Connect with us

.

Mehmet Yüksel

Alevilik’te Semah

MEHMET YÜKSEL

Published

on

Ülkemizde Alevilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık ve Mevlevilik gibi toplumsal kimlikleri ve inançları ifade eden kavramlar söz konusu olduğunda, hemen ardından akla gelen ilk terimler “Sema / Semah” ve “Ayin-i Cem” oluyor. Burada Mevlevilik’i tarihsel gelişimi, kurduğu toplumsal ilişki ve örgütlenmesiyle, öğretisi ve uygulamaları yönünden ayrı tutarsak, özellikle Alevi – Bektaşi Kızılbaşlar açısından Cem ve Semah, her türlü ritüelin, yaşamın ve inancın ayrılmaz parçası, hatta ana unsurları olmuştur.

Alevilik’te semahın önemine geçmeden önce kelimenin köken itibari ile nereden geldiği ve ne anlam ifade ettiğine kısaca bakmakta yarar var. Kelimenin kökenine dair bazı farklı yorumlar yapılmış olsa da dil bilimcilerin ve araştırmacıların üzerinde hem fikir oldukları, “semâ veya semah” kelimesinin Arapça “sem” kökünden türediği ve “işitme ve dinleme” anlamına geldiği şeklindedir. Zaten Tanrı’nın doksan dokuz isminden (Esma-i Hüsna) biri de “iyi işiten” anlamında “Semî”dir. Arapça’da “sem” kökünden gelen ve “sin” harfiyle başlayan kelime hemzeyle yazıldığı takdirde “semâ” olarak okunur ve “gök” anlamına gelir. “Raks” ve “vecd” anlamlarındaki “sema’ ” deyimiyse Arapça’da yine “sin” harfiyle başlar fakat “ayın” harfiyle biterek diğerinden ayrılır. Eski Arapça’da bu deyim “şarkı söyleme ve çalgı çalma” anlamlarını ifade ediyordu. Kelime zamanla giderek “çalgılı ve şarkılı şölen” anlamında kullanılmıştır.(1)

Bu anlamda demekki burada müzikli, çalgılı ve bunların ritmine uygun hareketlerden oluşan bir “raks” gösterisinden bahsediyoruz. Günümüzde aldığı ve taşıdığı anlam itibariyle semah her ne kadar kutsal, dini ve Tanrısal bir anlam ifade etse de özünde böyle bir danstır ve buna benzer ritüeller insanlık tarihinin her evresinde, değişik topluluklar tarafından benzer amaçlarla uygulanagelmiştir. Örneğin Mevlevi dervişlerinin her birinin olduğu yerde dönerek topluca yaptıkları semâ/semah ayini olan, baş dönmesi yoluyla “cezbe” (kendinden geçerek Tanrı’yla birleşme) hali yaşamaları, ilkçağlardan kalma bir Anadolu (ve insanlık) geleneğidir. Bu tür törenler, ilkin milattan binlerce yıl önce Anadolu topraklarında yaşamış Kybele rahiplerince uygulanmıştır. Kybele rahipleri de tıpkı günümüz Mevlevi dervişleri gibi, ak giysilerinin eteklerini savurarak oldukları yerde dönerler ve kendilerinden geçerlerdi.(2) Semâ ayinleri de sadece Mevlevilere özgü değildir, onlardan yüzyıllar önce de eski sufîler tarafından yapılmaktaydı. Örneğin 10. yüzyılda büyük sufîlerden Ebû Said bin Ebi’l Hayr’ın (967-1042) bu tür semâ ayinleri düzenlediği bilinmektedir. Yine o çağlarda topluca yapılan semâ /semahların dışında bireysel olarak da semâ/semah yapılıyordu. Mevlânâ’nın da semâ/semahı, daha önce bunu çok iyi bilen İranlı Şems-i Tebrizî’den öğrendiği bizzat oğlu Sultan Veled tarafından “İntihânâme” adlı yapıtında bildirilmektedir.(3)

Tıpkı Anadolu’da ve yakın coğrafyamızda olduğu gibi, insanoğlunun yarattığı bütün uygarlıklarda dinsel ya da toplumsal içerikli raks, dans veya benzeri törensel ritüeller uygulanmıştır. Bunun en çarpıcı ve bilinen örnekleri Afrika’daki zenci topluluklar, Amerika, Latin Amerika ve Avustralya yerlileri ile Asya’daki çeşitli şaman kültürleridir. Onbinlerce yıllık insanlık ve uygarlık tarihinin inançsal ve kültürel yaratımı olan bu ritüeller, tarih süresince evrilerek ve toplumlar/kültürler arası etkileşime uğrayarak sürdürülmüş, halen de kimi kültürlerde (Amerikan zenci kiliseleri gibi) modern zamanların kent yaşamına uyarlanarak devam etmektedir.

Geçmişten günümüze Anadolu Alevi – Bektaşi geleneğinde ise semah, cemle birlikte zaman içinde kazanmış olduğu anlam ve temsil ettiği değer bakımından yaşamın ve ibadetin en önemli unsurlarından biri haline gelmiştir. Alevilik – Bektaşilik’te her ne kadar genel kanı itibariyle semah, cemle birlikte Peygamber Hz. Muhammed’in Tanrı ile görüşmek üzere yapmış olduğu Miraç yolculuğu ve “Kırklar Cemi” mitolojisi ve kültüne dayandırılsa da bunlar dışında yine İslâm dairesinde değişik söylenceler ile birlikte, İslâmiyet öncesi kadim insanlık tarihi ve kâinatın varoluş serüvenine atıfta bulunan görüşler de mevcuttur. Burada İslâmiyet kaynaklı söylencelere kısaca değinmek gerekirse, bunlar sırasıyla şunlardır:

1. Tanrı ile Cebrail Arasında Yaşanan Diyalog

Alevilik’te inanılan yaratılış mitolijisinde yer alan bu söylenceye göre, yeryüzü suyla kaplıydı. Tanrı (Yaradan) yarattıklarından Cebrail’e sorar: “Sen kimsin, ben kimim?” Cebrail de “Sen sensin, ben de benim!” diye yanıtlar. Bunun üzerine Yaradan onu katından (huzurundan) kovar ve “Uç!” diye emreder. Binlerce yıl durmadan uçan Cebrail yorulur ve konacak bir yer ararken, tekrar Tanrı’nın huzuruna gelir ve Tanrı aynı soruyu yine sorar: “Sen kimsin? Ben kimim?” Cebrail gene aynı cevabı verir. Tekrar emrolunur; altı bin yıl uçar seyreyler. Fakat artık aciz kalır, düşmeli olur. Tanrı, o zaman inayetiyle, meleğin batın (içteki) gözünü açar.

Melek, o zaman “Kudret Kandili”ni görür. (Bazı kaynaklara göre Ehl-i Beyt’in Kandili, bazılarına göre de yeşil kubbeli bir yapı) Ona konar fakat kapısını bulamaz. İnmeye çalışırken içeriden bir ses duyar: “Ey Cebrail, niyaz et!”

Niyaza varır, niyazbend olur. Bir kapı açılıverir, hemen içeriye girer. İki nur görür ki, bir vücut olmuş, biri ak, biri yeşil. Ak nur seslenir: “Ey Cebrail! Var buradan yüce Allah’a git. Sana sual etse gerek. Sorarsa, şöyle cevap ver: ‘Sen Hak’sın, ben mahlukum’ de!”

Cebrail gider, Yaradan meleğine hitap eder ve tekrar: “Sen kimsin, ben kimim?” der.
Cebrail, “Sen Hak’sın, ben mahlukum” (Sen yaratansın, ben yaratılanım) diye cevap verince Tanrı, “Ey Cebrail, sen mürşidini bulmuşsun, onun yanına git!” diye buyurur.

Bu duruma çok sevinen Cebrail, sevinç içinde gökyüzünde el, kol ve baş hareketleri ile uçarak yapıya girer. Halk arasında bu söylenceden hareketle, “Cebrail gibi mürşide ulaşmak amacı ile ve onun duyduğu sevinci, coşkuyu hissetmek için semah dönüldüğü” şeklinde yorumlanır.

2. Hz. Muhammed ile Muaviye Arasında Geçen Anekdot

Hz. Muhammed’in katında bir gün Muaviye’nin de bulunduğu sohbette bir ozan şiirler söyler. Bu sırada Hz. Muhammed coşup kendinden geçer, dönmeye başlar. O sırada hırkası üzerinden düşer. Orada bulunan Muaviye, “Ey Tanrı’nın Elçisi, ne güzel dönüyorsun!” der.

Bunun üzerine Hz. Muhammed de: “Sus Muaviye! Sevdiğimin adı anılırken hareket etmeyen kişi ulu değildir” diye karşılık verir.

3. Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi Söylencesi

Alevi – Bektaşi literatüründe “Miraç ve Kırklar Cemi” söylencesi (miti), cem ve semaha kaynaklık ettiği varsayılan ve hemen herkes tarafından dile getirilen ve bir anlamda ortak kabul gören anlatıdır. Bu yüzden burada herkesin aşağı yukarı bildiği detaylarına girmeden söylenceyi kısaca özetleyelim:

Peygamber Hz. Muhammed uykusunda iken, Tanrı Cebrail vasıtasıyla O’nu Miraç’a davet eder. Hz. Muhammed bu davete (emre) uyarak Cebrail kılavuzluğunda Burak isimli ata binerek Miraç yolculuğuna çıkar. Yolda rastladığı bir aslan üzerine hamle yapar ve kendisine yapılan telkinle parmağındaki yüzüğü aslana vererek onun sakinleşmesini sağlar. Ardından Tanrı’nın huzuruna varır ve orada O’nunla doksan bin kelâm danışır. Bunun otuz bini insanlığa şeriat olarak iner, kalan altmış bini de Hz. Ali’de sır olur. Dönüş yolunda yolu bir meclisin toplandığı bir yapıya uğrar, kendisine o meclise dahil olması söylenir. Başta Peygamber olarak kabul edilmediği bu meclise, fakir ve onlardan biri olduğunu belirterek girer ve içerde kırk kişinin toplandığını görür. Kim olduklarını ve pirlerinin damadı Hz. Ali olduğunu görerek sohbetlerine dahil olur ve sonrasında hepsiyle birlikte semah döner. İşte Alevi – Bektaşilerin cem ve semahlarını dayandırdıkları temel söylence bu Kırklar Meclisi söylencesidir.

4. Hacı Bektaş Veli ve Hırka Dağı Söylencesi

Bektaşilerin bir kısmının inancına göre, Hünkâr Hacı Bektaş Veli bir gün Hırka Dağı’nda abdallarının bir ateş yakmalarını ister. Abdalların yaktığı ateşin etrafında daha sonra Hünkâr abdallarla birlikte coşkuyla semah döner ve kırk kez ateşi dolanır. Hünkâr daha sonra hırkasını çıkarıp ateşe atar ve sonra da küllerini havaya savurarak, “Bu külün düştüğü yerden odun bitsin!” der. O andan itibaren dağın odunu günden güne çoğalır. Bu nedenle dağa daha sonra “Hırka Dağı” adı verilir. Bektaşilerin bir kısmı bu söylenceye dayanarak semahın kaynağının bu olay olduğunu ifade ederler.(4)

Sonuç itibariyle günümüz Aleviliği içerisinde birçok farklı söylence, mit ve hikaye ile temellendirilmeye çalışılması, semahın toplum tarafından ne kadar önemsendiğinin ve hayatının her alanıyla ilişkilendirildiğinin de bir göstergesidir. Geçmişte ve günümüzde değişik yörelerde “samah”, “zamah” ya da “samak” gibi çeşitli şekillerde ifade edilen semah, her zaman Alevi toplumsal yaşamının ve cemlerinin ayrılmaz ve önemli bir parçası olmuştur. Toplum yaşamının düzenlendiği, yargılamanın ve helalleşmenin görüldüğü, kültürün devamının sağlandığı ve inanç ritüellerinin yerine getirildiği birer toplantı olan cemler ile yine birer irfan mektebi ve kâmil insana varış yolu olan muhabbet buluşmalarının (muhabbet cemleri de diyebiliriz) önemli bir parçasıdır semah dönmek.

Alevilere göre semah, yaratılışın, kâinatın ve var olan her şeyin bir simgesidir aynı zamanda. Kâinatta var olmanın esası dönme (hareket) ile başlar ve her şey birbiri etrafında döner. Yaratılmışlar arasındaki ortak özellik zerreden kürreye, her birinin yapısını teşkil eden hücrenin hareket etmesi, içerisinde bulunan atomlardaki elektronların, protonların dönmesi, vücuttaki kanın dönmesi, insanın topraktan yaratılıp yine toprağa dönmesi, içinde yer aldığımız kozmik evrende galaksilerin bile birbiri etrafında dönmesi, kâinatın tüm hareketliliği ile yaratan rabbini anmasıdır.

Büyük ozan Aşık Hüdai’nin son derece güzel betimlemesiyle “Bütün evren semah döner / Aşkından güneşler yanar..” dediği gibi semah dönen canlar da cezbe ve coşkuya kapılarak Tanrı’sıyla birleşmek ister.

İşte semâ / semah insanın kulluğunu idrak edip Tanrı’ya yönelerek, kendisini diğer varlıklardan üstün kılan aklı ile aşkını zikirle yoğurarak, nefsi ile mücadele edip rabbine vasıl oluşunu ve onda yok olup kâmil bir insan olarak tekrar kulluğa dönmesini anlatır.(5)

Son olarak, Alevilik’te semah gibi geniş ve çetrefilli bir konuda görüş belirtmeye çalışırken, semah dönülürken ortaya konulan görüntülerin anlamlarına ve ritüellerin uygulama şekillerine kısaca bakarak bitirelim.

Semah sırasındaki hareketlerin değişik anlamları bulunmaktadır. Gökyüzünde uçmak,
evrenin dönüşü gibi dönmek, turnalar gibi daire şeklinde uçmak ve kanat çırpmak gibi değişik bölümlere farklı simgesel anlamlar yüklenmektedir. Aynı zamanda dönülerek hiçbir şeyin durmadığı, ölmediği, hareket edip değiştiği sembolize edilir.

Semah, cem dışında, belki toplumsal ve kültürel içeriği olan toplantılarda ve tanıtmak amacı için dönülebilir. Ancak düğün, eğlence ve benzeri kurallarına uyulamayacağı ortamlarda semah dönülmesi uygun değildir.

Onlarca semah çeşidinin ritimsel ortak özellikleri vardır. Hepsi de ağır tempoyla baslar, hızlanır ve yavaşlayarak durur. Bu durum duyguların / ruhun uçuş ve geri dönüşünü sembolize eder.

Cemde olduğu gibi semahta da kadın ve erkek beraber pervane dönerler. Böylece kadın ve erkek arasındaki birlik ve eşitliğe vurgu yapılmış olur.

Semah, günümüzde birçok yerde yapılan özel kıyafet ve kostüm gibi yanlış bir uygulamanın aksine günlük, fakat temiz elbiseyle dönülebilir. Üryan semahı gibi bazı semahlar dışında özel elbise gerekmez.

Bazı semahlarda kolların açılarak avuçların yer ve gökyüzüne döndürülmesi, Hakk ile halk arasındaki bağı ve geçişi, Hakk’tan alınıp halka verilmeyi ifade eder. Yine bazı semahlarda dönen canın avuç içini yüzüne çevirmesi, aynada kendini ve dolayısıyla suretini, suretinde de Tanrı’yı görmeyi sembolize eder. (Aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme / Nazar eyledim özüme Ali göründü gözüme)

Bu ve benzer daha birçok sayabileceğimiz sembolik uygulamalar, Alevilerin semahı ne kadar çok özümsediğinin ve ona çok büyük anlam yüklemiş olduğunun bir göstergesidir. Mevleviler, Bektaşiler gibi kurumsallaşmış olan yapıların aksine (tabii onları da sahiplenerek), halkın bulunduğu coğrafya ve buna bağlı olarak içinde yaşadığı etnokültürel ve sosyal yapıya göre semahlarımızda ortaya çıkan çeşitliliği de yolumuzun güzelliği, çeşitliliği ve çok renkliliği, zenginliği olarak algılamalıyız.

Bitirirken, semahlarımız her haliyle ve her şekliyle güzel, doğru, bizim ve kutsaldırlar. Hakk ve cem erenlerinin söylemiyle: “Hakk için ola, seyr için olmaya…”

Aşk ile…

Mehmet Yüksel – Sinemilli Ocağı / Elbistan – Kantarma

Dipnotlar:

1. Orhan Hançerlioğlu, İslam İnançları Sözlüğü, s. 526, Remzi Kitabevi, İstanbul 1984
2. Orhan Hançerlioğlu, age, s. 526.
3. Orhan Hançerlioğlu, age, s. 526.
4. Söylenceler ve semah ilişkisine dair daha geniş bilgi için bkz. Mehmet Aydoğmuş, Halktan Hakk’a Giden Yol Semahlar, Yazıt Yayıncılık, İstanbul 2012
5. Karabaş-i Veli Kültür Dergâhı Merkezi web sayfası, Mevlevilik konusu “Sema ve Zikir”alt başlıklı yazıdan alıntı.

Continue Reading
22 Comments

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Yüksel

26. yılında Sivas Katliamı

MEHMET YÜKSEL

Published

on

Sivas. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren var olan yerleşim birimi ve şehir merkezi. En eski dünya medeniyetlerinden beri kurulmuş, sonraları Medler, Persler, Hititler, Asurlar, Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar’ın hüküm sürdüğü coğrafya.

Bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış, çeşitli devlet ve imparatorluğun önemli merkezlerinden olmuş, kervanların, ticari ve askeri yolların önemli bir kavşağı ve geçiş güzergahı konumunda bulunmuş bir şehir.

Tarih boyunca farklı kültürlerin, dillerin ve inançların buluşup kaynaştığı, bir arada yaşadığı, devlet adamları, din adamları ve ozanlar yetiştiren bir medeniyet beşiği.

Ancak günümüzde, 20. yüzyılı bitirip 21. yüzyıla girerken tüm dünyanın gözü önünde aydınları, sanatçıları ve Alevileri yakan, katleden bir coğrafyanın ve halkın adı, bir katliamın adresi olan bir kent.

Sivas’ta, tarihler 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde, haftalar öncesinden hazırlıkları başlayan, cumhuriyet tarihinin en önemli katliamlarından birinin planı devreye sokularak uygulandı. Yıllardan beri Pir Sultan Abdal’ın doğduğu Banaz köyünde düzenlenen Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri, Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in davetiyle o yıl şehir merkezine alınmıştı.

1990’lı yıllar Türkiye tarihi açısından önemli ve devletin içinde yer aldığı ya da bizzat düzenlediği “faili meçhul” eylemler bakımından karanlık yıllardı. Kürt Özgürlük hareketine karşı Olağanüstü Hal uygulaması ve Jitem, Hizbul Kontra vb askeri ve dini katil şebekeleriyle halk üzerinde bir korku ve tedhiş atmosferi yaratılıyordu.

1993 yılı olaylarına bakılıdığında bile yaşanan karanlık tablo hakkında fikir sahibi olmak mümkündü. 93’ün Ocak ayında gazeteci yazar Uğur Mumcu arabasına konulan bir bombayla suikaste kurban gitti. Aynı yılın Nisan ayında Cumhurbaşkanı Turgut Özal “şüpheli bir kalp kriziyle” öldü ve yerine Mayıs ayında Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı seçildi. Süleyman Demirel’den boşalan Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanlığı koltuğuna ise sonraki yıllarda adı devletin derin yapılanmasıyla girdiği aleni ilişkiyle ve faili meçhul cinayetleri savunmakla anılan Tansu Çiller oturdu ve Haziran ayında Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Genel Başkanı Erdal İnönü ile birlikte koalisyon hükümeti kurarak, yeni Başbakan oldu.

Doğu’da her gün köy yakma ve boşaltmaların, aydınlatılamayan karanlık cinayetlerin haberlerinin geldiği bir siyasi atmosferde düzenlenen etkinliklerin onur konuğu olarak, yazar Aziz Nesin davet edilmişti. Aziz Nesin, aynı yılın Mayıs ayında Salman Rüşdi’nin yazdığı ve İslam dünyasında peygambere ve İslam’a hakaret ettiği gerekçesiyle yasaklanan “Şeytan Ayetleri” isimli kitabı, düşünce özgürlüğü adına Aydınlık Gazetesi’nde yayınlamaya başlamıştı. Bu durum yurt genelinde radikal İslami çevreler tarafından yoğun şekilde protesto ediliyordu.

Şenliklerin başladığı gün olan 1 Temmuz’daki panele baş konuk olarak katılan Nesin, Vali Karabilgin’in de bulunduğu panelde uzun bir konuşma yaptı. Şenliklerin başlaması öncesinde ve konuşma esnasında Sivas sokaklarında radikal dinciler tarafından “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı bir bildiri dağıtılmaya başlanmıştı ve bildiride “Gün, küfürlerin hesabının sorulma günüdür” ifadeleri yer alıyor, halk cihada çağırılıyordu.

Ertesi gün, yani 2 Temmuz Cuma günü sabahı, Huruciye Medresesi’nde şenliğe katılan yazar ve çizerlerin imza ve söyleşileriyle program devam ediyordu. Ancak o gün yayınlanan Hakikat Gazetesi başta olmak üzere, yerel gazetelerin tamamında şenlikleri ve Aziz Nesin’i protesto eden ve halkı kışkırtan haber ve ifadelerin yanı sıra, geneli önceki gün dağıtılan bildiriyi aynen yayınlamışlardı.

İmza etkinliği sırasında Aziz Nesin’le röportaj yapmak isteyen İhlas Haber Ajansı muhabiri ve dinlemeye gelen radikal İslamcılar, ortamın gerginliğini artıran söylemlere başvurunca, Aziz Nesin korumaları tarafından gelenlerin konakladıkları Madımak Oteli’ne götürüldü.

Öğle ezanı bu gergin atmosferde başlarken, bu esnada Can Şenliği Oyuncuları davul çalarak oynayacakları sokak gösterisi için duyuruya başladılar. Bunu fırsat bilen provokatörler “Ezan-ı Muhammedi okunurken davul çalınıyor. Ezanın sesi bastırılmaya çalışılıyor” diyerek namaza giden halkı kışkırtıyordu.

Namaz bitiminde Paşa, Meydan ve Ulucami’den dağılan sayısı binin üzerinde kalabalık Hükümet Konağı’na “Sivas Aziz’e mezar olacak…!” sloganlarıyla yürüyüşe geçti. Valiliğin önüne gelen sayısı daha da artan kalabalık, burada doğrudan şenliğe izin veren Vali’yi hedef alarak, “Vali istifa” sloganı atmaya başladı. Polisin barikatı sonucu Valiliğe ulaşamayan güruh, yeni katılımlarla birlikte etkinliklerin sürdüğü Kültür Merkezi’ne hareket etti ve Kültür Merkezi’ni taşlamaya başladı.

Kültür Merkezi’nin önündeki kitap standları dağıtılıp, kitaplar parçalanarak orada bulunanlar darp edilmeye başlandı. İçeride devam etmekte olan Arif Sağ konserinde bulunan kitlenin de dışarıya çıkarak barikat kurması ve kendini savunması sonucu saldırganlar ilk etapta emellerine ulaşamadı.

Bu arada saatler ilerliyordu ve emniyetin yetersizliği ve gelen polislerin de olaylara müdahale etmek yerine izlemekle yetinmesi sonucu, emniyetin ve Vali’nin askere ve İçişleri Bakanlığı’na yaptıkları destek çağrısı da gerekli karşılığı bir türlü bulmadı. Vali ile görüşen dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, ardından Refah Partili Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile de görüşüyor ve Karamollaoğlu’ndan olayların abartıldığı ölçüde olmadığı, masum Müslümanların bağırıp dağılacakları ve paniğe ya da dışardan bir desteğe gerek olmadığı bilgisi alarak rahat davranıyordu.

Polisin genellikle seyirci kaldığı ve engellemeye çalışmadığı saldırganların sayıları üç bini aşınca, sayıları 30 kadar olan bir grup asker geliyor, fakat onlar da uzaktan izlemekle yetiniyordu. Bu esnada saat 15:30’dan sonra şenlikler dolayısıyla yeni dikilen “Ozanlar Anıtı” saldırganlar tarafından saldırıya uğrayıp tahrip edildi. Belediye Başkanı Karamollaoğlu, istek üzerine Kültür Merkezi önündeki kalabalığı bir konuşma yaparak, protestonun amacına ulaştığını, tepkinin gösterildiğini, daha fazla devam etmenin Sivas’a zarar vereceğini ve dağılınması gerektiğini belirtti.

Saat 16:00 gibi dağılma emaresi gösteren kalabalık, birilerinin devreye girip engel olması ve yönlendirmesi sonucu, Madımak Oteli’nin önüne hareket etmeye başladı. Saldırgan kalabalık, kimisi ellerinde benzin bidonlarıyla yol boyunca ve otelin önünde “İslam’a uzanan eller kırılsın…!”, “Şeytan Aziz…!”, “Müslüman Türkiye…!”, “Kahrolsun laiklik…!”, “Şeriat isteriz…!” sloganları attı.

Saat 17 civarında saldırganların sayısı 5 bini bulmuştu ve oteli tamamen kuşatıp, taşlamaya başladılar. İçeride mahsur kalanlar taşlardan ve olası saldırılardan korunmak maksadıyla içerilere ve merdiven boşluklarına sığınarak, bir yandan da Ankara’da yetkililerle telefon trafiği yaşıyorlardı. Aziz Nesin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile görüşerek durumu anlatıyor ve yardım istiyordu. Aynı saatlerde Vali Ahmet Karabilgin de Başbakan Tansu Çiller ile görüşerek yardım ve kurtarılma sözü alıyordu.

Bu arada dışarıdaki kalabalık saat 18:00 itibariyle sayıca 15 bini geçmiş, az sayıdaki jandarma ve polis iyice yetersiz kalmıştı. Vali’nin isteği üzerine Karamollaoğlu ve Büyük Birlik Partisi yetkilileri bir konuşma daha yaptılar. Ancak kimi tanıkların ifadesine göre Karamollaoğlu burada yaptığı konuşmaya “Müslüman kardeşlerim, gazanız mübarek olsun” diye başlamış ve bu konuşma yatıştırıcı olmak yerine daha da ateşleyici olmuştu. Karamollaoğlu ayrıca şenliklerin iptal edildiğini, heykelin kaldırılacağını, gelenlerin geri gönderileceğini söylüyor ve kalabalık daha da coşuyordu.

Ardından “Ozanlar Anıtı” ismi verilen heykel yerinden sökülüp meydana sürüklenerek parçalandı. Saat 19:00’da otelin girişine giren ve ilk kata tırmanan saldırganlar eşyaları yağmalayıp aşağıya atmaya başladı. Bu esnada 30-40 kişilik bir jandarma grubu meydana girerek otelin önüne hareket etmeye çalıştı. Ancak kalabalık “Asker Bosna’ya…!” sloganıyla önlerini keserek, “Allahsıza asker siper olamaz…!” sloganı atarak gitmelerine engel olunca, bir albay göstericilerle bir kaç dakika görüştü ve ardından geri çekildi.

Askerlerin geri çekildiği esnada slogan “En büyük asker bizim asker…!” oldu ve otelin önündeki araçlar ateşe verildi. Bu arada kameralardan bütün dünyaya “Yak lan, yak yak..!”, “Bu senin ateşin Allahım! İçeriye gönder…!”, “Cehennem ateşi işte…!” bağırışları eşliğinde görüntü yayını yapılırken, fonda “Müslüman Türkiye…!” sloganı yankılanıyordu.

Saatler 20:00’yi gösterdiğinde yangın otelin iç taraflarına iyice sirayet ederek hızla yayıldı. 10 dakikada her şey olup bitti ve içeriden gelen çığlıklar 3-5 dakika içinde kesildi. Aynı dakikalarda, emniyet ve askeri birimler gibi gönülsüz davranan itfaiyenin bir aracı yangına müdahale için gelirken, kalabalık tarafından engellenerek hortumları kesiliyordu.

İçeride mahsur kalıp henüz hayatta olanlar yukarılara tırmanıp, buldukları bir camdan yandaki binaya açılan hava boşluğuna atladılar. Ancak atladıkları boşluktan gitmeye çalıştıkları yer, Büyük Birlik Partisi’nin İlçe Merkezi’ydi ve gelenler partililer tarafından ağır hakaretlere maruz kalarak, sopalarla darp edilip geri dönmeye zorlanıyorlardı. Bir süre sonra İlçe Başkan Yardımcısı olduğu belirtilen yaşça daha büyük bir kişi partilileri sakinleştirerek, gelenleri bina içine alıp kurtulmalarını sağladı.

Aziz Nesin ve yazar Lütfi Kaleli ise henüz içeride mahsurlardı ve duman ve ısıdan bitap halde, can havliyle buldukları bir camdan aşağıya “imdat” çığlıkları atarak seslerini duyurmayı başardılar. Onlara yönelen bir itfaiye merdiveni ile inerken, kendilerine doğru gelen itfaiye erleri ve Refah Partili Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak Aziz Nesin’i tanıdı. Cafer Erçakmak’ın “Kurtarmayın. Esas öldürülecek hayvan burada!” demesi üzerine Aziz Nesin bir itfaiye eri tarafından aşağıya atıldı ve linç girişimine maruz kaldı.

Orada bulunan bir polis memuru kalabalığın elinden Nesin’i alarak polis arabasıyla hastaneye götürdü. Bunun üzerine saldırganlar, Aziz Nesin’i ellerinden kaçırmanın da verdiği öfkeyle Vilayet’e yönelerek Valilik binasını taşlamaya başladı.

İçerde Vali Karabilgin ile birlikte bir kaç personelin bulunduğu binanın camları kırılıp binaya girileceği sırada, saat 20:40 sularında Jandarma Alayı’ndan 18 kişilik bir tim gelerek Valiliğin emniyetini sağladı.

Saat 21:00’den itibaren sokağa çıkma yasağı kondu ve acı tablo ancak o zaman anşılabildi. İkisi saldırgan, ikisi de otel görevlisi olmak üzere toplam 36 ölü, 4’ü ağır 60 yaralı. Yaralılardan şair Metin Altıok’un da sonradan hayatını kaybetmesiyle ölü sayısı 37’ye yükseldi.

Gelen konuk, sanatçı ve aydınlardan ölen 33 kişinin en yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci ise folklor gösterisi için Sivas’a giden 12 yaşındaki Koray Kaya’ydı.

Hollanda vatandaşı Carina Cuanna Thedora Thuys katliamın tek yabancı kurbanıydı.

Sivas Katliamı Davası 1993 Ekim ayında başladı. Yaşananlardan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü hakkında “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı.

Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. Mahkemeye sunulan iddianamede olayların nedeni, “şenliklere katılanlar” olarak gösterildi, Aziz Nesin’in varlığı “eylemin hazırlayıcı sebepleri” arasında sayıldı.26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.

Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.

28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda, uzun süren ve defalarca bozulan dava süreci 2001 Temmuz ayında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü idam cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla, idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.

Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33’e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır. Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürüldü.

Süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Katliamı Davası 20 yılın ardından 13 Mart 2012’de mahkemenin davayı zaman aşımı nedeniyle düşürmesiyle kapandı.

Aralarında katliamda yakınlarını kaybedenlerin aileleri başta olmak üzere, sivil toplum kuruluşları ve partiler “insanlık suçlarında zaman aşımının kaldırılmasını” talep etti ancak talepleri bir karşılık bulmadı.

Mahkeme Başkanı, “İnsanlık suçunda zaman aşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil sivil oldukları için davanın düşmesine karar verilmiştir” dedi. Karar üzerine dönemin başbakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun.” ifadelerini kullandı.

Katliamın hemen ardından devlet ve hükümet yetkililerinin yaptıkları ve kamuoyunda uzun zaman tartışılan açıklamalar, devletin olaya nasıl baktığının bir göstergesi oldu.

Başbakan Tansu Çiller’in Madımak Oteli’nde yaşananların ardından söylediği “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.” sözleri uzun süre konuşuldu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”
Demirel “Polisle halkı karşı karşıya getirmeyin” dedi.

Anamuhalefet partisi ANAP lideri Mesut Yılmaz ise, “Abartmaya gerek yok. Bu kadar kişi bir futbol maçında da ölebilirdi.” ifadelerini kullandı.

Dönemin İçişleri Bakanı olup katliam yaşanırken müdahale için bir şey yapmayan Mehmet Gazioğlu da “Otelin, otel sahibi tarafından kundaklandığını” söyleyebilmiştir.

Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Saldırganları savunan geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi’ne katıldılar ve içlerinden milletvekili, bakan ve üst yönetim görevlerine yükselenler oldu.

Devlet yetkilileri hala aradan geçen 26 yılda gerçeklerle yüzleşmek yerine, anma, yas ve hak arama mücadelesi için kente gelenleri suçlayıcı bir dil kullanarak olayın üstünü örtmeye çalışmaktadırlar. Failleri koruyan devlet, mevcut Sivas Valisi’nin ağzından geçen yıl yapılan anma için kente gelenlere yönelik, “Hükümet aleyhine slogan atılırsa müdahale ederiz!..” diyebilmektedir.

Sivas Katliamı da cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan Ortaca, Elbistan, Hekimkhan, Kırıkhan, Malatya, Sivas Ali Baba, Maraş, Çorum ve benzer dramlar gibi, devletin, yöneticilerin olaylar esnasında ve sonrasındaki tutumları ile yargı süreçlerine bakıldığında, en büyük failin devlet ya da devlet içindeki yapılar olduğunu gözler önüne sermektedir.

Olaylar çok önceden planlanıyor ve halkı galeyana getirmek için dini duygular “din elden gidiyor”, “Aleviler / solcular camilere saldırıyor” gibi söylemlerle kışkırtılıyor.

Emniyet güçleri olayları bastırmak yerine taraf olarak saldırganlardan yana tutum alıp onlara yardımcı oluyor. Gerçek failler ya yakalanmıyor, ya da yakalansa bile düzgün yargılanması engelleniyor. Sonuçlar mağdurların üzerine yıkılarak onlar suçlanıyor.

Olaylarda önceden kente çok sayıda yabancı, bilinmedik insan getiriliyor ve bunlar olaylardan sonra ortadan kayboluyor.

Sivas ve benzeri tüm insanlık katliamlarının acısı yüreklerde yanmaya devam ederken, mağdurların ve kurban yakınlarının dediği gibi: Biz bitti demedikçe bu dava bitmez!..

Continue Reading

Mehmet Yüksel

Seçim mi, kader mi?

MEHMET YÜKSEL

Published

on

Siyasetle ilgili görüş bildirmek, yazı yazmak oldu bitti sıkıntılı bir iştir. Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilirsiniz. Başınıza durduk yerde bir sürü iş alırsınız. Kendinizi suçlanma, küfür kıyamet, hakaret dolu bir tartışmanın göbeğinde bulmanız işten bile değildir. İnanmayan sosyal medyada süren paylaşım ve tartışmalara bakabilir.

Ama yine de bazı şeyleri söyleme zorunluluğu var. Türkiye’nin (ve dolayısıyla Türkiyeli olarak bizlerin) kaderini belirleyecek seçimlere sayılı günler kaldı.

Şu anda ülke freni patlamış ve hızla karanlık bir tünele doğru yol alan bir kamyon görünümünde. İyi kötü aklı başında olan herkes bu seçimin “tünelden önceki son çıkış” olduğu konusunda hemfikir. Ancak bu hemfikir olma durumu ortak bir çözüm için işbirliği ve güç birliği yapma noktasına bir türlü gelemiyor. Ya da en azından şu ana kadarki seçimlerde ve son duruma baktığımızda bunun henüz mümkün olamadığını söyleyebiliriz.

Tayyip Erdoğan MHP ile kurduğu Cumhur İttifakı ile partilerin ittifak halinde seçime katılmalarının ve böylece %10 barajına takılmadan Meclise girebilmelerinin önünü açtı. Muhalefet için bir avantaj yakalanmış oldu. Muhalefet de ittifaklar kurdu ancak bu noktada klasik hastalıklar nüksetti.

CHP içindeki ulusalcı ve “anti Kürt” eğilimler ile Kürtler arasındaki “koyu Kürtler ve anti Kemalistler” siyaseten de olsa uzlaşı dilini bir türlü yakalayamıyor. Bunun yanı sıra Kürtler içerisinde de durum kısmen sıkıntılı görünüyor. HDP karşıtı çizgiler ile CHP ve Türk siyasetine mesafeli olanlar yeri geldiğinde oy kullanmamak ve seçimi boykot etmek gerektiğini dile getiriyorlar. Herkes kendini arzın merkezine koyup, bulunduğu noktadan taviz vermemekte ısrar etmeye devam ediyor görünüyor.

İttifaklar, ortaklıklar ve uzlaşının karşılıklı tavizler ve birbirine yaklaştıran adımlar üzerinden kurulabileceğinin bilinmesine rağmen, uzun süren bocalamadan sonra iyi kötü CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Millet İttifakı kurulabildi.
Burada hemen belirtelim ki HDP’nin bu ittifaka dahil edilmemesi, her ne kadar bir duygu kırıklığına yol açmış olsa da sonuçta hayırlı olmuştur. Görünen o ki HDP’nin baraj sorunu yok ve HDP olduğu durumda diğer partilerin ittifakı mümkün olamayacaktı. Her neyse, sonuç itibariyle bir nebze de olsa umut vaat eden bir seçim sürecine girdik. Artık bundan sonra yapılması gerekenleri konuşmak lazım. Çünkü iktidar partisi ve ortağı her türlü hukuksuzluğu ve adaletsizliği yapmaktan çekinmiyor ve seçimlerin sonuçlarına dair yapabilecekleri konusunda haklı endişelerimiz var.

İlk yapılması zorunlu olan şey, muhalefet cephesinden herkesin mutlaka oy kullanması ve partilerin de oy ve sandıklara sahip çıkması gerekliliği. Böylece iktidarın hukuksuz gasp ve hak ihlallerinin kısmen de olsa önüne geçilmesi, HDP’nin baraj altında bırakılmasının engellenmesi sağlanabilir.

Şimdi asıl söylemek istediğimize gelelim. Kürt meselesi ve onun son kırk yılda yaşanan savaş ve çatışmalı süreci Türkiye toplumunun huzur ve refahı ile demokrasisinin önündeki en büyük engel. Günümüzde geldiği (ya da getirildiği) son durumda ise, bir an önce aklı selim bir çözüm sağlanamazsa bir iç savaş ve bölünme tehlikesi kaçınılmaz görünüyor. Halklar bu zemin üzerinden ve ek olarak mezhep-inanç farklılıklarından karşı karşıya getirilip bir birileriyle -tabiri caizse- düşmanlaştırıldıklarından ötürü bu tehlikenin artık çok güçlü bir maddi temeli de var. Burada İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti ve seçmenlerini konumuz dışı tutarsak, Türk Kürt, Alevi Sünni sol-sosyal demokrat seçmenin mutlak birlikteliğinin şart olduğunu belirtmek zorundayız. Takım taraftarlığı gibi parti taraftarlığından ziyade ortak kurtuluş, hukuk ve demokrasi taraftarlığında buluşabilme ferasetini göstermek zorundayız. Aksi taktirde su alan bu geminin batmasından sonra kimin haklı ya da haksız olduğu konusunun bir anlamı kalmamış olacak.

Son söz olarak gönül verdiğimiz partilerin gerek kendi içlerinde, gerekse de birbirlerine yönelik sürdürdüğü tartışmalar demokrasi kriterleri açısından önemlidir. Kavga, hakaret ve güç kaybettiren anlamsız iç çekişmeler olmadığı müddetçe siyaset kurumunun daha iyiye gitmesi açısından desteklenmelidir de. Ancak son yıllarda büyük oranda aynı kitleye (özellikle Kürt Aleviler) dayanan CHP ile HDP’nin hem birbirlerine yönelik, hem de kendi içlerinde yaşadığı tartışmalar endişeleri artırıyor. CHP tabanının HDP’yi etnik ve dini söylem üzerinden, HDP’nin de CHP’yi ulusalcılık ve sağcılık üzerinden vurmaktan vaz geçmemesi bu alanlardaki fay hatlarını güçlendirdiği gibi iktidarın da ekmeğine yağ sürüyor. Unutmamalıyız ki insanca ve hakça bir yaşam arzulayan kesimlerin büyük bir çoğunluğu bu iki partiyi destekliyor. Birbirimize dair olumlu eleştiri ve katkıları sürdürüp, ülkeyi sürüklendiği karanlıktan kurtarmak gibi elzem bir görevle karşı karşıyayız. Aksi taktirde “memleket” diyebileceğimiz ve dönebileceğimiz bir yerimiz kalmayacak.

Buna göre mevcut parti ve cumhurbaşkanı adaylarına baktığımızda Muharrem İnce ve Selahattin Demirtaş dışında umut bağlayıp destekleyebileceğimiz bir başka aday yok. Her iki partinin seçmeninin mutlaka ikinci turu hedeflemesi, ikinci turda da birbirine sahip çıkması zorunlu görünmektedir. Son günlerde her iki parti yetkililerinden buna vurgu yapan söylemler işitmek bu konudaki ümitlerimiz artırıyor.

25 Haziran sabahı umut dolu, güneşli ve neşeli bir güne uyanmak dileğiyle.
Aşk ile…

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Hak Lokması: Aşure

MEHMET YÜKSEL

Published

on

Dün 12 İmam Orucu’nun son günüydü ve 12 İmam Çorbası / Şirin Çorba / Aşure Çorbası -ne derseniz deyin- pişirme ve orucu / yası sona erdirme günü. Kızılbaş – Alevi canlar evlerinde sabahtan bu aşı pişirip, oruçlarını öğlen bununla açarlar. Sabah erken ilk olarak Dede evinde kaynatılan aşure, gelen canlara lokma olarak verilir, daha sonra bir aya yakın dönem süresince de canlar evlerinde çorbalarını kaynatırlar.

Aşure, birbirinden farklı renk, koku ve tatta birçok malzemenin, yiyeceğin bir araya getirilerek CEM olması, SEVGİ kazanında, MUHABBET kepçesiyle harmanlanması ve İNANÇ ateşinde PİŞMESİ sonucu hazırlanan “HAKK LOKMASI”dır.

Bu sözden hareketle Aşure bir Cem olmanın, bir araya kendi güzellikleriyle gelebilmenin, hemhal olabilmenin ve muhabbet edebilmenin ve sonunda daha güzel bir tada dönüşebilemenin timsali olarak Aleviliğin de tarifi sayılabilir. Alevilik te bir Mecliste herkesin kendi “Kelamı” ve “Kemali”yle bir araya gelerek, “Marifet” dahilinde sözünü ve güzelliğini paylaştığı ve oradan daha güzel ve hoş ayrıldığı bir cemiyet olma halidir.

Bu muhabbet ve “İrfan Meclisleri”nde canlar bir araya geldiklerinde, güzellikleri ve hoşlukları paylaştıkları gibi, edep ve erkan dahilinde biribirleri hakkındaki varsa şikayet ve dilekerini de dile getirirler. Amaç kimseyi hefef alarak yıkmak değil, daha iyi bir toplum yaşamı ve ahlakı konusunda hatalarla yüzleşmek, farkına varmak, eleştiri-özeleştiri kanalıyla toplumsal dirlik ve düzeni yine birlikte ve uyumla, hoşça sürdürmektir.

Ancak son bir yıla yakın bir süredir mensubu olduğum Sinemilli Ocağı Kantarma dedelerinin, yazarların, taliplerin ve kurumların içine dahil olduğu bir tartışmalı dönem yaşadık. Başından beri ifade ettiğim gibi bu “Aile ve Ocak içi” meseleyi her hangi başka bir yer ve ortamda konuşmayacağımı, kendi aramızda görüşeceğimizi ifade ettim, ediyorum. Buna rağmen tartışmalar, karşılıklı suçlamalar, hakaret ve iftiraların her yerde yaşandığı bir süreç geçirdik.

İlk günden beri olayın içine kendini dahil ederek büyümesine ve hadli hadsiz herkesin konuşmasına vesile olanlar, benden hiçbir açıklama dahi dinlemedikleri gibi, başından beri nerede durduğumu izah etmek için düzenlediğim toplantıya da iştirak etmemişlerdir. Ancak üzülerek belirteyim ki aynı kişiler, kurumlar ve canlar nezdinde hakkımda iftira ve dedikodulara devam etmekte, erkan ve hizmet yürütmemin engellenmesi gerektiğini dile getirmektedirler. Daha da ileri giderek “düşkün olduğumu” iddia etmektedirler. Hatta Dede olmadığımı bile dile getirenler var.

Kerameti ve ahlakı kendinden menkul şahıslar, ve kurumlar adına temsil iddiasında olanların, hakkımdaki edep dışı tavır ve davranışlarına bundan böyle müsamaha göstermeyeceğimi belirtmek isterim. İsa Peygamber’in o dönem Yahudi toplumunda tanık olduğu ve iştirak etmesi istenen bir “recm” olayında söylediği çok anlamlı bir söz vardır: “İlk taşı günahsız olanınız atsın!”

Bırakın bir “Dede”yi, bir Alevi canı dahi ulu orta yerde düşkün ilan edebilmek hiç kimsenin haddi değildir ve söyleyenin ne kadar Edep ve Erkan’dan yoksun olduğunu gösterir. Ancak günümüz Alevi Kızılbaş toplumunun inancı ve süreği bakımından da geldiği noktayı göstermesi açısından da önemli bir göstergedir. Topluluğun maddi ve bireysel sorunlarını hallederken, maneviyatını nasıl kaybettiğinin ifadesidir.

Hatırlatmak gerekir ki “düşkünlük” de tıpkı diğer Alevi erkan ve yaşam pratikleri gibi bir meclis karar alma süreci olarak kurumal bir yapıdır ve aşamaları, erkanları, darı-didarı mevcuttur. Bu süreç dışında bir kimsenin başka bir can tarafından düşkünlükle itham edilmesi “edepsizliktir” ya da en hafif deyimiyle Alevilik hakkında hiçbir şey bilmemektir, cehaletin dışa vurumudur.

Kendini dost gören görmeyen bütün canlara söylemek isterim ki, Hakk’tan bir mani olmazsa önümüzdeki yaz, büyük olasılıkla Temmuz ayı sonu gibi Kantarma’da herkesin olacağı bir cemiyette aile içi sorunumuzu ele alıp, yüzleşip çözeceğiz. Bunun dışında şu ana kadar yaptığım gibi hiçbir yerde ve hiç kimseyle konuya dair başka bir diyaloğum olmayacak.

Bunun yanında beni görmezden gelenlere diyeceğim, şu an itibariyle İngiltere’deyim, varım, ve benimle çalışma yapmak, erkan yürütmek, muhabbet etmek isteyen canların hizmetindeyim. Kimin bir derdi ya da diyeceği varsa buyurup yüz yüze meclislerimize ve muhabbetlerimize gelebilir, derdini ifade eder, cevabını alır.

Son olarak, Yas-ı Muharreminiz, oruç ve niyetleriniz, pişirdiğiniz aşureler Hakk katında kabul ve makbul olsun. Dilekleriniz ve muratlarınız hasıl olsun.

Şah-ı Merdan Ali başınız, Hızır yoldaşınız olsun.

Aşk ile…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI