Connect with us

.

Forum

Türk ordusunun darbeci geleneği

Avatar

Published

on

MEHMET ŞEKER

Türk Ordusu (TO)’nun en belirgin özelliği darbeciliğidir. Türkiye’deki darbelerin tümünde TO’nun imzası bulunmaktadır. Sivil görünümlü darbeler de TO’nun bilgisi ve dahli olmadan olmamıştır. Elbetteki TO’nun bütün fertlerini kastetmiyorum. Ama belirleyici olan TO’nun emir-komuta ilişkisi çerçevesinde gösterdiği duruşudur. Bu anlamda rahatlıkla diyebiliriz ki, bugün sergilenen darbe ortamında da darbe yapan ve engellemeye çalışan askeri kesimler yine aynı kuralı bozmamış ve reflekslerini TO’nun eylem geleneğine uygun olarak ortaya koymuştur.

Cumhuriyet Tarihi boyunca darbelerden zarar gören kitlelerin darbe karşıtı bir tavır sergilemesi doğaldır. Kitleler bu tecrübeyi bizzat yaşayarak edindiler. Hangi söylem ve gerekçelerle gelirse gelsin, darbelerin belli bir iç-dış çıkar zümresinin dışında hiç kimseye bir yararı olmaz. Bu seferki darbe karşıtı refleks de ayrıca detaylı bir araştırma ve analize muhtaçtır. Ancak bu karşı refleksin son derece olumlu bir yanını teslim etmek gerekir. Şimdiye kadar olduğu gibi darbe ve darbecilere teslim olma anlayışı tamamen sarsılmış, kitleler cesaret kazanmıştır. 14 yıllık hükümeti süresince kendisini hiçbir şekilde güvencede hissetmeyen AKP-Hükümeti, iktidar olabilmek için belli bir güce dayanma gereksinimi duymuş ve bunun arayışı içine girmiştir. Bu nedenle Gülen Hareketinin palazlanıp örgütlenmesinin gelişmesine ortaklığının gereği olarak çanak tutmuştur. Gülen ile çıkarlarının çatıştığı noktada yeniden orduya yaklaşmış, polis teşkilatında hızlı bir temizlik hareketi ile özel güvenlik birimlerinin kurulmasını hızlandırarak Gülen Cemaati’nin buradaki etkinliğine karşı tedbir almıştır. Bugünkü atmosferden geriye bakıldığında olumlu bir faaliyetmiş gibi görülen bu ’’tedbir’’ neticesinde görevlendirilen emniyet mensuplarının halkın en doğal demokratik istemleri karşısında ne kadar acımasız ve düşmanca bir tavır sergiledikleri unutamayacağımız örneklerle doludur. Erdoğan’ın özellikle de Gezi-sürecinde, ’’%50’yi zor tutuyorum’’ sözünün bir provası ve dinin siyasete nasıl alet edildiğini okunan selalardan görmüş olduk. Selalar vererek katliama uğratılan Alevi toplumunun bir ferdi olarak her sela sesini duyduğumda, ’’Acaba şimdi kimleri katledecekler?’’ diye dehşete düşmüşümdür. Daha önce ’’PKK’lı teröristlerin cenaze namazı kılınmaz’’ diye verilen fetvaların aslında sisteme ve gidişata karşı olan herkes için geçerli olduğunu da öğrenmiş olduk. Bununla da yetinilmedi ölüye bile hakaret edilerek ’’Hainler Mezarlığı’’ devreye sokuldu. Toplum psikolojisiyle hareket eden kitlelerin darbecilere karşı tetikte olması, sivil yönetimden yana tavır koyması elbette olumlu bir tavırdır. En azından darbecilere etkin bir mesaj verilmiştir. Ama bunun karşılığı ’’İdamın tekrar getirilmesi’’ ya da ’’Hainler Mezarlığı’’ olamaz ve olmamalıdır. Siyaset uğruna toplumsal değerlerle oynamak ateşle oynamaktır. Bu kalkışma ve karşı tedbirin ideolojik arka planı ayrı bir yazı ve tartışma konusudur. Ölçümüzün demokratik öz ve prensipler olması gerekir. Aksi halde telaffisi zor hatalar yapmak kaçınılmaz olur.

TO’NUN ESAS GÖREVİ

Bir ülke ordusunun temel görevi ülkeyi dış saldırı ve düşmanlara karşı korumaktır. Ancak TC her ne kadar bu söylemi sürekli tekrarlayıp dursa da, bu sadece yanıltmaya yönelik bir işlev görmekten ileriye gidememiştir. Kuruluşundan beri TC’de ordunun temel görevi iç muhalefeti bastırmak üzere dizayn edilmiştir. Ordunun bugüne kadarki katliam ve saldırılarına bakıldığında hepsinin iç muhalefeti bastırmaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Koçgiri, Zilan, Ağrı, Dersim katliamları, 1961, 1971, 1980 ve sonraki darbe girişimleri bunların başında gelir. 1 Mayıs Taksim, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Sivas, Gazi vb. katliamların tümü TC’nin bizzat dahli ya da teşvik ve göz yummasıyla gerçekleştirilmiş ve her seferinde de esas itibariyle sol muhalefeti bastırmaya, yok etmeye yönelmiştir. (IŞİD’in yaptığı katliamların üstündeki koruyucu perde aralandıkça daha çok bilgi ve veriye ulaşılacaktır.) Sivil görünümlü seçimlerin yapılabildiği zamanlarda da TO sürekli siyasetin içerisinde olmuş ve aktif müdahalede bulunmuştur. Askerler tarafından yapılan müdahalelerin yöntemi de askeri olmuş ve şiddet içermiştir. Başka bir deyişle, yaşadığımız günlerdeki şiddet ortamının nedeni, sistemin bir türlü sivilleşememiş olmasıdır. Siyasiler vitrini süslemiş ama sistemin gidişatını askerlerin baş rolü oynadığı DERİN DEVLET belirlemiştir. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının her toplantısında değişmeyen bir özellik vardır. Toplantıya gelen her askerin önünde kocaman bir dosya duruyorken, sivil siyasetçiler misafir-seyirciler gibi oturmaktadır. Bugün günah keçisi olarak ortaya sürülen ve her kötülüğün nedeni olarak sunulan Fethulah Gülen de dahil, devletin içine dini akımların sızmasını sağlayan yine bu derin devlet olmuştur. Gelişmekte olan devrim-demokrasi mücadelesini bastırmak için ABD’nin Yeşil Kuşak politikasına uygun olarak dinci kesimler alabildiğine desteklenmiş ve kadrolaşmaları sağlanmıştır. 1980 darbesinin asker kadroları din derslerini zorunlu hale getirerek dinci kadroların devlete sızmasını bizzat sağlamışlardır. Kontrolu elden kaçırmayacaklarını sanan silahlı kesimler giderek bu dinci akımlar tarafından ablukaya alınmış ve ortak çıkarlar noktasında işbirlikler doğmuştur. Bugün yapılan darbe silahlı kuvvetlerin sadece bir kesimi tarafından değil, tüm emir-komuta zincirinin bilgisi dahilinde olmuştur. Komuta kademesi beklemede kalmış ve darbenin gelişme çizgisine göre taraf belirleme yoluna gitmiştir. Zamanla bunu daha da iyi anlayacağımızı sanıyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ’’Dereyi geçerken at değiştirilmez’’ söylemi buna işaret etmektedir. Bütün dizginleri eline henüz alamıyan hükümetin koalisyon yapmak dışında başka çaresi de yok zaten. Askeri garnizonların etrafının belediye iş makinalarıyla tutulması ve Başbakan’ın ’’Tüm askeri garnizonları yerleşim merkezlerinin dışına taşıyacağız’’ yollu açıklamaları ile Erdoğan’ın Genel Kurmay Başkanlığı ve MİT’i kendisine bağlama istekleri olası başka bir darbeye karşı duyulan tedirginliğin ifadesidir.

Darbe yapanların ’’Hain, darbeci teröristler’’ olmaları dışında onların ideolojik arka planları hakkında bilinçli olarak hemen hemen hiçbir açıklama yapılmamaktadır. Mahkeme safhasında da görüleceği gibi darbeyi yapan askerler ile karşı duranlar arasındaki esas tartışmanın Kemalizm konusunda geçeceği kesin. Her kesim de kendisinin esas Kemalist olduğundan dem vuracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’e zamanında ’’Veled-i Zina’’ diyen bir anlayışın mensupları, başı sıkıştığında AKP binalarını metreler büyüklüğündeki Atatürk resimleriyle donatmışlardır. Burada sergilenen tavır olası bir restleşmede bu işte ben de varım demek içindir. Darbe karşıtları bu ’’Hain, darbeci teröristlerin’’ dindar-şeriatçı olduklarını, ’’Demokratik Cumhuriyet’’in yerine dini kuralları esas alan bir sistem inşa etmek istediklerini söyleyememektedirler. Çünkü gerçekler başka. Mesele aynı yerden beslenen iki kesimin iç-dış ittifaklarıyla birlikte devlet olanaklarını kendi lehine kullanma arzusudur. Ergenekon sürecinde başlatılan yargılamalar döneminden bu yana yapılan tüm hesaplaşmalar darbecilerin kendi aralarındaki hesaplaşma olarak ortaya çıkmakta ve her iki kesim de Kemalisttir. Çünkü hiçbir askeri cunta Kemalizm’i ve Atatürk’ü yadsıyarak iktidarda kalamaz ve darbe yapmağa da yönelmez. TO’na başka bir ideolojik altyapı ile yaklaşan bir yönetimin de TO’nun desteğini alması en azından şimdilik olanaksızdır. 2000’li yıllardan bu yana izlendiğinde görülecektir ki, devlet içindeki bu sızma/süzme faaliyetinin teşvik, destekçi ve suç ortağının AKP’nin bizzat kendisi olduğu görülecektir. Gülen Hareketi esasen 70’li yıllardan bu yana bizzat devlet yöneticileri tarafından desteklenerek dünya ve Türkiye’de palazlanarak büyüyüp gelişmesi sağlanmıştır. Bu büyüme ve nüfuz sayesinde Gülen Hareketi ABD gibi bir süper güç tarafından muhatap olarak kabul ve müsamaha görmüştür. Ya da ABD tarafından ortaya sürülen bu hareket Türkiye’de bizzat devlet erkanı tarafından kabul ve destek görerek gelişip büyümesine olanak sağlanmıştır. Her iki halde de devletin müsamaha ve kollaması esas olmuştur. AKP-Fethullah Gülen ortaklığındaki çatlakların büyümesi neticesinde devlet içindeki destekleri giderek azalan AKP, Gülen Hareketine kaptırdığı silahlı desteğin tehtidini dengelemek amacıyla Ergenekon ve diğer davalardan yargılanan askerleri seri bir şekilde serbest bırakıp koalisyon yapmıştır. Böylece askeri vesayet siyasetin her iki kampı üzerinde yeniden tahakküm kurmaya başlamıştır. Bunu en açık biçimde Doğu Perinçek, ’’Şu anda bizim konseptimiz uygulanmaktadır’’ sözleriyle dile getirdi. İçlerinde Veli Küçük benzeri askerlerin de bulunduğu kesim yargılanırken Kürt siyasal hareketi ve destekçilerine karşı 35 yıldır sürdürülen savaşta ve toplumsal olaylardaki suçları asla gündeme gelmemiş, sadece darbecilikleri konu edilmiştir. Her ne hikmet ise askerlerin birbirlerine karşı Kemalizm konusundaki sessizliği ile AKP-Gülen kapışmasında, her iki kampın din istismarlığı konusundaki sessizliği yöntem itibariyle birbirine tıpa tıp uymaktadır.

Başta Sosyal Demokratlar olmak üzere, siyasi partilerin de devletin askeri geleneğine teslim olması, sistemin demokratikleşmesinin önünde önemli bir engel teşkil etmiş, kitlelerin ’’Şeriatın kestiği parmak acımaz’’anlayışıyla devlete kul edilmesi sağlanmıştır. Devletin esas niteliğini kavramayan kitleler kendilerine yakın partileri desteklemek suretiyle demokratik görevlerini yerine getirdiklerine inanıp bununla yetinmiş ve seçtikleri partilerin pratiklerini sorgulamamışlardır. Bunun en acı tecrübesini de başta Kürt Halkı olmak üzere Aleviler ve diğer muhalif kesimler yaşamıştır. Dini ve feodal geleneklerin desteklendiği Ağa-Din-Devlet ilişkisiyle Kürtler, Cumhuriyet ve laiklik yalanıyla Aleviler ve diğer muhalif kesimler sürekli olarak aldatılmıştır. Bir taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yapılan din istismarıyla dindar kesimler denetim altına alınıyorken, Alevilere de bir taraftan ’’Şeriat gelir’’ korkusu yaymak suretiyle yıllarca aldatırken diğer taraftan da Türk-İslam-Sentezi çerçevesinde kapsamlı asmile faaliyeti yürütüldü. Alevilere dayatılan katliamların CHP-anlayışının iktidarda olduğu dönemlerde olması asla rastlantı değildir. CHP’ne rağmen gündem değiştirmek amacıyla ’’Katli vacip, malı helal’’ Aleviler her defasında hedef kitle olarak seçilmiştir. Ne de olsa toplumumuz bu ’’kafirlere’’ reva görülen katliamlara sessiz kalacaktı ve öyle de oldu. Derin Devlet’in marifeti ve desteğiyle yapılan katliamlara ilişkin elinde resmi belgeler bulunmasına rağmen, kendi seçmen kitlesine reva görülen bu katliamlara sessiz kalan CHP, devlet ya da kitleler söz konusu olduğunda, her fırsatta kurmasıyla övündüğü devletinden yana tavır almıştır. Bu anlayış ne yazık ki kendisini seçen tabanı tarafından henüz yeteri kadar anlaşılamamış ve sorgulanamamıştır. AKP-MHP ve öncüllerinin duruşları zaten biliniyorken, CHP’nin özellikle sola yönelmiş idamlara verdiği yeteri sayıdaki milletvekilinin onayı (DENİZ-YUSUF-HÜSEYİN), Kürtleri hedef alan sınırötesi operasyonlara verdiği destek ile temelde Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin, ’’Anayasaya aykırı olduğunu bildiğimiz halde destek vereceğiz’’ tutumu ve şimdi sergilenen ’’Vatan-Millet-Sakarya’’ duruşu asla Erdoğan’a biat ya da teslim olmakla anlatılamaz. Düne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı en sert biçimde suçlayan Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi başkadır. Bu tavır değişikliği, devletin yanında imajı sarsılan TO’nun kurtarılmasına yönelik yapılan telkinler nedeniyledir. Ancak artık CHP içerisinde bile devlet ve ordudan gelen direktifleri birebir uygulama olanağı bulumamakta ve CHP’nin devlet-ordu hayranlığı da giderek içerisindeki devrimci-demokrat unsurlar tarafından deşifre edilmektedir.

Neredeyse bir asıra varan Cumhuriyet Tarihi’nde hala değişmeyen bazı gerçekler vardır. Bunlar, tekçi zihniyeti öne çıkaran katliamcı, halk düşmanı devlet yapılanması ve sistemin sivilleşerek demokratikleşememesidir. Tarih boyunca TO Cumhuriyetin kurucusu ve bekçisi olarak lanse edilmiş ve buna bağlı olarak TO da kendisini bu ülkenin yegane bekçisi ve sahibi olarak görmüştür. Böyle olunca da, insanların tehlike anında gözünü elinde silah tutan TO’ya dikmesi de bir gelenek haline gelmiştir. Bu nedenledir ki, özellikle 2000’li yıllara kadar uygulamaya sokulan her darbede ilk başta TO kurtarıcı olarak algılanmış ve darbeciler kayda değer herhangi bir tepki ile karşılaşmamıştır. İbrahim Kaypakkaya’ya gelinceye kadar, (mealen, TO öz itibariyle halk düşmanı bir işlevle emekçi kitleler üzerindeki devlet baskısının temel unsurudur.) Türkiye’deki sol gelenek te TO’nun devletin sahibi ve bekçisi olduğu anlayışına uygun hareket etmiştir. 1980 darbesi sonrasında daha da gelişen Kürt Siyasal Hareketi bu darbeci anlayışa en büyük zararı vererek TO’nun imajını büyük hasara uğratmıştır.
Kürt yerleşim alanlarında yaşayan kendi vatandaşlarını uçak, tank, top ve tüfekle yerle bir eden bir orduya sivil siyasetçilerin istedikleri az sayıdaki hallerde de laf geçirememesi ordunun bu sahiplik anlayışı ve bunun diğer kesimler tarafından da böyle kabullenmesinden dolayıdır. Bu katliamlara yeteri derecede tepki gösterilebilseydi ne sivil ve ne de askeri darbelerin hiçbir şansı olamazdı. Bu durum bilince çıkarılamadığı sürece darbeleri önlemenin hiçbir imkanı yoktur. Bugün değil ise yarın, ama mutlaka yeniden darbeler gündeme gelir. Darbeleri önlemenin tek yolu halka karşı düşmanca refleks gösteren silahlı güçlerin siyasetin dışına çıkarılarak asli görevi olan ülke savunmasına yoğunlaşması ve sistemin demokratikleştirilmesidir. Demokratik ülke anayasaları devlet karşısında fert ve toplumun haklarını güvenceye alıyorken, TC anayasası toplum karşısında devleti koruma altına almaktadır. Devletin çıkarlarını sağlamak amacıyla halkın bir kesiminin hassasiyetleri istismar edilerek başka kesimlere karşı saldırı aracı olarak kullanılmakta ve toplumun değişik kesimlerinin birbiriyle kaynaşıp barışçı bir şekilde bir arada yaşaması engellenmektedir. Bu gibi olay ve katliamlarda kullanılan kesimler açıkça korunmakta ve ödüllendirilmekte, var olan önyargılar beslenerek büyütülmekte ve düşman resimlerin oluşmasına katkı sunulmaktadır. Halkın aydınlatılması konusunda çalışmalar yürüten aydınlar acımasız bir şekilde etnik-inançsal kimliğine bakılmaksızın infaz edilmekte, ’’Devletin bekası için 1000 eylem’’ yapmaktan çekinilmemektedir (Mehmet Ağar). Başta Kürt sorunu olmak üzere Alevilere ve diğer muhalif kesimlere uygulanan düşmanca tavıra karşı tek çare demokratikleşmedir. Elinde tüfek bulunduranlar ’’ev sahibi’’ ve onların dışında kalan herkes ise ’’hırsız’’ muamelesi görmektedir. Yani kısacası, ’’Ülkeye komünizm de gelecekse’’, bu kesim tarafından getirilmelidir! Bugün başlatılan sivil darbeye karşı yükseltilen sesin ne kadar cılız olduğu ortada. ’’Temizlik yapıyoruz’’ diyenlere, ’’Bu sızma/süzme oluyorken siz neler yapıyordunuz, yaptığınız methiyeleri kime, ne için diziyordunuz? ’’ diyen az insan var. Kimin elinin kimin cebinde olduğun belli değil! Darbeye ilişkin veriler ortaya çıktıkça daha çok, ’’Bu da olur mu?’’ diyeceğimiz kesin. Bizden her söylenen söze inanmamız istenmektedir. Halbuki ortam, her söyleneni defalarca tartıp ölçmek ve şüpheciliği asla elden bırakmama zamanıdır. TV’lerde Erdoğan demokrasi mücadelesinin baş komutanı olarak sunulmakta ve dünden bugüne değiştiğine inanmamız istenmektedir.
’’Vatan-Millet-Sakarya-Kardeşlik’’ nutuklarının bolca atıldığı ve baş düşmanın da ’’bilindiği!’’ bir süreçten geçmekteyiz. Fazla yoruma girmeden, devleti yöneten ’’Vatanseverlere’’ aklımıza gelen birkaç soru soralım.

35 yıldan bu yana sürmekte olan bir savaşta 50 bin civarında Türk-Kürt, silahlı, silahsız insan yaşamdan koparıldı. 17.000 faili meçhul(!) cinayet üzerindeki perde aralanmış değil. Bu engelleme kararları ile KCK-davaları olarak gündeme getirilen ve on binlerce Kürt siyasetçiyi uzun yıllara varan cezalara çarptıran mahkeme kararlarının altında bugünkü ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ imzaları var. Bunlar hain ise verilen kararların hukuki değeri ne olur? Roboski katliamı da bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ işi miydi? Kürt yerleşim alanlarını yerle bir edenlerden birçoğu yine bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ içinde yer almaktadır. Bunun sizce tatmin edici cevabı nedir? Bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ çoğu Kürt yerleşim alanlarına yönelik yürütülen savaşta ’’Vatansever, şanlı Türk askeri’’ idi. Ancak bugün bunların esasen ’’Terörist, vatan haini darbeciler’’ olduğu anlaşılmıştır. Bu konuya açıklık getirme arzu ve isteğiniz var mı? Kürt sorununa ilişkin duruşunuzda bir değişiklik oldu ya da olacak mı?
Erdoğan-Gülen-İşbirliğiyle kurdurttuğunuz çakma Alevi derneklerini elinizle koymuş gibi hemen bir kararla kapattınız. Alevilere bir açıklama ihtiyacı duyuyor musunuz? İzzetin Doğan-Fethullah Gülen ve Bakanlık düzeyindeki işbirliğiniz neticesinde gündeme getirdiğiniz Cemevi-Cami projenizin eksilen ayağının yerini nasıl dolduracaksınız, ya da orada da yine Gülen’in oyununa mı geldiniz?
Rus askeri uçağını düşürdüğünüzde, Başbakan Ahmet Davutoğlu, ’’Emri kendim bizzat verdim, şimdi olsa yine emir veririm’’, demişti. İki pilotu tutuklattınız. Ülkeyi Rusya ile savaş ortamına bu iki pilot mu soktu, yoksa o işte mi Fethullah Gülen’nin marifeti? Size rağmen bu işler nasıl oldu? Bütün bunlara inanmamızı mi istiyorsunuz?

Bundan sonra neler olur sorusu hepimizi meşgul eden temel bir konudur. Henüz elimizde yeteri kadar bilgi bulunmamakla birlikte legal siyasetin bugüne kadarki uygulamalarına bakıldığında bazı şeyler söylemek mümkündür.
Dört olasılıktan söz edilebilir.

  • Darbenin bastırılması Erdoğan’ın elini güçlendirmiş Erdoğan, hızla başlattığı tüm muhaliflerin bertaraf edileceği temizlik hareketini geliştirerek, parlamenter sistemi de devre dışı bırakacak tek kişi sultasına yönelebilir. Ne de olsa elinde, denetlediği bir polis gücü ile kendi tabiriyle ’’%50’’si var. Bu politikayı zorlayıp ortamı germesi halinde ülkeyi iç savaşa kadar götürebilir.
  • Şu anda sürdürülmekte olan TO-Erdoğan koalisyonunda TO inisyatifi ele geçirip, devlete sızan/süzme dinci-şeriatçı unsurların temizlenmesini Erdoğan eliyle gerçekleştirir ve Türkiye’de sarsılan Kemalist devlet ideolojisini tekrar hakim kı Bir iki örnek vermek gerekirse; İsrail ile yapılan stratejik anlaşmaların altında İsrail karşıtlığı ile bilinen Başbakan Necmettin Erbakan’ın imzası var. Onun Başbakanlığı döneminde çok sayıda Kur’an Kursunun kapatıldığı hatırlardadır. Kendi iktidarında MHP’nin boy hedefi olan Ecevit’e MHP ile koalisyon kurdurtulmuştur. Her fırsatta Kürt siyasi hareketine düşmanlığıyla övünen MHP’nin iktidarda olduğu bir süreçte Abdullah Öcalan’ın idamı ertelenmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Kural olarak denebilir ki, ’’İti öldürene sürütürler!’’.
    Bu olasılığın seçime kadar sürdürülmesi neticesinde CHP-MHP tarafından desteklenen silahlı güçlerin de müdahalesiyle seçim galibinin CHP olması da mümkündür. Dış destekleri azalmış, Batıya sırtını dönmüş bir AKP yerine CHP’nin desteklenmesi kuvvetli bir ihtimaldir.
  • Yukarıda saydığımız her iki olasılığın da sağlıklı bir ortam yaratması mümkün değ Cumhuriyetin ilanından bu yana uygulana gelen devlet politikasının bir barış ortamı yaratarak ülkeyi demokratikleştirmediği ortada. Aynı anti demokratik tekçi devlet zihniyetinin yeniden uygulamaya sokulması bir yarar getirmez. Halkın tüm sınıf ve tabakalarının bizzat müdahil olduğu köklü bir sistem değişikliğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Bunun gereği olarak ta her etnik ve inanç kesimi mensuplarının kendisini huzurlu, hakları yasalarca güvence altına alınmış eşit vatandaşlar olarak hissettiği bir ortam yaratılmalıdır. İstenmesi halinde, darbe sonrası olumlu hava bunun için fırsata dönüştürülebilir. Temel sorunların başında gelen Kürt sorununun barışçıl bir yöntemle çözülmesi için de olumlu koşulların oluşturulabilir. En büyük avantaj, bugüne kadar sadece gerektiğinde gündeme gelen AKP-CHP-MHP birlikteliğinin kitleler nezdinde vicahiye dönmüş olmasıdır. Ülkeye barış getirilmek isteniyorsa dışlanmayan bir HDP ile birlikte gerekli çözüm önerilerini halkın gündemine taşıyarak özgür bir tartışma ortamı sağlanmalıdır. Ortadoğu’da esen değişim rüzgarları herkesi etkilemektedir. Kürt halkının bundan böyle hiçbir şekilde kendisine dayatılacak bir statüsüzlüğü kabul etmesi mümkün değildir. Bu sorun her ülkenin artık kendi iç sorunu olmaktan da çoktan çıkmış bulunuyor.
    Barışçıl bir politikanın uygulanması halinde başta halklar olmak üzere politikacıların da yarar sağlayacağı aşikardır ve böylece de demokratik, laik bir sistemin gelişmesine olanak sağlanabilir.
    Böylesi bir olasılık mümkün mü sorusuna vereceğim cevap, AKP-CHP-MHP’nin bugüne kadar özellikle de Kürt sorunu karşısındaki duruşlarıyla sergilediği politikalarına bakıldığında, ne yazık ki kesin bir ’’HAYIR’’dır. Bu üç devletçi partinin kendi ideolojik duruşlarını inkar ederek bugünden yarına demokrasi havarisi kesileceğine inanmak ’’Olmayacak duaya Amin demek’’ten öteye bir anlam taşımaz.
  • Son bir olasılık ise, sisteme entegre olmuş bir HDP’nin ’’Devleti kurtarma’’ hevesine kapılarak sınırlı da olsa elde ettiği muhalif potansiyeli heder etmesi ya da dayandığı kitle potansiyelini geliştirmek amacıyla toplumu aktif mücadelenin içine çekerek sokağın yaptırım gücünü geliş Bu tarz siyaset demokrat unsurların toparlanmasını sağlayabilir. Bekleyip göreceğiz.

Sistem demokratikleştirilmeden sorunların üstesinden gelme olanağı yoktur.

31.7.2016

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Analiz: S-400 krizinden çıkışta bir ihtimal daha var

AleviNet

Published

on

Baştan söyleyelim: Bu ihtimal dışında Türkiye de, ABD de geri dönüşü olmayan noktaya kıl payı mesafede duruyor. Yani, Rus yapımı S-400’ler gelip kurulmaya başlayacak, ABD F-35’lerin teslimini dondurup ekonomik yaptırım uygulamaya başlayacak. (Bunun sadece doların artışı demek olmadığını birazdan ele alacağız.) Türkiye buna cevap olarak -muhtemelen İncirlik Üssü ve Malatya radarı dâhil- Amerikan askerî faaliyetini kısıtlayacak; ABD Suriye’de “güvenli bölge” görüşmelerini dondurup PKK uzantılarıyla işbirliğini artırarak misillemede bulunacak; Türk ordusunun YPG’lileri vurması halinde Trump’ın “ekonominizi mahvederiz” tehdidi akla gelecek; 2018 yaz sonunda Rahip Brunson krizinin yol açtığı kur krizi hatırlanacak vs… Şimdilik akla gelen senaryolar bunlar.

Bir ihtimal daha var ve bu ihtimal, küçük de olsa en azından ABD ve Türkiye arasındaki güven bunalımının derinleşmesini durdurup, Türkiye’nin daha ciddi ekonomi ve güvenlik açıkları vermesine engel olabilir.

Yoksa bu saatten sonra ne Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleri karşısında geri adım atmış görüntü vermek ister, ne Trump, Erdoğan tarafından ters köşeye yatırılıp Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eline koz vermek ister, ne de Putin, kuruluşundan bu yana Moskova’nın NATO saflarında açtığı bu en ciddi çatlaklardan birini sonuna dek götürmekten vaz geçer.

NATO faktörü

İlk kez aylar önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya yaptığı “ortak komisyon kuralım, S-400’ler ile F-35’ler üzerinden NATO savunmasına zarar verip vermediğini görelim” önerisini hatırlıyorsunuz. Amerikan tarafı bu öneriye henüz cevap dahi vermedi. Zaten Çavuşoğlu bir yandan S-400 anlaşması için “done deal – anlaşma tamam”, yani Rusya’yla iptal söz konusu değil ifadesini kullanıyordu. O arada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ABD Savunma Bakanı Patrick Shanhan ile ayrı bir diplomasi kanalı açtı. Akar, 15 Nisan’da Washington’da başlayan Türk-Amerikan Konseyi toplantılarının açılışında yaptığı önemli konuşmanın özeti, metin dışına çıktığı, ya da o izlenimi verdiği sözleriyle, “Türkiye NATO’da kalacak” cümlesiydi. Ertesi gün Akar’a Trump Otelinin lobisinde sorduğumda, S-400 konusunda krizden çıkış yolu arayışının “sürdüğü” yanıtını aldım. Anlaşma bittiyse, süren neydi? Akar herhangi bir ayrıntı vermeden “çalışıyoruz” demekle yetindi.

Devamında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, tam da YSK’nın İstanbul seçimlerinin tekrarlanması kararını verdiği 6 Mayıs günü Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Bu görüşme ardından Stoltenberg, S-400/F-35 krizinin sadece Türkiye’ye değil, NATO savunmasına da zarar vereceğini söyledi. Bu, Amerikalıları memnun eden bir açıklama değildi. Washington, NATO’dan daha kesin bir açıklama bekliyor ama gelmiyordu. Çünkü aslında NATO’nun Avrupa Birliği üyesi ülkeleri, özellikle merkez üçlüyü oluşturan Almanya-Fransa-İtalya, Trump yönetiminin Avrupa’ya patronluk taslamasından da hoşnut değildi.

Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un son NATO Zirvesi sırasında Erdoğan’a, acil füze savunma ihtiyacı için Türkiye’ye bir Samp-T bataryasını hemen gönderebileceğini söylediğini Savunma Bakanı Akar açıkladı. Türkiye halen Fransa ve İtalya ile NATO-uyumlu EuroSam ürünü Samp-T’nin yeni bir modelinin ortak üretimi için görüşmeler yürütüyor. Trump yönetimin bir yandan Türkiye’nin S-400 konusunda kendisine boyun eğmemesinin diğer NATO üyesi ülkelere de örnek olacağının da farkında. Avrupa ve NATO bu nedenle de ABD ile tam olarak aynı çizgide durmuyor.

Trump’ın Erdoğan’a ders vermek isterken, kendi bindiği dalı kesme ihtimali de mevcut. Yani, Türkiye’yi S-400 nedeniyle F-35 projesinden dışlayıp askerî yaptırımlar uygulamak, ABD çıkarlarına da uygun değil.

Yaptırımlar göze mi alındı?

Savunma Bakanı Akar, 22 Mayıs’ta, ABD Temsilciler Meclisi’nin Türkiye S-400’ “anlaşmasını tamama erdirirse” F-35 verilmemesi, ekonomik yaptırım uygulanması kararını Beyaz Saray’a tavsiye ettiği gün, “Onlar ertele diyor, biz tamam diyoruz” sözleriyle görüşme sürecin devam ettiğini duyurmuş oldu. Buradaki ilginç nokta, Temsilciler Meclisi’nin “erteleme” değil, “iptal” istemesiydi; demek ki kapalı kapılar ardında “erteleme” talebi de masadaydı. Akar gazetecilerle yaptığı aynı toplantıda Türkiye’nin yine de yaptırım ihtimaline karşı önlem almaya başladığını açıkladı. Çünkü yaptırımlar yalnız döviz kurunu, ihracat ve ithalatı vurmakla kalmayacak. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin askerî malzeme tedarikini de olumsuz etkileyecek. Evet, Türkiye savunma sanayiinde çok mesafe aldı, bazı silah ve cephanesini kendisi üretiyor, ama henüz hepsini üretemiyor. Özellikle yüksek teknoloji gerektiren ürünlerde hâlâ ciddi bağımlılık, özellikle ABD kaynaklı ürünlere bağımlılık var; Akar bu duruma da dikkat çekmiş oluyor.

Trump ve yardımcısı Mike Pence, Brunson örneğine bakarak, Türkiye üzerinde ekonomik baskı uygulayarak sonunda kırılma sağlayacağını hesaplıyor. Erdoğan ise ekonomik ve askerî yaptırımları göze almış görünüyor. Türkiye’ye NATO’daki hasmı Rusya -ve onun etkisindeki örneğin Suriye’den- gelebilecek tehdit riskinin, S-400 satışının tamamlanmasıyla azalacağı değerlendirmesi var Ankara’da. Ancak ekonomi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Akar’ın bu kritik beyanının hemen öncesinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “S-400’leri NATO sistemine dâhil etmeden kullanabiliriz” demesi, aslında Ankara’daki arayışın devam ettiğinin bir başka göstergesiydi; Çavuşoğlu “S-400’ler F-35’lerin sırlarını öğrenebiliyorsa şimdiye dek Suriye’de İsrail, Baltık’ta Norveç F-35’lerinden öğrenmişlerdir” diye Ankara’nın savunmasını ayrıntılandırmıştı.

Özetle Ankara, dolaylı olarak, çıkış yolunu Türk-Amerikan ikili ekseninden çıkarıp NATO zeminine taşımakta görüyor.

Amerikalıların da konuyu ikili plandan çıkarıp NATO zeminine taşıması ihtimali, baştan beri sözünü ettiğimiz ihtimaldir.

Böyle bir durumda, yani NATO zemininde bir teknik komisyon oluşturulması durumunda, Türkiye Rusya’dan S-400’leri getirse dâhi, o çalışma bitene dek “kutusundan çıkarmaz” yani kullanmaya başlamaz.

Komisyon, NATO savunmasını delecek noktalar saptarsa, bu durum Erdoğan hükümeti bakımından da kamuoyu nezdinde “sözünden dönmüş olmadan” geçerli bir yeniden değerlendirme imkânı verebilir. Belki S-400’lerin gerçekten NATO savunmasını zedelemeden tutulacağı ama Türkiye’yi yeni bir ekonomik ve askerî yaptırım dalgasından sakınacak çözüm bulabilir.

Yani o ihtimal, çözümün NATO zemininde bulunması gibi duruyor.

Peki, bu durum Putin’in tepkisine yol açmaz mı, özellikle de Suriye’de? Açabilir, ama bu Türkiye açısından, özellikle de ekonominin selameti açısından alınabilir bir risk gibi duruyor.

Çünkü Akar’ın söylediği gibi; bütün keskin söyleme rağmen, Erdoğan hükümeti önünde Türkiye’nin NATO sistemi dışına çıkması gibi bir seçenek bulunmuyor.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

Forum

Analiz: Kör gözüm parmağına adımları

AleviNet

Published

on

Hukukun, özgürlüklerin, demokratik değerlerin başına gelenler gibi Türkiye’nin dışa açık serbest piyasa ekonomisi de önce “el altından” ve “arka kapı” yöntemleriyle ve giderek de sermaye hareketlerine getirilen “light” kısıtlamalarla içe kapanıyor.

30 yıllık kambiyo serbestisine açılan kimine göre masum görünen küçük deliklerin sayısı giderek artıyor. Hiçbir soruna çare olmayan ama “atılan taşla ürkütülen kuşa” değmeyen, daha da ötesi bu “ürkütmenin” bedelinin ağır olduğu bir kulvarda sürükleniyor ekonomi politikasına yön verenler.

Son bir hafta içinde Ankara’dan iki adım geldi; biri döviz satışlarında binde 1’lik kambiyo gider vergisi alınması, ikincisi de gerçek kişilere yapılan döviz satışlarında bu dövizlerin kullanımının ya da teslimatının işlem gününde değil, ertesi iş günü yapılması kararı.

Bu iki kararın neden alındığını sorsak, “TL’yi savunmak” için yanıtı alacağımız kesin. Yerleşiklerin dövize meyletmesini, kolayca dövize erişimini, bunun maliyetini pahalı hale getirmek için atıldığı çok açık.

Oysa TL’yi savunmanın ilk adımı, TL’den vazgeçmenin bedelini iyi ayarlamaktan, geçiyor. O da TL’nin fiyatını yani faizini. TL’yi cepte, tasarruf veya yatırım hesabında tutmayı özendirecek tek şey; TL’nin satın alma gücünün korunmasıdır. Yani düşük enflasyon, enflasyona karşı koruyan bir faiz seviyesi. Enflasyonun düşük seyredeceğine, bununla mücadelenin göstermelik değil ciddi biçimde yapıldığına dair güven oluşmasıdır. Oysa durum; “enflasyonu saldım çayıra, mevlam TL’yi kayıra” halinde.

Ankara 6 ayı aşkın bir süredir her türlü TL tasarruf aracının faizini düşük tutmak için bankalara ve borçlanan finansal kurumlara baskı uyguluyor. Yılın ilk üç ayında TL mevduat faizlerinin brüt yüzde 20.50’nin üzerine çıkamayacağı yönünde “aba altından sopa gösteren” ekonomi yönetimi, kurlardaki yükselişle şimdi yüzde 24’e çıkardı bu “yasağı.” Bu seviyenin bile net getirisi enflasyon bekleyişleri ve dalgalanması karşısında koruyucu bir faiz oranı değil.

İmkânsız üçlü dersi

İktisatta çok yaygın biçimde kabul gören Mundell’in “imkânsız üçlü” kuramına göre; sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faizi hem de döviz kurunu kontrol edemezsiniz.

Doğrusu Ankara’daki ekonomi yönetimi, bu kuramı ülkeye ağır bir fatura ödeterek öğreniyor.  Geçmişte ekonomi profesörü bir başbakan da aynı süreci yaşatmıştı.

Ankara, bir taraftan faizleri bastırırken, diğer taraftan arka kapı yöntemleriyle kamu bankalarına döviz sattırarak kuru bastırıyor. Olan ne mi? Ülkenin yerleşik yurttaşları ve şirketleri tam gaz döviz satın alıyor. Merkez Bankası verilerine göre dört ayda döviz hesaplarındaki artış 20.2 milyar dolar. 

Ankara’dakiler “ekonomiyi yüksekten atalım, ama zarar da görmesin” açılı bir yaklaşım sergiliyor.

Son gelinen yer, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin hayata geçirilmesi.

Ağustos’ta Brunson krizi ile kur patladığında döviz işlemlerine dair kısıtlamalar gelmişti; dövizli sözleşme yapma yasağı. Bu da 3-4 kez değiştirilerek yürürlüğe konmuştu. İhracatçılara da 2008’de yürürlükten kaldırılan “dövizi 6 ay içinde yurda getirme ve TL’ye çevirme” yükümlülüğü getirilmişti. Bu uygulama, Brunson serbest bırakıldıktan sonra da sürdürülüyor. Bu uygulamaların her ikisi de birer kambiyo kısıtlaması.

Alınan kararlar, tercihini döviz olarak yapmış olan yurttaşları bile ürkütmekten, “bundan sonraki adımın ne olacağına dair” spekülasyonlara sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyecek.

Yurttaşları “dövizden uzak tutmak” amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu “önlemlerin”, tersine yurttaşların kafasında “döviz kıtlığı” lambalarının yanmasına neden olacağı çok açık. Bu ve benzeri kararlara imza atılırken o masada deneyimli uzmanlar olsaydı itiraz ederlerdi.

Ekonomi politikasına yön veren siyasetçilerin aynı zamanda seçim sonuçlarını beğenmedikleri için “sandığı deviren” siyasetçiler olduğu dikkate alınırsa, yurttaşların ve şirketlerin dövize meyletmesinin bir başka temel nedeninin sadece TL’nin faizi değil, güven kaybı ve keyfi yönetim biçimiyle toplumda yaratılan mülkiyet kaygıları olduğu görülür.

Nitekim “tek sesli medyada” görülmüyor olsa da sokakta “fısıltı gazetesi” ile konuşulan konuların başında bunlar geliyor.

İşte son Tüketici Güven Endeksi’nin son 7 yılın en düşük seviyesinde olması da bunun işareti. Halkın iradesinin yansıdığı meşru sandık sonucunu beğenmeyip seçim yenileten siyasetçiler ekonomiye ve TL’ye güveni yasaklarla ve kısıtlamalarla korunacağını mı sanıyorlar?

Uğur Gürses

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Analiz: Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir

AleviNet

Published

on

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.

Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.

Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.

Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.

DW Nevsin Mengü ile Bire Bir | Journalist Murat Yetkin

Murat Yetkin

Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.

Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.

Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.

Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?

Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.

Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.

“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.

Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI