Connect with us

.

Forum

Evrensel hukuk kuralları sadece ezan için geçerli

AYM’nin ezanla ilgili kararı incelendiğinde, bazı evrensel insan hakları kavramlarına çok güzel kelimelerle atıf yaptığını

AleviNet

Published

on

SEYİT SÖNMEZ
Avukat, İstanbul Çağdaş Hukukçular Derneği Üyesi

13 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazete’de Anayasa Mahkemesi’nin bir kararı yayımlandı. İzmir’de yaşayan bir yurttaş evinin etrafındaki cami ve mescitlerden sabah ezanının çok gürültülü bir şekilde okunduğunu ve bundan rahatsız olduğunu belirterek yerel mahkemede dava açmış, bir sonuç alamayınca AYM’ye başvurmuştu.

Anayasa Mahkemesi (AYM), kararında şu tespitlerde bulundu: “Yüksek sesle ezan okunmasından rahatsız olan bireyin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı ile çoğunluğun inancının bir gereği olan, inananları namaza çağırma niteliği taşıyan ezanın sesinin kamusal alana verilmesi konusunda toplumun menfaatinin dengelenmesi söz konusudur. Bu menfaatlerin demokratik toplumlarda çoğulculuk ve hoşgörü temelinde dengelenmesi gerektiği açıktır.”

Mahkemenin gerekçelerine baktığımızda bazı evrensel insan hakları kavramlarına çok güzel kelimelerle atıf yaptığını görüyoruz. Peki AYM her zaman bu ilkelere uyarak mı karar vermektedir? Birkaç örnekle bakalım.

Maraş’taki Kayıp Mezarlar Davası

Bilindiği gibi Maraş Katliamı’nda katledilenlerden bir kısmının mezarları kaybolmuş, aileler buna neden olan kamu görevlileri hakkında soruşturma açılması için girişimlerde bulunmuş, ancak bir sonuç alamamışlardı. Bununla ilgili olarak adil bir soruşturma yapılmadığını iddia ederek AYM’ye başvurmuşlardı.

Ezan kararında evrensel insani değerleri hatırlayan AYM, bakın nasıl gerekçeler ile başvuruyu kabul edilemez buldu.

“Somut olayda başvurucular sadece suç işlediğini düşündüğü kişinin yargılanıp cezalandırılmasını amaçlamaktadırlar. Başvurucular medeni haklarına ilişkin bir müdahalenin bulunduğunu düşünüyor ve buna ilişkin zararlarının giderilmesini istiyorsa hukuk mahkemeleri önünde dava açma imkânı vardır… Bu nedenle konu bakımından yetkisizlik nedeniyle kabul edilemez.”

Bu gerekçe yasal ve vicdani değildir. Mahkeme şunu demektedir. Sorumluların cezalandırılmasını istemek yeterli değildir, tazminat davası da açmak zorundaydınız. Burada sorun şudur: Birincisi bu gibi ihlallerde insanlar tazminat davası açmak zorunda değillerdir bu bir tercihtir, AYM ve AİHM’in bu konuyla ilgili onlarca içtihadı vardır. İkincisi: Sorumlular tespit edilmeden kime karşı hangi delillerle dava açılacaktır? Bunun cevabı yapılacak bir soruşturma ile çıkacaktır. Yüksek Mahkeme bu tutarsızlığı bilemiyor olamaz.

Cizre: Bodrumda Yakılanlar Davası

29 Ocak 2016 tarihinde verilen karar, Cizre’de Bostanlı Sokak 23 Numaralı evin bodrumunda yaralı olarak bulunan ve hastaneye kaldırılmaları gerekli olan yurttaşların bu haklarının engellendiği, yaralı olmalarına rağmen evin bombalandığı ile ilgilidir. AYM’den istenen bu kişilerin kurtarılması için tedbir kararı verilmesidir. AYM tedbir talebini reddetmiştir.

Başvurucu oldukları belirtilen kişilerin yaralı olup olmadığına, yaralı iseler durumlarının ağır olup olmadığına, hangi koşullar altında yaralandıklarına, tamamının yaralı olup olmadığına, silahlı olup olmadıklarına ve başvurucu oldukları belirtilen kişilerin hangi adreste bulunduklarına ilişkin belirsizliğin hâlen devam ettiği anlaşılmaktadır. Başvuru evrakı kapsamında toplanan bilgi ve belgelerden bu belirsizliğin ortaya çıkmasında başvurucu oldukları belirtilen kişilerin kamu makamlarıyla doğrudan iletişime geçmede ve bilgi vermede isteksiz olmalarının ve kamu makamlarını bilgi alma konusunda üçüncü kişilere yönlendirme eğiliminde olmalarının etkili olduğu izlenimi oluşmuştur.

En sonunda da başvurucuların kamu makamlarıyla doğrudan iletişim kurmaya davet edilmelerine, karar verilmiştir.

AYM’nin bu evrensel ilkeleri göz önünde tutup şöyle kararlar verseydi daha hukuki ve vicdani, adalet duygusuna sahip olmaz mıydı?

Maraş’taki kayıp mezarlar ile ilgili olarak ; “Başvurucular her ne kadar yıllar sonra yakınlarının mezarlarını kayıp olması ile ilgili yetkili makamlara başvurmuş iseler de, bunun haklı gerekçeleri vardır, başvurucular inançlarından ötürü günlük yaşamda birçok kez ciddi ayrımcılığa uğramakta, ibadet yerleri tanınmamakta, nüfus cüzdanlarına zorla başka bir dine mensup oldukları yazılmakta, çocuklarına zorla başka bir öğretilmekte bununla birlikte birçok kez kitlesel katliama uğramaktadırlar. 1995 de Gazi Mahallesi’nde onlarca Alevi yurttaş devlet güçleri tarafından öldürülmüş, 1993’te Sivas’ta aydınları yakılmıştır, ülkenin birçok yerinde halen kapıları işaretlenmekte ve tüm bu durumlar yaşadıkları katliamların tekrar olabileceği endişesini taşımalarına neden olduğundan Savcılık makamının “neden bunca yıldan sonra başvuru yaptınız” gerekçesi hukuki değildir, başvurucuların hak arama hakkı engellenmiş dolayısıyla AİHS’nin 6. Maddesi ihlal edilmiştir.”

Cizre Davası ile ilgili olarak; “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. Maddesi ile bütün hakların ve özgürlüklerin varlığı için ön koşul olan yaşam hakkı koruma altına alınmıştır. Yaşam hakkı, en önemli temel haklardan birisi ve hukuk devletinin de temel değeri olduğundan, bu hakkı düzenleyen 2. maddenin bir yandan dar yorumlanması, diğer yandan, insan haklarını koruma yönündeki 1. maddedeki genel yükümlülük de göz önünde tutularak, yaşam hakkının korunması bakımından etkili bir hukuksal korumanın devletçe garanti edilmesi gerekmektedir. Bu nedenle güvenlik görevlilerinin yaralı olduğu iddia edilen kişileri derhal sağlık kuruluşlarına sevkinin sağlanması konusunda ciddi yükümlülükleri vardır. Tedbir olarak operasyonlar geçici olarak durdurulmalı gerekli güvenlik önlemleri alındıktan sonra yaralılar derhal sağlık kuruluşlarına sevk edilmelidir.”

Bu iki örnekten anlaşılan şudur: AYM üyeleri aslında evrensel insan hakları ilkelerini çok iyi bilmekte ancak hak dağıtımı yaparken herkese eşit davranmamaktadırlar. Söz konusu Aleviler ve Kürtler olunca bu daha da açık şekilde anlaşılmaktadır.

Birgün

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Kürt katliamı

AleviNet

Published

on

HAYKO BAĞDAT

İşgal demeyecekmişiz.

Savaş da demeyecekmişiz.

İnternette sivil insanların vahşice katledildiklerinin, yollarda infaz edildiklerinin görüntülerini paylaşmayacakmışız.

Katledilen çocukların videolarını twit atmayacak, ağıt yakan fakir bölge halkından bahsetmeyecekmişiz.

“Onlar Kürt değil terörist. Hepsi geberecek” ile “Mehmetçiğin ayağına taş değmesin” skalasında bir cümle seçip Erdoğan’ın bu “operasyonuna” katkı sunacakmışız.

Sanatçısından hukukçusuna, Ermeni Patrikhanesi’nden Süryani Metropolitliği’ne, Mason Lobisi’nden komedyenine, Ekrem İmamoğlu’ndan Tunç Soyer’e kadar esas duruşa geçip, tekmil verircesine savaş yanlısı cümleler kuracakmışız.

Avrupa ve Amerika ve hatta Arap Birliği’nden gelen yüksek tonda demeçleri görmezden gelecekmişiz.

Uluslararası insan hakları kurumlarını, gözlemci raporlarını, sağlık kurumlarını, kadın ve çocuk için faaliyet gösteren örgütleri “Yahudi” ilan edip haklı kavgamızda tek ses olacakmışız.

Tartışma programlarından sosyal medyaya ayar verecek, “Kürt” kelimesini kullananları hedef gösterecek, yayıncılık ve gazetecilik gibi mesleklerin tüm olanaklarını savaşta propaganda için kullanacakmışız.

Kamuflaj giydirip sınıra yolladığımız gazeteciler gerekirse halka “teröristler” diye bağırtacak, az önce mahallesine havan düşmüş insanların beyanlarını beğenmeyince üstlerine saldırtacakmışız.

Niye?

Niye bunları yapmak zorundayız?

İktidarı sallanmış bir diktatörün yeni manevrasını, hem ülkemizde hem bölgemizde, katliamcı ve istilacı bu kanlı taktiğini niye kabul ediyoruz?

Korkudan mı sadece?

Mecburiyetten mi?

Erdoğan’ın yoğunlaşan baskısından mı?

Hayır, hep ama hep böyle olduğumuz için, zaten hep böyle davrandığımız için, huyumuz bu olduğu için böyle yapıyoruz.

Tarih boyunca böyle yapmışız. Her katliamda istisnasız böyle yapmışız.

Ermeniler, koca bir soykırımdan geçerken de böyle yapmışız. “Onlar Ermeni değil terörist” demişiz. Ordumuzun morali bozulmasın istemişiz. Aydınından sanatçısına, sağcısından solcusuna, İslamcısından Kürtçüsüne kadar aynen böyle davranmışız. Aynı şimdiki gibi, dünya bir süreliğine başka tarafa bakmaya ikna olmuş. Bab-ı Ali şimdiki CNNTÜRK dozajına bürünmüş, muhalefet terörist Ermeniler ile yan yana görünmek istememiş, arada bir halk kılıçtan geçirilmiş işte. Üstelik biz Hıristiyan bir halk olduğumuza rağmen Batı bize acımamış. Kürde de acımaz…

Biz katilin cinayeti işlemesindeki hafifletici sebeplere aşık olmuşuz hep.

Biz kendimizi hep katile yakın hissetmişiz. Katil, o cinayetleri biraz da bizler için işliyor diye bilmişiz.

Üzücü ama gerekli hareketlermiş olanlar.

Bu yüzden de cinayetlerin sessiz ortağı olmuşuz hep. Devlet, arenalardaki gladyatörler gibi son öldürücü hamlesini yapmadan dönüp sormuş bizlere.

“Öldür” demişiz. Baş parmağımız aşağıya çevirerek “katlet” diye bağırmışız.

TC’den korktuğu için Mesih İsa’ya ayıp eden, “Barış her zaman barışçı yöntemlerle tesis edilmiyor” diye açıklama yapan Patrikhanenin hali kadar yamulmuşuz hep.

Katledilen her bir can için onay vermişiz yani.

Yüzleşme ne hacet, yine olsun yine yaparızcı olmuşuz.

Ondan sonra da bütün dünya katil olduğumuzu  söylemesin, hatırlatmasın, konuşmasın istemişiz.

Ama katil bir ülkeyiz işte. Sırasıyla coğrafyamızdaki tüm halkları, inançları, kesimleri katletmişiz. Dünyada en az Hıristiyanın yaşadığı Müslüman ülke olmuşuz. Soylarını kurutmuşuz insanların.

Bir öncenin fail kimliği bir sonranın mağduru olmuş.

Şimdi de Kürtleri katlediyorlar. Büyük sürgünlerle çöllerdeki çetelere yem edecekler halkı. Tam yüz yıl önce tam da o coğrafyada Ermenilere yaptıkları gibi yapıyorlar. Dünya yine başka tarafa bakarken coğrafyayı Kürtlerden “arındıracak” bir vahşeti hayata geçiriyorlar. Onların yerine getirecekleri insanlar belirlemişler. Onların mahallelerine, evlerine, topraklarına el koyup yağma edecekler. Hepimizin gözüne baka baka yapacaklar bunu.

Peki bizler niye yol veriyoruz bu suça?

Cevabı basit, çünkü biz katil bir ülkeyiz işte.

Geleneğimiz budur…

 

kaynak: https://ahvalnews-com.cdn.ampproject.org/c/s/ahvalnews.com/tr/firatin-dogusu/kurt-katliami?amp

Continue Reading

Forum

Alevilerin yanı DAİŞ’i yenilgiye uğratanlardır

AleviNet

Published

on

HÜSEYİN ALİ

AKP-MHP faşist ittifakı ve destekçileri Rojava ve Kuzey Suriye’yi işgal edeceklerini söylüyorlar. Tayyip Erdoğan bu konuda ABD Başkanı Trump ile anlaştığını iddia etmektedir. Nitekim ABD sınır güvenliği anlaşması sonucu Türkiye ile ortak oluşturduğu bazı gözlem noktalarından geri çekilmiştir. Bu geri çekilme işgale ön açmak olarak ele alınmaktadır. Bu açıkça yıllarca DAİŞ’e destek verdiği bilinen AKP iktidarının DAİŞ’i yenilgiye uğratarak özgür ve demokratik sistem kuran Kürtler, Araplar ve Süryanilere saldırması anlamına gelmektedir.

Bu durumu Alevilerin de değerlendirmesi ve bir tutum geliştirmesi gerekmektedir. DAİŞ Suriye, Irak ve Ortadoğu’da önüne gelen her gücü yenilgiye uğrattığında ve acımasız katliamlar yaptığında bundan en fazla ürküntü duyanların başında Aleviler geldi. Çünkü DAİŞ bağnaz mezhepçi ve kendi dışında her inancı kafir ve yok edilmesi gerekenler olarak görüyordu. Nitekim Êzidîlere ve Arap Alevilere yönelik insanlık dışı katliamlar yaptı. DAİŞ başta Kürtler ve farklı inançlar olmak üzere kendilerine boyun eğmeyen herkese saldırdı. Kürtler kendilerine karşı direnince yok edilmesi gereken kafirler olarak ilan ettiler. Kuşkusuz DAİŞ’in Kürtlerin üzerine yönlendirilmesinde AKP ve MİT’in belirleyici rolü olmuştur. Nitekim yakalanan DAİŞ’liler AKP ve MİT’in kendilerini Kürtlerin üzerine sürdüğünü itiraf etmişlerdir.

Rojava Devrimcileri YPG ve YPJ DAİŞ’e karşı direnince bu direnişin en büyük destekçilerinin başında Aleviler gelmiştir. Alevi örgütleri Suruç’a, hatta Kobanê’ye giderek bu direnişe desteklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Alevi örgütleri Kobanê’deki direnişi Hüseyini direniş olarak değerlendirmişler, kadın direnişçilerin her biri de Zeynep’tir demişlerdir. Kuşkusuz bu Aleviler için doğru tutum ve duruştu. Çünkü bu direniş tüm ezilenler ve ötekileştirilenler adına yapılıyordu.

Aleviler tarih boyu DAİŞ zihniyetinden çok çekmişlerdir. Sivas Madımak katliamını, Maraş ve Çorum katliamını da yapan DAİŞ zihniyetiydi. Eğer DAİŞ yenilgiye uğratılmasaydı AKP tamı tamamına bir DAİŞ haline gelecekti; Türkiye’de DAİŞ zihniyeti gelişecekti. Bu da en başta Aleviler için zulüm ve katliam anlamına gelecekti. Aleviler belki yüzyıllar boyu varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak günümüzdeki bağnaz dincilik milliyetçilikle birleşerek soykırımcı bir karakter kazanmıştır. Yüzlerce yıl önceki bağnaz dincilik bugünkü kadar katliamcı ve soykırımcı değildi. Dikkat edilirse farklı inanç ve kimlikler modernite denen dönemle birlikte her yerde çok farklı yol ve yöntemlerle soykırımla karşılaşmışlar ve varlıkları yok olma noktasına getirilmiştir.

Bu açıdan DAİŞ’e karşı Rojava Devrimcileri ve Kuzey Suriye halkının yürüttüğü mücadele Aleviler için büyük bir tehlikeyi bertaraf etmiştir. Kuzey Suriye’de tüm insanlık adına bir direniş yürütüldüğü gibi Aleviler adına da bir direniş yürütülmüştür. Şimdi DAİŞ’i yenilgiye uğratan Rojava Devrimcileri ve Kuzey Suriye halklarına DAİŞ zihniyetli iktidar tarafından yok etme saldırısı yapılmak istenmektedir. AKP-MHP ittifakı bir DAİŞ kimliği ve gerçekliğidir. Kobanê’de başarılamayan şimdi gerçekleştirilmek istenmektedir.

Kobanê’de direnişçiler yanında yer alan Alevilerin bu saldırı ve işgale karşı da bir tutumu olmalıdır. Hem de açık olmalıdır. Aleviler DAİŞ gibi zihniyetlere karşı tutumunu açık koyarsa gerçek dostlarına ve ittifaklarına sahip olur. Çünkü bu saldırı aynı zamanda Alevilere karşı bir saldırıdır. Ortadoğu’nun demokratik dinamiklerine saldırıdır. Aleviler ve tüm ötekileştirilenlerin özgürlüğünü savunanları yok etme saldırısı tabi ki Alevileri ilgilendirir. Bu açıdan Alevilerin inançları ve mücadele ederek yaratmak istedikleri dünyanın gereği bu konuda bir tavırları olacaktır.

Kuşkusuz Aleviler savaş politikalarına karşıdırlar; bu açıdan bu işgale destek vermezler. Ancak bu tutum yetmez; bu saldırıya karşı açık tutum koymalılar. Kobanê direnişi sırasında gösterilen tutumla tutarlı olunacaksa işgale karşı çıkmak gerekir.

Alevileri ilgilendiren bir konuda da kısaca düşünce belirtmek isterim. Devlet, Hacı Bektaş etkinliklerine verilen desteği kesecekmiş. Aleviler buna üzülmemeli, aksine sevinmelidirler. Aleviler 20 milyon civarında bir nüfusa sahiptirler. Aleviler kesinlikle kendi etkinliklerinin masrafını karşılarlar, karşılayacak güce de sahiptirler. Eğer Alevilik maddiyatçı değil de maneviyatı esas alan toplumcu bir inanç ise bu tür etkinlikleri kendi imkanlarıyla yapabilirler. Diyanet Sünnilere devlet desteği veriyor, neden bize verilmiyor, demek de doğru olmaz. Doğru bulmadığımız şeyleri bizler de istemeyelim. İnanç hizmetlerinin ihtiyaçları kendi toplumu tarafından karşılanmalıdır. Değerli olan da doğru olan da budur. Biz karşılamıyoruz denirse bu da Alevi toplumu ve kurumlarının eksikliği olarak görülüp giderilme çabası içine girilmesini gerektirir. Cem evlerinin elektrik ve su parasının belediyeler tarafından karşılanması konusu yerel hizmetler olarak ayrı ele alınabilir. Bunun dışında maddi beklenti içinde olmak Aleviliği çeşitli kesimlere bağımlı duruma getirir. Alevi Dedeleri yüzyıllar boyu kendi toplumunun çıralığıyla hizmet verdikleri için topluma ait olmuşlardır. Şimdi devletten maaş alan dedelerin durumu dikkate alınınca topluma dayalı hizmetin değeri daha iyi anlaşılır.

Bu konu tabi ki daha kapsamlı tartışılabilir. İlerde bu konular konusunda düşüncelerimizi dile getirmeye devam ederiz.

Bir toplantıda bir Alevi kurumu sorumlusu biz siyaseti ve ekonomiyi yönetmezsek sorunlarımızı çözemeyiz, dedi. Tabi iyi niyetle biz yönetim olsak Alevilerin sorunlarına hassasiyetle yaklaşırız, çözeriz düşüncesiyle bunları belirtti. Ama bu eksik bir yaklaşımdır. Türkiye ancak demokratikleşirse o zaman Aleviler haklarını kabul ettirir ve sorunlarını çözerler. Bu açıdan siyaseti ve ekonomiyi yönetme hedefinden önce Türkiye’yi demokratikleştirme hedefine kilitlenmek gerekir. Yoksa eskiden büyüklerimizin okuyun, devletin bir yetkilisi olun o zaman sorunları çözersiniz biçimindeki iyi niyetli ama yanılgılı yaklaşım içine düşmüş olunur. Özcesi demokrasi mücadelesini ve Türkiye’nin demokratikleşmesini öncelemeyen her yaklaşım ve çaba ne kadar iyi niyetli olursa olsun arzuladıklarına ulaşamaz.

Kaynak: Yeni Özgür Politika

Continue Reading

Forum

ABD IŞİD militanlarından kurtulmaya çalışıyor

AleviNet

Published

on

Türkiye’den Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri harekat için hazırlıkların sürdüğüne dair açıklamalar gelirken, ABD Başkanı Donald Trump Türkiye’yi olası bir operasyonda limitleri aşmaması gerektiği konusunda uyardı.

Başkan Trump’ın açıklamalarında dikkat çeken bir nokta da, Türkiye’nin, diğer bölge ülkeleri ve Avrupa ile birlikte “tutuklu IŞİD’liler ve ailelerine göz kulak olmak zorunda olduğunu” söylemesi oldu.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Trump’ın Pazar günü gerçekleştirdiği telefon görüşmesinin ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada da, “Türkiye bundan böyle ABD’nin son iki yıldır bölgede yakaladığı IŞİD savaşçılarından sorumlu olacak” ifadesi kullanılmıştı.

Bu açıklamalar akıllara “bölgedeki IŞİD’lilere ne olacak” sorusunu getiriyor. Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine askeri bir harekat düzenlemesi haline IŞİD’lilere ne olacağı ve operasyonun olası sonuçlarını uzmanlar DW Türkçe’ye değerlendirdi.

ABD’den hodri meydan

ABD’nin IŞİD açıklamasına vurgu yapan askeri uzman Abdullah Ağar, “Şu an PKK/PYD’nin elinde 80 bin civarında IŞİD’den kalanlar” var diyerek, bunların büyük çoğunluğunun yetişkin, 8 ila 10 bini yabancı uyruklu IŞİD mensubu olduğunu söyledi.

Ağar, “Bunlar PYD tarafından ABD ve Avrupa’ya karşı bir tehdit olarak, Türkiye bir harekat yaptığı zaman ‘ben bunları serbest bırakırım ya da Rusya ve rejimle anlaşırım’ diyerek bir tehdit ve pazarlık kozu olarak kullandı” diyen Ağar, ABD’nin bu kozu PYD’nin elinden aldığını söyledi.

ABD’nin Suriye’deki vekalet savaşlarında kendi vatandaşlarını yargılamak istemeyen Avrupa ülkelerine ve bölgedeki iki müttefiki olan Kürtler ve Türkiye’ye hodri meydan dediğini vurgulayan Ağar, şöyle konuştu:

“Küresel güç burada bize ‘hodri meydan kozlarınızı paylaşın’ diyor. Fırat’ın doğusu, Türkiye’nin güneydoğusunda operasyon yapılan bir bölge değil ya da Afrin değil. Burası 15-20 bin kilometrekarelik bir alan. Terör örgütünün elinde konvansiyel silahların yanı sıra yeni otomasyon sistemleri de var.”

Suriye Demokratik Güçleri pazartesi günü ABD birliklerinin çekilmeye başladığını açıklamıştı

Suriye Demokratik Güçleri pazartesi günü ABD birliklerinin çekilmeye başladığını açıklamıştı

“ABD’nin iki müttefiki çatışmayacak”

İki liderin görüşmesine dair, “Bunun şartlı bir uzlaşı olduğu çok açık” diyen uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. İlhan Uzgel, “O bölgede en az on bin civarında bir IŞİD militanı var. ABD açıklamasında IŞİD konusunun özellikle öne çıkarmasının nedeni, Türkiye’nin operasyonuna göz yummalarının ana nedeni Suriye’nin kuzeyindeki IŞİD militanlarının sorumluluğunu Türkiye’ye devretmek” dedi. Uzgel, sözlerini şöyle sürdürdü: 

“Burada siyaseten bir takas var. ABD, IŞİD militanlarının maliyetinden kurtulmak istiyor. Karşılığında da Türkiye’ye belirli bir cephe ve hat üzerinden operasyon izni verdi. Muhtemelen pazarlığın bize söylenmeyen kısmı, PYD ve Türkiye çatışmasının olmaması. ABD’nin biri formel biri defacto iki müttefiği birbiriyle çatışmayacaklar. ABD, Erdoğan yönetimine iç politikada kullanabileceği bir malzeme sunacak. Karşılığında da Almanya ve Fransa’nın istemediği IŞİD’in kontrolünü diğer müttefiğine paslamış oldu.”

Türkiye’nin ABD’ye yanaştıkça, Rusya ve İran tarafından İdlib üzerinden sıkıştırılacağını söyleyen Uzgel, “Buradan bir hamle gelebilir. Türkiye, İdlib tipi çok riskli bir sorumluluk üstlendi. Burada sadece militanlar değil aileleri de çok radikaller. Almanya, Fransa bunları almak istemiyor. Sıcak patatesi Türkiye’ye yüklediler” dedi.

Uzgel, bir süre önce Türkiye’nin Suriye’de üniversite açtığını da hatırlatarak, “Türkiye’nin Suriye’de fiilen kalmayı planladığını” ileri sürdü.

İkinci İdlib vakası

Eski Kamu Güvenliği Müsteşarı ve büyükelçi Murat Özçelik de anlaşmaya temkinli yaklaşıyor. “ABD bölgeden çıkmak istese çıkardı. ABD oradan çıkmaz sadece birkaç yüz askerini çeker” diyen Özçelik, Suriye topraklarına yapılacak harekat için, “Kucağımızda İdlib gibi bir risk varken, ikinci İdlib’i üstleniyoruz” değerlendirmesini yaptı.

Özçelik, “Türkiye’nin bölgeye girmesi, ABD ile İran’a karşı bir anlayış içinde sınırlı bir giriş olacaktır. Türkiye oraya girmekle İran’a karşı ABD’nin yanında İran nüfuzunu da belli ölçüde keserim diye girecektir. Operasyon sınırlı olacaktır” dedi.

Aslı Işık

© Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI