Connect with us

.

Zeynep Arslan

Alevi iradesinin oluşturulması elzemdir

editor

Published

on

Gelişen Türkiye siyasi konjüktüründe vede Alevilerin kurumsallaşma taleplerinin giderek güçlendiği şu günlerde güçlü bir Alevi iradesinin oluşturulması elzemdir…

Özellikle gelişen yeni dünya konjüktürü vede Türkiye‘nin Avrupa Birliğine girme arzusu son 15 yılda bazı azınlık gruplarının ve ötekileştirilmis olanların kendi kültürel, etnik ve dini kimliklerini yeniden sahiplenmeye başlamalarına imkan sağladı. Aleviler için 2 Temmuz 1993 Sivas katliamı kitleyi harekete geçiren etken oldu (Kaplan 2009: 161). Zaman içinde Alevi toplumu Alevi inancının tanımlanmasında boşluklar olduğunun farkına vardı. Yine ilerleyen zamanda Aleviler oldukça heterojen bir yapıya sahip olduklarını anladılar. Bu heterojenite özellikle inanç anlayışı, etnisite ve dil bakımından giderek gün yüzüne çıktı. Türkiye içinde Batı ve Doğu Anadolu Alevilerinden sonra, Balkanlar‘dan, Ortadoğu ve Asya‘ya kadar farkli biçim ve isimlendirmelerde Alevilerin yaşadığı artık bilinen bir gerçek.

Sünni kimliğine sahip olmayan Aleviler asırlardır baskı, dışlanma ve ötekileştirmelere maruz kalırken, bir de Türk kimliğine sahip olmayan Aleviler  – Türk-Türkçü ve Sünni-İslam sentezinin egemen olduğu bir Türkiye‘de – çeşitli alanlarda daha fazla saldırı ve baskılara maruz kalmaktadırlar. Asırlardır sözlü olarak günümüze taşınmış olan Alevilik yetersiz miktarda mevcut olan yazılı kaynaklarda ise Türk kültürüne indirgeniyor, yani öz-Türk kültürü olarak lanse edilmeye çalışılıyor (Johanson 1988: 55, Cahen 1970: 122f, Leiser 1988: 116fff). Aleviliğin özellikle etnisite bazında olan heterojen yapısı bu anlamda çok uzun bir süre saklı tutulmuş ve görmezden gelinmiştir.

Bu ayrıntıdan hareketle bu yazımda biraz da Dersim[1] Alevilerinden bahsetmek istiyorum; Dersim Doğu-Anadolu Alevileri‘nin kalesi olarak da nitelendirilebilinir. Dersim bölgesi  halkı neredeyse tamamı Alevi kitlesinden oluşmaktadır. Dersim Aleviliği günümüze dek inancını doğaya yakın tutmuş ve kimi İslam öncesi, pagan ve panteist inanç unsurlarını içinde barındırmayı başarabilmiştir. Bundandır ki yanlızca İslam dini ile özdeşleştirilmek çokca kabul edilmemektedir çoğu Dersimli Alevilerince.

Doğu Anadolu/Dersim Alevileri/

KIrmanclar

Doğu-Anadolu Aleviliğinde pagan ve panteist inanç ögelerinin yanısıra, Şah İsmail döneminden kalma daha güçlü bir Şia etkisini görebiliyoruz. Ağustos 1514 Çaldıran Savaşı Sunni dinini giderek egemen ve kurumsallaştıran Osmanlı İmparatorlugu’nun Pers İmparatorluğuna karşı galibiyeti büyük oranda bugünün Alevileri‘nin Şiileşme evresinde bir kırılma noktası olmuştur (Arslan 2016: 93ff). Osmanlı İmparatorluğu‘nun Sunni iktidarına karşın Pers hükümdarı  Şiiliği devlet dini olarak yerleştirmiştir. Şah İmail, babası ve dedesi Alevi Kızılbaş kültürü ile yetişmiş olmalarına karşın, bu inancın hierarşik ve ortodoks olmayan yapısından ötürü devlet yönetmesi yetersiz olabileceğine kanaat getirimiş görünmektedirler.

Özellikle 15. ve 16 yüzyılda Anadolu Alevileri Osmanlı hükümdarlığı süresince büyük baskı ve şiddete maruz kalmışlardır. Genel olarak sosyo-politik düzlemde bakıldığında Batı-Anadolu ve Doğu-Anadolu Alevileri‘nin arasında siyasi, sosyal, etnik ve kültür bakımından büyük farklılıklar söz konusudur. Doğu-Anadolu Alevilerinde görülen sadece dini farklılık değil, etnisite ve dil farklılığıdır ötekileştirilmelere sebep olan aynı zamanda. Günümüz Türkiye siyasi konjüktüründe ise etnisitesi Türk olmayan Aleviler daha fazla dışlanma ve ötekileştirilme durumlarına maruz kalmaktadırlar.

Türkiye Cumhuriyeti bünyesinde özellikle 1970 Türk-Solu etkisinde Dersim ve Dersimliler „3-K“, yani „Komunist, Kızılbaş ve Kürt“ olarak tanımlanmış ve türlü sistematik baskılara maruz kalmışlardır (Bumke 1979: 544). 1970lerin Türk Solu‘ndan sonra özellikle 1990lardan itibaren Kürt ulusal mücadelesi‘nin Dersim bölgesinde büyük etkisi olmuştur. 1990larda doğan ve mesela köy boşaltmalarına şahit olan genç Dersimlilerin genel olarak Kürt ulusal mücadelesine daha fazla sempatilerinin olduğunu görebiliyoruz.

Nevarki Kürt ulusunun büyük bir kısmı Şafi-İslam mezhebine mensuptur. Bu durum özellikle yaşlı Dersimliler arasında endişeye sebep oluyor. Bazı Kürt aşiretlerinin ve beyliklerinin Osmanlı hükümranları ile kimi işbirliklerine girmiş olmaları, Dersim ve diğer Alevi katliamlarında genel olarak Kürtlerin pasif kalmış, bazı önemli Kürt aşiretlerinin ise aktif rol almış olmaları vede herhalükarda Alevilik ve Sünniliğin arasındaki çatışma ve anlaşmazlık noktaları bu tutumu besleyen unsurlardır. Aynı tutum Sunni-Şafi-Zaza toplumuna karşı da hakimdir.

Bir başka ayrtıntıya değinerek; Doğu-Anadolu Alevileri kendi aralarında kimliklerini farklı isimlendirirler. Mesela Kuzey Dersim ve Güney-doğu Erzincan bölgesinde „Ma KIrmancime“, yani „biz Kırmancız” denildiğinde Alevi kimliğine işaret edilmektedir ve KUrmanci ile aynı terim kastedilmemektedir. Yine aynı şekilde Erzurum ve Varto da „şare ma“, yani „bizim insanımız“ veya „bizden olanlar“ denilir ve örneğin Sivas‘ta KIrmanci konuşan Aleviler ise kendilerine „Zaza“ derler, kendilerini Sünni Kürt komşularından ayırmak icin. Yine aynı şekilde Dersim coğrafik yapısından ötürü gerilla savaşına gayet uygun olması nedeniyle savaş bölgesidir. Türk devleti‘nin baraj çalışmaları ise güçlü bir ziyaret kültürü‘nün egemen olduğu, taşın, toprağın, ağacın, nehirin ruhu olduğu kabul edilen Dersimde  insansızlaştırma ve Dersim Aleviliğini yok etme çabaları net bir biçimde görülmektedir.

Genel olarak şöyle bir özet çikarmak mümkün: Gerek Osmanlı İmparatorluğu dönemince, gerek Türkiye Cumhuriyeti dönemince, gerekse Türk-Solu ve de Kürt ulusal hareketi etkisinde KIrmanclar üç önemli noktayı netleştirme ve uygulama konusunu ıskalamışlardır: 1. Anadilini yaşatma ve yaşama, 2. Dersim Aleviliğini tanımlama, uygulama, yaşama, yaşatma, 3. Etnik kimligini tanımlama. Bu noktada Zaza milliyetçiliğini savunan fikirlere değinmek istiyorum; Burada iç ve dış dengeleri sorgulamak önemlidir. İç dengelerde şu konular düşünülmelidir: 1. Siyasi güç varmıdır? Nedir? 2. Askeri/silahlı güç varmıdır? 3. Sosyal/manevi ve maddi kapital mevcutmudur? 4. Toplum içinde böyle bir talep varmıdır? 5. Taleb‘i temellendiren dil, inanç ögeleri ne kadar gelişmiştir? Ne kadar korunmuştur? Ne kadar sağlamdır, geçerlidir? Dış dengeler ise şu sorular ile ilintilidir: 1. 21. yüzyılda yeni milliyet ve ulus çatışmalarının doğmasını sağlamanın olumlu ve olumsuz etkileri nelerdir? 2. Alternatif etnik kimlik oluşturma, yaşatma modelleri nelerdir? 3. Ulusal kimliği savunma potansiyeli toplumun kendi iç dinamikler ile bağlantılı olarak mevcutmudur?

Dersimli Alevilerin etnik kimliğine ilişkin yine Kürt ulusal mücadelesi gölgesinde çok fazla spekulasyon var. Dersim Alevileri‘nin büyük bir kısmı Zazaca dilini konuşmaktadırlar. Zazaca konuşan kitle büyük oranda farkındalık olmadığından etnik bir kimlik oluşturma noktasında başarılı olmamıştır. Nevarki giderek daha fazla insan Zazaca ile ilgilenmeye başladı ve kendini Kürtçe ve Kürtlükten ayrı tutma fikirlerini geliştirmektedir. 18 Aralık Viyana Zazaca Dil sempozyumunda dilbilimciler tarafından tekrar belirtildiği üzere ‚dilbilim dünyasında Zazaca ayrı bir dil olarak kabul edilmektedir ancak kişinin kendisini hangi ulusa mensup hissettiği konusu siyasi bir tercihtir‘. Yinede Zazaca konuşan kitlenin büyük bir kısmı etnik aidiyet konusuna çok ilgili görünmüyor, ancak büyük bir kesimin Alevi inanç boyutunda kendini daha rahat ifade edebildiğini ve buralarda etkin olmak istediğini görebiliyoruz. Belkide dini kimliği geliştirmek – ki Alevi kimliği de varolma mücadelesi veriyor – dil kimliğini, yani Zazaca‘nın da gelişmesine olumlu etkide bulunabilir.

Alevilik , İslam ve Diaspora  

Bir başka önemli konu ise Alevilerin ve Aleviliğin İslam ile ilintisine dahil olan ve özellikle de diaspora da süregelen tartışmadır; Avrupa Diasporasında bazı Anadolu Alevi kitle örgütleri yasal statü elde etme ve devlet katında resmi olarak tanınma girişimlerinde bulundular. Aleviliğin İslam‘a ilişkin net olmayan pozisyonu kitle kuruluşları arasında ayrışmalara sebep oldu. Ne var ki Avusturya’da bu ayrışma artık kurumsallaştı ve Avusturya İslam yasası 2015 kapsamında “İslam-Alevileri” olarak bilinen kurum yasal statü elde ederken, “Biz Müslüman değiliz” diyen ve Avrupa Aleviler Birliği Kon-federasyon bünyesinde bulunan diğer grup Avusturya Anayasa Mahkemesine başvuru yapma yolunda. Yine bazı Aleviler de Kürt hareketine yakınlığı ile bilinen Demokratik Alevi Federasyonu FEDA bünyesinde Avusturya yasalarında “Kadim Aleviler” olarak; genel toplumda ise Zazaca ve Kurmanci konuşan ‚Kürt Alevileri‘ olarak bilinmekle beraber, Aleviliği İslam‘dan ayrı olarak Zerdüşe bağlayan bir içerik ile yasal statü elde edebildiler.

Avrupa‘nın daha demokratik ortamında göçmen Aleviler kendi inançlarına sahip çıkma konusunda daha etkin olabildiler. Aleviliğin İslam ile çatışma noktasına gelmesi de tam da Aleviliğin Avrupa devletlerince tanınma sürecinde gündeme gelmiştir. İslam‘ın Aleviliğe etkisi sorusu son bir kaç yıldır kitle örgütlerini meşkul etmektedir. Sunni İnancı‘nın egemen olduğu Türkiyede Aleviliğin İslam‘a yakınlığı veya uzaklığı tartışma konusu olamazken, Avrupa diasporasında daha büyük bir kesim uzak durmayı tercih ediyor gibi görünüyor (Arslan 2016: 196ff). Nevarki İslamsız bir Aleviliği tanımlamak çok mümkün görünmüyor. 600küsür yıllık bir İslam egemenliğinin altında varolma mücadelesi vede ama ondan etkilenmiş olduğu gerçeği yok sayılabilinir durumda değildir. Genel olarak tüm baskı ve ötekileştirilmelere rağmen bazı hakların talep edilebilinmesi ve mücadelesi konusunda Avrupa Alevi diasporası‘nın Türkiye Alevi kurumlarına olumlu etkilerinin olduğu görülebiliyor. Ancak aynı zamanda Aleviliğin İslam ile ilgili olan tartışma konusu – İslam’ın egemen olduğu bölgede – Türkiye Alevilerince endişe ile izleniliyor.

Tarihi yönden baktığımızda, Anadolu Alevileri Osmanli İmparatorluğu boyunca etkisi ve baskısı altında kaldığı ortodoks Sunni İslam‘a karşı herzaman farklı bir tutum içinde olmuş olduğunu ancak İslam‘ı red edecek biçimde sorgulayacak bir duruma hiç bir zaman gelememiş olduğunu tespit edebiliyoruz. Tam aksine artan baskılar ve şiddetin karşısında, kendilerini koruma amaçlı daima Sunni Müslüman değil ama en azından ‚Ali yanlıları‘ olduklarını savunarak ‚inançsız‘ yada ‚Kafir‘ oldukları suçlamalarına karşı durmaya ve akabinde katliama maruz kalmamaya calışmışlardır. Toparlayarak, Türkiye Alevileri ve Avrupalı Alevileri‘nin arasındaki durumu belki bir örnekle özetleye bilirim; AKP hükümeti‘nin artan anti-demokratik uygulamaları özellikle Doğu-Anadolu Alevileri‘nin ve Avrupalı Alevilerin – ki Avrupa ya en çok göç edenlerin Doğu-Anadolu Alevileri‘nin olduğu tahmin ediliyor (Kieser 2001) –  HDPye ilgi duymasını güçlendirmektedir. Anadolu Alevileri‘nin geneli ise yine CHP den medet ummaya devam etmiştir. 2011 Türkiye Parlamento seçimlerinde Avrupa Alevileri Konfederasyon Başkanı Turgut Öker bağımsız adaylığını koymuştur. Bu adım Türkiyeli Alevilerince kendi sosyo-politik gerçekliğine dayanarak, olumlu karşılanmamış ve AKPnin daha güçlü olmasını engellemek amaçli oylarını bir kez daha CHP den yana kullanmışlardır.

Alevi kitle örgütleri‘nin siyasi duruş ve gidişatı

Genel olarak şu söylene bilinir: Alevilik ve Alevilerin durumu tarih içinde hayatta kalma mücadelesi ile karakterize edilebilinir. Bu hayatta kalma mücadelesi kimi zaman oportunizm olarak nitelendirilmektedir. Ancak askeri ve siyasi güce sahip olmayan Alevi kitlesi siyasi konjüktüre ve gelişimlere göre ve en çokta kendini koruma amaçlı bazı duruş ve pozisyonlar takınmıştır. Bazen pastadan pay alma veya az da olsa söz sahibi olma amaçlı boş vaatlerle de kandırılmış olduğu, ödün verdiği de bilinmektedir. Bu anlamda CHP herzaman bir koruyucu veya en azından kötünün iyisi olarak görülmüştür Alevilerce. Şu günlerde HDP daha çok yaşama fırsatı vaat etmekte gibi görünüyor, ancak onun da giderek daha zor durumlara düstüğünü düşünürsek Alevilerin Türkiye sınırları içerisinde giderek daha fazla endişelendiğini görebiliyoruz.

Aleviliğin İslam ile ilintisi, yakınlığı, etkileşimi netleştirilemediği için bu sorunun ve sorunsalın daha uzunca bir süre Alevilerin gündemini meşkul edeceğine, süregelen polemiklerin devam edeceğine işaret etmektedir. Hiç bir Alevi öncüsü ‚Alevilik nedir?‘ sorusuna kapsamlı ve net bir cevap verebilme yetisine sahip değildir. Ancak verdikleri bilgiler Alevilerin tarih içinde maruz kaldıkları kıyım, baskı ve katlıamlar ile yüklüdür. Yani Türkiye siyasi konjütküründe eşitsizlik, ve haksız uygulamalara maruz kaldıklarını ifade ederler. Aynı şekilde Sunni İslam egemenliğinin altında yaşama şanslarının giderek daraldığından bahsederler. Bunlar siyasi fikirlerdir. Bundan ötürüdür ki siyasi, tarihi, sosyal ve ekonomik unsurlardan ayrı tarif edilebilinecek bir Alevilik çok mümkün değildir. Ve hatta Türkiye sosyal ve tarihi konjüktürde siyasetsiz bir Aleviliği tanımlamak çok mümkün görülmemektedir. Alevi tarihi sosyo-ekonomik ve siyasal kırılmalar vede katliamlar tarihidir. Bunu Alevi kitle örgütlerinin düzenledikleri etkinliklerden de okuyabiliriz. Ektinlikler sürekli katliam anmaları kapsamında ve siyasi tartışmalar içerikli düzenlenmektedirler. Yine son süreçte Gezi olayları daha çok Alevi kitle örgütlerince anılmakta ve sıcak tutulmaktadır.

Son olarak; Alevi İnancı‘nı kurumsallaştırma girişimlerine şahit oluyoruz son yıllarda, ancak bu girişimlere karşın, çoğu Alevi kurumlarının başında Türk-Solu siyasi geleneğinden gelen ve o gelenekten öğrendikleri pratikleri Alevi kurumlarında uygulamaya çalışan insanların olduğunu görüyoruz. Alevi inanç örgütü bazında bir Alevi kimliğini, bir Alevi teolojisini oluşturabilecek, ve aynı zamanda yeni katliamlardan korkmayan kendi, öz gücüne ve iradesine güvenen bir Aleviliği yaratmaktan yoksun, vizyon ve perspektiv geliştirmekten eksik Alevi kitle örgütlerini görüyoruz.

Buradan hareketle; bütün kendi içindeki etnik, dil, dünya görüşü, ve sayre farklılıklarını gözeterek ama en çokta Alevi öğretisinde var olan temel ortak bileşenler: Can’ın esas alınması, Doğa’ya saygı, Savaş’a karşı, Barış‘ın savunucusu, ‚72 millete bir nazarda bakma‘ ilkesinde, eşitlik ve adalet noktasında Aleviler birleşebilmenin yollarını aramalıdırlar. Vizyon ve perspektif geliştirilmelidirler.

Hedefe doğru çalışmalar geliştirilmelidir. Türkiye ve Ortadoğu da 25 Milyon bir Alevi kitlesi orta vadede kendi öz iradesini oluşturarak ve güçlendirerek, adalet ve barış öncülüğünü üstlenebilir ‚etno-inançsal‘ siyasi bir aktör (İngilizce:‚ ethno-religious political stakeholder‘) olma durumuna gelebilmelidir, kısa vadede ise bunun temelini oluşturabilmeli ve koşullarını yaratabilmelidir.

Şu soru önemlidir: Aleviler nereye gitmelidir? Ne olmalıdır? Alevilerin kendileri ne istiyorlar? Alevilerin genel demokrasi, barış, eşitlik taleplerinden daha ziyade bu taleplerin yerine getirilebilinmesi ve sağlanabilinmesi ve ama ve mutlaka kendi öz yaşam haklarının korunabilinmesi adına yol haritaları varmıdır; nedir, nasıldır?

Kaynaklar ve Dipnotlar

  • Anadolu terimine ilişkin: Anatolien (Almanca)  kelimesinin karşılıkları ‚anatolē‘  (Yunanca), Anatolı (Osmanlıca) ve Anadolu (Türkçe) dır. Eski Yunanca da ise bu ‚Küçük Asya‘ yani Μικρά Ἀσία yani ‚Mikra Asia‘ ve Latince de ‘Asia Minor’ da olmaktadır. Orta Yunanca dilinde Anatolia kelimesi „Doğu ülkesi, Ege’nin doğu kıyısı ile Fırat nehri arasındaki ülke“ sözcüğünden alıntıdır (Bkz. Nişanyan söylük: http://m.nisanyansozluk.com/?k=Anadolu&lnk=1 [7.7.2016]). Yine Eski Yunanca da anatole „1. Kalkış, doğuş, özellikle güneşin doğuşu, 2. Doğu, 3. Ege’nin doğusu“ sözcüğünden türetilmiştir (Bkz. aynı kaynak). Doğu Anadolu bölgesi siyasi  hareketlenmelerin ve kırılma noktalarının sıcak yaşandığı bir bölgedir. Türkçe isimlendirmelerin sıkıntılı olduğunu bilmek ile birlikte, yazı metninin direk olarak konusu olmadığından ötürü yazı ile ilgili kafa karışıklılığına, polemik ve farklı tartışmalara neden olmaması gerekçesiyle, ‚Anadolu‘ teriminin kullanılması tercih edilmiştir.
  • Bkz. Türkçe Dersim, Ermenice Տէրսիմ/Դերսիմ Tersim, Kurmanci Dêrsim, Zazaca Dêsım tarihi bölgesi Tunceli (Zazaca: Mamekiye) il sınırlarını da aşarak, kısmen Elazığ, Bingöl, Sivas, Erzincan, Varto ve Erzurum’u kapsar.
  • Arslan, Zeynep (2016): Eine religiöse Ethnie mit Multi-Identitäten. Die europäisch-anatolischen Alevit_Innen auf dem Weg zur Institutionalisierung ihres Glaubenssystems. LIT Verlag. Wien.
  • Bumke, Peter (1979): Kızılbaş Kurden in Dersim (Tunceli, Türkei). Marginalität und Häresie. In: Anthropos 74
  • Kieser, Hans Lukas (2001): Muslim Heterodoxy and Protestant Utopia. The Interactions between Alevis and Missionaries in Ottoman Anatolia. In: WI 41. Nr. 1. S. 89-111
  • Johanson, Lars (1988): Grenzen der Turcia. Verbindendes und Trennendes in der Entwicklng der Turkvölker. In: Ulla Ehrensvärd (Hg.): Turcica et Orientalia. Stockholm
  • Kaplan, Ismail (2009): Alevice Inancımız ve Direncimiz. AABF. Köln
  • Leiser, Gary (1988): A History of the Seljuks. Ibrahim Kafesolğlu’s Interpretations and the Resulting Controversy. Carbondale
  • Bundeskanzleramt Österreich, Kultusamt (Türkçe: Avusturya Başbakanlığı, Din Dairesi): Gesetzlich anerkannte Kirchen und Religionsgemeinschaften in Österreich (Türkçe: Yasal statü tanınmış din toplumları) [11.6.2016]
  • Bundeskanzleramt Österreich, Kultusamt (Türkçe: Avusturya Başbakanlığı, Din Dairesi): Staatlich eingetragene religiöse Bekenntnisgemeinschaften (Türkçe: Yasal olarak kayıt altına alınmıs İnanç toplumları): https://www.bka.gv.at/site/3405/default.aspx [11.6.2016]

[1]

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Zeynep Arslan

Mut haben – Einspruch erheben!

ZEYNEP ARSLAN

Published

on

Frauen, Männer, LGBT-IQ, Schüler*innen, Studierende, Jugendliche, Pensionist*innen, Arbeiter*innen, Arbeitslose, Familien, Alleinerziehende und alle… wir können…

 

die letzte Regierung hat besonders deutlich gemacht, dass Entscheidungen über die Interessen jener Menschen getroffen werden, die dann am Ende von den Konsequenzen dieser betroffen sind. Es ist bekannt, dass am Arbeitsmarkt manche Berufsbranchen die zwölf-Stunden Arbeitszeit drinnen haben, doch ebnet das noch lange nicht den Weg dazu, diese Zwölf-Stunden von der Ausnahme zur Regel zu machen. Inwiefern sind Menschen, die sich diese Zwölf Stunden Tagesarbeitszeit nicht leisten können vor den Profitinteressen der Arbeitgeber*innen heute geschützt?

Im 21. Jahrhundert sind wir aufgerufen über die Verbesserung der Situation der werktätigen Menschen zu diskutieren und entsprechend neue Wege zu bahnen, doch wird durch die gegenwärtige Politik im Interesse der Konzerne und Unternehmen das Gegenteil unternommen. Es bestimmen jene Themen den Diskurs, die zum Nutzen der Arbeitgeber*innen sind, wie z.B. die Einführung des Systems „agiles arbeiten“. Was bedeutet „agiles arbeiten“? Für viele Menschen ist dieses von den USA importierte „etwas“ bis heute kein Begriff, doch kurz und bündig heißt „agile Arbeit“: Verkürzung der Entscheidungswege, Abbau von „überschüssigem“ Personal, Erzielung schneller(er) und effizienter(er) Entscheidungen. Das Ergebnis bedeutet für viele Dienstnehmer*innen Erhöhung des Leistungsdrucks, Aushöhlung der Lebensqualität, höhere psychische Belastung, was sich im Endeffekt auf Gesundheit und Sozialisation massiv auswirkt. Oft werden „überforderte“ Mitarbeiter*innen dann auf direktem Weg zu Psycholog*innen und –therapeut*innen weiterverwiesen, um dort sich „auszukurieren“, wieder „Arbeitsmarkt-tauglich“ zu werden und weiter zu „funktionieren“.

Die Werktätigen des letzten und vorletzten Jahrhunderts haben sich dafür eingesetzt, um unter menschenrechtswürdigen Bedingungen zu arbeiten und dazu hat die Durchsetzung der Acht-Stunden Tagesarbeitszeit und soziale Absicherung gezählt. Anstatt heute über Möglichkeiten der weiteren Herabsetzung dieser auf die 30-Stunden Woche zu diskutieren wurde vor der österreichischen Öffentlichkeit die 60-Stunden Woche glatt eingeführt.

Immer mehr Menschen möchten Arbeit und Leben balancieren, um mehr Zeit für sich, ihre Familien, Freund*innen, ihre Gesundheit und ihre Sozialisation zu haben. Trotz der prekären Voraussetzungen ziehen sie es sogar vor in die Teilzeitarbeit zu gehen. Die Voraussetzungen für die Veränderung der Allmacht der Vollzeitarbeit, die bessere Ergebnisse für die Pension garantiert, zu entwickeln werden durch die aktuelle Politik nicht ermöglicht. Es sind vor allem Frauen, die von der Prekarität der Teilzeitarbeit betroffen sind, zumal sie es sind, die aufgrund von Kinderbetreuung und Pflegearbeiten aus dieser Spirale nicht mehr hinauskommen und damit im Alter armutsgefährdet sind. Der Punkt, dass die Männer bis heute die besseren Verdiener* sind und wir noch weit davon entfernt sind, dass „gleicher Lohn für gleiche Arbeit“ gilt, sind es Frauen, die wiederum systematisch schwierigere Wiedereinstiegschancen in den Arbeitsmarkt zurückstecken müssen. Viele Frauen sind psychisch belastet, weil sie aufgrund dieser systemischen Strukturen tatsächlich ans Haus, Herd und Kind gebunden sind.

Das Bruttoinlandsprodukt in Österreich beträgt 416,17 Milliarden USD (2017) und pro Österreicher*in ist eine Höhe von 47.290,91 USD (2017) zu berechnen, was die Statistiken, die Österreich zu den reichsten Ländern der Welt proklamiert verständlich macht. Doch wie sieht die Realität aus? Die Statistiken zeigen nicht direkt, dass die Österreicher*innen mehr als die Hälfte ihrer Gehälter für Wohnungs- und Hauskredite ausgeben. Eine beachtenswerte Zahl an Österreicher*innen soll im Besitz von einer Wohnung oder einem Haus sein, doch bei näherer Betrachtung stellt sich heraus, dass sie kreditverschuldet sind. Die Mieten sind zu hoch, was bei vielen Österreicher*innen die Idee unterstützt, doch in ein Eigenheim zu investieren wenn schon so viel bezahlt werden soll, doch die Schuldenfalle, in die die Menschen durch die Banken hineingelockt werden ist immens.Während die Wohnpolitik in den anderen Bundesländern Österreichs mit diversen Hürden und Herausforderungen verbunden sind, spielt Wien eine Vorbildrolle weltweit, doch auch hier fiel die Idee der Privatisierung der Gemeindewohnungen. Allein die Thematisierung einer möglichen Privatisierung der Wiener- Gemeindebauwohnungen ist neben der tatsächlichen Einführung der Zwölf-Stunden Tagesarbeitszeit eine weitere Respektlosigkeit der gegenwärtigen Politik gegenüber die mit Schweiß und Blut erkämpften Errungenschaften der Österreicher*innen der ersten Republik.

Insgesamt gibt es Lösungen und Alternativen. Das Rad muss nicht wieder erfunden werden und es gibt genug Vergleichsmodelle in der Welt, und sogar auf der österreichisch-kommunaler Ebene! Die zweitgrößte Stadt Österreichs, Graz hat in den letzten Jahren besonders beispielhafte gesellschaftspolitische Initiativen im Interesse der Grazer*innen erzielt, die gute Ansätze für die anderen Bundesländer und Regionen bieten können. Stadträtin Elke Kahr kann die Erfolge in Graz detailliert schildern und Lernprozesse für Interessierte ansetzen.

Das Problem sind nicht die Menschen, das Problem sind nicht wir! Und das Problem sind auch nicht die Flüchtlinge, über die die gegenwärtige Politik Angstmache und Sozialabbau betreibt. Das Problem ist das System, das von einer Politik definiert ist, die im Interesse der Unternehmen und Konzerne und zugunsten der reichsten zehn Prozent in Österreich arbeitet, die neunzig Prozent des Gesamtvermögens innehat. Während dieser Bereich von der Politik nicht berührt wurde, wurde neben der Einführung der Zwölf-Stunden Tagesarbeitszeit die Kürzung der Sozialleistungen vorgenommen. Das ist tatsächlich ein „Klassenkampf von oben“, in der durch Politiker*innen, die ca. EURO 9.000.- im Monat verdienen, Menschen zumuten, dass sie monatlich mit EURO 885.- über die Runden kommen sollen. Es ist Univ. Prof. Dr. Ivo Hajnal, der mit seinem Team die Alternative Liste in Innsbruck gegründet hat und der die gegenwärtige Politik in Österreich zum „fremdschämen“ erklärt.

Es ist Zeit für Veränderung und es ist Zeit für Gerechtigkeit! Es sind jene sozialen und menschenrechtlichen Errungenschaften, für die stets gegen die Entscheidungsträger*innen „da oben“, gekämpft wurde, die von diesen aber wieder angegriffen werden. Diese Errungenschaften sind stets umkämpft und es ist die Aufgabe jener Menschen, die die Konsequenzen dieser Entscheidungen tragen, Einspruch zu erheben! Einspruch für ihre Gegenwart, für ihre Zukunft und die Zukunft ihrer Kinder. Diesen Einspruch möchte das Wahlbündnis „Alternative Listen“ zusammen mit den Menschen, die innerhalb der österreichischen Staatsgrenzen in einem gemeinsamen Lebensraum vereint sind, erheben. Dabei sind die Österreicher*innen nicht durch die „von den obigen“ konstruierten künstlichen Grenzen Sprache, Kultur, Ethnie, Religion gespalten, sehr wohl aber durch Zugehörigkeiten zu arm und reich, Frauen und Männer, Alleinerziehende und Familien etc. Diese Spaltungen gießen nur Wasser in die Mühlen der im rechts-politischen Lager – zwar nicht homogen, aber doch als organisierter Bund auftretende Politik in Österreich. Es ist daher Zeit zur Verbündung aller Kräfte und Gruppen, die nicht den Profit, sondern die Menschen in das Zentrum ihrer Politik setzt…

23.07.2019

FOTO: Kommunistische Partei Österreichs

 

kaynak: https://www.zeynemarslan.com

Continue Reading

Zeynep Arslan

Einer der letzten Transmitter der oralen Tradition des indigenen Dersim… Firik Dede… [1]

AleviNet

Published

on

Er wurde Zeuge des Dersim Genozids und erfuhr Zeit seiner physischen Existenz auf Erden jenes furchtbare Leid, das Menschen anderen Menschen jemals zufügen können. Als einer der letzten Vertreter der „Derwiş Cemal Ocak Pire”[2] war er außerdem der letzte Vertreter der TransmittorInnen der oralen Tradition des Kızılbaş-AlevitInnentums.[3] Der aus Dersim Ovacık (Armenisch: Pulur) stammende Firik Dede starb[4] im Jahre 2007 im Alter von 106 Jahren.

Sein Leben ist eine Art Kurzfassung der Geschichte von Dersim. Einen wichtigen Teil seines Lebens verbrachte Firik Dede in Armut und stets im Exil. Danach kehrte er zurück nach Dersim. Die Täler, Schluchten und Berge Dersims erinnern alle DersimerInnen noch heute an die Schreie und Hilferufe der 1938 in Blut erstickten Frauen, Männer und Kinder. Firik Dede konnte nicht ahnen, dass er auch sein zweites ’38 wieder in Dersim erleben würde. Er konnte nicht wissen, dass er seine Kinder, die er mit Schweiß und Blut großgezogen hatte, wieder in der „Erde der Derwische“ bestatten würde (zazakische und kurdische AlevitInnen nennen diese Erde Hardo Dewres). 1938 lag einige Zeit zurück, und niemand konnte ahnen, dass die Menschen je noch einmal dermaßen brutal sein könnten…

Der jüngste Sohn namens Behzat studierte an der LehrerInnenschule in der Großstadt und kam in den Tagen der Militärjunta im Jahre 1981 zu Besuch zu seiner Familie in Dersim. Die Generäle der Junta hatten damals alle Dörfer und Regionen Dersims unter Besatzung und Kontrolle genommen. Die Soldaten nahmen zwei Söhne des Firik Dede zu sich mit in den Wald, unter dem Vorwand, dass die Söhne die Militärs in der Region führen sollten. Die Soldaten verbanden indes die Augen des älteren Bruders und folterten den jüngeren, Behzat. Firik Dede machte sich auf die Suche nach seinen Söhnen und bemerkt nach kurzer Zeit den Geruch von verbranntem Fleisch aus dem Wald steigen. Er bewegt sich in Richtung des aufsteigenden Rauchs und hört die Hilferufe seiner Söhne. Er bewegt sich mit größter Kraft nur schwerfällig, ja fast schon auf allen Vieren, im Wald in Richtung des Geschehens: „Piye mi…Behzata mi…“ (Dt. Meine Söhne…mein Behzat). Was er sieht, ist der angezündete Körper des einen Sohnes, während der andere mit Händen, Füßen und Augen an einen Baum gebunden ist. Keine Worte können diesen Schmerz mehr definieren…

Von diesem Zeitpunkt an trauerte Firik Dede um seine beiden Söhne. Er rührte seinen Bart und seine Haare nicht mehr an. Sie kamen nie wieder in Berührung mit einer Schere. Seine Tränen fanden nie wieder ein Ende und kein Wort mehr kam über seine Lippen …

Sein Verstummen ist gleichzeitig ein Raum, in dem Firik Dede unsere Geschichte, die wir seit 1938 verloren haben, einzwängt. Jene Menschen, die seine Kinder ins Feuer warfen, machen zugleich noch einmal deutlich, dass das Feuer in Dersim niemals erloschen ist. Firik Dede schwieg seither. Das Feuer, das den Körper seines Sohnes schluckte, verlosch nie und wurde nie in Worte gefasst …

Nach diesem Erlebnis kam Firik Dede mit verschiedenen Derwischen in Pulur zusammen: Piro Newes, Aydınã Heşi, Qeramanã Mırci und Rızaã Berti. Jene İnsan-ı Kâmil[5] kamen regelmäßig zusammen und verrichteten gemeinsam ihre kızılbaş-alevitischen Glaubensrituale, stets in Begleitung des Tembur[6], und schwiegen zusammen mehrere Stunden lang (Tr. Konuşma Orucu, Dt. Gesprächsfasten). Solche Rituale werden auch in diversen schamanischen sowie buddhistischen und anderen Glaubenssystemen praktiziert. Das Schweigen kann auch folgenderweise verstanden werden: Wir haben viel geredet und es hat nichts geholfen. Lasst uns der Natur unsere Ohren sowie Herzen öffen, und sehen wir, was sie uns zu sagen hat.

Firik Dede ist einer der letzten İnsan-ı Kâmil von Dersim und Vertreter des Ena-El Hak[7]Glaubens. Er ist eine spirituelle Person des “yüzü şems-i kamer” und “gözleri nur”, der ein Leben fern von weltlichen Aspekten und in Einklang mit der Natur führte. Sein Haus bestand lediglich aus einem Bett, einer Kochplatte, seinem Tembur und den vier Wänden.

Es ist wichtig, Firik Dede und seinesgleichen stets in Erinnerung zu behalten und über ihn zu erzählen, denn Menschen wie er sind RepräsentantInnen unserer Geschichte, unserer Herkunft, unserer Abstammung und unserer Vergangenheit. Jene aber, die ihre Vergangenheit verlieren, werden einer orientierungslosen Zukunft entgegenlaufen und sich selbst verlieren. Sie werden die Gegenwart nicht verstehen und die Zukunft nicht definieren können.

Firik Dedes Leben umfasste hundert Jahre in Unterdrückung, Gewalt und Armut. Es umfasste das Schweigen gegenüber einem Leiden, das nicht in Worte gefasst werden kann. Möglicherweise wollte dieses Schweigen uns, die Nachfahren der DersimerInnen, vor neuer Gewalterfahrung beschützen und bewahren. Die Sprache dieses Schweigens war das Zazaki. Jene Sprache, das von dominanten Strukturen stets als inexistent betrachtet wurde und durch die UNESCO im Jahre 2010 als “bedrohte Sprache”[8]kategorisiert wurde.

Firik Dede ging von uns. Sein Gedächtnis war stets ein Geheimnis. Er ging von uns mit seinem langen Bart und diesem seinem Geheimnis. Was er uns zurückließ, sind ein einhundert Jahre langes Leben, die orale Tradition des Kızılbaş-AlevitInnentums, sein Tembur und sein Lied:

Seni sevenlerin can içinde canısın
Du bist das Leben in den Herzen der dich Liebender
Aşıklar katredir, sen ummanısın
Die Liebenden sind die Tropfen, du bist der Ozean.
Gönül bir gemidir sen dümenisin
Das Herz ist ein Schiff, doch du bist das Ruder
Yelken açmak ister bu dervişlerin
Diese Derwische möchten dessen Segel öffnen

Wir haben das Leid von unseren Vorfahren übermittelt bekommen. Sehr lange haben sie geschwiegen, doch dieses Schweigen weckte Fragezeichen in unseren Köpfen und wir fingen an zu fragen. Das Leid, das wir in unseren Herzen trugen, erhielt einen Namen. Die Türen zur Vergangenheit öffneten sich uns, und wir begannen unsere Gegenwart zu verstehen…

Wir sind die Kinder eines Glaubens, der die Liebe in die Herzen der Menschen pflanzen möchte und der durch diese Liebe zur Schöpfungskraft des Universums gekennzeichnet ist. Wir sind die Enkelkinder von Firik Dede. Er war derjenige, der die größte Last auf seinen Schultern tragen musste, und folgende Worte definieren nun auch unser Dasein heute: Ölüm ölür, biy ölmeyiz (Dt. Der Tod stirbt, doch wir nicht).

 

[1] [Original in Türkisch durch Hüseyin Tunç verfasst; Übersetzung ins Deutsch: Zeynep Arslan].

[2] Jede und jeder Alevi-Kızılbaş gehört einem Ocak an. Besonders die Ost-AlevitInnentümer sind durch ein Ocak-System definiert. Ocak sind Familien, die das Wissen dieses oral tradierten Glaubens innehaben und es transmittieren. Derwisch Dschemal (Tr. Deriş Cemal) ist eines dieser Familien.

[3] Es gibt verschiedene AlevitInnentümer. Die Kızılbaş AlevitInnen sind die Ost-AlevitInnen (Begriff siehe Hans Lukas Kieser 2001). Die Kızılbaş sind jene, die im 15. Jahrhundert gegen das sunnitisch-orthodoxe Osmanische Imperium sich mit den safewidischen HerrscherInnen des Persiens verbündeten. Näheres zum Begriff siehe Arslan 2018.

[4] In den AlevitInnentümern heißt das „Hak’a yürüdü“ (Dt. die materielle Existenz ging zur spirituellen, d.h. zur schöpferischen Existenz zurück; Z.A.).

[5] İnsan-ı Kâmil ist jene Stufen, in der den AlevitInnentümern zufolge die Menschen nach der Bereinigung ihrer Seele zum „vollkommenen Menschen“ werden.

[6] Tembur wird jenes Saiteninstrument genannt, das nur drei Saiten hat, mit den Fingern gespielt wird und mit der die hunderte Jahre alte Liturgie transmittiert wird. Dieser Tembur wird auch Dede Sazı (Dt. Instrument der Dede). Die Dede sind die Nachfahren der Ocak-Familien und jene, die die Liturgie transmittieren. Es gibt auch die weiblichen Nachfahren der Ocak, die die Liturgie transmittieren können. Diese werden Ana (Dt. Die Mutter) genannt. Näheres zur Position der Frauen in den AlevitInnentümern siehe Arslan 2018.

[7] Hallac-ı Mansur war ein persischer Denker und Dichter und er kritisierte jenen Islam, der immer orthodoxer und autoritärer wurde. Er sagte Ena-El Hak, was so viel heißt wie: Ich bin Gott. Damit wurde er der Ketzerei beschuldigt und im 10. Jahrhundert erhängt. Faik Bulut 2018, Ayfer Karakaya-Stump 2018, Gülfer Akkaya 2014 und Arslan 2018 zufolge sind alle oppositionellen Kräfte, die sich gegen diese Form des Islam auflehnten und je nach zeitgeschichtlichem Kontext verschiedene Namen hatten, zuletzt eben Tahtacı, Abdal, Kızılbaş etc. zuletzt ab dem Ende des 19. Jahrhunderts unter dem Sammelbegriff AlevitInnen zusammengefasst erklärt werden werden.

[8] Siehe dazu: UNESCO Atlas of the World’s Languages in Danger:http://www.unesco.org/languages-atlas/ [26.07.2018].

Veröffentlicht im Wiener Jahrbuch für Kurdische Studien 6 I 2018

Dersim 1938. 80 Jahre Genozid – Vertreibung und die Folgen.

HerausgeberInnennamen des Einzelbandes: Zeynep ARSLAN, Christoph OSZTOVIC, Katharina BRIZIC, Agnes GROND, Thomas SCHMIDINGER, Maria Anna SIX-HOHENBALKEN

KAYNAK: https://www.zeynemarslan.com/firik-dede/

Continue Reading

Zeynep Arslan

Dersim’in Kızı Hakk’a Yürüdü… Huriye Aslan…

ZEYNEP ARSLAN

Published

on

…“iki tutam saç“ belgeselinde tanıdık onu. Hardo Dewres’in bağrından kopartılarak ‘Türkleştirilmek‘ üzere Türk Subaylarına verilen bu koca yürekli kadını. O, yaşadıklarını başka türlü anlatıyordu. Okul eğitiminden uzak olan bu kadının kullandığı dil ve hissettiklerini yansıtması onun, yaşamı anlayarak ve içselleştirerek yaşadığını ve bir ömre neleri sığdırdığını gösterdi bize.

Huriye Aslan, Dersim ’38in bir tanığıydı. Onun ve diğer Dersimin Kızlarıyla birlikte Dersim ’38 farklı bir boyut kazandı gözlerimizde. Yıllarca susmaya mahkum edilmiş bu kadın hiçbir şeyi unutmamış ve bizlere aktarmakla büyük bir misyonu da sırtlamıştır. İçinde bulunduğumuz fakat anlamlandıramadığımız duygu hallerimize tercüman olmuş ve onların sebeplerini fark etmemize katkı sunmuştur. Onun sayesinde kendi benliğimizin ve aidiyetimizin daha da farkına vardık. Bugün durduğumuz ve baktığımız yerin altyapısını anladık.

Dersimin bu kızı bize bir kapı araladı. Karanlık bir zamanın en derinlerinden gelen fakat bir o kadar da güçlü ve kararlı olan bu sesin sahibi Huriye Aslan’dı.

“Ben 8, 9 yaşındaydım. Annemi babamı görmemişim. Amcamın yanında kalıyordum. […] Amcama ‘Baba‘ diyordum […] İnsanları bir ormana koydular.
Herkes kaçtı, ben kaçamadım. Beni yakaladılar. […] Elazığ’a götürdüler. […] saçımı kestiler.“

derken, saçlarının kesilmesinden sonra sızının bugüne dek içinde kalmış olduğunu anladık. Köyünden, ailesinden alıkoyulmuş, Türk askerlerinin içinde bulmuş kendini. Kara Vagon’da ‘batıya‘, Samsun’a gönderilmiş önce. Bu yolculuğun ondan bıraktığı etkileri konuştuğu vakit boğazında düğümlenen kelimelerden anladık. Yaşadıklarına hala inanamazmış gibi ve belkide anlattıklarına kimsenin inanmayacağı duygusuyla kimi zaman şaşkın ifadelerle döküldü sözcükler dilinden. Bir Türk ailesine verilip, orada bir ‘Besleme‘ gibi yaşamak zorunda bırakılan Dersimin Kızı üç gün oruç tutup ‘Xızır, Xızır! Ya beni öldür, ya kurtar!“ diye dualar etmiş. En çokta burada tutamadı gözyaşlarını anlatırken geçmişten günümüze uzanıp gelen bu acıyı. Ama “o topraktı ve dayandı“.

Huriye Aslan belki de biraz daha şanslı olan Dersim Kızlarındandı. Akrabaları onu yıllar sonra bulmuşlar. “Ben kendi milletimi istiyorum“ diyen bu kadın, yine kendi kültüründen bir insanla izdıvaç yapmış. “Çimenin üzerinde yatıyorduk, ama mutluyduk“ diyen derin izleri yüzündeki çizgilerde taşıyan bu kadın, Şükrü Aslan gibi Dersim değerlerine sahip çıkan ve çalışmalarıyla geçmişten geleceğe ayna tutan bu değerimizinde, annesidir.

Annenin yeri her yaşta aynıdır ve unutulmaz. Anne gittiği zaman yetim kalır insan her yaşta. Sığınacak bir liman kalmamıştır artık, bir kez daha büyümüştür insan…

Şükrü Aslan hocamıza sabırlar diliyoruz. Yakınlarına başsağlığı. Ve Dersim halkı bir kızını daha kaybetti. Ne mutlu onu bize kavuşturmuş “iki tutam saç“ projesinin ekibine ve hepimizin yüreklerinde iz bırakmış Huriye Aslan’ı hiçbirimizin unutmamasına sebep olmuş Canlara…

24.06.2019

İlk yayınlanan adres: https://www.zeynemarslan.com

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI