SON DAKİKA

“Bağımsız ya da Belirli Bir Muhtariyet Elde Etmek İçin Yapılmış Bir Kürt İsyanı”

Bu haber 03 Mart 2018 - 15:24 'de eklendi ve 104 views kez görüntülendi.

Söyleşi:

ERDOĞAN YALGIN – DİLEK KIZILDAĞ SOILEAU

Sunu:

Asılnda Koçgiri, henüz sarılmamış bir yara ve arka planındaki gerekçeler, tam olarak bilince çıkarılmamış tarihsel bir acının kodlanmış adıdır. Son yıllarda Koçgirili aydınlar, mensubu oldukları bu topluluğun tarihsel geçmişini ortaya çıkarmak için büyük bir çaba içerisinde oldular. Ortaya, bir çok verisel gerçeklikler çıkarıldı. Anlaşılan o ki; Bütün bunlar sadece aysbergin aşağı kıylarındaki görünen yüzü! Son zamanlarda, yoğun bir araştırma içerisinde çalışmalarını yürüten akademisyen Dilek Kızıldağ Soileau “Koçgiri İsyanı: Sosyo-tarihsel Bir Analiz” başlığı altında, İletişim Yayınları arasında yayınlanan bir kitaba imza attı. Bu eserle, Koçgiri  hakkında karanlıkta kalmış bir çok konu aydınlatıldı. Semah Dergisi okurları adına Kızıldağ ile bir söyleşi yaptık.

Erdoğan Yalgın. Aslında yeterli olmasa da son yıllarda Koçgiri üzerine yazılmış birçok yazılı neşriyat oluştu. Tabii ki bu sevindirici bir gidişat! Ama sizin Sosyo tarihsel açıdan “Koçgiri isyanı”nı  ele alışınız ve bu doğrultuda ortaya akademik bir çalışma koymanız elbette çok yerinde, değerli bir duruş! Lafı uzatmadan, böylesi geniş ve uzun erinimli bir çalışmaya sizi iten temel etkenler nelerdi? Koçgiri isyanını, sosyo-tarihsel bir açıdan neden ele aldınız?

Kızıldağ: Evet, dediğiniz gibi son yıllarda Koçgiri konusunda bir hayli çalışma yayınlandı. Bu oldukça sevindirici, memnun edici bir gelişme. Zira bizim Koçgiri konusunda bilgilerimiz yakın bir zamana kadar sınırlı birkaç kaynaktan ibaretti! Özellikle yerel bazı çalışmalar ya da bazı araştırmacıların yerele dair çalışmaları önemli ve kıymetli mutlaka. Fakat tüm bu çalışmalar dışında, belki de benim çalışmamın önemi, konuyu biraz daha farklı, akademik bir boyuta taşımış olmamdan kaynaklanıyor. Ha neden buna ihtiyaç duydunuz diye soruyorsanız eğer biraz açayım o zaman: Tabii bölgeye, topluluğa, kültüre mensup biri olarak çocukluktan itibaren aşina olduğumuz söylemlerdi; Koçgiri/Koçgiri Aşireti ya da Koçgiri Hadisesi, Koçgiri Vurgunu vs.. Hatta hemen bir anekdotu aktarayım çocukluk yıllarıma dair: Yakın bir akrabamın cenaze merasiminde; eve sığmayıp sokağa taşan ve özellikle erkeklerin yoğun olduğu bir alanda, geleneksel siyah kıyafetler giyinmiş, görüntü olarak çok da ayırt edilmeyen birkaç kadının geldiğini ve onların belirmesiyle birlikte birçok kişinin onlara doğru yönelerek saygı gösterdiğini, hatta çok yaşlı olmamalarına rağmen birçoğunun ellerini öptüğüne ya da öpmek için sıraya girdiğine şahit olmuştum!  Şehir ortamında ve bizim topluluğumuz içinde pek alışık olmadığım bu durum bana oldukça ilginç gelmişti! Hemen o gün sorgulamaya başladığımı hatırlıyorum; kimdi bu kadınlar, neden insanlar (hatta kelli felli takım elbiseli, yaşça büyük erkekler dahi) bu kadar saygı gösteriyor ve onlar eve, yas yerine girdiklerinde herkes ayağa kalkarak en iyi yere yerleştirmeye çalışıyordu? Cevapları almaya başlamıştım tabii; “Onlar Koçgirililer, falanca Ağa’nın filanca Bey’in hanımı, kızı falanca Hanım, filanca Hanım…” vs gibi! Dolayısıyla o günden itibaren hep ilgimi çekti bu farklı yapı; kimdi bu Koçgiriler, Koçgiri Aşireti, Koçgiri beyleri/hanımları vs… Tâ ki üniversite yıllarında antropoloji eğitimi alana kadar, amatörce fakat meraklı gözlemlerim birikti ve bu farklılığı daha başka bir düzleme, akademik düzeme çekmeye karar verene kadar! Evet, topluluğun içinde olmama rağmen farklı bir kültürü, topluluğu gözlemliyordum, idrak ediyordum fakat onu çalışmak için bunlardan çok daha fazlasına ihtiyaç vardı. Her şeyden önce konu hakkında yapılmış, çalışma, kaynak, malzeme yok denecek kadar azdı! Zamanla merakım beni daha somut, yaşanmış tarihsel bir olaya yöneltti ve Koçgiri Hadisesi/İsyanı meselesine doğru ilgim yoğunlaştı! Bu konuda en azından daha somut malzeme verecek tarihsel kaynaklar olmalıydı diye düşünerek, sırf bu konuyu çalışmak üzere antropoloji alanından tarihe, yakın tarih çalışabileceğim bir alana kayarak doktora yapma kararı verdim. Tabii “Koçgiri İsyanı” meselesini tez konusu olarak seçtim, çalışmanın ve bu kitabın serüveni de böylece başlamış oldu. Böylelikle bir taraftan antropoloji alanındaki bilgi ve deneyimlerimi kullanma fırsatı yaratmış olmakla birlikte sadece farklı bir topluluğu, kültürü değil aynı zamanda o topluluk içerisinde yaşanmış tarihsel bir olayı, sosyal boyutlarıyla da ele alabileceğim bir çalışma ortaya çıkarabilecektim. Zaten tarihsel olayları çalışırken (özellikle yakın tarih) onu tek başına, toplumsal bağlamından ayırarak, sosyal kültürel alt yapısını göz ardı ederek yapılacak bir çalışma eksik olur! Tarihin belli bir döneminde Koçgiri’de yaşananlar da bu tespitin dışında değil ve fazlasıyla sosyal/toplumsal yönünün irdelenmesini hak eden, olmazsa olmaz konulardan biri.

Akademisyen Dilek Kızıldağ Soileau

Yalgın: Çalışmanız sırasında; Koçgirinin coğrafi konumu, Kürt Alevi aşiretleri ve geçmiş kökenleri hakkında ne tür verilere ulaştınız? Buna bağlı olarak toponimi ve etimolojik açıdan ne tür Koçgiri tanımlamalarıyla karşılaştınız?

Kızıldağ: Koçgiri öncelikle hem bir aşiretler birliğinin, hem bu aşiretlerin dağılım alanını gösteren coğrafi bölgenin hem de 19. yüzyılın ortalarından itibaren “kaza” olarak, idari bir birimin adı. Coğrafi olarak Sivas’ın Ümraniye/İmranlı, Zara, Hafik. Suhşehri, Divriği, Kangal bölgeleriyle, Erzincan’ın Kuruçay, Kemah, Refahiye bölgelerine kadar yayılan bir alanda yerleşmiş aşiretler topluluğu. Aslında bölgede irili ufaklı birçok aşiretten ya da yerel deyimiyle kabilelerden (ki İban/İbolar kabilesiyle ilişkilendirilir) bir tanesiyken en güçlü ve tanınan bilinen, nam salmış olması dolayısıyla Koçgiri; kapsayıcı bir ad, çatı bir kavram olmuş zamanla. Tarihçesi konusuna gelince, bu konuda elimizdeki veriler net bir şey söylemese de bazı tahminler yapmamıza imkân verecek niteliktedir. Koçgiri’yi tarihi belgelerde ilk kez, 1520 tarihli Tapu Tahrir Defterlerinde; 8 haneden oluşmuş, Refahiye’ye bağlı bir gayrimüslim köyü olarak görüyoruz. Aşiretin bu köye ne zaman geldiği, ya da aşiretin mi köye ismini verdiği ya da köyün mü aşirete ismini verdiği konuları net değil ne yazık ki! Ancak elimizdeki veriler, çeşitli arşiv belgeleri ve sözlü anlatımlar, topluluğun 18. yüzyılın sonlarında Dersim bölgesinden (en azından göç yolu olarak kullanılarak) gelerek köye yerleştikleri yönündeki bilgileri/tahminlerimizi destekler mahiyette. Dolayısıyla topluluğun zaten var olan ve  “Koçgiri Köyü” olarak geçen köye belirtilen tarihlerde gelerek, bu isimle anılmaya başlamış olması kuvvetle muhtemel. Zira, “Koçgiri Aşireti” olarak ismi, ki belgelerde Ekrad (Kürt) aşireti olarak geçer; ilk defa 1780 tarihli bir belgede yer alır.  Toponimik ya da etimolojik açılardan Koçgiri’ye baktığımızda da net bir şey söyleyemiyoruz. Kürtçedeki manasının, genel olarak; “göç etmiş”, ya da “büyük göç” olduğu şeklinde yaygın olarak kabul edilen bir görüş vardır. Fakat bu böyledir diyecek şekilde kesin bir hüküm veremeyiz! Örneğin Koçgiri’yi bir Türk/Türkmen aşireti olarak nitelendiren bazı araştırmacılar da bu doğrultuda kelimenin “Koç”tan geldiğini; koçu kirli, koçu kırlı manalarına geldiğini iddia etmektedir. Ancak bu iddiaları da destekleyen herhangi bir veri bulunmamaktadır. Kelime pekâlâ Farsça ya da başka diğer bir dilden de gelmiş, dönüşmüş olabilir, şimdilik bilemiyoruz, tahmin ediyoruz ya da ihtimalleri sıralıyoruz sadece!

Yalgın: Çalışmanızda, birçok yeni arşiv belgelerine de yer vermişsiniz. Bu yönüyle, konuyla ilgilenen araştırmacıların önünü de açmışsınız! Sizi kutlarım! Kısaca bu rapor ve arşiv belgelerinden söz eder misiniz? Örneğin TBMM Arşivi’ndeki  “Koçgiri Hadisesine Dair Heyet-i Tahkikiye Raporu”nun mahiyeti hakkında kısaca neler diyebilirsiniz?

Kızıldağ: Aslında bahsi geçen bu rapora dair bilgiye ilk defa 1993 yılında, Rozarin Doğan’ın Aydınlık Gazetesi’nde yazdığı “Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden Gizlenen Belgelerle Koçgiri İsyanı” adlı bir yazı dizinde rastlıyoruz. Doğan, burada Cumhurbaşkanlığı Arşivinden edindiği bu rapordan bahsederken; belgenin eksik ve karışık olduğunu, başı ve sonunun bulunmadığını, hatta “Genelkurmay tarafından görevlendirilerek Atatürk Arşivinde çalışma yapan bir kişinin belgeleri mikrofilme alarak sattığı” iddiasında dahi bulunmaktadır. Tabii bu iddiaların doğruluk payı nedir bilemem fakat bu yazı dizisinden sonra, bu referansla bazı araştırmacıların çalışmalarında az ve kısmi de olsa raporda yer alan bazı bilgileri kullandıklarını görüyoruz. Örneğin Baki Öz’ün Belgelerle Koçgiri Olayı kitabı gibi. Yine daha yakın bir zamanda Mustafa Balcıoğlu’nun İki İsyan Bir Paşa adlı kitap çalışmasında rapordan bahsediliyor ve küçük bir örnek veriliyor. Dolayısıyla böyle bir raporun varlığı biliniyordu ve ben çalışmama başlarken bu iz üzerinden gittim. Ancak Cumhurbaşkanlığı Arşivinden sözü edilen dosyayı istememe rağmen bana diğer başka belgeleri içeren bir dosya gönderildi fakat bahsi geçen rapor yoktu o dosyada. Bunun üzerine TBMM Arşivine yöneldim ve yazılı olarak müracaat ettim; rapor oradaydı fakat resmi dilekçelerle başvurmama rağmen gerekçesiz olarak tarafıma verilmesi uygun görülmedi. Nihayetinde uzun uğraşlar sonucu aracı olan dostlar vesilesiyle raporu edindim ve ilk olarak tamamını, bu kitabın da alt yapısını oluşturan, 2014 yılında tamamladığım doktora tez çalışmamda kullandım.  Bu süreçten sonra, yeni yeni başka çalışmalarda da kullanılmaya başlandı bu rapor.

Peki neydi bu rapor ve neden bu kadar önemliydi? Kısa da olsa biraz açmak gerekecek sanırım.  1921 yılının Mart ayında Sivas’ın Koçgiri bölgesinde meydana gelen bir takım olaylar sonucu, o dönem, de facto yönetimde olan Ankara Hükümeti bazı tedbirler almış; Nurettin Paşa olağanüstü yetkilerle donatılarak Merkez Ordusu kumandanlığına getirilmiş, bölgede 11 Mart’ta İdare-i Örfiye (bir çeşit sıkıyönetim) ilan edilmiş ve Sivas’ta bir Divan-ı Harb-i Örfi Mahkemesi kurulmasına karar vermişti. Nurettin Paşa komutasındaki ordu, bölgeye gönderilerek olayların bastırılması ve büyümesi engellenmek istenmişti. Daha sonra Giresun’dan Topal Osman kumandasındaki 47. Alayın da katılımıyla bölgede muazzam bir bastırma, tedip tenkil harekâtı başlamış; harekât sırasında suçlu suçsuz binlerce kişi yoğun şiddet içeren uygulamalarla karşı karşıya kalmış, binlerce ev yakılmış, resmi rakamlara göre bine yakın kişi hayatını kaybetmiş, insanların eşya, mal ve hayvanlarına el konulmuş, bölge halkı büyük bir sefalet ve mağduriyet içine düşmüştü. Yaşanan tüm bu mağduriyet, çeşitli şikâyetler sonucu TBMM gündemine alınmış ve gizli oturumlarla konu görüşmeye açılmış, bu görüşmeler sonucu Meclis; beş mebustan oluşan bir heyet görevlendirerek olaylarda ve ortaya çıkan vahim tabloda sorumlulukları olanları tespit etmek, araştırma ve inceleme yapmak amacıyla bölgeye göndermişti. İşte bu rapor; bu heyetin bölgeye giderek yerinde yaptığı incelemeleri, yaptığı görüşme ve mülakatlarla, birçok yönüyle ve resmi ve askeri belgelerle birlikte dönemin olaylarını içeren ve değerlendiren, 50 sayfa uzunluğunda, Koçgiri Tahkikat Heyetinin kaleme almış olduğu raporudur. Rapor birçok açıdan oldukça önemlidir. Özellikle dönemin olaylarını ve buna dair bilgi ve belgeleri derli toplu bir arada barındırmaktadır. Her ne kadar resmi bir rapor ise de “tarafsızlık” şiarıyla görevlerini yerine getirdikleri, heyet üyeleri tarafından beyan edilmiştir ve bu doğrultuda bir görüş bildirildiği belirtilmiştir. Bölge halkının ve özellikle birinci derece mağdurların görüş ve şikâyetleri rapora yansıtılmıştır. Dönemin askeri ve bürokratik geleneğinin bir örneğini göstermesi açısından da ayrıca önemlidir.

Yalgın: “Koçgiri katliamı, hadisesi, olayı, isyanı, soykırımı” ve benzeri tanımlarla literatüre giren bu tarihsel meseleye hangi adlandırmayla yaklaşmak gerekir? Bu bağlamda devletin ilgili arşivlerinde konu hakkında daha çok hangi tanımlama ön plana çıkmaktadır?

Kızıldağ: Devlet arşivlerinde, resmi belgelerde 1921 Mart ayında Sivas’ın Ümraniye Nahiyesinde yaşanan olaylar, başlangıçta Ümraniye ya da Koçgiri Hadisesi olarak, bir şekavet/eşkıyalık, asayişsizlik olayı olarak adlandırılıyor. Fakat Koçgiri Takhkikat Heyeti’nin raporunda yaşanan olaylar; “Bağımsız ya da belirli bir muhtariyet elde etmek için yapılmış bir Kürt isyanı” olarak adlandırılıyor. Akabinde, bu adlandırmayla birçok resmi belgede ya da söylemde sıklıkla karşılaşıyoruz. Aslında “isyan” kavramı, başka birçok yerde olduğu gibi burada da kilit ve araçsallaştırılan bir kavram. Bir taraftan resmi tarih yazımı, diğer taraftan Kürt ulusçu tarih yazımı, Koçgiri’de yaşananları “isyan” olarak değerlendiriyor. Şöyle ki resmi tarih, o dönem yaşananları; Milli Mücadeleye, Ankara Hükümetine ya da Mustafa Kemal Hükümetine karşı yapılmış bir isyan, bir başkaldırma olarak değerlendiriyor. Zira yaşanan olaylar, Kurtuluş Savaşı döneminde milli birlik ve bütünlüğü bozan, devletin güvenliğini tehdit eden ve biran önce bastırılması gereken önemli bir iç tehdit olarak görülüyor. Dolayısıyla “isyan” kavramıyla bu bastırma harekâtı sırasında uygulanan yoğun şiddet ve sonuçları bir anlamda meşrulaştırılıyor. Diğer taraftan alternatif olarak da adlandırabileceğimiz, Kürt ulusçu tarih yazımında da yine “isyan” araçsallaştırılan bir kavram. Zira Kürt bağımsızlığının, Kürt halk hareketinin, bir Kürt devleti kurulması için yapılan dönemsel tarihselleştirmenin başlangıcı olarak da kabul edilen bir söylem aynı zamanda. Dolayısıyla “isyan” kavramı, burada kişi, taraf veya kurumlar arasında paylaşılan ortak bir kavram ve literatüre de bu şekilde geçmesinin nedenlerinden birisi. Ben çalışmamda bu durumu sergilerken, bir taraftan da acaba tek başına “Kürt ulusçu boyutu” yeterli mi, bu söylemle topluluğun sosyo-tarihsel yapısı ne kadar uyumlu, gerçekten de yaşananları bir isyan olarak niteleyebilir miyiz gibi sorular üzerinde odaklandım ve bu doğrultuda diğer farklı ve önemli boyutlarını da sergilemeye çalıştım ve buna göre bir çıkarsama yapılması konusunu tartışmaya açtım.

Kitabın isminin, Koçgiri İsyanı olmasının nedeni de aslında, bu ortak söylemle bu şekilde literatüre geçmiş olmasından kaynaklı olarak bu adlandırmanın genelleşmesi ya da yerleşmiş olmasından ileri gelmekte. Yani aslında kitabın isminde  isyan kavramını kullanmış olmam; benim Koçgiri’de yaşanan olayları isyan olarak kabul edip adlandırmış olduğum anlamına gelmiyor! Ben orada genelde isyan olarak kabul edilen bir tarihi olayın, neden o şekilde adlandırıldığını ya da neden tek başına o şekilde adlandırılmayacağını sorguluyor ve bunun cevabını arıyorum. Ha sonuç olarak kişisel kanaatimi soruyorsanız; elbette yaşanan olayları, tek başına, topyekün, bir halkın baş kaldırdığı bir isyan hareketi olarak adlandıramam! Evet, belki olayların başlangıcında, az çok örgütlü öncü/önder bir grubun iyi-kötü programlı bir isyan teşebbüsünden söz edebiliriz ancak bu bölgeyi, orada yaşayan halkı kapsayan toplu bir baş kaldırı, ortak bir siyasi amaç doğrultusunda yapmış olduğu bir isyan hareketi manasına gelmiyor. Zaten 6 Mart 1921’de Ümraniye’de meydana gelen ve Koçgiri/Ümraniye Hadisesi olarak resmi mercilre intikal eden olaylardan hemen sonra Ankara Hükümetinin aldığı olağanüstü tedbirlerle, yaklaşık dört ay süren çok şiddetli bir tedip ve tenkil harrekatı başlatılıyor. O tarihten sonra da bırakın isyanı, insanlar sadece canını kurtarma telaşıyla, bir savunma ya da meşru müdaafa olarak bölgede direnişe geçiyor, ya da dağlara, ormanlara kaçıp canını kurtarmaya çalışıyor! Zaten bölgede eskiler yaşananları; bir vurgun, kırım, kıyım, savaş olarak alandırılıyor ve toplumsal hafızada da yansımasını bu şekilde buluyor! Koçgiri  Vurgunu, Koçgiri Kıyımı, Koçgiri Savaşı, Koçgiri Hadisesi, hatta bölgede görevlendirilen Topal Osman’nın yaptığı katliamlardan dolayı Topal Osman Kırımı vs. olarak adlandırılmış zaten. Yani isyan kavramı olaylar yaşandıktan çok sonra, kişi, taraf veya kurumların kendi çıkarları veya ideolojileri doğrultusunda kullandıkları, yakışdırdıkları bir kavram. Nitekim Heyet raporunda da her ne kadar yaşananlar bir isyan olarak adlandırlmışsa da bölgede bastırma harekatından sonra çıkan tablo; çok acı bir facia olarak adlandırılıyor! Hatta yoğun şiddet içeren bastırma harekatının sonuçlarından dolayı hükümetin çeşitli birimlerinde mesuliyet görülüyor ve yapılanlar ağır bir siyasi cinayet olarak nitelendiriliyor. Dolayısıyla her şey, belgeleriyle, kanıtlarıyla bu kadar net ve ortadayken tutup da siyasi ya da ideolojik bir adlandırma yapmanın pek manası yok! Zaten toplumsal hafızadaki isimlendirmeler, yaşananları en net ve doğru şekliyle veriyor, başka bir adlandırma yapmanın ya da aramanın gereği yok diye düşünüyorum!

Yalgın: Cumhurriyetin Koçgiriyi bastırmasıyla ortaya çıkan sonuçta, katledilenlerin, sürgüne yollananların, mahkûm edilenlerin rakamsal verileri mevcut mudur? Elde olan verilerle bu konuların tasnifi nedir? Yada demografik açıdan, tahmini rakamlar nelerdir?

Kızıldağ: Evet, Koçgiri Tahkikat Heyeti Raporu’ndan biz; bastırma harekâtı sonucunda ortaya çıkan bir takım rakamsal verileri edinmiş bulunuyoruz. Resmi rakamlara göre 1000’e yakın ölü sayısı olduğu, 1703 hanenin yakılmış ve harap edilmiş olduğu, 100’ün üzerinde köyün kullanılamaz hale getirildiği ve bu köyler halkının çevre köylere iltica etmiş oldukları ve sefalet içinde kaldıkları, hapishanelerdeki tutuklu sayısı, bölgede tecavüze uğramış bazı kadınların olduğuna dair duyumların doğrulandığı, Koçgiri aşiret reislerinin ve bölge halkının ev, hayvan ve eşyalarına usulsüz şekilde el konulduğu, bölgede resmi görevde bulunan bazı bürokratların zimmetine geçirdikleri malların varlığı gibi birçok konuda ayrıntılı bilgiler mevcut.

Yalgın: Çalışmanızda 16.yüzyıla dair Yavuz-Şah İsmail savaşında, Çemişgezek Beyliği bağlamında gelişen olayları da ele almışsınız! Bir çok tarihsel kaynaklara atıfta bulunarak, olaylara bilimsel bir objektifle  baktığınızı söyleyebiliriz! Şimdi, özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarında; Türk dil teorileri kapsamında yazılan ve anlatılan bir efsanevi kuram var: “Dersimliler Horasan’dan gelmiş Oğuz boylarındandırlar, dolayısıyla Türk’türler vs!” Aynı söylem Koçgiri aşiretlerinde de göze çarpmakta. Gerçi son yıllarda ortaya konan bilimsel kanıtlarla, bu türden söylemlerin gerçeği yansıtmadığı  anlaşıldı. Nedir bu Horasan efsanesi? Horasan’dan kim geldi? Ya da oralara kimler, ne zaman gitti de ve tekrar geri döndü? Bütün bu periyodik kargaşayı nasıl anlatırsınız?

Kızıldağ: Evet, şöyle ki; Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk ulus devlet inşasında, “Alevilik” bu projenin bir parçası olarak kullanıldı. “Alevilerin, gerçek Müslüman ve öz be öz Türk oldukları, Orta Asya’dan geldikleri, inançlarının ya da dillerinin Orta Asya kökenli oldukları..” gibi söylemlere; daha İttihat Terakki döneminde Baha Sait Bey gibi kişiler görevlendirilerek, yaptırılan araştırmalarla “bilimsel” zemin oluşturuldu. Cumhuriyet döneminde de bu tür söylemler, dönemin araştırmacıları tarafından yapılan çalışmalarla desteklendi ve yaygınlaştırıldı. Elbette bu söylemlerden Dersimliler de Koçgirililer de nasibini aldılar! Fakat daha özelde “Horasan’dan gelme” söylemini ele alacak olursak; bu söylem, Dersimlilerin kendi içlerinde yaygın bir söylemdi ve hala günümüze kadar gelen bir söylem. Demem o ki bu söylem, yani “Dersimlilerin Horasan’dan geldikleri” söylemi, sadece yönetenlerin, ulus devlet inşasında ortaya attığı, onlara yakıştırdığı, tepeden inme/jakoben bir söylem değil! Dersimlilerin bizatihi kendilerinin iddia ettikleri, beyan ettikleri bir söylem aynı zamanda! Dolayısıyla bu sadece sonradan öğrenilmiş/öğretilmiş bir mit değil, burada bakılması, aranması gereken başka bir hakikat var, olmalı!  Ha şu var tabii; Türk ulus devlet inşasında bu söylem, yöneticiler ve elitler tarafından elbette servis edilmiş ve kullanıma sokulmuş. Özellikle biliyoruz ki Tanzimat’tan itibaren Dersim’e görevli olarak gönderilen asker veya bürokratlar; onların kökenine dair bilgileri, yazdıkları layiha/raporlarda, Dersimlilerin kendi ağızlarından ve beyanlarından hareketle kaleme almışlardı. Ancak, bu söylemin “yorumları” onlara aitti; yani “işte bakın, kendileri bunu söylüyor; Dersimliler Horasan’dan gelmedirler, Horasan Orta Asya’ya da bir Türk yurdudur, dolayısıyla Dersimliler de Türk’tür!..” Cumhuriyetin ilk yıllarında dolaşıma sokulan ve etkileri günümüze kadar devam eden bu tür söylemleri biz biliyoruz zaten, yeni bir şey değil! Ancak burada sorgulanması gereken Dersimlilerin ya da onların gerek coğrafi gerek inançsal olarak etki alanında olan diğer bölge halklarının –Koçgiri gibi- , kolektif toplumsal hafızasına güvenerek; ortaya attıkları bu “Horasan’dan geldik” söylemini sorgulamak ve daha derinlemesine araştırmak ve çözümlemeye gitmek! Yani bunca zamandır bu insanlar böyle bir şey diyorsa demek ki var bu işte bir iş! Bugün artık zaten, tarihte Horasan’ın sadece bir Türk bölgesi olmadığı, aynı zamanda hatırı sayılır bir Kürt ya da diğer etnik grupları da barındırmış bir bölge olduğu bilgisi bilinen bir gerçek. Bu bilgiden dahi, kaba da olsa bir çıkarsama yapılabilir fakat yeterli değil tabii! Burada devreye daha net, somut, arşiv veya kaynak bilgilerinin girmesi gerekir! Şuana kadar pek fazla ve yeterli olmasa da bazı kaynaklarda çeşitli bilgiler mevcut. Örneğin; 16. yüzyıldaki Çemişgezek Beyliğinin, bugünkü Dersim bölgesi sınırlarına tekabül ettiğini varsayarsak ya da öyle kabul edersek: “Çemişgezek beylerinden Mir Hacı Rüstem’in büyük bir ihtimalle Safevilerin müritlerinden olduğu, zira mir ve beylerin çoğunun Çaldıran’da Safeviler safında savaştığı, savaştan sonra da Çemişgezeklerin geri döndüğü ancak Şeref Han’ın kaydettiğine göre 1000 kadar ailenin İran’da kaldığı ve ancak yüz yıl sonra Şah Abbas’ın bunları sınırları korumaları için Horasan’a gönderdiği„ bilgisi kaynaklarda mevcuttur. Şah Abbas tarafından Özbek ve Türkmenlere karşı sınırları korumak için Horasan’a gönderilen bu 1000 ailenin bazılarının daha sonraki dönemlerde Dersim bölgesine geri döndüklerinden bahseden kaynaklar da vardır. Dolayısıyla, Dersim ve bölgesinde yaşayanların kökenlerine dair söyledikleri; “Horasan’dan geldik” söyleminin kaynağının, bu olguyla açıklanma ihtimali göz önünde tutulmalıdır. Tabii tek başına bu veri de yeterli değildir fakat şuan elimizdeki mevcut kaynaklara göre böyle bir çıkarsama yapılabilir diye düşünüyorum.

Yalgın: Son söz yerine ne demek istersiniz?

Kızıldağ: Son söz olarak diyebilirim ki, Koçgiri olsun, Dersim olsun, Alevilere ya da Kürtlere dair yapılacak mikro tarih ya da sosyal tarih çalışmaları; ortaya çıkan yeni belge ve kaynaklarla, çalışılan bölgenin kolektif toplumsal hafızasının da gözetilerek ele alınmasıyla belli bir akademik seviyeye taşınacaktır. Benim çalışmam bu anlamda, konu hakkında yeni belge ve bilgileri barındırması itibariyle kendi kulvarında bir kapı aralamış olabilir, buna müteakip daha detaylı yeni çalışmaların ortaya çıkacağına inanıyorum.

Yalgın: Teşekkürler.

Kızıldağ: Ben teşekkür ederim…!

*Semah dergisi, Yıl: 5, Sayı: 33, mayıs/Haziran 20017, Sayfa: 13-17