gerekse eğitimin dini bir yapı kazanmaya zorlanmasının bir uzantısı olarak, zorunlu din derslerinin devam ediyor olması, Alevilerin eşit ve demokratik eğitim haklarının önündeki en temel engeller arasındadır. Öte yandan eğitimde, hükümetin “Müslüman muhafazakâr bir nesil yetiştireceğiz” söylemiyle başlattığı uygulamalar ise farklı inançlardaki yurttaşların eğitim hakkı önünde dışlayıcı biçimler kazanmaktadır.

Bizim düşüncemize göre eğitimin amacı, eşit ve özgür yurttaş, alternatif birey, alternatif yaşam, etrafında şekillenmiş bir kişilikle birlikte erdemli toplumu inşa etmek olmalıdır. Erdemli olmak için bilinçlenmek buna bağlı iradeleşmek bununla birlikte toplumla bütünleşmek gerek. Kendi diline, kendi inancına, kendi kültürüne, yani kendi yaşamına yabancılaşan toplumu bir irade haline getirmek ve bir sinerji (görevdeşlik) oluşturarak ayağa kaldırmak bizim en baştaki görevimiz olmalıdır. Şu hiçbir zaman unutulmamalıdır; bir kişi ve bir toplum bildiği-bilinçlendiği kadar kendini inşa eder, yaratır ve oluşturur.
Hatun TUĞLUK Ananın Anısına Saygıyla…

MEHMET KABADAYI
MEHMET KABADAYImehmet_k.34@hotmail.com