Connect with us

.

Forum

Türk Devleti ve Dersim

AleviNet

Published

on

İMAM CANPOLAT

1937-1938 Soykırım harekâtından önce Hozat, Dersim’in merkezidir. Burada Türk hükümeti adına bir vali veya mutasarrıf, ilçelerde ise birer kaymakam, bir müddei Umumi ve birer Sulh Hâkimi vardır. Güvenlik kuvvetleri birkaç jandarmadan ibarettir. Küçük memurlar daha çok yerli halktandır.

İl merkezi olan Hozat’ta ve bazı ilçelerde üç derslik birer ilkokul ve sadece il merkezinde olmak üzere üç sınıflık bir ortaokul vardı. Ovacık (Pulur), Nazimiye (Qısle), Çarsancak (Peri), Pax merkezinde ilkokul yoktu. Kürtler kendi dillerinde okul istemişler fakat karşılık alamamışlar. Dersim’de açılan okullarda öğretim Türkçe yapılıyordu. Buna rağmen okuyanların ezici çoğunluğunda Kürt milli duyguları gelişmiştir.

Dersim’in büyük çoğunluğu Kırmanckii/zazaca, küçük bir kesim de Kurmanci konuşur. Dersimliler eski Aryalıların orjin dilini önemli oranda korumuşlar. Örneğin; Medlerin anavatanına Ma deniliyordu. Kırmancki (zazaca) dilinde anneye Ma denilir. Kurmanci konuşanlar da Alevidir. Yani Dersimlilerin hepsi Aleviliğe inanır. Dersimin kutsalları çar anasır: Ateş, Su, Hava ve Toprak’tır. Güneş, Hak’kın nuru olarak görülür.

Türk devleti Dersim’in ekonomik ve sosyal yapısını hiçbir zaman düşünmemiştir, devlet desteği yapılmamıştır. Dersimlilerin de bu yönlü bir talepleri olmamıştır. Devlet daima Dersimlilere köle muamelesi yapmıştır. Dersimliler, devlete asker ve vergi vermemişlerdir. Tam olmasa da bir anlamda kendi topraklarında özgürce yaşamışlardır.

Kürdistan’ın diğer beylikleri gibi kendi topraklarını yabacılardan korumuşlardır. Denilebilir ki asırlarca ne Türk ne de İran askerleri Dersim’e girmiştir. Osmanlı döneminde de birçok kez Dersime sefer düzenlenmiştir, ama başarılı olamamıştır. Bu nedenle “Dersime sefer olur ama zafer olmaz” tespiti yapılmıştır.

Dersimliler sorunlarını devlete götürmezler. Gerek bireysel, gerekse toplumsal sorunları kendi sosyal işleyişleri çerçevesinde, Kızılbaş Alevi yaşam felsefesi kurallarına göre çözerlerdi. Kızılbaş Alevilikte cemler en ağır sorunların tartışıldığı ve çözümlendiği bir mekândır. Sorunlarını devlete taşıyanlar düşkün ilan edilir ve toplumdan dışlanır, işlediği suç ağırsa sürgün edilebilir, düşkünlerin eğitildiği Ocaklarda eğitime tabi tutulur.

Dersim’in bu özgün yapısı 1936 yılına kadar devam etmiştir.

Devletin mutasarrıf ve kaymakamları Kürtçe bilenler ve Kürt usulünden anlayanlar ya da vakıf olanlar arasından seçilmişlerdir.

Mutasarrıf ve kaymakamların aslında bir tek görevi vardır. Dersimliler arasına nifak sokmak, aşiretsel yapıyı bozmak, aşiretleri bir birine düşürmek ve devletten yana tutum almalarını sağlamaktır. Bu amaca ulaşmak için Kürtçe ve Kürt usullerine vakıf olmak yetmiyordu. Örneğin; Diyarbekir valisi Ali Cemal (Bardakçı) Dersimleri ikna etmek için çeşitli dönemlerde yaptığı toplantılarından birini, Munzur gözelerinde yapar. Birçok aşiret lideri bu çağrıyı dikkate alıyor ve toplantıya katılıyor. Vali Ali Cemal Dersimlileri ikna etmek için her türlü manevrayı yapıyor, fakat yine de Dersimlileri ikna edemeyince, Munzur’dan bir tas su alıp içiyor ve “Munzur üzerine yemin ederim ki M. Kemal Alevidir, Dersim için kötülük değil, iyilik istiyor” diyor. Dersimliler kendi aralarında yaşanan husumetleri ortadan kaldırmak için başvurdukları bir inançtır Munzur’dan bir tas su içmek. Munzur üzerine yemin edildi mi sonuna kadar verilen söze bağlı kalınır. Vali Ali Cemal yine de Dersim üzerinde etkili olamıyor.  Devletin en çok geliştirdiği yöntem aşiret ileri gelenlerine rüşvet vererek satın almak olmuştur.

Türk devleti Dersimlilerin birliğini parçalamak üzere geliştirdiği çabaların önemli oranda etkili olduğu söylenebilir. Direnişe bütünlüklü katılmamalarında devletin etkisi küçümsenemez. Örneğin; Seyit Rıza’ın damadı olan Abbasan aşireti ağalarından İbrahim’i, bin lira karşılığında Hozat kaymakamı Kazım, Meço oğlu Hüseyin’e öldürtüyor. (1928) Bu tür yöntemlerle aşiretlerin Türk devletine karşı ortak hareket etmelerinin önüne geçmek istenmiştir. Bu tür suikastlar çok yapılmıştır.

Dersimliler sadece kendi dar çevresiyle sınırlı kalmamışlardı. Dersim bir eyalettir, sınırları şimdi bildiğimiz Dersim il merkezi ile sınırlı değildi. Dersimlilerin sıkı bir şekilde olmasa da Dersim eyaletinin diğer bölgeleriyle de ilişkileri vardı. Hatta Kürdistan’ın diğer eyaletleri ile zaman zaman dayanışma içerisinde olmuşlardır.

Dersim ve Koçgiri

Kürdistan tarihi içerisinde Koçgiri halk hareket önemli bir özelliğe sahiptir. Koçgiri serhildanı aşiretsel yapıya dayansa da onun ayrı bir özelliği vardır. Nedir ayrı olan özelliği?

1-O günkü ortamda (Sevr Konferans kararlarını da arkasına alarak) uluslararası koşulları değerlendirmek isterler. Koşullar buna elverişlidir.

2-Ermenilerle ciddi bir ilişki içerisine girerler. Bu ilişkide, Ermeni Soykırımı döneminde Dersimlilerin Ermenilere yaptığı yardımların etkisi vardır.

3-Sovyetler Birliği ile diyalog geliştirmek isterler.

4-Zayıfta olsa Kürdistan’ın diğer bölgeleriyle ilişki kurmak isterler. Bunun için Dersim’de geniş bir toplantı yaparlar.

5-Koçgiri Halk Hereketi, Dersimle birlikte planlanmıştır. Bir anlamda, Koçgiri halk hareketinin arkasında Dersim vardır denilebilir.

Koçgiri halk hareketinin iki önemli ismini anmak gerekir. Biri siyasi önderlik yapan Alişer, diğeri de Koçgiri yöresinde halk arasında etkinliği olan Alişan Bey’dir. Alişer Efendinin amacı Koçgiri ve Dersim aşiretlerinin birliğini sağlayarak önce, Sivas’ı Türk ordusundan arındırmak ve ardından bağımsız Kürdistan ilan etmektir.

Bir taraftan bir halk hareketi gelişir ve mücadele yükseltilir/savaş geliştirilirken, diğer taraftan da Türk devleti ile pazarlıklar sürmekteydi. Taleplerini içeren dilekçeler Türk devletine gönderilmektedir. İşte o telgraflardan iki tanesi:

*Ankara Büyük Millet Riyasetine

Nefsi Zara hariç olmak üzere ekseriyet azimesi Kürtlerle meskûn olan Koçgiri kazasıyla Divriği, Refahiye, Kuruçay ve Kemah kazalarının mümtaz bir vilayet haline ifrağ ve teşkiliyle yerli Kürtlerden bir valinin tayinini, memurin adliye ve mülkiyenin yine vazifeleri başında bulunmasını dileriz. 11 Mart 1337 (1921)  Koçgiri aşiret reisi: Muhammed ve Taki Sadattan: Alişer Dersim aşiretleri reislerinden: Mustafa, Seidhan, Muhamed, Munzur

*Sivas valisi Elazığ vilayeti vasıtasıyla Dersim aşiret reislerine bir telgraf çekmiş ve mücadeleye devam edip etmeyecekleri hakkında bilgi vermelerini istemişti. Bu telgrafa cevap olarak yine aynı yolla gerek Sivas vilayetine ve gerekse Ankara hükümetine:

“Türk hükümetinin, Kürtleri de Ermeniler gibi tehcir etmek emelinde olduğunu bildikleri için, milli istekleri uğrunda ve meşru müdafaa durumunda savaşa devam edeceklerini” bildirmişlerdi.

Kürdistan Teali Cemiyeti bu durumu görüşmek üzere İstanbul’da genel bir toplantı yapar. Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı, Devlet Şurası Reisliği yapan Seyit Abdulkadir’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti bünyesindeki gençler müstakil/bağımsız Kürdistan’ın ilanına karar verilmesini ve Kürdistan’da bundan sonra tek bir yabancı kuvvet kalmamasını isterler.

Seyit Abdulkadir, gençleri kandırmak için; “Türklerin bu zor durumunda Kürdistan ilan etmek onlara darbe indirmek anlamına gelecektir. Bu bize yakışmaz, Kürtlük şiarına uymaz. Şimdilik Türklere yardım etmemiz gerekir. Türklerin esasen bir Kürdistan kurma isteğimizi kabul etmiş olduklarını ve Osmanlı Padişahına bağlı muhtar bir Kürt idaresi razı olduklarını, eğer Türkler bu vaatlerinden vazgeçtikleri takdirde, Kürt milleti kendi kuvvetiyle hakkını almaya muktedirdir. Vilson prensipleri doğrultusunda Kürdistan’ın birçok vilayetini de içine alan, Kızılırmak boylarına kadar uzanan bir Ermenistan kurulmasına razı olmayacaklarını, Sevr anlaşması gereğince Kürdistan istiklalinin müdafaa edilmesi” gerektiğini ileri sürer. Seyit Abdulkadir bu söylemleriyle Kürt gençlerinin milli duygularını, gururunu okşamış ve etkili olmuştur.

Seyit Abdülkadir’in bu söylemleri gerek Osmanlı hükümeti, gerekse M. Kemal ve arkadaşları tarafından, hem uluslararası arenada hem de iç politikada etkili kullanılır.

O dönemde Erzurum ve Sivas yöresinde çalışmalar yapan M. Kemal Alişan Beyle Sivas’ta görüşür. M. Kemal de muhtariyet sözü verir ama, Seyit Abdülkadir’i İngiliz ajanı ilan eder.

Dersim’de yapılan toplantıda alınan kararlar:

1-Kürdistan muhtariyet idaresine muvafakat eden İstanbul Saltanat Hükümetinin bu baptaki kararını Mustafa Kemal hükümetinin de resmen kabul edip etmeyeceğinin açıklanması.

2-Kürdistan muhtariyet idaresi hakkında Mustafa Kemal hükümetinin görüş noktası ne olduğu hususunda Dersimlilere acele cevap verilmesi.

3-Elaziz, Malatya, Sivas ve Erzincan mıntıkaları hapishanelerinde mevcut bulunan Kürt mevkufların hemen serbest bırakılması.

4-Kürt çoğunluğu bulunan mıntıkalardan Türk hükümeti idari memurlarının çekilmesi.

5- Koçgiri mıntıkasına gönderildiği haber alınan askeri müfrezenin derhal geri alınması. (25 Kasım 1920)

Dersim toplantısında alınan bu kararları acilen Ankara hükümetine bildirmek üzere mutasarrıfa veriliyor ve 24 saat içerisinde cevap verilmesini şart koşmuşlardı. Mutasarrıf hemen Elazığ’a gider ve acil bir telgraf ile talepleri Ankara’ya bildirir.

Dersimliler, Ankara hükümetine aynı gün bir telgraf çekerler, Elazığ vilayeti aracılığıyla:

Ankara Büyük Millet Riyasetine.

Sevr muahedesi mucibince Diyarbekir, Elaziz, Van ve Bitlis vilayetlerinde müstakil bir Kürdistan teşekkül etmesi lazım geliyor, aksi takdirde bu hakkı silah kuvvetiyle almaya mecbur kalacağımızı beyan eyleriz.  25 Teşrisani 1336 (1920)            Garbi Dersim aşair rüesası

Bu telgraflara Ankara hükümeti yazılı cevap vermiyor. Ancak zaman kazanmak için Elazığ vilayeti üzerinden hükümetin, Kürdistan isteklerini kabul ettiği bildirilmiştir.

Piran, Xani, Palu (Şeyh Sait) İsyanı ve Dersim

Kürdistan’da sadece Kürtler yaşamıyor, Ermeni, Asuri-Süryani, Arap, Türkler gibi daha çok ya da az nüfusa sahip halklar yaşamaktadır. Bu işin bir kısmı ama, burada işaret etmek istediğim Kürtlerin kendi arasındaki inançsal farklılıktır. Kürtlerin büyük kesimi Şafii (genel anlamda Sünni) mezhebine inanırlar. Dersimin merkez rolü üstlendiği önemli bir kesimi de Kızılbaş Aleviliğe inanmaktadır. Buraya kadar anlaşılmayan bir husus yoktur.

Türk ve İran egemenlik/sömürgecilik sistemleri Kürtler arasındaki bu inançsal farklılıktan yararlanmışlar, Kürtleri bölmüşler ve uzun bir tarih kesitinde Kürdistan üzerinde etkili olmuşlardır. Tarihi sürecinin bu detayına girmeden, Şeyh Sait isyanı olarak bilinen aslında gerçek anlamda tanımlarsak Piran, Xani ve Palu İsyanı olan harekete karşı Alevi ve Sünni Kürtlerin ilişkisi nasıldı, birlikte hareket ettiler mi, etmediler mi? Kısa değinmelerle bu husus üzerinde durmamız gerekmektedir. Bu konuda ortalıkta hala yanlış bilgilere, çarpıtmalara, kasıtlı geliştirilen politikalara inananlar vardır.

Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor. Tarihsel süreç içerisinde Şafii/Sünni Kürtlerle Alevi Kürt veya Türkler arasında bir çatışma, bir savaş yaşanmamıştır. Ama Yavuz Selim’den bu yana (sınırlı bir dayanışma dışında) düşmana karşı birlikte savaşmamışlar, ta ki Reber Apo önderliğinde PKK’nin geliştirdiği Ulusal Kurtuluş Savaşı’na kadar.

Rivayete göre, Piran, Xani, Palu İsyanı döneminde Şeyh Sait destek almak için, Seyit Rıza ile görüşmek için Dersim’e gider. Güya Seyit Rıza, “siz, elimizden kesilen kurbanı yemiyorsunuz, biz size destek olmayız” cevabını vermiş. Seit Rıza’nın musayıbı (sağdıç) 1970’li yıllara kadar yaşıyordu, kendisine soruyorlar ‘böyle bir görüşme olup olmadığını’, musayıbı şu cevabı veriyor: “haşa haşa, ne Şeyh Sait Efendi Ağdat’a (Seyit Rıza’nın köyü)geldi ne de başka yerde böyle bir görüşme oldu.” Aslı olmayan bu özel savaş propagandasının kaynağı Türk devletidir. Devlet, bir kere daha Kürtlerin birlikte davranmasının önüne geçmiştir, hatta Bingöl ve Elazığ’lı bazı Alevi aşiretlerin (Hüseyin Doğan’ın da özel çabasıyla, İzzettin Doğan’ın babası) devlet güçleriyle birlikte Kürt kuvvetlerine saldırmışlardı.

Aynı dönemde, Seyit Rıza ile birlikte hareket eden Dersim aşiretlerinin bir kesimi savaşan Kürt komutanlardan Şeyh Şerif’le anlaşarak, Elazığ’dan sonra Şeyh Şerif’in Malatya üzerine hücum etmesi ve Seyit Rıza önderliğindeki Dersim güçleri de Erzincan ve Koçgiri aşiretleriyle birlikte Sivas üzerine yürümeleri planlanmıştı. Türk devleti bu planı, Hüseyin Doğan’ın pirlik/mürşitlik unvanını kullanarak ve bazı aşiretleri de etkileyerek boşa çıkarmıştır.

Böyle bir süreçte Türk devleti Dersimlileri öfkelendirmemeye özel çaba göstermiş, Piran, Xani ve Palu’da başlayan, Elazığ’dan Diyarbekir ve Bitlis’e kadar etkili olan isyana Dersimin dâhil olmasını engellemiştir. Büyük kahramanlıklar gösterilmesine rağmen Şeyh Sait’in bacanağı Binbaşı Kasım gibi birçok ihanetçi yüzünden Pİran, Xani, Palu’da başlayan ve neredeyse bütün kuzey Kürdistan’ı etkileyen isyan ateşi sönmüş, yenilgi ile sonuçlanmıştır.

Seyit Rıza ve Dersimliler Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamını durdurmak için Ankara hükümetine büyük baskılar yapmış, bunun etkin çabası içerisinde olmuşlardı, ama idamları engelleyememişlerdi.

Türk devleti bu dönemde Diyarbekir valisi Ali Cemal’ı görevlendirerek Dersim üzerinde etkili olmaya ve kazanma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ali Cemal, Dersim’e gider, bazı seyit ve aşiret temsilcilerini toplar, Seyit Rıza’nın katılması için özel çaba sarf eder, buna rağmen Seyit Rıza toplantıya iştirak etmez. Vali Ali Cemal, Nuri Dersimi üzerinden Seyit Rıza’ya; “Elazığ ve Erzincan’da el konulan Ermeni arazilerini Dersimlilere verileceğini, okullar açılacağını bu okullarda Alevi inanç ve ananelerine uygun eğitim yapılacağını, Koçgiriler için af çıkarılacağını bildirir. Kendisinin de bir Alevi olduğunu” söyler.

Seyit Rıza daha sonra Türk paşası İzzet ile Hozat’ta görüşür, yine vali Ali Cemal’in ısrarlı çabaları sonucu. İzzet paşa, Seyit Rıza’nın da aralarında bulunduğu Dersim aşiret liderlerine, Elazığ’da veya başka vilayetlerde arazi vermeyi, çiftlik kurmayı önerir, maksat onları Dersim’den çıkarmaktır. Bu öneri karşısında Seyit Rıza’nın hiçbir şart altında Dersim’den çıkmayacağını, Nuri Dersimi’nin teklif edilen, Elazığ’ın Holvenk köyündeki yere yerleşeceğini kabul ederler.

Seyit Rıza ve arkadaşları bir taraftan devletin kendileri ile bu kadar ilgilenmelerinin neye delalet olacağı üzerinde kafa yormaya çalışmışlardı, diğer taraftan da Şeyh Sait ve arkadaşlarının idamından sonra garba sürgün edilen ve zindanlara atılan Kürtlerin serbest bırakılması için yoğun bir çalışma yürütürler. Bu konuda devlet temsilcileriyle ciddi görüşmeler ve pazarlık içerisine girerler.

Bu çalışmaları sonucu Nuri Dersimi’nin de içinde bulunduğu aşiret temsilcilerinden oluşan bir heyet, vali Ali Cemal refakatinde Ankara’ya M. Kemal’le görüşmeye gider. Ali Cemal’in bütün çabası heyete Seyit Rıza’yı da dâhil etmektir. Nuri Dersimi’nin verdiği bilgiye göre devlete duyulan güvensizlik nedeniyle Seyit Rıza heyette yer almaz.

Heyette yer alan isimler:

Nuri Dersimi, Karabal reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Koç Mustafa, Abbasan reisi Meço,oğlu Hüseyin ve kardeşi Beko, Ferhadan reisi Cemşid, Daip oğlu Veli, Pilvenk reisi Süleyman ve Hıdır, Kırgan reisi Ağa, Bahtiyar reisi Yusuf, Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlu Rehber, Arslan, Maksudan reisi Keko, Yusufan reisi Kamber, Alan reisi Ali, Hıran reisi Mustafa, Şadan reisi Veli Hakii,Kiğı adına Mehmet, Süleyman, Elaziz Belediye reisi mütekait Miralay Halil, Hususi idare reisi Sabri, Encümen üyelerinden İbiş Zeki ve vali Ali Cemal.

Heyeti, Ankara’da, Büyük Millet Meclisi dairesinde, M. Kemal’i temsilen Meclis Başkanı Kazım paşa kabul eder. Kazım paşa, “ziyaretlerinden Gazinin ve kendisinin memnun olduğunu, Seyit Rıza ve diğer aşiret reislerinin gelmemelerinden üzüntü duyduklarını, Dersimin pek yakında şoselere, mekteplere ve ümran vasıtalarına malik olacağını, vali Cemal’in iktirahı mucebince Doğudan Batıya sürgün edilmiş olan bütün Kürtlerin memleketlerine döndürüleceklerini, bu hususta pek yakında meclise bir af kanunu tasarısı sunulacağını, Gazinin dahi bu hususu kesin olarak vadettiğini ve Dersimlilere Elazığ, Erzincan ve Malatya yayla ovalarında toprak dağıtılacağını, Dersimlilerden sükûneti muhafaza etmelerini beklediğini” söyler. Kazım paşa, M. Kemal’in nutkunu yazmakla meşgul olduğu için görüşmeye gelmediği bilgisini heyete verir.

Heyet, İsmet paşayı da ziyaret eder, heyet üyeleri aynı nakaratı ondan da dinler.

Dersimlilerin bu girişimi kısa sürede sonuç verir, Türk meclisi, heyete söylendiği gibi bir genel af çıkarılır, zindanlarda olanlar serbest bırakılır ve sürgün edilenler memleketlerine geri dönerler.

dersim_katliami_01Şeyh Abdürrahim Dersim direnişi yolunda.

Burada bir hususa daha değinmek gerekiyor. Sömürgeci Türk devleti ve onun yerli işbirlikçilerinin propaganda ettiği gibi, Sünni/Şafii Kürtlerle Kızılbaş Alevi Kürtler birbirlerine düşman değildir. Söylenenlerin tam tersine birlikte hareket etmeye çalışmışlar. Bunun bir örneğini de; Dersim direnişi sırasında görüyoruz:

Şeyh Abdürrahim, Şeyh Sait’in kardeşidir. İsyandan sonra Türk devletin eline geçmemek için Güneybatı Kürdistan’a (Rojava) geçer. Dersim direnişi gelişince (1937) Dersim’e geçmek için yola çıkar. Bir ihbar sonucu yol arkadaşlarıyla birlikte Bismil’de Türk askerleri tarafından katledilir. Bu katliam o zamanın Türk basınında geniş yer bulur. Türk devleti bu katliamla bir kez daha Kürtlerin birlikte savaşmalarının önünü kesmiştir.

 

Ağrı isyanı ve Dersim.

1925-1926 yıllarından başlayarak Kürt milli davası çerçevesinde Ağrı’da çalışmalar yürütülüyordu, 1930’a gelindiğinde Kürdistan’ın diğer bölgelerini de heyecanlandıran bir boyut kazanmıştı. Ağrı İsyanını örgütleyenler hareket hakkında Seyit Rıza’yı bilgilendirmişlerdi. Ağrı’da isyan başlayınca Dersim aşiretleri de harekete geçeceklerdi. Nitekim, Ağrı isyana geçtiği sırada, Seyit Rıza önderliğinde Dersimli aşiretlerinin bir kısmından oluşan kuvvetler, 1930 yılının ilkbaharında isyana kalkışırlar, Erzurum ve Erzincan yöresinde bulunan Türk kuvvetlerine karşı şiddetli taarruza başladılar.  Seyit Rıza’nın başlattığı bu isyan günden güne genişliyor, Türkleri zorluyordu. Doğu Dersim’de gelişen bu hareketi bastırmak için Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın emri ile kara harekâtı başlatılır, Dersimliler bu kara harekâtını geri püskürtürler. Bu kez havadan, başta Danziğ, Askirek ve Harsi köyleri olmak üzere Pülümür’e bağlı birçok köy bombalanmasına rağmen istediği sonucu alamazlar. Bu, Kemalist hükümetin Dersim’e karşı geliştirdiği ikinci harekât olarak kayda geçer.

Dersim direniş cephesini bölme çalışmaları hızlanıyor.

Dersimlilere karşı gösterilen bu yaklaşıma rağmen başta Seyit Rıza olmak üzere çoğunluğu Türk devletine güvenmediler. Kürt milli davası için taleplerini dillendirmeyi ve devlete bildirmeyi sürdürdüler. Bu isteklerin başında da Kürtçe okullar açmak geliyordu. Vali Ali Cemal bu isteklerden son derece rahatsız oluyor, “Dersimlilerin ırkken dağlı Türk olduklarını ve esasen bütün Türkler ilk önce Alevi iken sonraları Sünni mezhebine girmiş olduklarını” ileri sürerek Kürtleri kandırmaya çalışır.

Ali Cemal, uzun uğraşlar sonucunda artık Seyit Rıza’yı etkileyemeyeceği kanaatine varmış olacaktı ki, önce itibarsızlaştırmaya, hatta fırsat olursa bir komplo ile katletmeyi düşünüyordu. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre, bu iş için Dersimli İbiş Zeki’yi görevlendirmiş. Bu soysuzun girişimleri sonucu vali Ali Cemal (Elazığ valisi olarak atanmış, daha önce Diyarbekir valisiydi) bazı Doğu ve Batı Dersimli aşiret reislerinin katılımı ile Hozat’ta bir toplantı (Nuri Dersimi buna Kongre diyor) yapar. Toplantı sonucunda, Dersim ve yöresinde Türk devletine karşı gelişen bütün serhıldanların sorumlusu yurtsever olan Koçan aşireti sorunlu ilan edilir ve imhasına karar verilir. Bu karar başta Seyit Rıza olmak üzere direnen bütün Dersimliler için kabul edilemezdi. Çünkü Seyit Rıza ve direnişçileri önemli bir dayanaktan yoksun bırakmak anlamına geliyordu. 1926 yılında yapılan Batı Dersim harekâtı bu karar gereğidir. 1930 yılında da Doğu Dersim’i imha etmek için harekât yapılmıştı.

Newede Dersim Gazetesi, Çarşamba, 19 Kasım 2014

İşte Dersim soykırımının belgesi Özel


Başbakan’ın ağzından;
Dersim’de zehirli gaz kullanıldı.

Belgede açıklananlar 1937/1938’de Dersim’de yapılan soykırımın 2. Dünya Savaşı’nda Nazi faşizminin Yahudilere yaptığı soykırımdan aşağı kalır yanı olmadığı görülüyor.

1942 yılında dönemin Başbakanı İbrahim Refik Saydam’ın 19.02.1942 tarihinde Fevzi Çakmak’a gönderdiği bir belgede Dersim Soykırımı’nı tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. İşte o belgede yazılanlar:

“Çok sayın komutanım Fevzi Çakmak, Tedip ve Tenkil harekâtının neticeleri ve sonuçları hakkında rapor hazırladığımızı bir üst yazı ile size iletmiş idim. Alpdoğan Paşa’ya kızmanıza gerek yok, bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”

dersim_katliami_02

dersim_katliami_03

 

Kemal’in intikam emri:

dersim_katliami_04

 

Dersim Katliamı’nda gönderilen belgelerden birinde de M. Kemal, Dersim’de yaşanan gelişmelerden dolayı Kalan Aşireti ve diğer aşiretleri sorumlu tutarak, “Bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden kimsenin kuşkusu olmasın” diyor. M. Kemal, Dersim üzerine asıl konuşmasını TBMM’de Dersim kanunu görüşülünce yapar. “Dersim bir çıbanbaşıdır, kesilip atılması gerekir” diyecektir.

Türk basınından Dersim haberleri:

dersim_katliami_05

Fareler gibi zehirlediler.

dersim_katliami_06

Zehirli gaz kullanımına ilişkin harekâta öncülük edenlerden İhsan Sabri Çağlayangil de şunları yazmıştı: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi.”

İhsan Sabri Çağlayangil anlatımından

Seyid Rıza’nın son sözleri…

Oğlu ve 5 arkadaşı ile Xarpêt Buğday Meydanı’nda asılan Seyid Rıza’nın idamını harekata öncülük eden ve infazda yer alan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarından şöyle aktarılmıştı: Seyid Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. “Asacaksınız” dedi ve bana döndü: “Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin?” Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi… Seyid Rıza’ya son sözü soruldu. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi… Seyid Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu. Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. “Evlâdı Kerbelayıh. (Kerbela soyundanız) Bi hatayıh (günahsızız). Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir” dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi…  Ayrıca Seyit Rıza’nın “beni oğlumdan önce asın” talebi de kabul edilmedi.

Resik Hüseyin’in son sözleri; babasına döner, “Kürt milleti sağ olsun” der.

İdam edilenlerin naaşları Elazığ sokaklarında teşhir edilir. Mezar yerleri hala belirsizdir.

dersim_katliami_07

Dersim gerçekleştirilen Soykırımda 60-70 bin kişi katledildi.

Dersim Soykırımı süreci 1926’da başladı. 1934 İskân Kanunu ve 25 Aralık 1935’de çıkarılan “Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun” ile Dersim adının Tunceli olarak değiştirilmesiyle devam etti. 1936’da Dersim’in en stratejik noktaları olarak gösterilen Amutka, Pulur, Karaoğlan, Sin, Haydaran, Danzik ve Burnak bölgelerine karakol yapımlarıyla başlayan işgal süreci, 11 Haziran 1938’de başlayan katliamlarla devam etti. 1938’de “yasaklı bölge” ilan edilen Kalan, Kutudere, Kırmızıdağ, Sin, Halvori, Aliboğazı, Laç bölgelerinde binlerce Dersimli, toplu şekilde katledildi. Katliam sonucunda resmi rakamlara göre 16 bin, resmi olmayan rakamlara göre ise 70 bin kişi yaşamını yitirdi. Yüzlerce köy boşaltıldı. Onbinlerce Dersimli ise zorla sürgün edildi, binlerce kız çocuğu ise asker ailelerine evlatlık verildi.

 

“Özgürlük için gökyüzünü satın almanıza gerek yok, ruhunuzu satmayın yeter.”  Nelson Mandela

İhanetin rolü:

Dersim direnişinin kırılması ve tarihte ender rastlanan bir Soykırımın gerçekleşmesinde birçok eksiklik, yetersizlik vs sıralanabilir. Ancak ihanetin rolünü ayrı değerlendirmek gerekir. Dersim direnişinde ihanet eden çok olmuştur. Burada en çarpıcı olan ve bilinen isim üzerinde durmak, onun kişiliğinde ortaya çıkan çarpıklığı ve onursuzluğu bilince çıkarmak yeterli olacaktır.

Dersim direnişinin en büyük haini Seyit Rıza’nın yeğeni Rayver’dir. (Rehber) Rayver, Türk devleti ile gizli işbirliğine girer ve Alişer’le daha yakın olmak ve güvenini kazanmak için kirve olur. Kızılbaş Alevilikte kirvelik çok büyük anlam taşır, kardeşten de önde gelir. Seyit Rıza, yeğeni olmasına rağmen Rayver’e güvenmediği için Alişer’in kirve olmasını doğru bulmaz.

Rayver, Türk ordusunun hizmetine giren, direnişin kırılmasında önemli rol oynayan bir haindir. Düşman hesabına yaptığı her hizmet karşılığında para verilerek ödüllendirilmiştir. Direnişin siyasi liderliğini yapan en önemli kişisi Alişer ve Zarife Hatun’un da aralarında bulunduğu yüzlerce yurtseverin kellesini Türk ordusuna taşımış ve karşılığın kirli/kanlı liraları almış, ruhunu, kişiliğini, onurunu en ucuz, en aşağılık bir tarzda satmıştır.

dersim_katliami_08

Seyit Rıza ve yol arkadaşları idam edildikten sonra, Türk genelkurmayın emriyle Taştek mevkiinde oğlu ile birlikte kurşuna dizilir. Askerler Rayveri ve oğlunu öldürdükten sonra, Pehami köyündeki evini işgal ederek, milletin kanı pahasına Türk istihbaratından (hatta Abdullah Alpdoğan’dan) alıp biriktirdiği binlerce liraya el koyarlar, eşini çeşitli işkencelerden geçirdikten sonra Batıya sürgün ederler.

Kürtlerin hainlerle başı hep dertte olmuştur, hatta Kürtler kadar haini bol olan başka bir halk yoktur denilir. Son Kürt başkaldırısı tarihine bakıldığında da büyük ihanetçilerin çıktığını görürüz. Ulusal harekete çok zarar vermesine rağmen, çağdaş bir önderlik ve örgütlülüğü sayesinde her seferde başarıyla atlatılmasını ve daha da güçlenerek çıkmasını bilmiştir.

Kadın ve çocukların arasında olduğu onbinlerce Dersimli katledilmeye böyle götürüldü.

dersim_katliami_09

Vasiyetleri yerine getiriliyor.

Bugün Seyit Rıza ve Kürdistan’ın diğer şehitlerinin idam sehpalarında haykırdıkları o son sözlerinin gerekleri, Kürdistan’ın dört parçasında adım adım gerçekleşmek üzere büyüyor, gelişiyor, zafere doğru ilerliyor.

Kürdistan’ın her bölgesi eşsiz kahramanlıklar gösteren yiğitlerle doludur.  Biliyorsunuz, son isyan otuz seneyi geride bıraktı, bunun tarihi henüz yazılmadı. Son başkaldırıda gelişen kahramanlıkların sadece çok cüzi bir kısmını duyduk. Yiğit Kürt kızlarının, oğullarının gösterdikleri kahramanlıkların anlamını önümüzdeki dönemde daha iyi anlayacağız. Daha şimdiden Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele ve yeni yaşam tarzı dünyanın duyarlı insanları tarafından takdirle karşılanıyor, gıpta edilerek izleniyor.

Kürdistan direniş tarihi, Kürtlük onuru ve özgürlüğü için savaşan, idam sehpasını direniş alanına çeviren, idam kararı verenleri adeta idam ettiren bu yiğitlerle doludur.

dersim_katliami_10

Tarihin bu kesitinde onlar için söylenmesi gereken en iyi söz:  Evlatlarınız başta Rojava’nın Kobanê Kantonu olmak üzere Kürdistan’ın bütün parçalarında, sizin eksik bıraktığınızı tamamlıyor. Onlar sizin gösterdiğiniz yolda özgür bir yaşam için savaşıyor. Kimsesiz ve çaresiz değiliz. Rahat uyuyun. Başkan Apo’nun önderliğinde PKK saflarında örgütlenen torunlarınız sizin öcünüzü alıyor.

Asimilasyonist algı:

Türk egemenlik/sömürgecilik sistemi, Kızılbaş Alevilik üzerine Kürdistan ve Anadolu’da ilk kapsamlı araştırmayı 1914-1915 tarihlerinde yaptırır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetimde olduğu ve Birinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir. İttihatçı yönetim, Kürdistan ve Anadolu’da ne kadar Kızılbaş Alevi, ne kadar Bektaşi Alevi olduğunu araştırmak üzere Arapça, Rusça, Almanca ve Fransızca bilen Baha Said Beyi görevlendirir.

Baha Said Bey, yaptığı araştırma sonucunda hazırladığı raporda; Kızılbaş ve Bektaşi Aleviliğin Orta Asya’da Türk inancı olan Şamanizm ile İslamiyet’in karışımından oluşan Türk kökenli inançlar olduğunu belirtir. Baha Said Beyin çalışmaları bununla sınırlı kalmaz. Ayşe Hür’ün verdiği bilgiye göre Baha Said Bey, Anadolu halkını Milli Mücadeleye katılmaya ikna etmek için kurulan İrşad Heyeti’ne dâhil edilir. Ardından, Tayyare Cemiyeti Müfettişi olarak Samsun’a tayin edilir. Baha Said Bey, bu görevi sırasında özellikle Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Kızılbaş Kürt aşiretlerinin soy, dil ve mezhep ile gelenek ve göreneklerinin incelemeyi esas alır. Baha Said Beyin yürüttüğü çalışmanın amacı; Kızılbaş Kürtlerin Kemalist “modernleşme” projesi çerçevesinde asimilasyonun kapısını aralamak, zemini yaratmaktır.

Baha Said Beyin çalışmaları, 1926-1927 yıllarında Türk Yurdu Dergisi’nde şu başlıklar altında yayınlanmıştır: “Türkiye’de Alevi Zümreleri, Tekke Aleviliği, İçtimai Alevilik, Sofiyan Süreği-Kızılbaş Meydanı, Anadolu’da Gizli Mabetler: Nusayriler ve Esrar-ı Mezhebiyeleri, Bektaşiler.”

Baha Said’den sonra aynı görev Hasan Reşit’e  (Tankut) verilir.  Hasan Reşit Dersim ve çevresinde yaptığı çalışmanın ilk raporunu 1928 yılında Birinci umumi Müfettişi İbrahim Tali’ye (Öngören) sunar. Hasan Reşit Tankut uzun yıllar bu görevde çalışır. Bu araştırmalara ilişkin 1930, 1938, 1949 ve 1961’de M. Kemal’e ve CHP’ye gizli raporlar sunar.

Hasan Reşit Tankut’un hazırladığı raporlarda geliştirdiği bazı öneriler günümüzde yürütülen asimilasyon politikasının temelini oluşturur.

Tankut raporların birinde; Kürt coğrafyasının kuzeyinde Zaza Kızılbaşlar, Batısında Alevi Kızılbaş Kurmançlar ve doğusunda Şafii Kurmançların yaşadığını belirtir. Bu belirlemeden sonra, bu Kürt grupları birbirinden ayırmak için aralarına Türkleri yerleştirmek gerektiğini, yani bir “Türklük barajı” oluşturulmasını önerir. Hükümetler değişse de Türk devletinin Aleviliği inkâr ve asimilasyonist politikası değişmez.

Birkaç yıldır hükümet yeni bir Alevi algısı geliştirme çabası içerisine girmiştir. AKP hükümeti arka arkaya “Alevi Çalıştayları” yapmaktadır. CHP Alevi söylemini değiştirme telaşı içerisindedir. İktdarı ve muhalefetiyle tek bir hedefe odaklanmışlardır.  O da, Türk-İslam sentezi çerçevesi içerisinde Alevi asimilasyonunu gerçekleştirmektir. Erdoğan ve Davutoğlu’nun açıklamaları İttihatçı ve Kemalist Baha Said ve Hasan Reşit’in önerdiği politikaları esas aldıklarını göstermektedir. Davutoğlu Dersim’de yaptığı konuşmada, Kızılbaş Alevi Ocaklarının köken olarak Türklüğe ve Araplığa bağladı. Sosyolojik gerçekliğe o kadar aykırı beyanlarda bulundu ki, Qures Ocağı mensuplarını, Arabistan’daki Küreyiş kabilesinden geldiğini ve Dersim Aleviliğini İslam’ın merkezine yerleştirdi. Varsayalım ki Alevilik İslam’ın tasavvufi bir yorumudur, ama Dersimliler Arap değil Kürt’tür.  CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da kâh Akşehirli, kah Türkmen, kah Dersimli Alevi Kemal olduğunu söyler. Aslında CHP ve AKP bezer görüşleri savunmaktadırlar. Biri (CHP) Kemalizm’in sekülarist (bu da artık şüpheli), diğeri (AKP), Kemalizm’in yeşil versiyonudur, ikisi birbirini tamamlayan Kemalizm’in farklı kanatlarıdır.

20 Aralık 2014

Continue Reading
1 Comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Kürt katliamı

AleviNet

Published

on

HAYKO BAĞDAT

İşgal demeyecekmişiz.

Savaş da demeyecekmişiz.

İnternette sivil insanların vahşice katledildiklerinin, yollarda infaz edildiklerinin görüntülerini paylaşmayacakmışız.

Katledilen çocukların videolarını twit atmayacak, ağıt yakan fakir bölge halkından bahsetmeyecekmişiz.

“Onlar Kürt değil terörist. Hepsi geberecek” ile “Mehmetçiğin ayağına taş değmesin” skalasında bir cümle seçip Erdoğan’ın bu “operasyonuna” katkı sunacakmışız.

Sanatçısından hukukçusuna, Ermeni Patrikhanesi’nden Süryani Metropolitliği’ne, Mason Lobisi’nden komedyenine, Ekrem İmamoğlu’ndan Tunç Soyer’e kadar esas duruşa geçip, tekmil verircesine savaş yanlısı cümleler kuracakmışız.

Avrupa ve Amerika ve hatta Arap Birliği’nden gelen yüksek tonda demeçleri görmezden gelecekmişiz.

Uluslararası insan hakları kurumlarını, gözlemci raporlarını, sağlık kurumlarını, kadın ve çocuk için faaliyet gösteren örgütleri “Yahudi” ilan edip haklı kavgamızda tek ses olacakmışız.

Tartışma programlarından sosyal medyaya ayar verecek, “Kürt” kelimesini kullananları hedef gösterecek, yayıncılık ve gazetecilik gibi mesleklerin tüm olanaklarını savaşta propaganda için kullanacakmışız.

Kamuflaj giydirip sınıra yolladığımız gazeteciler gerekirse halka “teröristler” diye bağırtacak, az önce mahallesine havan düşmüş insanların beyanlarını beğenmeyince üstlerine saldırtacakmışız.

Niye?

Niye bunları yapmak zorundayız?

İktidarı sallanmış bir diktatörün yeni manevrasını, hem ülkemizde hem bölgemizde, katliamcı ve istilacı bu kanlı taktiğini niye kabul ediyoruz?

Korkudan mı sadece?

Mecburiyetten mi?

Erdoğan’ın yoğunlaşan baskısından mı?

Hayır, hep ama hep böyle olduğumuz için, zaten hep böyle davrandığımız için, huyumuz bu olduğu için böyle yapıyoruz.

Tarih boyunca böyle yapmışız. Her katliamda istisnasız böyle yapmışız.

Ermeniler, koca bir soykırımdan geçerken de böyle yapmışız. “Onlar Ermeni değil terörist” demişiz. Ordumuzun morali bozulmasın istemişiz. Aydınından sanatçısına, sağcısından solcusuna, İslamcısından Kürtçüsüne kadar aynen böyle davranmışız. Aynı şimdiki gibi, dünya bir süreliğine başka tarafa bakmaya ikna olmuş. Bab-ı Ali şimdiki CNNTÜRK dozajına bürünmüş, muhalefet terörist Ermeniler ile yan yana görünmek istememiş, arada bir halk kılıçtan geçirilmiş işte. Üstelik biz Hıristiyan bir halk olduğumuza rağmen Batı bize acımamış. Kürde de acımaz…

Biz katilin cinayeti işlemesindeki hafifletici sebeplere aşık olmuşuz hep.

Biz kendimizi hep katile yakın hissetmişiz. Katil, o cinayetleri biraz da bizler için işliyor diye bilmişiz.

Üzücü ama gerekli hareketlermiş olanlar.

Bu yüzden de cinayetlerin sessiz ortağı olmuşuz hep. Devlet, arenalardaki gladyatörler gibi son öldürücü hamlesini yapmadan dönüp sormuş bizlere.

“Öldür” demişiz. Baş parmağımız aşağıya çevirerek “katlet” diye bağırmışız.

TC’den korktuğu için Mesih İsa’ya ayıp eden, “Barış her zaman barışçı yöntemlerle tesis edilmiyor” diye açıklama yapan Patrikhanenin hali kadar yamulmuşuz hep.

Katledilen her bir can için onay vermişiz yani.

Yüzleşme ne hacet, yine olsun yine yaparızcı olmuşuz.

Ondan sonra da bütün dünya katil olduğumuzu  söylemesin, hatırlatmasın, konuşmasın istemişiz.

Ama katil bir ülkeyiz işte. Sırasıyla coğrafyamızdaki tüm halkları, inançları, kesimleri katletmişiz. Dünyada en az Hıristiyanın yaşadığı Müslüman ülke olmuşuz. Soylarını kurutmuşuz insanların.

Bir öncenin fail kimliği bir sonranın mağduru olmuş.

Şimdi de Kürtleri katlediyorlar. Büyük sürgünlerle çöllerdeki çetelere yem edecekler halkı. Tam yüz yıl önce tam da o coğrafyada Ermenilere yaptıkları gibi yapıyorlar. Dünya yine başka tarafa bakarken coğrafyayı Kürtlerden “arındıracak” bir vahşeti hayata geçiriyorlar. Onların yerine getirecekleri insanlar belirlemişler. Onların mahallelerine, evlerine, topraklarına el koyup yağma edecekler. Hepimizin gözüne baka baka yapacaklar bunu.

Peki bizler niye yol veriyoruz bu suça?

Cevabı basit, çünkü biz katil bir ülkeyiz işte.

Geleneğimiz budur…

 

kaynak: https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/firatin-dogusu/kurt-katliami?amp

Continue Reading

Forum

Alevilerin yanı DAİŞ’i yenilgiye uğratanlardır

AleviNet

Published

on

HÜSEYİN ALİ

AKP-MHP faşist ittifakı ve destekçileri Rojava ve Kuzey Suriye’yi işgal edeceklerini söylüyorlar. Tayyip Erdoğan bu konuda ABD Başkanı Trump ile anlaştığını iddia etmektedir. Nitekim ABD sınır güvenliği anlaşması sonucu Türkiye ile ortak oluşturduğu bazı gözlem noktalarından geri çekilmiştir. Bu geri çekilme işgale ön açmak olarak ele alınmaktadır. Bu açıkça yıllarca DAİŞ’e destek verdiği bilinen AKP iktidarının DAİŞ’i yenilgiye uğratarak özgür ve demokratik sistem kuran Kürtler, Araplar ve Süryanilere saldırması anlamına gelmektedir.

Bu durumu Alevilerin de değerlendirmesi ve bir tutum geliştirmesi gerekmektedir. DAİŞ Suriye, Irak ve Ortadoğu’da önüne gelen her gücü yenilgiye uğrattığında ve acımasız katliamlar yaptığında bundan en fazla ürküntü duyanların başında Aleviler geldi. Çünkü DAİŞ bağnaz mezhepçi ve kendi dışında her inancı kafir ve yok edilmesi gerekenler olarak görüyordu. Nitekim Êzidîlere ve Arap Alevilere yönelik insanlık dışı katliamlar yaptı. DAİŞ başta Kürtler ve farklı inançlar olmak üzere kendilerine boyun eğmeyen herkese saldırdı. Kürtler kendilerine karşı direnince yok edilmesi gereken kafirler olarak ilan ettiler. Kuşkusuz DAİŞ’in Kürtlerin üzerine yönlendirilmesinde AKP ve MİT’in belirleyici rolü olmuştur. Nitekim yakalanan DAİŞ’liler AKP ve MİT’in kendilerini Kürtlerin üzerine sürdüğünü itiraf etmişlerdir.

Rojava Devrimcileri YPG ve YPJ DAİŞ’e karşı direnince bu direnişin en büyük destekçilerinin başında Aleviler gelmiştir. Alevi örgütleri Suruç’a, hatta Kobanê’ye giderek bu direnişe desteklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Alevi örgütleri Kobanê’deki direnişi Hüseyini direniş olarak değerlendirmişler, kadın direnişçilerin her biri de Zeynep’tir demişlerdir. Kuşkusuz bu Aleviler için doğru tutum ve duruştu. Çünkü bu direniş tüm ezilenler ve ötekileştirilenler adına yapılıyordu.

Aleviler tarih boyu DAİŞ zihniyetinden çok çekmişlerdir. Sivas Madımak katliamını, Maraş ve Çorum katliamını da yapan DAİŞ zihniyetiydi. Eğer DAİŞ yenilgiye uğratılmasaydı AKP tamı tamamına bir DAİŞ haline gelecekti; Türkiye’de DAİŞ zihniyeti gelişecekti. Bu da en başta Aleviler için zulüm ve katliam anlamına gelecekti. Aleviler belki yüzyıllar boyu varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak günümüzdeki bağnaz dincilik milliyetçilikle birleşerek soykırımcı bir karakter kazanmıştır. Yüzlerce yıl önceki bağnaz dincilik bugünkü kadar katliamcı ve soykırımcı değildi. Dikkat edilirse farklı inanç ve kimlikler modernite denen dönemle birlikte her yerde çok farklı yol ve yöntemlerle soykırımla karşılaşmışlar ve varlıkları yok olma noktasına getirilmiştir.

Bu açıdan DAİŞ’e karşı Rojava Devrimcileri ve Kuzey Suriye halkının yürüttüğü mücadele Aleviler için büyük bir tehlikeyi bertaraf etmiştir. Kuzey Suriye’de tüm insanlık adına bir direniş yürütüldüğü gibi Aleviler adına da bir direniş yürütülmüştür. Şimdi DAİŞ’i yenilgiye uğratan Rojava Devrimcileri ve Kuzey Suriye halklarına DAİŞ zihniyetli iktidar tarafından yok etme saldırısı yapılmak istenmektedir. AKP-MHP ittifakı bir DAİŞ kimliği ve gerçekliğidir. Kobanê’de başarılamayan şimdi gerçekleştirilmek istenmektedir.

Kobanê’de direnişçiler yanında yer alan Alevilerin bu saldırı ve işgale karşı da bir tutumu olmalıdır. Hem de açık olmalıdır. Aleviler DAİŞ gibi zihniyetlere karşı tutumunu açık koyarsa gerçek dostlarına ve ittifaklarına sahip olur. Çünkü bu saldırı aynı zamanda Alevilere karşı bir saldırıdır. Ortadoğu’nun demokratik dinamiklerine saldırıdır. Aleviler ve tüm ötekileştirilenlerin özgürlüğünü savunanları yok etme saldırısı tabi ki Alevileri ilgilendirir. Bu açıdan Alevilerin inançları ve mücadele ederek yaratmak istedikleri dünyanın gereği bu konuda bir tavırları olacaktır.

Kuşkusuz Aleviler savaş politikalarına karşıdırlar; bu açıdan bu işgale destek vermezler. Ancak bu tutum yetmez; bu saldırıya karşı açık tutum koymalılar. Kobanê direnişi sırasında gösterilen tutumla tutarlı olunacaksa işgale karşı çıkmak gerekir.

Alevileri ilgilendiren bir konuda da kısaca düşünce belirtmek isterim. Devlet, Hacı Bektaş etkinliklerine verilen desteği kesecekmiş. Aleviler buna üzülmemeli, aksine sevinmelidirler. Aleviler 20 milyon civarında bir nüfusa sahiptirler. Aleviler kesinlikle kendi etkinliklerinin masrafını karşılarlar, karşılayacak güce de sahiptirler. Eğer Alevilik maddiyatçı değil de maneviyatı esas alan toplumcu bir inanç ise bu tür etkinlikleri kendi imkanlarıyla yapabilirler. Diyanet Sünnilere devlet desteği veriyor, neden bize verilmiyor, demek de doğru olmaz. Doğru bulmadığımız şeyleri bizler de istemeyelim. İnanç hizmetlerinin ihtiyaçları kendi toplumu tarafından karşılanmalıdır. Değerli olan da doğru olan da budur. Biz karşılamıyoruz denirse bu da Alevi toplumu ve kurumlarının eksikliği olarak görülüp giderilme çabası içine girilmesini gerektirir. Cem evlerinin elektrik ve su parasının belediyeler tarafından karşılanması konusu yerel hizmetler olarak ayrı ele alınabilir. Bunun dışında maddi beklenti içinde olmak Aleviliği çeşitli kesimlere bağımlı duruma getirir. Alevi Dedeleri yüzyıllar boyu kendi toplumunun çıralığıyla hizmet verdikleri için topluma ait olmuşlardır. Şimdi devletten maaş alan dedelerin durumu dikkate alınınca topluma dayalı hizmetin değeri daha iyi anlaşılır.

Bu konu tabi ki daha kapsamlı tartışılabilir. İlerde bu konular konusunda düşüncelerimizi dile getirmeye devam ederiz.

Bir toplantıda bir Alevi kurumu sorumlusu biz siyaseti ve ekonomiyi yönetmezsek sorunlarımızı çözemeyiz, dedi. Tabi iyi niyetle biz yönetim olsak Alevilerin sorunlarına hassasiyetle yaklaşırız, çözeriz düşüncesiyle bunları belirtti. Ama bu eksik bir yaklaşımdır. Türkiye ancak demokratikleşirse o zaman Aleviler haklarını kabul ettirir ve sorunlarını çözerler. Bu açıdan siyaseti ve ekonomiyi yönetme hedefinden önce Türkiye’yi demokratikleştirme hedefine kilitlenmek gerekir. Yoksa eskiden büyüklerimizin okuyun, devletin bir yetkilisi olun o zaman sorunları çözersiniz biçimindeki iyi niyetli ama yanılgılı yaklaşım içine düşmüş olunur. Özcesi demokrasi mücadelesini ve Türkiye’nin demokratikleşmesini öncelemeyen her yaklaşım ve çaba ne kadar iyi niyetli olursa olsun arzuladıklarına ulaşamaz.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

Continue Reading

Forum

ABD IŞİD militanlarından kurtulmaya çalışıyor

AleviNet

Published

on

Türkiye’den Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri harekat için hazırlıkların sürdüğüne dair açıklamalar gelirken, ABD Başkanı Donald Trump Türkiye’yi olası bir operasyonda limitleri aşmaması gerektiği konusunda uyardı.

Başkan Trump’ın açıklamalarında dikkat çeken bir nokta da, Türkiye’nin, diğer bölge ülkeleri ve Avrupa ile birlikte “tutuklu IŞİD’liler ve ailelerine göz kulak olmak zorunda olduğunu” söylemesi oldu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Trump’ın Pazar günü gerçekleştirdiği telefon görüşmesinin ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada da, “Türkiye bundan böyle ABD’nin son iki yıldır bölgede yakaladığı IŞİD savaşçılarından sorumlu olacak” ifadesi kullanılmıştı.

Bu açıklamalar akıllara “bölgedeki IŞİD’lilere ne olacak” sorusunu getiriyor. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine askeri bir harekat düzenlemesi haline IŞİD’lilere ne olacağı ve operasyonun olası sonuçlarını uzmanlar DW Türkçe’ye değerlendirdi.

ABD’den hodri meydan

ABD’nin IŞİD açıklamasına vurgu yapan askeri uzman Abdullah Ağar, “Şu an PKK/PYD’nin elinde 80 bin civarında IŞİD’den kalanlar” var diyerek, bunların büyük çoğunluğunun yetişkin, 8 ila 10 bini yabancı uyruklu IŞİD mensubu olduğunu söyledi.

Ağar, “Bunlar PYD tarafından ABD ve Avrupa’ya karşı bir tehdit olarak, Türkiye bir harekat yaptığı zaman ‘ben bunları serbest bırakırım ya da Rusya ve rejimle anlaşırım’ diyerek bir tehdit ve pazarlık kozu olarak kullandı” diyen Ağar, ABD’nin bu kozu PYD’nin elinden aldığını söyledi.

ABD’nin Suriye’deki vekalet savaşlarında kendi vatandaşlarını yargılamak istemeyen Avrupa ülkelerine ve bölgedeki iki müttefiki olan Kürtler ve Türkiye’ye hodri meydan dediğini vurgulayan Ağar, şöyle konuştu:

“Küresel güç burada bize ‘hodri meydan kozlarınızı paylaşın’ diyor. Fırat’ın doğusu, Türkiye’nin güneydoğusunda operasyon yapılan bir bölge değil ya da Afrin değil. Burası 15-20 bin kilometrekarelik bir alan. Terör örgütünün elinde konvansiyel silahların yanı sıra yeni otomasyon sistemleri de var.”

Suriye Demokratik Güçleri pazartesi günü ABD birliklerinin çekilmeye başladığını açıklamıştı

Suriye Demokratik Güçleri pazartesi günü ABD birliklerinin çekilmeye başladığını açıklamıştı

“ABD’nin iki müttefiki çatışmayacak”

İki liderin görüşmesine dair, “Bunun şartlı bir uzlaşı olduğu çok açık” diyen uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. İlhan Uzgel, “O bölgede en az on bin civarında bir IŞİD militanı var. ABD açıklamasında IŞİD konusunun özellikle öne çıkarmasının nedeni, Türkiye’nin operasyonuna göz yummalarının ana nedeni Suriye’nin kuzeyindeki IŞİD militanlarının sorumluluğunu Türkiye’ye devretmek” dedi. Uzgel, sözlerini şöyle sürdürdü: 

“Burada siyaseten bir takas var. ABD, IŞİD militanlarının maliyetinden kurtulmak istiyor. Karşılığında da Türkiye’ye belirli bir cephe ve hat üzerinden operasyon izni verdi. Muhtemelen pazarlığın bize söylenmeyen kısmı, PYD ve Türkiye çatışmasının olmaması. ABD’nin biri formel biri defacto iki müttefiği birbiriyle çatışmayacaklar. ABD, Erdoğan yönetimine iç politikada kullanabileceği bir malzeme sunacak. Karşılığında da Almanya ve Fransa’nın istemediği IŞİD’in kontrolünü diğer müttefiğine paslamış oldu.”

Türkiye’nin ABD’ye yanaştıkça, Rusya ve İran tarafından İdlib üzerinden sıkıştırılacağını söyleyen Uzgel, “Buradan bir hamle gelebilir. Türkiye, İdlib tipi çok riskli bir sorumluluk üstlendi. Burada sadece militanlar değil aileleri de çok radikaller. Almanya, Fransa bunları almak istemiyor. Sıcak patatesi Türkiye’ye yüklediler” dedi.

Uzgel, bir süre önce Türkiye’nin Suriye’de üniversite açtığını da hatırlatarak, “Türkiye’nin Suriye’de fiilen kalmayı planladığını” ileri sürdü.

İkinci İdlib vakası

Eski Kamu Güvenliği Müsteşarı ve büyükelçi Murat Özçelik de anlaşmaya temkinli yaklaşıyor. “ABD bölgeden çıkmak istese çıkardı. ABD oradan çıkmaz sadece birkaç yüz askerini çeker” diyen Özçelik, Suriye topraklarına yapılacak harekat için, “Kucağımızda İdlib gibi bir risk varken, ikinci İdlib’i üstleniyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Özçelik, “Türkiye’nin bölgeye girmesi, ABD ile İran’a karşı bir anlayış içinde sınırlı bir giriş olacaktır. Türkiye oraya girmekle İran’a karşı ABD’nin yanında İran nüfuzunu da belli ölçüde keserim diye girecektir. Operasyon sınırlı olacaktır” dedi.

Aslı Işık

© Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI