Connect with us

.

Fuat Ateş

12 Kasım Empati Krizi

FUAT ATEŞ

Published

on

12 Kasım’da gerçekleştirilen miting ile ilgili yazılacak çok şey var. Ama iki kelimeyle özetlemek gerekirse, yaşananlar tam bir empati krizidir. Öncelikle gerilimin Abdullah Öcalan bayraklarından çıktığı iddiası yanlış bir iddiadır. AABK’nın Gezi sürecinde yaptığı mitinglerde de Abdullah Öcalan bayrakları vardı. Ve Suriye bayrağından, Atatürk posterlerine, CHP flamalarından, sol örgütlerin bayraklarına kadar Gezi ruhuna uygun olarak tüm kesimlerin sembolleri vardı.

Fakat 12 Kasım’da 150-200 kişilik bir grubun -sahnenin en önüne gelerek- meydandaki tüm renkleri domine etmeye çalışması bir gerilime neden oldu. Yapılan anonslar neticesinde çoğu insan bayraklarını ve flamalarını indirirken, Güney Kürdistanlıların oluşturduğu bu grup nedeni anlaşılamayacak bir şekilde miting yönetimiyle kavgaya tutuştu. Miting alanına kendi flamaları ve Atatürk posterleriyle gelen CHP’lilerin ellerinden bayraklarının alınması, Alevi Kültür Merkezi üyesi bir çiftin Türk bayrağı taşımaları nedeniyle tartaklanması gerilimi farklı noktalara taşıdı. Bu noktada mitingin düzenleyicisi olan AABK yerinde bir karar verdı ve gerilimi dindirmek adına tüm konuşmacıları aynı anda sahneye çağırdı. Gönül isterdi ki, miting alanında Demirtaş, Yüksekdağ, Kışanak, tutuklanan gazeteciler ve akademisyenlere ilişkin pankartlar, yıkılan Kürt şehirlerini Avrupa kamuoyuna aktaracak görseller ön plana çıksaydı.

Gerek katılım açısından, gerekse katılımcıların çeşitliliği açısından uzun süre konuşulması gereken miting, maalesef Demokratik Güç Birliği bileşenleri arasında bir krize dönüştü. 7 Haziran süreciyle zirve yapan ve Türkiye’deki demokratik güçlerin bir araya gelmesine umut ışığı olan bu yapı, HDP projesi çatısında farklı kesimlerin bir araya gelmesini sağlamıştı.

Alevilerin beş ana talebinden hiçbiri bu mitinge konu edilmemiştir. Çünkü biliyoruz ki içinden geçtiğimiz süreç, bu talepleri dillendirmenin ötesinde Türkiye’deki kitlelerin yaşam hakkının savunulduğu daha geri bir hatta denk düşmektedir. Oysa, OHAL uygulaması ve keyfi tutuklamalar, AKP’nin rejim değişikliği isteği, başkanlık süreci ve HDP’li belediye başkanlarının ve milletvekillerinin tutuklanması, sivil toplum kuruluşlarının kapatılması, medyaya yönelik baskılar ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar, akademisyen ihraçları ve üniversitelere yönelik baskıları, Kürt şehirlerin yok edilmesi, bireysel silahlanmadaki artış ve topyekûn iç savaş tehlikesi, Suriye-Irak operasyonları ve AKP’nin IŞİD desteği, mülteci krizi ve batılı ülkelerin suskunluğu, AKP’nin Türkiye’yi AB’nden uzaklaştırma çabaları diye uzayan onlarca yakıcı başlık varken, mitingin ardından tartışılan konular içler acısıdır.

Bir çift söz de provokatör kişiliklere

Mitingin bitmesini bile beklemeden kaleme sarılan mı istersin, hiç alana gelmeden sosyal medyadaki yorumlardan analiz üretenler mi, kurumları masa başında dizayn edenler mi istersin tam bir provokatör kişilik enflasyonu yaşadık. Bu provokatörleri nasıl mı tanırsınız?

  • Yazılarını ‘Ben/biz haklıyız’ temeline oturtup, türlü kelime oyunlarıyla ajitasyon işine girişirler. Amigodurlar.
  • Birlikte mücadelenin koşullarını tartışmak yerine bölünmeyi telkin ederler.
  • Aklınca karşı taraf olarak tanımladığı kesimi kıyasıya eleştirirken, bu kesimle ilgili zerre empati yapmazlar.
  • Taşın altına elini koymazlar. Onları meydanlarda veya sokaktaki mücadelede göremezsiniz.
  • Olayı konuşmak yerine tarihsel fay hatlarına çalışırlar. Çünkü amaçları üzüm yemek değil, bağcı dövmektir.
  • Sırtlarında yumurta küfesi yoktur. Bu yüzden emeğe ve farklılıklara saygısızlık yapmaktan beis duymazlar.
  • Ve önemlisi ‘sokağa çıkalım’ dediklerinde değil 70 bin, 70 kişi bile toplayamazlar!

Önümüzdeki günlerde, MİT’in geçmiş dönemlerde de başvurduğu sol örgütlenmeler arasındaki ufak krizleri derinleştirmeye yönelik provokasyonlarını da görebiliriz. Bu konuya ayrıca dikkat etmek gerekiyor.

Alevi ve Kürt kurumlarına çağrım, araya ulakları almayın. Yaşanan gerginlikleri fırsat bilen bazı provokatörler Aleviler ve Kürtler hakkında nefret söylemine varacak ifadeleri sarf etmekten çekinmiyorlar. Bu süreç elbette geçecektir. Geriye yüzleri kızartacak bu yorumlar kalacaktır. AABK’nın Demokratik Güç Birliği ile ilişkilerini askıya alma kararını yanlı okumalarla, farklı noktalara çekme çabalarına da prim vermeyin. Halkın demokratik güçlerden beklentisi, 7 Haziran sürecinde olduğu gibi omuz omuza meydanlarda yürümektir. Demokrasi güçlerinin hatalarından ders çıkartarak, AKP faşizmiyle mücadelelerinde yoluna kararlılıkla devam edeceğine ilişkin inancımsa tamdır. İhtiyacımız olan tek şey ise azıcık empati…

Continue Reading
1 Comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Fuat Ateş

Suskunluğun suç sayıldığı ülke…

FUAT ATEŞ

Published

on

 

[responsivevoice voice=”Turkish Female” buttontext=”YAZIYI SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYINIZ”]

 

Bir ülkede suskunluk suç sayılıyorsa, o ülkede zulüm dağı taşı tutmuş demektir. Eğer bir ülkede zulüm dağı taşı tutmuş iken hala susuluyorsa, o ülkede kıyamet kopmak üzeredir.

Avrupa ülkelerini tanımlarken huzur ve sükûnet kelimeleri en başta gelir. Avrupa’da, -istenilen noktada olmasa da- demokrasiye ait kurumların hala işlediği, hak ihlallerinde hakkınızı arayabildiğiniz mecraların varlığı ve önemlisi bir sonraki seçimde kimin iktidar olacağını belirleme ihtimali toplumsal sükûneti ve mutabakatı var eden önemli kriterlerdir. Buralardaki suskunluk huzurun bir yansımasıdır. Türkiye’deki mevcut suskunluğu ayrı bir kategoride ele almak gerekiyor. Türkiye’deki bu suskunluk hali büyük fırtınalar öncesi yaşanan sessizlik anlarına denk düşüyor. Herkesin birbirini sessiz ve suskun kalmak ile suçlaması ise gelen fırtınanın ne denli büyük bir fırtına olduğu gerçeğini gösteriyor. Bir ülkede suskunluk suç sayılıyorsa, o ülkede zulüm dağı taşı tutmuş demektir. Eğer bir ülkede zulüm dağı taşı tutmuş iken hala susuyorlarsa, o ülkede kıyamet kopmak üzeredir.

Adaletin bekçilerinden üniformalı düşmanlara(!)

Roma İmparatorluğundan bu yana üniformalı yetkililer(polis, asker, yargıç vs.) herkese eşit uzaklıkta ve yakınlıkta, adaletin simgesi bir otorite olarak halk tarafından kabul görmüşlerdir. Bu noktada Türkiye’de demokrasiyi içselleştirmiş toplumsal katmanlarda güvenlik güçleri ile ilgili mevcut algının “Tayyip’in polisi ve askeri” üzerine geliştiğini söylemek yanlış olmaz. Polis ve askerinin sadece üniforma giyinmiş bir düşman(!) olarak görülme algısının yükselmesi finale yaklaştığımızın göstergesidir. Gerici kesim, 15 Temmuz travması ile bu sınırı bir adım daha aşarak, gerektiğinde üniformalıların da katledilebileceğini gösterdiler.

Sonu gelmez bir iç savaş ve çözülme dönemi 

“Tayyip’in polisi ve askeri” algısına paralel olarak, bu sınır diğer toplumsal katmanlarda da aşılırsa, tıpkı Suriye ve Irak örneklerinde olduğu gibi sonu gelmez bir iç savaş ve çözülme süreci içerisine girebiliriz. Sonu gelmez bir süreçten bahsediyorum çünkü Türkiye’de olası bir çatışma durumunda seçim sonuçlarındaki gibi %50’lilerin savaşı olmayacak. Dört-beş ayrı yapının alandaki gelişmeler karşısında zaman zaman bir araya geldikleri zaman zaman ise savaştıkları bir dönem bizi bekliyor.

Ayrıca Türkiye’deki büyüyen tehlikeyi görebilmek için Amerikan’ın vatandaşlarına “Türkiye’yi terk edin” çağrısına sıra gelene kadar birçok emare var. Eğer bugün sıra Cumhuriyet gazetesine gelmişse, Cumhuriyet Halk Partisi’ne yapılacak bir operasyon da çok uzak olmasa gerek. Bundan sonra bu suskunluğun bozulmasına Gezi Parkı’ndaki gibi birkaç ağaç mı neden olur yoksa Tunus’taki gibi bir seyyar satıcının kendisini yakması mı veya kanaat önderi olarak saygı gören birilerine yapılacak bir suikast mı bu işi patlatır bilinmez ama sonuçlarının yapılan tahminlerden daha yıkıcı olacağını net bir biçimde söyleyebiliriz.

Alevilerin Sesi Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

[/responsivevoice]

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI