Connect with us

.

Forum

Türk ordusunun darbeci geleneği

AleviNet

Published

on

MEHMET ŞEKER

Türk Ordusu (TO)’nun en belirgin özelliği darbeciliğidir. Türkiye’deki darbelerin tümünde TO’nun imzası bulunmaktadır. Sivil görünümlü darbeler de TO’nun bilgisi ve dahli olmadan olmamıştır. Elbetteki TO’nun bütün fertlerini kastetmiyorum. Ama belirleyici olan TO’nun emir-komuta ilişkisi çerçevesinde gösterdiği duruşudur. Bu anlamda rahatlıkla diyebiliriz ki, bugün sergilenen darbe ortamında da darbe yapan ve engellemeye çalışan askeri kesimler yine aynı kuralı bozmamış ve reflekslerini TO’nun eylem geleneğine uygun olarak ortaya koymuştur.

Cumhuriyet Tarihi boyunca darbelerden zarar gören kitlelerin darbe karşıtı bir tavır sergilemesi doğaldır. Kitleler bu tecrübeyi bizzat yaşayarak edindiler. Hangi söylem ve gerekçelerle gelirse gelsin, darbelerin belli bir iç-dış çıkar zümresinin dışında hiç kimseye bir yararı olmaz. Bu seferki darbe karşıtı refleks de ayrıca detaylı bir araştırma ve analize muhtaçtır. Ancak bu karşı refleksin son derece olumlu bir yanını teslim etmek gerekir. Şimdiye kadar olduğu gibi darbe ve darbecilere teslim olma anlayışı tamamen sarsılmış, kitleler cesaret kazanmıştır. 14 yıllık hükümeti süresince kendisini hiçbir şekilde güvencede hissetmeyen AKP-Hükümeti, iktidar olabilmek için belli bir güce dayanma gereksinimi duymuş ve bunun arayışı içine girmiştir. Bu nedenle Gülen Hareketinin palazlanıp örgütlenmesinin gelişmesine ortaklığının gereği olarak çanak tutmuştur. Gülen ile çıkarlarının çatıştığı noktada yeniden orduya yaklaşmış, polis teşkilatında hızlı bir temizlik hareketi ile özel güvenlik birimlerinin kurulmasını hızlandırarak Gülen Cemaati’nin buradaki etkinliğine karşı tedbir almıştır. Bugünkü atmosferden geriye bakıldığında olumlu bir faaliyetmiş gibi görülen bu ’’tedbir’’ neticesinde görevlendirilen emniyet mensuplarının halkın en doğal demokratik istemleri karşısında ne kadar acımasız ve düşmanca bir tavır sergiledikleri unutamayacağımız örneklerle doludur. Erdoğan’ın özellikle de Gezi-sürecinde, ’’%50’yi zor tutuyorum’’ sözünün bir provası ve dinin siyasete nasıl alet edildiğini okunan selalardan görmüş olduk. Selalar vererek katliama uğratılan Alevi toplumunun bir ferdi olarak her sela sesini duyduğumda, ’’Acaba şimdi kimleri katledecekler?’’ diye dehşete düşmüşümdür. Daha önce ’’PKK’lı teröristlerin cenaze namazı kılınmaz’’ diye verilen fetvaların aslında sisteme ve gidişata karşı olan herkes için geçerli olduğunu da öğrenmiş olduk. Bununla da yetinilmedi ölüye bile hakaret edilerek ’’Hainler Mezarlığı’’ devreye sokuldu. Toplum psikolojisiyle hareket eden kitlelerin darbecilere karşı tetikte olması, sivil yönetimden yana tavır koyması elbette olumlu bir tavırdır. En azından darbecilere etkin bir mesaj verilmiştir. Ama bunun karşılığı ’’İdamın tekrar getirilmesi’’ ya da ’’Hainler Mezarlığı’’ olamaz ve olmamalıdır. Siyaset uğruna toplumsal değerlerle oynamak ateşle oynamaktır. Bu kalkışma ve karşı tedbirin ideolojik arka planı ayrı bir yazı ve tartışma konusudur. Ölçümüzün demokratik öz ve prensipler olması gerekir. Aksi halde telaffisi zor hatalar yapmak kaçınılmaz olur.

TO’NUN ESAS GÖREVİ

Bir ülke ordusunun temel görevi ülkeyi dış saldırı ve düşmanlara karşı korumaktır. Ancak TC her ne kadar bu söylemi sürekli tekrarlayıp dursa da, bu sadece yanıltmaya yönelik bir işlev görmekten ileriye gidememiştir. Kuruluşundan beri TC’de ordunun temel görevi iç muhalefeti bastırmak üzere dizayn edilmiştir. Ordunun bugüne kadarki katliam ve saldırılarına bakıldığında hepsinin iç muhalefeti bastırmaya yönelik olduğunu görmekteyiz. Koçgiri, Zilan, Ağrı, Dersim katliamları, 1961, 1971, 1980 ve sonraki darbe girişimleri bunların başında gelir. 1 Mayıs Taksim, Malatya, Maraş, Çorum, Sivas, Sivas, Gazi vb. katliamların tümü TC’nin bizzat dahli ya da teşvik ve göz yummasıyla gerçekleştirilmiş ve her seferinde de esas itibariyle sol muhalefeti bastırmaya, yok etmeye yönelmiştir. (IŞİD’in yaptığı katliamların üstündeki koruyucu perde aralandıkça daha çok bilgi ve veriye ulaşılacaktır.) Sivil görünümlü seçimlerin yapılabildiği zamanlarda da TO sürekli siyasetin içerisinde olmuş ve aktif müdahalede bulunmuştur. Askerler tarafından yapılan müdahalelerin yöntemi de askeri olmuş ve şiddet içermiştir. Başka bir deyişle, yaşadığımız günlerdeki şiddet ortamının nedeni, sistemin bir türlü sivilleşememiş olmasıdır. Siyasiler vitrini süslemiş ama sistemin gidişatını askerlerin baş rolü oynadığı DERİN DEVLET belirlemiştir. Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının her toplantısında değişmeyen bir özellik vardır. Toplantıya gelen her askerin önünde kocaman bir dosya duruyorken, sivil siyasetçiler misafir-seyirciler gibi oturmaktadır. Bugün günah keçisi olarak ortaya sürülen ve her kötülüğün nedeni olarak sunulan Fethulah Gülen de dahil, devletin içine dini akımların sızmasını sağlayan yine bu derin devlet olmuştur. Gelişmekte olan devrim-demokrasi mücadelesini bastırmak için ABD’nin Yeşil Kuşak politikasına uygun olarak dinci kesimler alabildiğine desteklenmiş ve kadrolaşmaları sağlanmıştır. 1980 darbesinin asker kadroları din derslerini zorunlu hale getirerek dinci kadroların devlete sızmasını bizzat sağlamışlardır. Kontrolu elden kaçırmayacaklarını sanan silahlı kesimler giderek bu dinci akımlar tarafından ablukaya alınmış ve ortak çıkarlar noktasında işbirlikler doğmuştur. Bugün yapılan darbe silahlı kuvvetlerin sadece bir kesimi tarafından değil, tüm emir-komuta zincirinin bilgisi dahilinde olmuştur. Komuta kademesi beklemede kalmış ve darbenin gelişme çizgisine göre taraf belirleme yoluna gitmiştir. Zamanla bunu daha da iyi anlayacağımızı sanıyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ’’Dereyi geçerken at değiştirilmez’’ söylemi buna işaret etmektedir. Bütün dizginleri eline henüz alamıyan hükümetin koalisyon yapmak dışında başka çaresi de yok zaten. Askeri garnizonların etrafının belediye iş makinalarıyla tutulması ve Başbakan’ın ’’Tüm askeri garnizonları yerleşim merkezlerinin dışına taşıyacağız’’ yollu açıklamaları ile Erdoğan’ın Genel Kurmay Başkanlığı ve MİT’i kendisine bağlama istekleri olası başka bir darbeye karşı duyulan tedirginliğin ifadesidir.

Darbe yapanların ’’Hain, darbeci teröristler’’ olmaları dışında onların ideolojik arka planları hakkında bilinçli olarak hemen hemen hiçbir açıklama yapılmamaktadır. Mahkeme safhasında da görüleceği gibi darbeyi yapan askerler ile karşı duranlar arasındaki esas tartışmanın Kemalizm konusunda geçeceği kesin. Her kesim de kendisinin esas Kemalist olduğundan dem vuracaktır. Mustafa Kemal Atatürk’e zamanında ’’Veled-i Zina’’ diyen bir anlayışın mensupları, başı sıkıştığında AKP binalarını metreler büyüklüğündeki Atatürk resimleriyle donatmışlardır. Burada sergilenen tavır olası bir restleşmede bu işte ben de varım demek içindir. Darbe karşıtları bu ’’Hain, darbeci teröristlerin’’ dindar-şeriatçı olduklarını, ’’Demokratik Cumhuriyet’’in yerine dini kuralları esas alan bir sistem inşa etmek istediklerini söyleyememektedirler. Çünkü gerçekler başka. Mesele aynı yerden beslenen iki kesimin iç-dış ittifaklarıyla birlikte devlet olanaklarını kendi lehine kullanma arzusudur. Ergenekon sürecinde başlatılan yargılamalar döneminden bu yana yapılan tüm hesaplaşmalar darbecilerin kendi aralarındaki hesaplaşma olarak ortaya çıkmakta ve her iki kesim de Kemalisttir. Çünkü hiçbir askeri cunta Kemalizm’i ve Atatürk’ü yadsıyarak iktidarda kalamaz ve darbe yapmağa da yönelmez. TO’na başka bir ideolojik altyapı ile yaklaşan bir yönetimin de TO’nun desteğini alması en azından şimdilik olanaksızdır. 2000’li yıllardan bu yana izlendiğinde görülecektir ki, devlet içindeki bu sızma/süzme faaliyetinin teşvik, destekçi ve suç ortağının AKP’nin bizzat kendisi olduğu görülecektir. Gülen Hareketi esasen 70’li yıllardan bu yana bizzat devlet yöneticileri tarafından desteklenerek dünya ve Türkiye’de palazlanarak büyüyüp gelişmesi sağlanmıştır. Bu büyüme ve nüfuz sayesinde Gülen Hareketi ABD gibi bir süper güç tarafından muhatap olarak kabul ve müsamaha görmüştür. Ya da ABD tarafından ortaya sürülen bu hareket Türkiye’de bizzat devlet erkanı tarafından kabul ve destek görerek gelişip büyümesine olanak sağlanmıştır. Her iki halde de devletin müsamaha ve kollaması esas olmuştur. AKP-Fethullah Gülen ortaklığındaki çatlakların büyümesi neticesinde devlet içindeki destekleri giderek azalan AKP, Gülen Hareketine kaptırdığı silahlı desteğin tehtidini dengelemek amacıyla Ergenekon ve diğer davalardan yargılanan askerleri seri bir şekilde serbest bırakıp koalisyon yapmıştır. Böylece askeri vesayet siyasetin her iki kampı üzerinde yeniden tahakküm kurmaya başlamıştır. Bunu en açık biçimde Doğu Perinçek, ’’Şu anda bizim konseptimiz uygulanmaktadır’’ sözleriyle dile getirdi. İçlerinde Veli Küçük benzeri askerlerin de bulunduğu kesim yargılanırken Kürt siyasal hareketi ve destekçilerine karşı 35 yıldır sürdürülen savaşta ve toplumsal olaylardaki suçları asla gündeme gelmemiş, sadece darbecilikleri konu edilmiştir. Her ne hikmet ise askerlerin birbirlerine karşı Kemalizm konusundaki sessizliği ile AKP-Gülen kapışmasında, her iki kampın din istismarlığı konusundaki sessizliği yöntem itibariyle birbirine tıpa tıp uymaktadır.

Başta Sosyal Demokratlar olmak üzere, siyasi partilerin de devletin askeri geleneğine teslim olması, sistemin demokratikleşmesinin önünde önemli bir engel teşkil etmiş, kitlelerin ’’Şeriatın kestiği parmak acımaz’’anlayışıyla devlete kul edilmesi sağlanmıştır. Devletin esas niteliğini kavramayan kitleler kendilerine yakın partileri desteklemek suretiyle demokratik görevlerini yerine getirdiklerine inanıp bununla yetinmiş ve seçtikleri partilerin pratiklerini sorgulamamışlardır. Bunun en acı tecrübesini de başta Kürt Halkı olmak üzere Aleviler ve diğer muhalif kesimler yaşamıştır. Dini ve feodal geleneklerin desteklendiği Ağa-Din-Devlet ilişkisiyle Kürtler, Cumhuriyet ve laiklik yalanıyla Aleviler ve diğer muhalif kesimler sürekli olarak aldatılmıştır. Bir taraftan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yapılan din istismarıyla dindar kesimler denetim altına alınıyorken, Alevilere de bir taraftan ’’Şeriat gelir’’ korkusu yaymak suretiyle yıllarca aldatırken diğer taraftan da Türk-İslam-Sentezi çerçevesinde kapsamlı asmile faaliyeti yürütüldü. Alevilere dayatılan katliamların CHP-anlayışının iktidarda olduğu dönemlerde olması asla rastlantı değildir. CHP’ne rağmen gündem değiştirmek amacıyla ’’Katli vacip, malı helal’’ Aleviler her defasında hedef kitle olarak seçilmiştir. Ne de olsa toplumumuz bu ’’kafirlere’’ reva görülen katliamlara sessiz kalacaktı ve öyle de oldu. Derin Devlet’in marifeti ve desteğiyle yapılan katliamlara ilişkin elinde resmi belgeler bulunmasına rağmen, kendi seçmen kitlesine reva görülen bu katliamlara sessiz kalan CHP, devlet ya da kitleler söz konusu olduğunda, her fırsatta kurmasıyla övündüğü devletinden yana tavır almıştır. Bu anlayış ne yazık ki kendisini seçen tabanı tarafından henüz yeteri kadar anlaşılamamış ve sorgulanamamıştır. AKP-MHP ve öncüllerinin duruşları zaten biliniyorken, CHP’nin özellikle sola yönelmiş idamlara verdiği yeteri sayıdaki milletvekilinin onayı (DENİZ-YUSUF-HÜSEYİN), Kürtleri hedef alan sınırötesi operasyonlara verdiği destek ile temelde Kürt milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin, ’’Anayasaya aykırı olduğunu bildiğimiz halde destek vereceğiz’’ tutumu ve şimdi sergilenen ’’Vatan-Millet-Sakarya’’ duruşu asla Erdoğan’a biat ya da teslim olmakla anlatılamaz. Düne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı en sert biçimde suçlayan Kılıçdaroğlu’nun gerekçesi başkadır. Bu tavır değişikliği, devletin yanında imajı sarsılan TO’nun kurtarılmasına yönelik yapılan telkinler nedeniyledir. Ancak artık CHP içerisinde bile devlet ve ordudan gelen direktifleri birebir uygulama olanağı bulumamakta ve CHP’nin devlet-ordu hayranlığı da giderek içerisindeki devrimci-demokrat unsurlar tarafından deşifre edilmektedir.

Neredeyse bir asıra varan Cumhuriyet Tarihi’nde hala değişmeyen bazı gerçekler vardır. Bunlar, tekçi zihniyeti öne çıkaran katliamcı, halk düşmanı devlet yapılanması ve sistemin sivilleşerek demokratikleşememesidir. Tarih boyunca TO Cumhuriyetin kurucusu ve bekçisi olarak lanse edilmiş ve buna bağlı olarak TO da kendisini bu ülkenin yegane bekçisi ve sahibi olarak görmüştür. Böyle olunca da, insanların tehlike anında gözünü elinde silah tutan TO’ya dikmesi de bir gelenek haline gelmiştir. Bu nedenledir ki, özellikle 2000’li yıllara kadar uygulamaya sokulan her darbede ilk başta TO kurtarıcı olarak algılanmış ve darbeciler kayda değer herhangi bir tepki ile karşılaşmamıştır. İbrahim Kaypakkaya’ya gelinceye kadar, (mealen, TO öz itibariyle halk düşmanı bir işlevle emekçi kitleler üzerindeki devlet baskısının temel unsurudur.) Türkiye’deki sol gelenek te TO’nun devletin sahibi ve bekçisi olduğu anlayışına uygun hareket etmiştir. 1980 darbesi sonrasında daha da gelişen Kürt Siyasal Hareketi bu darbeci anlayışa en büyük zararı vererek TO’nun imajını büyük hasara uğratmıştır.
Kürt yerleşim alanlarında yaşayan kendi vatandaşlarını uçak, tank, top ve tüfekle yerle bir eden bir orduya sivil siyasetçilerin istedikleri az sayıdaki hallerde de laf geçirememesi ordunun bu sahiplik anlayışı ve bunun diğer kesimler tarafından da böyle kabullenmesinden dolayıdır. Bu katliamlara yeteri derecede tepki gösterilebilseydi ne sivil ve ne de askeri darbelerin hiçbir şansı olamazdı. Bu durum bilince çıkarılamadığı sürece darbeleri önlemenin hiçbir imkanı yoktur. Bugün değil ise yarın, ama mutlaka yeniden darbeler gündeme gelir. Darbeleri önlemenin tek yolu halka karşı düşmanca refleks gösteren silahlı güçlerin siyasetin dışına çıkarılarak asli görevi olan ülke savunmasına yoğunlaşması ve sistemin demokratikleştirilmesidir. Demokratik ülke anayasaları devlet karşısında fert ve toplumun haklarını güvenceye alıyorken, TC anayasası toplum karşısında devleti koruma altına almaktadır. Devletin çıkarlarını sağlamak amacıyla halkın bir kesiminin hassasiyetleri istismar edilerek başka kesimlere karşı saldırı aracı olarak kullanılmakta ve toplumun değişik kesimlerinin birbiriyle kaynaşıp barışçı bir şekilde bir arada yaşaması engellenmektedir. Bu gibi olay ve katliamlarda kullanılan kesimler açıkça korunmakta ve ödüllendirilmekte, var olan önyargılar beslenerek büyütülmekte ve düşman resimlerin oluşmasına katkı sunulmaktadır. Halkın aydınlatılması konusunda çalışmalar yürüten aydınlar acımasız bir şekilde etnik-inançsal kimliğine bakılmaksızın infaz edilmekte, ’’Devletin bekası için 1000 eylem’’ yapmaktan çekinilmemektedir (Mehmet Ağar). Başta Kürt sorunu olmak üzere Alevilere ve diğer muhalif kesimlere uygulanan düşmanca tavıra karşı tek çare demokratikleşmedir. Elinde tüfek bulunduranlar ’’ev sahibi’’ ve onların dışında kalan herkes ise ’’hırsız’’ muamelesi görmektedir. Yani kısacası, ’’Ülkeye komünizm de gelecekse’’, bu kesim tarafından getirilmelidir! Bugün başlatılan sivil darbeye karşı yükseltilen sesin ne kadar cılız olduğu ortada. ’’Temizlik yapıyoruz’’ diyenlere, ’’Bu sızma/süzme oluyorken siz neler yapıyordunuz, yaptığınız methiyeleri kime, ne için diziyordunuz? ’’ diyen az insan var. Kimin elinin kimin cebinde olduğun belli değil! Darbeye ilişkin veriler ortaya çıktıkça daha çok, ’’Bu da olur mu?’’ diyeceğimiz kesin. Bizden her söylenen söze inanmamız istenmektedir. Halbuki ortam, her söyleneni defalarca tartıp ölçmek ve şüpheciliği asla elden bırakmama zamanıdır. TV’lerde Erdoğan demokrasi mücadelesinin baş komutanı olarak sunulmakta ve dünden bugüne değiştiğine inanmamız istenmektedir.
’’Vatan-Millet-Sakarya-Kardeşlik’’ nutuklarının bolca atıldığı ve baş düşmanın da ’’bilindiği!’’ bir süreçten geçmekteyiz. Fazla yoruma girmeden, devleti yöneten ’’Vatanseverlere’’ aklımıza gelen birkaç soru soralım.

35 yıldan bu yana sürmekte olan bir savaşta 50 bin civarında Türk-Kürt, silahlı, silahsız insan yaşamdan koparıldı. 17.000 faili meçhul(!) cinayet üzerindeki perde aralanmış değil. Bu engelleme kararları ile KCK-davaları olarak gündeme getirilen ve on binlerce Kürt siyasetçiyi uzun yıllara varan cezalara çarptıran mahkeme kararlarının altında bugünkü ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ imzaları var. Bunlar hain ise verilen kararların hukuki değeri ne olur? Roboski katliamı da bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ işi miydi? Kürt yerleşim alanlarını yerle bir edenlerden birçoğu yine bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ içinde yer almaktadır. Bunun sizce tatmin edici cevabı nedir? Bu ’’Terörist, vatan haini darbecilerin’’ çoğu Kürt yerleşim alanlarına yönelik yürütülen savaşta ’’Vatansever, şanlı Türk askeri’’ idi. Ancak bugün bunların esasen ’’Terörist, vatan haini darbeciler’’ olduğu anlaşılmıştır. Bu konuya açıklık getirme arzu ve isteğiniz var mı? Kürt sorununa ilişkin duruşunuzda bir değişiklik oldu ya da olacak mı?
Erdoğan-Gülen-İşbirliğiyle kurdurttuğunuz çakma Alevi derneklerini elinizle koymuş gibi hemen bir kararla kapattınız. Alevilere bir açıklama ihtiyacı duyuyor musunuz? İzzetin Doğan-Fethullah Gülen ve Bakanlık düzeyindeki işbirliğiniz neticesinde gündeme getirdiğiniz Cemevi-Cami projenizin eksilen ayağının yerini nasıl dolduracaksınız, ya da orada da yine Gülen’in oyununa mı geldiniz?
Rus askeri uçağını düşürdüğünüzde, Başbakan Ahmet Davutoğlu, ’’Emri kendim bizzat verdim, şimdi olsa yine emir veririm’’, demişti. İki pilotu tutuklattınız. Ülkeyi Rusya ile savaş ortamına bu iki pilot mu soktu, yoksa o işte mi Fethullah Gülen’nin marifeti? Size rağmen bu işler nasıl oldu? Bütün bunlara inanmamızı mi istiyorsunuz?

Bundan sonra neler olur sorusu hepimizi meşgul eden temel bir konudur. Henüz elimizde yeteri kadar bilgi bulunmamakla birlikte legal siyasetin bugüne kadarki uygulamalarına bakıldığında bazı şeyler söylemek mümkündür.
Dört olasılıktan söz edilebilir.

  • Darbenin bastırılması Erdoğan’ın elini güçlendirmiş Erdoğan, hızla başlattığı tüm muhaliflerin bertaraf edileceği temizlik hareketini geliştirerek, parlamenter sistemi de devre dışı bırakacak tek kişi sultasına yönelebilir. Ne de olsa elinde, denetlediği bir polis gücü ile kendi tabiriyle ’’%50’’si var. Bu politikayı zorlayıp ortamı germesi halinde ülkeyi iç savaşa kadar götürebilir.
  • Şu anda sürdürülmekte olan TO-Erdoğan koalisyonunda TO inisyatifi ele geçirip, devlete sızan/süzme dinci-şeriatçı unsurların temizlenmesini Erdoğan eliyle gerçekleştirir ve Türkiye’de sarsılan Kemalist devlet ideolojisini tekrar hakim kı Bir iki örnek vermek gerekirse; İsrail ile yapılan stratejik anlaşmaların altında İsrail karşıtlığı ile bilinen Başbakan Necmettin Erbakan’ın imzası var. Onun Başbakanlığı döneminde çok sayıda Kur’an Kursunun kapatıldığı hatırlardadır. Kendi iktidarında MHP’nin boy hedefi olan Ecevit’e MHP ile koalisyon kurdurtulmuştur. Her fırsatta Kürt siyasi hareketine düşmanlığıyla övünen MHP’nin iktidarda olduğu bir süreçte Abdullah Öcalan’ın idamı ertelenmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Kural olarak denebilir ki, ’’İti öldürene sürütürler!’’.
    Bu olasılığın seçime kadar sürdürülmesi neticesinde CHP-MHP tarafından desteklenen silahlı güçlerin de müdahalesiyle seçim galibinin CHP olması da mümkündür. Dış destekleri azalmış, Batıya sırtını dönmüş bir AKP yerine CHP’nin desteklenmesi kuvvetli bir ihtimaldir.
  • Yukarıda saydığımız her iki olasılığın da sağlıklı bir ortam yaratması mümkün değ Cumhuriyetin ilanından bu yana uygulana gelen devlet politikasının bir barış ortamı yaratarak ülkeyi demokratikleştirmediği ortada. Aynı anti demokratik tekçi devlet zihniyetinin yeniden uygulamaya sokulması bir yarar getirmez. Halkın tüm sınıf ve tabakalarının bizzat müdahil olduğu köklü bir sistem değişikliğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Bunun gereği olarak ta her etnik ve inanç kesimi mensuplarının kendisini huzurlu, hakları yasalarca güvence altına alınmış eşit vatandaşlar olarak hissettiği bir ortam yaratılmalıdır. İstenmesi halinde, darbe sonrası olumlu hava bunun için fırsata dönüştürülebilir. Temel sorunların başında gelen Kürt sorununun barışçıl bir yöntemle çözülmesi için de olumlu koşulların oluşturulabilir. En büyük avantaj, bugüne kadar sadece gerektiğinde gündeme gelen AKP-CHP-MHP birlikteliğinin kitleler nezdinde vicahiye dönmüş olmasıdır. Ülkeye barış getirilmek isteniyorsa dışlanmayan bir HDP ile birlikte gerekli çözüm önerilerini halkın gündemine taşıyarak özgür bir tartışma ortamı sağlanmalıdır. Ortadoğu’da esen değişim rüzgarları herkesi etkilemektedir. Kürt halkının bundan böyle hiçbir şekilde kendisine dayatılacak bir statüsüzlüğü kabul etmesi mümkün değildir. Bu sorun her ülkenin artık kendi iç sorunu olmaktan da çoktan çıkmış bulunuyor.
    Barışçıl bir politikanın uygulanması halinde başta halklar olmak üzere politikacıların da yarar sağlayacağı aşikardır ve böylece de demokratik, laik bir sistemin gelişmesine olanak sağlanabilir.
    Böylesi bir olasılık mümkün mü sorusuna vereceğim cevap, AKP-CHP-MHP’nin bugüne kadar özellikle de Kürt sorunu karşısındaki duruşlarıyla sergilediği politikalarına bakıldığında, ne yazık ki kesin bir ’’HAYIR’’dır. Bu üç devletçi partinin kendi ideolojik duruşlarını inkar ederek bugünden yarına demokrasi havarisi kesileceğine inanmak ’’Olmayacak duaya Amin demek’’ten öteye bir anlam taşımaz.
  • Son bir olasılık ise, sisteme entegre olmuş bir HDP’nin ’’Devleti kurtarma’’ hevesine kapılarak sınırlı da olsa elde ettiği muhalif potansiyeli heder etmesi ya da dayandığı kitle potansiyelini geliştirmek amacıyla toplumu aktif mücadelenin içine çekerek sokağın yaptırım gücünü geliş Bu tarz siyaset demokrat unsurların toparlanmasını sağlayabilir. Bekleyip göreceğiz.

Sistem demokratikleştirilmeden sorunların üstesinden gelme olanağı yoktur.

31.7.2016

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

ALEVINET TV

IV. KUŞAK CUMHURİYET DÖNEMİ (DEMOKRATİK CUMHURİYET)

BÜLENT FELEKOĞLU

Published

on

Türkiye cumhuriyeti demokrasi mücadele süreçleri geçişken ve karmaşıktır. Geçişgenliği ileri, geri süreç izlerken yaklaşık ideolojik argümanların kullanılması. Karmaşıklığı sivil siyaset ile, merkezi istihbari devlet ideologyasının içiçeliği meselesidir. İç güven ilişkisinin zayıflığı, nüfusun merkezi devlet dinamiğine kendini ait hissetmemesi, merkezi devlet dinamiğinin ise tarihsel güvenilmez halk yaklaşımı. Coğrafyaya dışarıdan nüfus ikamesi ile demografik yapıyı tek tipleştirme yaklaşımı ile açığa çıkmıştır. Coğrafik yapıya yeni yerleşim nüfus ise kendini ait olmama duygusu ile merkezi devlet ideolojisinin Ortodoks savunucusu olarak güvenceye almıştır. Merkezi sistem tüm suç, istihbari ve demografi arası güven bunalımını bu nüfus üzerinden yürütmüştür. Entegrasyon yaklaşımından çok, tarihsel devşirme geleneğinin işleyişini görebilmekteyiz. Bu durumda demokratik halk dinamiklerinin işleyişinden çok Devlet Baba yaklaşımlı Milli Şef süreçlerini 25 şer yıllık geçişlerle görebilmekteyiz. Sistem yönetilemez boyuta geldiğinde ise istihbari organizasyonlarla, dış mihrak travmalı darbe dinamiklerini görebilmekteyiz.  Türkiye merkezi devlet ideolojisi içerisinde savunma olarak ikame ettiği nüfus yapılarına dikkat edilir ise, dışardan ikame nüfusun ağırlığını görecektir. (Dışarıdan ikame ilişkisini belirlenmiş sınırlardan çok, doğum coğrafyası ve kültürel üretim araçlarının belirleyeciliği, sosyal ilişki yerleşimi olarak)  olarakTürkiye coğrafyasında nüfusu sadeleştirme ya da tek tip nüfus yaratmak hedeflenmiştir. Bu durumun Anayasa karşılığı Türk- İslam – Hanefi olarak tanımlanmıştır. Cumhuriyet Türkiye Cumhuriyetidir. Ama nüfus vatandaş ilişkisi Türkiyeli değil, Türk olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlama Türkiye demokratik süreçlerinin de önünde temel engel olarak durmaktadır. Lakin, katliamdan ya da baskıdan sürülmüş bir nüfus dinamiği başka bir katliam ve baskı coğrafyasına yerleştirilmiştir. Korkular üzerinden yerleşim yerli – milli travmasının da temel argümanı haline gelmiştir. Cümlenin kurulduğu coğrafya ise Anadoludur. Ermeni, Rum, Alevi, Kürt, Süryani katliam ve göç dinamikleri bu süreçte defalarca uygulamaya konulmuş. Hatta bu yöntem bir yönetme tarzına dönüşmüştür. Korkularla yönetme, katliamdan doğan servet ve talanla yönetme. Bu süreçleri Anadolu Türk Birliği adı altına Osmanlının Türkmen ve Kürt katliamlarında da açık görebiliriz. Diğer yandan büyük saldırı da Türkmen kültürüne devşirme Türklük üzerinden uygulanmıştır. Hedeflenen tüm coğrafyalara açık kapı bir Anadoluluk yerine devşirilmiş, nefes boruları tıkanmış dönemsel sunni tenneffüslerle sürekli ayakta kalmak sorunu( Beka sorunu) yaşayan Halktan azade, halka hükümran kripto işleyişlere mahkum edilmiş, halkın yönetimde araçsal olduğu korku cumhuriyeti hedeflenmiştir. Zengin yaratan, fakir doğuran Vesayet sistemli yönetimler açığa çıkmıştır. Halk ise İpe ve Silaha sarılmış, kendi intiharını son bedel olarak görmüştür. Vatan aşkının kara sevda gibi halka genç aşık muamelesi yapılmış. Devrimcisine romantik intihar reva görülmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti sürecine tarihsel bir bakış atacak olursak.

Birincisi Avrupa’ya yayılan, bankacılık, altın ve gümüş birikimi yapan, Rum, Ermeni ve Süryani odaklı Doğu ekonomisini  püskürtmek. Bağımsız Ermenistan fikirlenmesi  ile İstanbul dışına atarak denizle bağlantısı koparılmış,  doğuya hapsedilmiş bir Ermenistan oluşturmak(Başarılı olmuştur). İngiliz güvenli bölge stratejisi. Bu şekilde hem İttihat Terakki tetikçi konumunda kullanılarak milli burjuva tahayyülü oluşturulmuş. Hemde uluslararası boyutta katliamcı devlet olarak lanse edilmesi sağlanmıştır. İttihat Terakki bu politik strateji ile iyice İngilizlerin denetimine alınmıştır.  İstanbul ekonomisi üst çeperde İngiliz ve Amerika korumasında Yahudi sermayesinin denetimine sokulmuştur. Ayrıca inançsal boyutta Vatikanın yerini sağlamlaştırmak. Lakin Ökümenlik Gregoryen Ermeniler ile  Ortodoks Süryani, Ortodoks Rum  Yunanlıları ve Rusları İstanbuldan uzak tutmak. İstanbul Yunanlılara vaat edilmiştir. Gizli anlaşmalarda ise Yunanlılar kesinlikle İstanbuldan uzak tutulmalıdır. Yoksa Avrupa tarihi mirasın sahibi sayan Helen kültürün ve Ortodoks Hristiyanlığın tüm Avrupayı tehdidi işten bile değildir. İngiliz şaşalı tarihi Yunan ( Helen) kültür ile çakışmak zorunda kalacaktır. Aryen Kökler ise yeniden tarih inşasında Katolik Hristiyanlığa engel olduğu gibi, Kapitalist ekonomi önünde de engeldir. Yani Doğunun batısı olan Hellen de teslim alınmalı ve tecrit edilmelidir. Aryen Kültür ise toprağa gömülmeli. Ermeni, Rum, Süryani, Kürt, Alevi Tehcir – Tenkil ve Asimilasyonu  Anadolu mücadele dinamiklerini suça bulaştırarak, çok kültürlülüğü imha teslim alma süreçleridir. Lakin bu süreci gören Türk, Kürt, Ermeni, Rum komüncüler azınlıkta olsalar da karşı çıkmışlardır.  1915 -17 Ermeni halkın katliamı ile suça bulaştırma gerçekleşmiş bu durum şantaj haline dönüştürülmüştür. Lakin ekonomik olarak önemli bir dengeleme denklemi bertaraf edilmiştir. Hınçak ve Taşnak’ın ve kendini zenginliğinden dolayı korumada sanan üsttenci Ermeni Burjuvazisi işlerin hiçte öyle olmadığını kısa sürede anlamışlardır. Lakin Kürtlerle yaptıkları anlaşmalar yine üsttenci yaklaşım ve ciddiyetsizlikten dolayı kolayca dışardan bozulmuştur. Ermeni devletleşme süreci bu tehciri – savaşı avantaj sayan bir öngörüsüzlüğe de teslim olmuştur. Kürtlerde ise Müslümanlığından dolayı safiyene bağlılık derin hatalar yaptırmıştır. Lakin bu güvenin hazırlığı Hamidiye Alaylarında atılmıştır. Ermeni katliamını fırsat bilen Sefaradlar(Göçmüş Yahudiler) nasıl yanıldılarsa İngiliz ve İstanbul Masonlarına karşı. Kürt Fırsatçı bazı aşiret ve yapılarda öyle yanıldılar. Diyap Ağa’nın Dersim katliamı hazırlığında bıçak ucu görülmesi meselesi gibi.  Lakin Kürtlerin yoğunluklu talepleri bu güçler tarafından sürekli manipüle edildi. İngiliz politikası ve İsrail devleti kuruluş tahayyülünde Kürtlerin, Türklerin, Ermenilerin ve Rumların Ortak vatan ruhu büyük tehlike olarak görülmektedir. Bu durum diyalog kanalları açık olan, isyan ya da çatışma dinamiğine dönüşemeyecek boyutta olan durumları iç darbe dinamiğini devreye koymak için sürekli tetiklenmiş, cesaretlendirilmiş, ilk fırsatta ise arkadan bıçaklanmıştır. Koçgiri, Ağrı, Şeyh Sait, Mele Mustafa ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti pratiklerinde İngiliz ve İstanbul Mason politikası açık gözlemlenebilir. Türk devlet sistemi içerisinde de sürekli bir paralel devlet dinamiğini korumuştur.

Mustafa Kemal Anadolu Kurtuluş dinamiğinde böyle bir suç yükü ile Anadolu’ya çıkmıştır. Lakin hakkında idam kararı çıkmıştır.  Osmanlı sol komüncüler ulus hareketlerine karşı da büyük zayıflık halindedir. 1919 Anadolu fikirlenmesinin ortak vatan ilişkisinin bilinçte yer ettiği bir çıkış olarak okunmalıdır. 1919 ve 1924 e kadar olan süreç Ortak Vatan ruhunun canlı olduğu bir kuruluş dinamiği olarak okunmalı. Mustafa Kemal Kürtlerle ilişkisi İstanbul’dan başlanarak yeniden gözlenmeye muhtaçtır. Lakin İngiliz diplomasisi bu alanı da hiç boş bırakmaz. İsmet İnönü ve Kazım Karabekir süreci kontrol edecek olan derin politikanın aktörleri olarak hemen Mustafa Kemale bağlılıklarını bildireceklerdir.  Samsun çıkışı Anadoluluğun fikriyat hattının yoğunlaştığı, Amasya tamimi,(Ortak Vatan vurguları halen açığa çıkarılmamıştır. İdeolojik Türklük bu belgeleri halen manipüle etmektedir.) Erzurum(İsmet ve Kazım Karabekir bu kongreden sonra bağlılıklarını bildirmek için Mustafa Kemalin yanına koşarlar), Sivas kongreleri ve I.TBMM Anadolu ve Ortak vatan ruhunun taçlandığı dönem olarak okunmalıdır. Lakin Mustafa Kemal bu ruhun temel kurtarıcı olduğunun farkındadır. Bu nedenle İttihat Terakki’i ile çatışma yaşar. Hacı Bektaş Dergahında ki görüşmesi ve aldığı destek, Kürt milletvekillerinden aldığı destek. Erzurum ve Sivas kongrelerinin Kürt aşiretlerin korumasında yapması, başkomutanlık yetkisinin T.B.M.M Hükümetin’de tekrar kendine verilmesinde Kürt Milletvekillerin etkisi. Doğru okumalar ile ele alınmalı. Şark Islahatı harekete geçiren temel öneriler de İnönü’ye aittir. Lozan sürecinde Kürt vekillerin Fermanını hazırlayan da İnönü olmuştur. Belgeler peşinde olan araştırmacılar nedense hiçbir katliamda İnönü imzasını görmezler. İnönü’ye ait birçok belge sırlıdır. İnönü de kendisinin dolaylı görevinin temsilcisidir.

Bununla birlikte Misak-ı Milli olarak tanımlanan  Halep, Musul, Kerkük’ten(Kentin anahtarı direnişle İngilizlerden alınmış ve Osmanlı Sultanı Vahdetti’ne gönderilmek istenmiştir), Maraş, Antep, Diyarbakır, Dersime( Dersim Genareli madalyası Seyit Rızaya takdim edilmiştir) kadar olan hatta Halk kendi özgücü ve dirayeti ile işgalci güçleri bölgelerinden çıkarmıştır. Bu durum ordunun yoğunluğunu batıya vermesini sağlamıştır. Çok dağınık cephelerde başarı mümkün değildi. Mustafa Kemal direnmiş Anadolu dinamiği üzerinde bir güvenle yol yürüme imkanı bulabilmiştir. Mustafa Suphi’nin katli planlı Sovyet desteğinin İsmet İnönü üzerinde yoğunlaştırılması meselesi olarak da okunmalıdır. İngiliz açıklanmamış Sovyet anlaşması (Türkiye boğazların serbestisi koşullanması ile Sovyetin de kullanabileceği ama sıcak denizler hedefi önünde ise emniyet subabı olan, yarı devletçi kapitalist ekonomi altyapısı inşa edilecek) Mustafa Suphi’nin katli, 200 yunanlı sosyalistin öldürülme ilişkisi ile aynı hatta okunmalıdır. Sol komüncülerin Anadoluluk fikri Ermeni, Rum, Türk, Kürtler arasında ortak fikirlenme ve direnç noktası olarak Britanya planlarına ket vurma gücüne ulaşması işten bile değildir. Bu sürecin rol ikamesini  I.İnönü ve II. İnönü muharebelerinde açık görebiliriz. Yöntemsel olarak İnönü’nün ikinci adamlığa yükselmesi ve Mustafa Kemal’in Kürtlerle yapacağı diyalogların önünün kesilmesi amaçlıdır. Öbür ayağı Fevzi Çakmak ve Liberal Celal Bayar olarak karşımıza çıkar. İngiliz temel politikası Doğuda Musul, Kerkük’e kadar olan Kürt coğrafyasında Kürtler ve Türkler arasında yapılacak güçlü bir ortaklığın kendisi ve sömürü alanı için çok zararlı olacağının farkındadır. Lakin Fransızlar ve İtalyanlar bu hattın daha güneyine itilmişlerdir. Misak-ı Milli olarak Ortak Vatan ilişkisi 1925 Şeyh Said İsyanı ile sona erdirilecektir.  İngiliz  politikası en güçlü başarısını elde etmiş oldu. Muktedir Devlet Teba Halk anlayışı İdeolojik Türklük esas alınarak tekrar devreye sokulmuştur. Ermeniler 1915 te saf dışı bırakılmış bu süreç kurulacak devlet dinamiğine şantaj olarak tüm alanlarda kullanılacaktır. Çünkü Ortak Vatan ruhu ile bütünleşmiş TBMM hükümeti Bugün ki namlarıyla İran, Irak, Suriye hattına sirayet etme özelliklerine sahiptir. Bu durum petrol hatları içinde tehlikedir. Lakin Sakarya Fırat harplerinde Rus silahlarının yanında Yoğun İngiliz silahları ve Yahudi tüccarlardan silah temin edilmiştir. Yunanlılar ise durum karşısında çekilmişlerdir. Çünkü İstanbul sözü tutulmamıştır. Lozan sürecinde İsmet İnönü birçok aşırtmadan sonra müzakere heyetinin başına gelmiştir. Bu durumda ise ilk iş Lozan’da Kürtlerin ve Türklerin temsilcisi olarak tanıtması ise manidardır. Hemen ardından 27 Kürt vekilin katli İngiliz destekli İdeolojik Türklüğün açık ara Mustafa Kemali de teslim aldığını gösterir. Lakin Mustafa Kemal tüm dış diplomasiden uzaklaştırılma sürecinin açığa çıkmasıdır. Musul, Kerkük’ün teslim edilmesi de bu sürecin İç dinamikleri de teslim aldığını gösterir. Bundan sonrası İdeolojik Türklüğün daha fazla suça bulaştırılması süreci ve Mustafa Kemal’in Koçgiri’de anlaşmaya dönük yaklaşımı yine bu İdeolojik Türklük( İttihat Terakki şahsında, Osmanlı Devşirme geleneğin etkin olduğu devlet bürokrasisi) buradan da çatışmayı derinleştirerek katliam sürecine girmek hedefini gerçekleştirmiştir. Mesele iç dinamikleri terörize ederek sistem dışına itmek. Ayrıca İngilizlerin temel şartlarından biri de Monarşi ve Hilafet kaldırılması meselesidir. Saltanat ve Hilafet yeniden Orta Doğu ve Balkanlara sirayet edecek İdeolojik bir toparlanma olması durumunu engellemek için sembolik olarak bile kalmasına müsade etmemiştir. Lakin saltanatın-Hilafetin sembolik olarak bile kalması İdeolojik Türklüğün işlemesine de engel olacaktır. Sembolik Saltanat ve Hilafetin olduğu bir Halk cumhuriyeti Orta Doğu ve Avrupa yayılma alanları bakımından bir geleneğe sahip olabilir. Bunun kesinlikle engellenmesi gerekir. Lakin Musul’un anahtarını ingilizler’den alan Kürt aşiretler anahtarı saraya göndermiştir. Mustafa Kemal’in zihin dünyası bu hattı hesaplamış I.TBMM ruhu ve 1921 Anayasısı Saltanat ve Hilafeti tartışmaktan çok Ortak Vatan ruhu ile tüm yurdu her satıhta kurtarmayı ortak hedefe dönüştürmüştür. Lakin I. Ve II. İnönü ile bu süreç bir baskıya dönüşür suça bulaştırmanın mimarı  İdeolojik Türklük baskın tavrını artırır. Lozan Antlaşması sonrası Cumhuriyetin ilanı ile Ortak Vatan ilişkisi kimliklerden arındırılmış yeni Saltanatın Muktedir Devlet(Kutsal Devlet), Teba Halk anlayışı yeniden kurumsallaşma sürecine girecektir. Ebed – Müddet devlet ideologyası iç çatışmalı bir devlet formunu çekirdeğine koyar. Saltanat kalkmış ama kardeş katli devam etmektedir. Mustafa Kemalin bu durumu esnetmeye dair son çıkışı Nutuk olacaktır. Bundan sonrası tecrit süreci olacaktır. 100 yıllık Anadoluluk fikrinden uzaklaşacak İdeolojik Türklüğün (Ulus Devlet) formunun ikame süreci olacaktır. Mustafa Kemal ise tüm esnek ve öngörülü yaklaşımlarından arındırılarak Atattürkçülük İdeologyasıyla suça bulaştırılan bir süreç izlenecektir(Sosyal Kemalizmin yenilgi süreçleri 1935 ten itibaren okunabilir). 1924 sonrası Şark Islahat Planı ise Devşirme geleneğin(İttihat Terakki şahsında somutlanacaktır)  Anadolu’dan Öç alma geleneği olarak işleyecektir. Lakin Türkiye halkları 10 yılda bir İsyan dinamiği ve karşısında kutsal devletin kendini korumak ilahi yaklaşımı ile katliam- kırıma ve asimilasyona uğrayacaklardır. İktisadi olarak ise iç çatışmalar bitmediği için bir adım ileri iki adım geri tarzı belini doğrultamayan, kutsal bürokrasiyi besleyen emekçi halk gerçeğini önümüze koyacaktır. Tarım ve devlet teşekkülleri 2. Dünya savaşında bir dinamizm yaratsa da Masonik politika mutlak bunu engellemiş. Menderes ile birlikte ve Marşhall yardımı ile tarıma müdehale edilecek, şehirleşme karakteri ile patronlara beton ekonomisi yolu açılacaktır. Bu şekilde yeşil kuşak süreci ile İdeolojik Türklüğe, İdeolojik İslam’da ikame edilmiştir. Köy Enstitüleri süreci ve Dünyada ki iki kutuplu hal Türkiye Sosyalist dinamikleri oluştursa da Mustafa Kemal’in tecridi gibi, Türkiye Demokrasi sürecini güçlendirecek sol dinamikler ve İslam komüncüleri de İdeolojik Türklüğü aşamamıştır. Bu sistem Masonik ve İngiliz poltikalarından, A.B.D  dışında hareket edemez. Bu durum karşılıklı ilişki tarzından çok iç bürokrasiye yerleşmiş ekonomik ve siyasi dinamikler ile işletilmektedir. Kürtler – Aleviler ise mutlak tecrit altında olmalıdır. Sol komüncüler son kertede özünden koparılmış Kemalizm, İktidarlaşmış Atatürkçülük üzerinden doğru çözümlenmemesi nedeni ile İdeolojik Türklüğe kurban olmuştur. Lakin bu süreçte doğal toplum inancı olan Alevilik içerden çocuklarından darbe almıştır. Anadolu Halk dinamiklerini Sol örgütlülük üzerinden konsolidasyonu da başarısız olmuştur. Gelinen nokta ise Ortanın Solu gibi işlevsiz sağa yatmış sol dinamiklerle halkın gazını alan İhaleci Sosyal Demokatlığa kurban edilmiştir. Sol artık İdeolojik Türklük için sadece emniyet subabı olacaktır. Lakin solculuk içten bir Atatürkçülük sevdası ile Kemalizm karşıtlığı yapmış ve Ortak vatan ilişkisini Kürt karşıtlığı üzerinden tasfiyeye yönelmiştir. İslami dinamiklerde İdeolojik Atatürkçülük yönlendirmesi ile Mustafa Kemal ve Kemalizm karşıtlığı, Kürt, Alevi, Ermeni düşmanlığı  üzerinden Sağ İdeolojik Türklüğün cenderesinde teslim alınmış Hakikatçi İslami komin dinamikleri geliştirememişlerdir. Saidi Nursi(Kurdi) Ortak Vatan ilişkisinden Yine kontrollü tecrit ile İdeolojik Türklüğe teslim edilmiş. Son kertede FETÖ organizasyonuna kurban verilmiştir. Diğer taraftan Cemaatlerin insafına bırakılmış Müslüman halk Allah’a Kul olmak dışında Şeyhe Kul yapılmıştır.  Bu şekilde araçsallaşmış İslami formasyon ile İdeolojik Türklüğün sağ cenderesinde Masonik politikaya araç olmuşlardır. Çile yine Anadolu Halklarının omuzlarında kalmıştır. Bu dejavu 10 yılda bir demokratik değerler üzerinde darbe dinamikleri ikame edilerek bugüne gelmiştir. Aleviler, Kürtler yine tecritte, Hakikatçi Müslümanlar yine araçsal, Sol Komüncüler aynı durumda. Azınlık politikası ile Türkiye Rum, Ermeni, Süryani v.b. kimliksel ve inançsal aidiyetler ise Güvercin Ürkekliğinde. Diaspora mirasçıları ise ortak vatandan çok altın defineciliği peşinde Türkiye Ermeni halk dinamiklerini pazarcı başı konumunda bırakmışlardır. Sonuçta Anadoluluk fikri 60 larda devrimci kuşağı beslemiş ve tüm dinamikleri ikna edememiştir. 12 Eylül sonrası oluşan boşluğu çok parçalı sol ve sağ dinamikler doldurmaya çalışmış. Bunun yanında Kürt hattı da Sol hattı güçlü bir örgüt dinamiğine dönüştürmeyi başarmıştır. Öcalan’ında I. TBMM den süregelen Ortak Vatan yaklaşımı tecrit ile tehdit altındadır. Barış süreçleri İstanbul masonları ve Merkezi İsrail tarafından Türklerin ve Kürtlerin ortak çözüm dinamiği oluşturmasını tehlikeli bulmuş Gladyo tüm hükümet ve bürokrasi dinamiklerini felç etmiştir. Barış sürecini imhaya götüren dinamikler 15 Temmuz sürecini ortaya çıkarmışlardır. Çöktürme planı ile tüm muhalif dinamikler tehdit altına alınmış. Fakat politika sürdürülemez boyutlarda bir Tek Adam yönetimine evirmiştir kendini. Türkiye halkları yeni bir Nüfus entegrasyonuna yönlendirilmektedir.

Geniş ve detaylı bir anlatım alanı olacak girizgah ile Türkiye Demokratik Mücadele sürecini dört  bölüme ayıracağız. Bu dört dönem geçişgenliği makale içerisinde açıklanmaya çalışıldı.

  1. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: Bu süreci 1.TBMM sürecinden Milli Şef süreci olarak algılanmalı. Tek parti hükümetleri ve İdeolojik Atatürkçülük süreci olarak Türkiye Demokrasi tarihine yazılabilir. 1921 – 1950 süreç olarak alınabilir. Kapalı ekonomik model. Nüfus konsolidasyonu ve demografik dönüşümler süreci. Devşirilmiş asimilasyon. İdeolojik konsolide Türklük. Sosyal Kemalizm’in yenilgisi, İdeolojik Atatürkçülüğün inşası.
  2. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: 1950 – 1975 İkinci Dünya savaşı sonrası politik açılımlar. Türkiye Sol dinamiklerin fikir alanı genişledi. Türkiye kapitalist ekonomiye açıldı. ABD ve Marshall yardımı ile tarıma müdahale süreçlerine start verildi. Menderes Çok Partili sürecin hareketlenmesi ile ideolojik İslam ve yeşil kuşak hamlesinin alt yapısı süreci. Köy Enstitülerinin kapatılması. Gevşek Türk – İslam ideolojik yapılanması. Sosyalist yoğunluk birikim üst seviyelerde. 27 Mayıs 1960 Darbesi ile Menderes Hükümeti AP süreci sona erdirilmiştir. Çelişkiler yine günümüz dönemine çok uygundur. 12 Mart 1971 Muhtırası ile askeri alan sivil dinamiklere bütünlüklü yön verir. Bu süreç sivil demokrasi çabalarının Askeri vesayet tarafından baskılandığı süreçler ve hamleler dönemi olarak okunabilir. Sivil demokrasi yönlendirilmiş ideolojik hamleler yapar.

III. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: 1975 – 2011 Çok partili sağ dinamikli ideolojik yaklaşımın devlet içerisinde ve askeri alanda ve toplumda rağbet yönelimin desteklendiği. Kıbrıs harekatı. Rus etkisi. NATO çatışması. Sosyalist  dinamiklerin imhasını hedefleyen bütünlüklü devlet politikası. İç güvenlik içerikli tasfiye yönelimi 1980 darbesini açığa çıkarır. Sivil hat yoğunluklu tasfiye edilir. Sol, sosyalist ve aşırı sağ dinamiklerin tasfiyesi. Kürt ideolojik hareketlenmesi ve PKK süreci Kimlik ve İnanç dinamiklerinin tekrar güçlü açığa çıkması ve Alevi katliamları ile devletin nüfusu merkezde tutması, yeşil kuşak filizlerinin cemaat yapılanması ise paralel bir devlet organizasyonuna yönelmesi. Kürt kimlik meselesi ve silahlı mücadele süreci. İdeolojik İslam temel argüman.  28 Şubat 1997 süreci ve sistemin ikamesi. Kürt meselesi üzerine sivil dinamiklerin güç kazanması ve uluslararası süreç. AKP dönemi demokratik açılım süreci. 2011 Gezi süreci yön değiştirmiştir.

  1. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: 2011 Gezi süreci ile hareketlenen sivil demokratik halk dinamikleri ve Çözüm süreci ile kapı aralanan Kürt meselesinin çözümüne dönük yaklaşımlar. Devlet kanadında sivil alanın açığa çıkması Orta Doğu için erken olan doğumu bekletme kararı vererek buzdolabına kaldırdı. Savaş dönemlerinin kaçınılmaz sonucu tek adamlık pratiği devreye sokuldu. Paralel devlet organizasyonu FETÖ üzerinden Çözüm Süreci akamete uğratıldı. 24 Haziran seçimleri HDP dinamiği anlaşmalı geriletilmek istendi. Türkiye açılımı bir nevi Çöktürme Planı ile engellenme yoluna gidildi. Suriye savaşı, Hendekler süreci, kayyumlar ve 15 Temmuz darbe girişimi ile Tek Adam konsolidasyonu İdeolojik Türk – İslam sentezli merkezi ideolojik hamle. Rusya – Amerika denge politikası tekrar devrede. Rusya sıcak denizlerde. Demokratik Halk Sivil Dinamikleri açısından süreç ise birlikte mücadele dinamiklerinin daha güçlü açığa çıkması. IV. Kuşak Cumhuriyet Demokratik Güçlerin mücadele güçlerinin İslam Komüncüleri, Sol Dinamikler, İdeolojik Atatürkçülükten sıyrılmış Kemalist Demokratlar(Sosyal Kemalistler), Sosyal Demokratlar, Kürtler, Aleviler, Ekolojistler, Feministler Türkiyenin geleceğini kurabilecek bir sürece girmişlerdir. 31 mart böyle bir başarının sonucudur. Bu sürecin doğru tanımlanması sonucunu da güçlendirecektir. Suikastlar dönemi ile yeniden bir Kürt, Alevi katliamı üzerinden merkeze çekilerek korunmaya çalışılacaktır. Sonucu ise çok ağırdır. Tutunulması zordur. Halkın tüm kazanımları yok olacaktır. Sonuç 20 yılını kaybetmiş bütünlüğünü de koruyamayacak bir Türkiyedir. Diğer yandan Demokratik Olgunluğa yürüyecek Cumhuriyet  Türkiye’si, güçlü mücadele gerektiren, önünde çok fazla engelin bulunduğu bir süreçtir. Anadolu ruhu ile tüm kimlikleri kapsayan ve benimseyen bir Türkiye, ekonomisi Üretici, paylaşımcı, ekolojik bir ekonomi, Ortak Vatan olgusu Anadolu ruhunu tüm Orta Doğu’da demokratik güce dönüştürme gücü olan bir Demokratik Halk Cumhuriyetidir. Bu demokratik olgunluğun silah gücünden daha büyük bir gücü vardır. Sınırları hegemon istiladan çok Misak-ı Milliyi aşan sınırlara sahiptir. Bugün fırsatlar vardır. Mesele savaş kumpasından sıyrılacak ısrarlı  Demokratik Birliktelik ile mümkün görünmektedir. Dik dur siyasetinden çok, “Esnek ve Kapsayıcı Ol” dış politikası – Yurtta Sulh Cihanda Sulh yaklaşımı ile ortaklaşabilir. Bağımsız devlet diye bir şey yoktur. Dünya bu kadar iç içe geçmişken. Tüm Dünya göç halinde iken. Savaş histerisini bitirmek Demokrasi mücadelesinin ilk şartı olarak okunmalıdır.

Tarihçi – Yazar

Bülent Felekoğlu

Continue Reading

Forum

ENVER CAN DEDE: ALEVİ İMAM HATİP LİSELİ BİR UCUBEDİR

editor

Published

on

By

Okullar her yaştan insan için birer öğrenme merkezidir.

Okullar ilimin,bilimin, teknolojinin, sağlığın,tarihin coğrafyanın,insanlığın ve tüm canlıların yaşamına dair gereken her şeyin öğretildiği ve eğitildiği bilim merkezleridir. Bunun içerisinde din olmaz. Alevilikte okulda öğretilemez.

Din inananla, inanılan arasında kurulan manevi bir köprüdür. Bu köprünün varlık tarafından ne geçme ne de kullanma zorunluluğu yoktur. Hele ki Alevi inanç düşüncesinde böyle bir kurum ve kuruluşa hiç bir şekilde ihtiyaç duyduğu görülmemiştir.

Alevîler inançlarını, inanç içerisindeki ritüellerini ailesinden, pirlerinden yaşayarak öğrenirler.

Alevilerde genel olarak toplu yapılan ibadet şekli cem olma halidir. Ceme girmenin, cem de oturmanın , kalkmanın,dua almanın, dua vermenin erkanda bir adabı vardır. Bu da yola girerek ve yaşayarak öğrenilir.

Birileri kalkmış: Aleviliği asimilasyona uğratan, Alevilik bir dinse ben orada yokum diyenlerle ,cemevlerini ibadethane saymayanlar ile,farkı zamanlarda defalarca Aleviliğe ve Alevilere hakaret dolu laflar edenleri de yanına alarak Alevi İmam Hatip lisesi adı altında ilimden ve bilimden uzak okul yaptırıp, kendisinin Alevi dedesi olduğunu iddia eden bir şahsı oraya müdür tayin ederek okul adı altında bir yer açtıkları herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

Alevikerin ne bu türden bir okula, ne o okuldan yetişecek imama, nede hatibe ihtiyacı yoktur.

Alevlilikte yol vardır. Erkan vardır, cem vardır. Bu yolu, erkanı, cemi yürüten dedeler vardır. Dedeler de işlerini okullarda değil Ocak ve dergahlarda, pir mürşid ve üstad önünde çalışarak yaşayarak öğrenirler.

Bu Dosteli Vakfı eliyle açılışı yapılan bu okulun asıl amacı yıllardır Alevilerin asimile etmek ve Şiilestirmek için verilen çabanın başka bir örneğidir. Bundan önce gündeme getirilen cami – cemevi projesini hayata geçirmek isteyen düşünce orada başarılı olamayınca, bu yöntemi deneme koydular. Ama burada da başarılı olamayacaklar.

Bu yol öyle bir yol ki incelir ama üzülmez yani kopmaz.Her dönem birileri (piyonlar ve masalar) bulunarak Aleviler üzerinde oyun oynamak istiyorlar. Bu iş içinde Dosteli Vakfı ve onun başını çeken Sakine Tükek hanımefendiyi buldular diyemiyorum onlar zaten yıllardır bu tarz çalışmalar içinde vardılar. Birtakım çıkar ve menfaat odakları Aleviliği asimle etmek için kullanıma hazır bomba gibi hazır şer odakları.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren laik ve çağdaş düşünceden yana olan Alevîler tümden toplumun kabul görmediği bir yöntem ile farklı bir mecraya çekilmek istenmektedir. Yıllardır Aleviler okul bahçelerine yapılmak istenen camilerin yanlış olduğunu söylerken bu gün Okul içine cemevi yapılmasına ne kadar hoşgörüyle yaklaşabilir.

Dün okul bahçesine yapılacak camiyle ne kadar karşıysak bugün pkul içerisinde ki cemevine de o kadar karşıyız. Laik sistemde okullarda cami de, mescit de,havra da, kilise de, cemevi de olmaz ve olmamalıdır.

Bu özel hazırlanmış Alevi İmam Hatip lisesi kim ki çocuğunu gönderirse bilsin ki oynan bu kirli oyunu bir parçasdir.

Sonsözum şudur ki FETÖ’nün tezgahı ile bu halka cami ve cemevi projesi ile gelen zihniyet ne ise,bu gün de Alevi İmam Hatip lisesi projesi ile Aleviliği ve Alevileri asimle etmek isteyenler aynıdır.

Çekin elinizi bu hakkın üzerinden.

Gölge etmeyin yeter, başka ihsan istemez.

Enver Can
Seyit Süleyman Aziz Baba Cemevi Başkanı

Continue Reading

Forum

Enver Can Dede: Kim getirdi sizi bu makama?

editor

Published

on

By

Üstüne düşmeyeni kendi üzerine alan sayın CHP milletvekilleri ve partide görev almış üst düzey yöneticilerine sorarım size?

Neden yıllardır Alevilere yapılan bu kadar haksızlık karsısında üstünüze düşeni bugüne kadar yapmadı?

Alevilik dışlanırken sustunuz. Zorunlu din derslerine karşı etkin olamadınız,  cemevlerine ibadethane olması talebine sessiz kaldınız. Laiklik tahrip edilip dibe vurdu sadece adi kaldı yeterli olamadınız, cumhuriyetin bütün değerleri yok edildi onu da gereken tepkiyi vermediniz.

Şimdi kalkmış Alevileri dede olarak temsil etmeye çalışıyorsunuz.

Bu ülkede cami, cemevi projesiyle Alevileri yok etmek isteyen düşünce odakları o yolda başarıya ulaşamadı. Şimdi aynı kafa sizleri görevlendirerek Aleviliği eritip yok etmek hayaliyle okullar açtırmak okullara yönetici olarak dedeleri tahin etmek, okul içine bir cemevi yanına da bir mescit yaparak Alevilerin karşı durduğu okulun dede yetişmeyi bir dönem de yapılmak istenenler tesadüf değildir.  Böyle bir dönem de CHP buna karşı durması gerekirken şu yapılana bir bakın. CHP Aleviliğin inanç önderleri olan dedeleri siyasete alet ederek, konumların ve amaçlarının içini boşaltmak istiyor.

Bu görevi kimler size reva gördüyse geri iade etmeniz ve bu tur islerden uzak durmanız hem sizlerin hem de partinizin yararına olacaktır. Bırakın herkes kendi işini yapsın.

Çoğunuz mecliste Aleviyiz bile diyemiyorsunuz. Mecliste yapmanız gerekeni (Alevi hak ve inançlarıyla ilgili) tam anlamıyla yetine getiremiyorsunuz. Ama sistemin oyuncağı olmak adına Alevi inancını temsile yelteniyorsunuz. Buna hakkınız yok, yapamazsınız! Kendi doğrularınızla siyaset yapmaya devam edin.

HDP içinde siyaset yapan Alevi vekillerin bazıları meclis kürsüsünde açık ve net bir şekilde kendilerinin Alevi olduklarını söylediklerini ve Alevi hak mücadelesi konusunda önemli bir mücadele yürüttüklerini görmekteyiz. Hatta içlerinde bazıların dede oldukları gerçeği de ortadayken böyle işlere kalkışmazken, sizler neden bunun için girdiniz. Onlar kadar meclis kürsünde çalışma cesaret gösteremeyen özelikle “Alevi kökenli” olduğunu ifade eden vekillere meclis kürsünde bu inanç içinde mücadele etmeye çağırıyorum.

Bu yapılanlar üzerine edilecek en güzel kelam ile sözlerimi sonlandırıyorum:

Kimse hak etmediği lokmaya el uzatamaz!

AŞK ile…

ENVER CAN

SEYİT SÜLEYMAN AZİZ BABA CEMEVİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI