SON DAKİKA

Farkında olmak yâda olmamak

Bu haber 03 Kasım 2017 - 13:29 'de eklendi ve 54 views kez görüntülendi.

“Geçmişte yapılan katliamlar, unutulmamalı ve unutturulmamalıdır. Çünkü o katliamlarda yitirdiğimiz tüm canlarımızın çığlığı, ağıda dönüştü yüreklerimizde!” DERVİŞ.

Değerli okurlar bu yazımda Osmanlı’nın dağılış sürecinde yani Cumhuriyetin kuruluş aşamasında (1921) ve tek parti dönemini (1924-1938) anlatabilmek için dönemin Başbakanı İsmet İnönü’nün konuşmasında iki örnek ve dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un konuşmasından bir örnek vererek yazıya devam edeceğim: İsmet İnönü; (1925) “Biz açıkça milliyetçiyiz ve milliyetçilik bizim yegâne birlik unsurumuzdur. Türk ekseriyetinde diğer unsurların hiçbir nüfuzu yoktur. Vazifemiz Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemmal Türk yapmaktır. Türkleri ve Türklüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız”(…) Yine bir başka konuşmasında (1930) İsmet İnönü şunları söylüyor; “Bu ülkede sadece Türk ulusu ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.”(…)

Dönemin (1930) Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt; “Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler”(…)  diyor. Bu çarpık anlayışın hüküm sürdüğü yerde demokrasiden ve insan haklarından söz etmek mümkün müdür? Peki, bütün bunların söylendiği rejimin adına ve söyleyenlere ne denir? Yorumu siz değerli okurlara bırakıyorum.

Öncelikle şunun altını kalın çizgilerle çizelim, bugün bir kısım Aleviler hala Kemalist ideolojiye demokratik diye biliyorlar ve sahipleniyorlar. Rahatlıkla söyleyebileceğim gerçek şudur: Kemalist rejimin uzaktan yakından çoğulcu demokrasiyle hiçbir alakası yoktur. Çünkü tekçi, inkârcı ve asimilasyoncu bir rejimdir. İnsanların toplu sürgünleri ve toplu katliamlar (1921 Koçgiri– 1930 Zilan–1937–1938 Dersim)  bu rejim tarafından yapılmıştır.

Tunceli Kanunu meclise sunulmadan önce, Mustafa Kemal 01.11.1935 tarihli meclis açış konuşmasında “Dersim bölgesi için esaslı bir ıslahat programının tatbikinin düşünüldüğünü söyler.” Ardından ‘Dersim’ isminin “Tunceli” olarak değiştirildiği 2884 Sayılı Kanun 25 Aralık 1935 günkü meclis oturumunda görüşülür ve aynı gün kabul edilir. “Tunceli Vilayetinin İdaresi hakkında kabul edilen 2884 Sayılı Kanun, idari ve adli başlıklı iki bölüm seklinde toplam 38 maddeden oluşmaktadır.

Kanunun 1. Maddesine göre, Tunceli Vilayetine bir Korkomutan hem Valilik hem de Komutanlık edecektir. Korkomutan’ın, ordu ile bağı kopmayacak ve rütbesinin sağladığı yetkileri devam edecektir… Ayrıca Vali-Komutan, oluşturulan Dördüncü Umumi Müfettişliğin de Umumi Müfettişidir. 2. Maddeye göre, Vali-Komutan, vilayet işleri ve vilayet memurları üzerinde, Bakanların kanunen sahip olduğu tüm haklara sahiptir. Ayrıca Kaza (İlçe) ve Nahiyelerin sınırlarını ve merkezlerini değiştirmek hakkına da sahiptir.

Çıkarılan “Tunç eli Kanunu”yla Dersim Bölgesi tamamen keyfi bir idare altına alınmış, hukuki, idari, siyasi ve her türlü yetkiler tek bir kişiye verilmiştir. Bu Vali-Komutan Dersim celladı Abdullah Alpdoğan’dır. 2. Madde de belirtildiği gibi Vali-Komutan bu görevlerinin yanı sıra Hâkim-Savcı ve her türlü yetkiye de tek başına sahiptir. Tunceli Kanunu’nun bu cellâda verdiği yetkilerden dolayı, bölgedeki her türlü davalarda suçlanan tarafın iddianameyi görme, temyize başvurma hakkı vs. yoktur. Dolayısıyla kişinin suçunun ne olduğunu bilme hakkı da yoktur. Bu bir yana ölüme giderken sevdikleriyle helalleşme hakkı bile yoktur.

Dönemin (1937–1938) Cumhurbaşkanı, Mustafa Kemal, Başbakanları İsmet İnönü, Celal Bayar ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’tır!

1937’de  “ateşkes ilan etme” hilesiyle Seyit Rıza tuzağa düşürülmüş 1937’nin 15 Kasım’ında Elazığ’da kurulan hukuk dışı bir mahkemeyle seyit Rıza ve Yoldaşları idam (katledilmiştir) edilmiştir. Seyit Rıza’nın darağacında söyledikleri bir gerçekliği ortaya koymaktadır. “Evladı Kerbalayık. Bihatayık. Ayıptır, zulümdür, günahtır.” İdamların mecliste onaylatılmadan Elazığ’da hemen infaz edilmesinin insanlık düşmanı zalimler için çok ayrı bir önemi vardı.

Bu önem şuradaydı: Eğer idam kararları meclise gelecek ve meclisin onayına sunulacak olsaydı, bu meclisin zabıtları arasına mecburen girecek, tüm bu katliam (kıyım) uygulamaları mecliste belgelenmiş olacaktı. Bu yüzden idam kararlarının sadece bölgenin kumandanı (celladı) tarafından onaylanması onlara göre yeterliydi. Dönemin idarecileri idam (katliam) uygulamalarını gizlemek için kendilerine göre her türlü tedbirleri almıştır.

Seyit Rıza ve Yoldaşları idam (katledildikten) sonra, 1938 yılında Dersim’de büyük bir insanlık suçu işlenmiş. Çocuklar, hamile kadınlar süngülenerek katledilmiş, zulümden kaçıp mağaralara sığınan insanlar zehirli gazlarla boğulmak suretiyle katledilmişlerdir. Bir asker anlatımıyla; Çocukların, kadınların kafalarına silah dipçikleriyle ve odun kütükleriyle vurularak katledilmiştir. Kadınlar, kendilerini ırz düşmanı gözü dönmüş askerlere teslim etmemek için kayalardan aşağı atarak, intihar etmişlerdir. Derelerden su yerine kan akar olmuştur. Mustafa Kemal’in manevi kızı ilan edilen Sabiha Gökçen uçaklarla havadan Dersim’i bombalamış, bu o günün Türk basınında, “Sabiha İyi vuruyor. Eşkıyaların kökünü kazıyoruz…” vs. iftihar edici açıklamalar yapılmıştır.

Dersim’i bombalayan Sabiha Gökçen M. Kemal ve İ. İnönü tarafından tebrik ediliyor.

Dersim’i bombalayan Sabiha Gökçen M. Kemal ve İ. İnönü tarafından tebrik ediliyor.

Tekçi, inkârcı Resmi İdeoloji (sistem) savunucuları yıllarca şunu iddia ettiler:    Mustafa Kemal’in 1921’li ve 1938’li yıllardaki sürgün, katliam, inkâr ve asimilasyon politikalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Resmi ideoloji (sistem) savunucularıyla birlikte sürgüne ve katliama maruz kalmış toplum mensubu kimi “Koçgirililer, Dersimliler ve bir kısım Alevi kurum yöneticileri ve Aleviler” Koçgiri katliamında Mustafa Kemal’in bir ilişkisinin olmadığını ve Dersim katliamı yapıldığı zaman Mustafa Kemal’in hasta yatağında olduğu için emir vermediğini, ne yazık ki bize anlatmaya çalışıyorlar.

Ben bunun tam tersini iddia ediyorum. Neden? 1) Sakallı Nurettin’in kim tarafından 3. Kolordu Komutanlığına getirildiğini ve Topal Osman Çetelerinin kim tarafından görevlendirildiği yazılı kaynaklar açıklamaktadır. (Merak edenler dönemin Sivas Valisi Ebubekir Hazım Teperyan’ın anılarını okuyabilirler.) 2) 1921 Meclis tutanaklarına bakıldığında Mustafa Kemal’in Koçgiri canisi Sakallı Nurettin ve Topal Osman’ı nasıl koruduğunu göreceksiniz. 3) Mustafa Kemal ve arkadaşları Tunceli Kanununu çıkardıktan sonra Dersim’e her türlü baskıyı ve şiddeti uygulamıştır. 4) Günümüzde çok partili sistem olmasına rağmen, günümüz Reisi Cumhur’u (Devlet Başkanı) her şeyden sorumlu tutulurken, 1924’ten 1938’e kadar tek parti ve ‘tek adam’ olarak ülke idaresini yöneten Reisi Cumhur-un bütün olup bitenlerle ilişkisinin olmadığını savunmak ve ortaya koymak ne kadar doğrudur, vicdanidir ve akılcıdır?

Sonuç; Devlet, eşit yurttaşlık çerçevesinde tüm yurttaşlarına adaletle yaklaşmalıdır. Devleti yöneten idareciler yurttaşlarına karşı Eşit ve Adil davranmalıdır. Laik, Demokratik ve Hukuk devletinin gereği de budur. Din, dil, ırk, inanç, mezhep ve cinsiyet ayrımının olmadığı, eşit bir toplumda adalet, özgürlük ve demokrasinin tam tesis edildiği bir ülke diliyorum. Lanet olsun zalimlere! Selam olsun mazlumlara! Aşk İle.

KAYNAKLAR:

   1-İsmet İnönü’nün Türk Ocakları’nda yaptığı konuşma.

   2-Milliyet, 31.08. 1930.

   3-Milliyet, 19.09.1930.

   4-Meclis Zabıt Ceridesi cilt 6, 1935, s.2.

   5-Resmi Gazete, 1936, s. 5902.

6-İhsan Sabri Çağlayangil, Dönemin Malatya Emniyet Müdürü ve İdamların Tanığı.

   7-Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yayınları, 2015.

  

 

MEHMET KABADAYI
MEHMET KABADAYImehmet_k.34@hotmail.com