Connect with us

.

GÜNCEL HABERLER

Soykırım mağdur ve mazlumu bir yazar: Haydar Işık

AleviNet

Published

on

AHMET KAHRAMAN

Onun adı, Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye’nin eski Ermeni köyü Kızılkilise’den, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o. 

Türk devleti, yerli halkları ölümcül vuruşlarla tasfiye ederek kendince ‘farklı aidiyetler sorununu’ hal yoluna koydu. Bu yöntemle Rumlar, Ermeniler sökülüp atıldı. Böylece, olmayan hakların sorunu da olmamış oldu.

Kürtleri de 1920’den itibaren aynı yöntemle kırım ve sürgüne tabi tuttular. Kürtlere yaptıklarının adı, ‘medenileştirme hamlesi’ idi.

Almanya’da, Nazilerin iktidara geldiği yıl olan 1933’te Kürdistan’ın Dersim bölgesine sıra geldi. Plan-projelerden sonra 1935 yılında askeri yollar, köprüler, barınaklar inşa etmeye başladılar.

Meraklısına verdikleri cevaba göre yol ve köprüler, Türk medeniyetinin geçişi içindi. Binalar da fabrikaydı.

İki yılda altyapı hazırlıklarından sonra, 1937 baharında, tastamam 21 Mart, Kürtlerin Newroz bayramı sabahı, Dersim’in saygın liderlerinden Seyid Rıza’nın Ağdat köyündeki evi uçaklarla bombalanarak ‘Dersim’in medenileştirilmesi hamlesi’ başlatıldı.

Hemen ardından Dersim, dağları, taşlarıyla ateş altında kaldı.

Dersim barbarlığın şenlik alanı; genç kadınlar, kızlar, savaş ganimetiydi. Ölü soyuculuk, zahmetsiz kazançtı. Kadını, erkeği, yeni doğmuş bebeği, gözünün feri kaçmış ihtiyarıyla ele geçirilen bütün insanlar, sorgulanmadan tek tek ya da topluca katlediliyor, sonra ölü soyma hücumu başlıyordu.

Kıran emri herkes içindi. Yalnızca sığınak bulup saklanabilenler kurtuluyordu.

“Ben kırım başlarken doğmuşum. Ailem, Düzgün Dağı eteğinde, köyümüze yakın ormana sığınıyor. Annem, iki yıl boyunca saklandıkları yeri daha sonra gösterdi bana. Gizlendikleri yer, Türk askerlerinin geçiş yolunu tepeden gören, sık meşelik bir tepedeydi.”

Bu bebek, kıranda yaşadıklarını hiçbir zaman hatırlamadı. Ama annesi ve öteki mazlumların anlatılarıyla yüreği kin, öfke dolu büyüdü.

“Kimse, kin ve öfkemi yadırgamasın” diyordu. “Ben bir Kürdüm. Dersim kırımının tanığı, hem de yüreği kanayan mağduruyum. Herkesin annesi kendince değerlidir. Ben değerlimi ağlarken gördüm. Gözyaşları ile kırana uğramış halkı ve sevdiklerinin yasını tutarken.”

Tek gömlekli, yalın ayak çocuk

Onun adı, Haydar Işık. Dersimli bir Kürt. Nazimiye adıyla ilçe yapılan eski Ermeni köyü Kızılkilise’den Zarife (Zerê) ile İsmail’in oğlu, diyar-bucak dolaşıp yüreğini dolduran hüznü döken Ahir Zaman Dervişi misali, Kürdistan’ın, özelde ise Dersim’in trajedisini kelimelere döken bir yazar o.

Ailenin beş kızdan sonra doğan ilk ve son oğlan çocuğuydu. Kürt geleneksel yaşama biçiminde, ailenin “urt ile ocağı”, başka bir deyişle, erkek olarak tek varisiydi. Bu nedenle, ailenin ‘delali’si (değerli) idi.

Ama kendini bildi bileli hep yoksuldu. O da yaz, kış yalınayak…

Pamuklu dokumadan beyaz donun üstüne giydiği bir tek gömlekle büyüdü. Bu yüzden kar kalınlığının iki metreyi aştığı kış mevsimini, zorunlu mahpuslukla, ev içinde geçirdi. Gömleği yıkandığında ‘pexirî’nin (ocak), Fransızca adıyla şöminenin karşısında çıplak oturarak kurumasını bekledi.

Yine de sayısız Dersimli çocuğa oranla şanslıydı. Köyünde (kasaba) okul vardı. İlk defa okula giderken, ‘ayakkabı’ diye çarığa sahip oldu.

İlkokuldan sonra sınavla Akçadağ Yatılı Öğretmen Okulu’na devam hakkını kazanınca ilk defa potine (kösele ayakkabı) giydi, ayağına.

Kürt kimliği

Çocukluk ve gençliğinin geliştiği yıllar, Kürdistan’ın asker postalı ile namlu arasında sıkıştırıldığı korku süreciydi. Kürdün kimliği, dili, kültürü yasak, adı yoktu.

Çocuk Haydar Işık’a göre, bu dönemde “Tırk” ya da “Tırko” dedikleri Türkler, insanlardan farklı giyinen, yine farklı olarak omuzda tüfek ortalıkta dolaşıp karşılaştıkları insanlara eziyet eden, gasp yapan, haraç toplayan yaratıklardı. Annesinin söylemiyle katil…

Bir de kasabada gördüğü sivil “Tırk” vardı. Onlar insandı.

Fakat daha sonra duyguları ve düşünceleri değişecekti. Askeri ve siviliyle Türkler, bir bütün olarak, katil değillerdi. İçlerinde insan olanlar da vardı. Katil yaratan, devletin ırkçı ideolojisiydi…

Koca Kürt

O kör karanlık yıllarda, çevresindeki herkes gibi Alevi’ydi. Dersim’in başına gelenleri de buna bağlıyordu. Fakat daha sonra kazın ayağı gerçeği kendini gösterecekti. Dersim, kimliği nedeniyle kırıma uğramıştı.

Alevilik inanç ama Kürt kimliği onların teniydi. Bu bilinç, hayatının dönüşümüydü.

Onu gazete yazılarıyla tanıdım. Sonra erişebildiğim kitaplarını okudum. Dersimli Memik Ağa, Sultan Selahaddin, Abdal Han ve daha sonra gelecek olan Arevik, Dersimli Xecê’nin Kefareti romanlarının yazarıydı o.

İlk defa Frankfurt Kitap Fuarı’nda uzaktan gördüm. Sonra tanıştık. İlk merhabadan sonra kırk yıllık dost gibi kaynaştığımı hatırlıyorum.

Dersim’den giderek Kürt ve Kürdistan’a sevdalıydı. Herkesin Kürdistan’ı kendine, dikeni bile gül sayılan onun Kürdistanı da kusursuzluğuyla kendinceydi.

“Halkıma karşı, kendini borçlu hissediyordum, borcumu ödemek için yazmaya başladım” diyen…

Kürdistan söz konusu ise sözünü esirgemeyen, doğrularını eğip bükmeden söyleyen, o nedenle kimilerine hoş görünmeyen bu ‘Koca Kürt’ün en büyük hayali, özgür Kürdistan’dı. Ancak bağımsız Kürdistan’ı görmese de yoldaki hızlı koşusunu görmekten mutluydu. Dersim Soykırımı nedeniyle Türk devletini dünya yargısının önüne çekmek, ikinci rüyasıydı. Lahey’deki (Den Haag) Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne dilekçe verildiği gün yanındaydım. Kanatları olsa sevinçten uçacak kadar mutluydu…

Alevilik, ona aileden mirastı. Ancak hizmet söz konusu ise Kürdistan’da yaşayan bütün inançlar onundu.

Örneğin Türklerin camiine giden Kürtler, namazdan sonra Türk din memurundan ‘vaaz’ adıyla hakaret, aşağılama, iftira dinliyor diye Münih’te cami açılışına öncülük etmiş, Dersim’de 20 kadının çalışacağı bir fırın yaptırırken, Güney Kürdistan’da da iki tane okul inşa etmişti. En son kampanyası, Kobanê’de okuldu…

Ben öfkeli olmayayım da…

O, 2016 Mayısı’ndan beri ağır bir hastalık geçiriyordu. Yaklaşık iki ay önce yazar Orhan Çelik ve Kürt folklor araştırmacısı da olan iş adamı İbrahim Şahin’le onu ziyarete giderken, onunla uzun bir röportaja oturmayı tasarlamıştım. Fakat halsiz görünüyordu. Yormak istemedim. Söyleşiyi sınırlı tutmaya karar verdim. Ancak hayatımda ilk defa tasarladığım yazıya elim gitmedi. Sanki vedaymış gibi elim geri çekildi. Söyleşinin yazıya dönüşümü sürüncemede kaldı.

Ben bu satırları yazarken Haydar Işık, hastanede büyük bir ameliyat daha geçirmişti. Doktorlar durumunun iyiye gittiğini söylüyordu.

Benim sorduğum, onun söylediklerini okuyalım:

Türk rejimi söz konusu olunca hep öfkelisiniz.

Ben öfkeli olmayayım da…

Neden?

Çünkü 1920’lerden beri Kürdistan’da hayat, ölüm, sürgün, yıkım ve yangınlar sapağında şekillenir. O nedenle her Kürt daha doğarken, yüreği öfke dolu ve isyancıdır. Ayrıca ben Dersimliyim. Soykırımın hem mağduru hem de tanığıyım. Hayatımın ilk iki senesi ailemle ormanda saklanarak geçti. O şartları hatırlamıyorum. Ama zulmün dayanılmaz acılarını dinleyerek büyüdüm. Yolda, dağda, evde, işte, nerede olursa olsun iki-üç kişi bir araya geldiğinde konuşulan tek konu kırımımızdı. Kış aylarında köyün kadınları bir evde toplandıklarında annem, beni de yanında götürürdü. Bazen ağıdımsı bir avazla ses sese ağlamaya başladıklarını görünce şaşakalırdım. Acaba bir yerleri mi sızlıyor ya da acıktılar mı diye düşünürdüm. Çünkü çocuk aklıma göre insanlar sadece acıktıklarında ya da bir yerlerinde acı, sızı hissettiklerinde ağlıyorlardı. Kırılanları andıklarını sonra kavradım.

Gözyaşı, bir kuşağın acılarını yenilere aktarmaydı, bir bakıma…

Evet, Türklerin zulmünü anlatma yöntemiydi. Askerler ölümün kendisiydi. Biz çocuklar, oyun oynayacağımıza yolları gözler, askerlerin gelişini köye haber verir, sonra saklanmak için primatlar (maymun) gibi dağlara koşardık. O arada genç erkekler ortalıktan çekilip saklanır, kaçma imkanı bulamayan kadınlar, genç kızlar, tecavüz ve tacize karşı tedbir olarak yüzleri, ellerine çamur, is karası sürerdi.

Büyük korku…

Nefret, hatta tiksinti de büyüktü.

Mesela?

Mesela isteyen askere su verirdi insanlarımız. Ama dudaklarına götürdükleri tas, kalaydan geçirilinceye kadar asla kullanılmazdı.

Haram diye mi?

Elleri, ağızlarının değdiği her şey haramdı. Ayrıca zalim…

Ne yapıyorlardı?

Ne yapmıyorlardı ki! İnsanları dövüyor, aşağılıyor, sonra hiç utanmadan onların verdiklerini yiyor, içiyorlardı. Bir keresinde köye geldiklerinde komşumuz Hüseyin Kotak’ı sordular. Annem, Hüseyin’i bizim samanlığa, samanların altına saklamış, beni de “Kimseye bir şey söyleme” diye tembihlemişti. Kimseye bir şey söylemedim. Askerler aramaya başladı. Samanlığa girip her tarafı süngülediler ama bulamadılar. Köyde sevinç büyüktü.

Ailenizin kıran yıllarındaki kaybı?

Yakaladıklarından kimseyi sağ bırakmadılar. Annem Alan aşiretindendir. Alanlıları neredeyse dipten yok ettiler. Annem dağda saklanırken uzaktan tanıklık ettiği bir vahşeti ağlayarak anlatıyordu. Kim olduklarını bilmedikleri bir kafileyi ormana getiriyor, insanları ağaçlara bağlayıp üstlerine benzin mi, gaz yağı mı her neyse yanıcı madde döküyor, sonra kibrit çakıyorlar. Annem bağlı insanların feryat ede ede can verdiklerini, yanan ölülerin patlayarak havaya fırladıklarını anlatıyordu. Düzgün Baba’nın eteğinde Gerê köyü var. Orada Kemal Kılıçdaroğlu’nun aşireti Kureşanlardan bir grubu kurşuna diziyorlar. Kurşuna dizilenlerden Hıdır Bilgin adında bir çocuk yaralı kurtulmuştu. Onu tanıdım. Mıç dediğimiz bir komşumuz vardı. O cezaevinde olduğu için kurtuldu ama 40 kişilik ailesini bir arada kurşuna dizdiler.

Peki kıranın sebebi gerçekten isyan mıydı?

Hayır, başkaldırı diye bir şey yoktu. Bizim taraflar (Doğu Dersim) hiçbir şey yapmamış, Seyid Rıza’ya destek de vermemişti. Katledilenler arasında devletin savaş yollarını yapan, kışlaları inşa eden pek çok işçi, taşeronlar, müteahhitler vardı. Savaş araç-gereçlerini yiyecekli kışlalara taşıyanlar, çeşitli hizmetler veren işbirlikçiler…

Yani ayrım yapmadılar…

Yapmadılar. Mesela Memik Ağa romanımda bir işbirlikçinin başına gelenleri anlatıyorum. Yine Kürdistan’ın 1960’lardaki uyanış öncülerinden olan Dr. Sait Kırmızıtoprak’ın (Şıvan) amcası Hormekli Bertal Ağa da bir işbirlikçiydi. Devlet için çalışıyordu. Buna rağmen onu ve ailesinden 54 kişiyi bir arada katlettiler.

Atatürk’ün Kürtlerle dostluk tertibinden, Kürt kıyafeti içinde arabasına alıp gezdirdiği, birlikte fotoğraf çektirdiği Dersim Mebusu Diyap Ağa’nın ailesini de…

Evet, Diyap Ağa’nın ailesinden yalnızca bir kız çocuğu kurtulabildi. O da tesadüfen…

Dersim’in adını da katlederek…

70 bin kişinin katlini Tuncelilikle kapattılar. Dersim’i Tunceli yaptılar. Tuncelilik, Dersim ruhuna beton dökmektir. Tuncelilik devletçilik, Kürdü kendine düşman etmektir. Halkımızı Alevi, Sünni diye ayırarak da birbirine düşman etmeye çalıştılar.

Ama kırana çıkarken, ayrım yamadılar.

Şüphesiz. Dersim inancıyla Alevi ama kırım Kürtlük üstüne seferdi. Nitekim soykırıma gerekçe yapılan bütün raporlarda, “Önlem alınmazsa bunlar Erzincan’ı Kürtleştirecek” deniyor. Bu ırkçı güdüyle kırıma giriştiler. Ben de adım adım ırkçılığı yaşayarak kimliğimi algıladım. İlk okul dördüncü sınıftayken, Ispartalı öğretmen Sabahattin Ataöz’ün falakasını yaşayarak. Ama en çok zoruma giden, sopacının Kürt olmasıydı. Akçadağ Öğretmen Okulu’nda ise Niğdeli öğretmen Hüseyin Arısoy’un yumruğu ile burnum kırıldı.

Bu olaylardan sonra mı sizde Kürtlük bilinci yerleşti?

Dersimlilik nedeniyle zaten bir öfke vardı ama itiraf etmeliyim ki Kürt kimliğimi keşfetmem Sait Kırmızıtoprak’ın sayesinde oldu. Doktor. Yaşça bizden büyüktü. Daha Tıp Fakültesi’nde öğrenciyken, yazın buluştuğumuzda bizimkileri toplayıp Kürt meselesini konuşuyor, tarihimizi anlatıyor, “Alevi inancından ama biz Kürdüz. Kürt olduğunuz için bizi kırdılar” diyordu. Bu dönemde “Kürdüm” demek yasaktı ama ben Türk baskı politikalarını sorgulamaya başlamıştım. 1961’de Dersim’de, Kamer Genç’in eşinin köyünde öğretmenliğe başladığımda, dağıtılmak üzere bana Mehmet Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi kitabını gönderdiler. Balyaları hiç açmadan imha ettim. Bana göre bu benim ilk eylemimdi. Çünkü Mehmet Şerif, Türk ırkçısı bir Kürt’tü. Kitabı da Kürtlerin aslında Türk oldukları tezini işliyordu.

Yeri gelmişken: Yıllarca Tunceli Milletvekilliği yapan Kamer Genç’in eşi dediniz de, onlar Türk müydü?

Hayır, Türk ne gezer Dersim’de. Kamer’in ailesi pek tanınmış değil ama bizim oralarda herkes bu aileyi yoksulluğuyla bilir. Karısı ise tanınmış bir ailedendir, Arelli aşiretinden. Dedesi Ali’yi 1938’de IŞİD’çilerin yaptığı gibi kafasını keserek öldürdüler. Kamer Genç kimliğini inkar etti. Kürt’tür.

Her neyse, siz Kürtlüğünüzü anlatıyordunuz…

Liceli biri de beni çok etkiledi. Bizim kasabada Mal Müdürü’ydü. Bize şiirler okuyordu. Kürtçe’nin şiir dili olduğunu ilk defa o zaman duydum. Kürtlük bilincinden sonra ikinci eylemime gelince…

Evet…

1961’de bir gün arkadaşlarımla kasabada Memurlar Kulübü dedikleri kahvehaneye gittik. Kahvehane doluydu. İlçenin kaymakam ve yargıcı da bir masada kağıt oyunu oynuyordu. Radyonun düğmesini çevirdim, Erivan radyosunun Kürtçe müzik programı çıktı. Yargıç Özdemir Akıncı, öteden bana, “Kapat onu, o yasak” diye seslendi. “Siz” dedim, “İstanbul radyosunu dinliyorsunuz ama sıra müziğimize gelince yasak diyorsunuz.” Tartışma başladı. Üstüme yürüdüler. Kavga ettik. Sonra yargıç ifademi almaya kalkışınca, “Seninle kavga ettik, sen benim ifademi alamazsın” dedim ve ifade vermedim. Ama hakkımda idari soruşturma açıldı. Bir müfettiş geldi. Türk ama vicdanlı biriydi. İfademi alırken, “Bunlar seni burada yaşatmayacaklar, en iyisi sen askere git” deyince sözüne uyup askere gittim.

Askerlikten sonra?

Yüksek Öğretmen Okulu’nu bitirip Ankara’nın Nallıhan kasabasında ortaokul öğretmenliğine başladım. Oradan İzmir’e nakledildim. İzmir’deyken gündüz öğretmenlik, gece de öğrencilik yaparak Eczacılık Okulu’nu bitirdim. Derken 1974 yılında imtihanı kazanarak Almanya’ya öğretmen olarak gönderilme hakkını kazandım.

Ve Almanya’da aktif olarak Kürt meselesi, öyle mi?

Evet, Almanya’da aktif olarak Kürt davasıyla ilgilenmeye başladım. Bu arada 12 Eylül darbesi oldu. Beni merkeze çağırdılar. Dönmeyince hakkımda yakalama kararı çıkardılar. Yurttaşlıktan çıkardılar. 1982’de de ülkedeki bütün varlığıma el koydular. Almanya’ya iltica edip kaldım. Sonra Almanya yurttaşlığına geçtim.

Mallarınız sonra ne oldu?

Ailemden kalma ev ve bir iki parça arazi vardı Dersim’de. Satışa çıkarılırken kızım ve oğlum ihaleye katılıp satın aldılar.

Edebiyatla ilginiz Almanya’da mı başladı?

Evet, halkıma karşı kendimi borçlu hissediyordum. Yazı ifade tarzlarından biriydi. Yazarak borcumu ödemeye çalıştım. İlk önemli kitabım Memik Ağa idi. Sonrası geldi.

Dönüp geriye baktığınızda Kürdistan mücadelesinin geldiği aşama için ne dersiniz?

Bir zamanlar adımız yoktu. Kürdüm demek yasaktı. Halkımız sindirilmişti. Bugün Kürt kimliğini bayraklaştıran kalabalıklar meydanlara sığmıyor. Kürtler kendi ordularına, kurumlarına sahipler. Yerel yönetimde iktidardalar. Bütün dünyada Kürt varlığı yankılanıyor.

Siz 37 yıl sonra ülkenize gidebildiniz…

Babam değil ama annem, uzunca yaşadı sayılır. İkisinin de cenazesine gidemedim. 37 yıl sonra 2015 yılı baharında gidip mezarlarını ziyaret edebildim.

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GÜNCEL HABERLER

Serêkaniyê’ye saldırılarda 22’si çocuk 235 sivil şehit düştü

AleviNet

Published

on

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Sağlık Komitesi Eşbaşkanı Ciwan Mustafa ve Cizre Bölgesi Sosyal Yardım Komitesi Xalid İbrahim tarafından, işgalci Türk devletinin saldırılarına ilişkin basın toplantısı düzenlendi.

“İşgalci Türk ordusunun Serêkaniyê’deki sağlık merkezlerini hedef alması sonucu bu merkezler hizmet dışı kaldı” diyen Ciwan Mustafa şöyle konuştu:

“5 gündür kuşatma altında bulunan Serêkaniyê kenti tamamen kuşatılmış durumda. Kentteki hastanede onlarca yaralı bulunmakla beraber enkaz altlarında çok sayıda şehit cenazesi bulunmaktadır.

Kentte 22’si çocuk olmak üzere 235 sivil şehit düşmüş, 677 sivil de yaralanmıştır.”

Xalid İbrahim ise basın toplantısında şunları söyledi: “İnsani bir krizle yüz yüzeyiz. Sınır üzerindeki köylerde, 300 bin kişi halen evlerinde bulunuyor. Hesekê kentinde bulunan 42 okul binasında siviller bulunmaktadır.

9 Ekim tarihinde Serêkaniyê’deki Elok su istasyonunun işgalci Türk ordusu ve çeteleri tarafından bombalanması sonucu Hesekê kentinin suyu kesilmiştir.”

 

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Türkiye’nin Suriye harekatı Köln’de protesto edildi

AleviNet

Published

on

Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki operasyonu Almanya’nın Köln kentinde Kürt gruplar tarafından protesto edildi.

“Türkiye’nin Kuzey Suriye’deki saldırı savaşına karşı – Rojava ile dayanışma” sloganıyla düzenlenen gösteri Ebertplatz’da başladı. Göstericilerin “Türkiye’nin saldırı savaşını durdurun” ve “Alman hükümetinin Türkiye ile askeri işbirliğine son verilsin” yazılı pankartlar ve YPG flamaları taşıdığı görüldü.

Gösteriye sol grupların yanı sıra meclisteki muhalefet partilerinden Sol Parti de destek veriyor.

Gösteri öncesinde Köln’de güvenlik amacıyla helikopterler, TOMALAR ve binlerce polis memuru görevlendirildi. Polis Alman haber ajansı dpa’ya yaptığı açıklamada gösteri öncesinde Köln ana tren istasyonunda birçok kişinin arandığını ancak kimsenin gözaltına alınmadığını söyledi.

Güvenlik güçleri gösteriye 20 bin kişinin katılmasını bekliyor. 

dpa, epd / EC, BW

©Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Sol Parti: Türkiye’ye tüm silah ihracatları durdurulsun

AleviNet

Published

on

Sol Parti Eşbaşkanı Bernd Riexinger Hamburg’da yaptığı açıklamada Türkiye’ye tüm silah ihracatlarının durdurulmasını istedi. Partisinin eyalet kongresinde konuşan Riexinger “Türkiye’ye tüm silah ihracatları derhal durdurulmalı, verilmiş izinler de geri çekilmeli” dedi. Sol Parti lideri, “Kürtlere karşı savaşı durdurmak sorumluluğumuzdur” diye konuştu. Riexinger partisinin bugün birçok kentte “Suriye’deki kirli ve uluslararası hukuka aykırı” savaşa karşı “Kürt dostlarıyla” birlikte gösteriler düzenlediğini söyledi.

Silah ihracatının askıya alınması eski izinleri kapsamıyor

Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, geçen hafta Cumartesi günü yaptığı açıklamada, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda YPG milislerine karşı düzenlenen askeri operasyonda kullanabileceği silah ve teçhizatın satışına izin verilmeyeceğini duyurmuştu. Ancak diğer silahlar ve daha önce onaylanan satışlar bu karardan etkilenmiyor. Bu sebepten dolayı Almanya’dan Türkiye‘ye, senenin sonuna dek silah gönderilmeye devam edilebilecek. Durumun böyle olduğu Sol Parti Milletvekili Stefan Liebich’in verdiği soru önergesine hükümetin verdiği yanıta da yansıdı. Liebich konuyla ilgili yaptığı açıklamada Almanya Başbakanı Angela Merkel’in kamuoyunu yanılttığını söyledi.

Sol Parti Milletvekili Stefan Liebich

Sol Parti Milletvekili Stefan Liebich

Liebich “Uluslararası hukukun açık bir şekilde ihlal edilmiş olmasına rağmen silah teslimatlarının sürmesi bir rezalettir. Suriye’nin kuzeyindeki ölü ve yaralılar konusunda Almanya kendini suçlu konumuna sokmuştur” diye konuştu.

Almanya Türkiye’ye geçen yıl da 242 milyon 800 bin euro değerinde silah satmış, bu da Almanya’nın toplam 770,8 milyon euro tutarındaki yıllık silah ihracatının yaklaşık üçte birine tekabül etmişti.

CDU’dan da sesler yükseliyor

Almanya’da konuyla ilgili bir açıklama da koalisyonun büyük ortağı Hrıstiyan Demokrat Birlik (CDU) partili siyasetçi Christian Baldauf’tan geldi. CDU Rheinland-Pfalz Eyalet Başkan Yardımcısı Baldauf Türkiye’ye yönelik ihracatlar için hükümetin verdiği “Hermes kefaletlerini” kaldırması gerektiğini söyledi.

“Hermes kefaleti” Alman ihracat firmalarına ve kredi şirketlerine yabancı müşterilerin ödeme yapmaması halinde hükümetin vermeyi taahhüt ettiği güvenceye deniyor. Daha önce Yeşiller, Hür Demokrat Parti ve Sol Parti’den de Hermes güvencelerinin kaldırılması istenmişti. 2018 yılında Almanya’nın hazinesinden en çok güvence, Rusya’nın ardından Türkiye’ye ihracat yapan firmalara tanınmıştı. Alman hükümeti 2018 yılından bu yana Türkiye’ye yapılan ihracatlara 2 milyar 600 milyon euroluk Hermes kefaleti vermeyi üstlendi.

CDU’lu Baldauf ayrıca Volkswagen’ın Manisa’da açmayı planladığı yeni fabrikasını Türkiye’nin Suriye operasyonu üzerine “incelemeye almasını memnuniyetle karşıladığını” söyledi. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Batı değerlerini ayaklar altına aldığını söyleyen Baldauf Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yapılan hangi desteklerin kaldırılabileceğini gündemine alması gerektiğini söyledi. CDU’lu siyasetçi “Bu tarzda hareket eden bir devletin Avrupa ve dolayısıyla Almanya hazinelerinden para alması kabul edilemez” diye konuştu.

DW, dpa / EC, BW

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI