Connect with us

.

YAZARLAR

“HAYIR” dan ÖTEYE BAKMA ZAMANI – Tarihten Örnekler

ZEYNEL GÜL

Published

on

Son günlerde bu “EVET” yada “HAYIR” oyununa kendimizi öyle kaptırdık ki sonucu düşünemez bir durumdayız. Böyle bir süreçte çok düşünme, fikir üretme, tarih ile günümüzü analiz etme zorunluğumuz var. İçinde bulunduğumuz süreci, bireylerin ruh halini, acılarını, beklentilerini, hayallerini, korkularını anlamak için insanüstü bir çabaya girmek, söyleyeceğimiz cümleleri buna göre kurmak durumundayız. Ülkemiz bildiğimiz ülke değil artık. Her şeyin birbirine karıştığı, yolsuzluğun, hırsızlığın, kindarlığın alıp başını gittiği, insanların sabaha çıkıp çıkmayacakları dahi belli olmayan günler yaşanıyor.

İnsanların beklentisi ve tepkisi anlaşılabilir ancak toplumu temsil eden muhalif partilerin, örgütlerin geldiği durumu anlamak asla mümkün değil. Sanki “EVET” sonucu çıkarsa ülke eski güzel günlere dönecek gibi bir yanılma içerisindeler. Sonuç ne çıkarsa çıksın bu devlet bildiğini yapmaya devam edecektir. Referandumun “Hayır” çoğunluğu ile sonuçlanması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Tutuklamalar, gözaltılar, sokak baskıları, ötekileştirmeler daha da artarak sürecektir.

Devleti yönetenler, Dersim’in, Ortaca’nın, Sivas’ın, Maraş’ın, Çorum’un, 1993 Sivas yangınının, Gaziosmanpaşa katliamının katilleri şu an iktidarda. Suruç, Şırnak, Sur gibi 22 yerleşim alanında yapılan toplu katliamları ve yıkımları yakın tarihimiz de yaşadık. Türkiye’de son bir buçuk yılda 460 insanımız katliamlarda can verirken, 2 binden fazla ülke insanımız yaralandı, 2 bin 600 insan da yandaş işverenlerin ilkel çalışma koşullarındaki iş kazalarında yaşamını yitirdi. On binlerce insanın Termik Santrali dumanı zehriyle kanserden öldüğü görülmeli, duyulmalı, anlaşılmalı. Tüm bu ölümlerin bir tek nedeni var; Acımasız, ilkel bir Uluslararası sermeye karı, geleceği düşünmeyen talan politikası ve bu talana karşı çıkacak olanların susturulmasını hedefleyen yasalarla önlem almak.

Olayın bir de ideolojik boyutu var:

14 senedir ülkeyi yöneten iktidar, Cumhuriyet rejiminden hep şikayet etti. İslami bir devlet kurma gibi hedefleri var ve bu hedefe varmak için her yolu kendilerine mubah görüyorlar.

Yargı organları mahkemeler iktidarın bürosu, yargıçlar emir ile iş gören memurlar durumunda,

İnsanların iş bulması biat etmeye bağlı. Ya AKP’ye üye olan yada AKP’li sözü geçen birisini referans gösteren işsize iş veriliyor. İş bulabilenler birer parti üyesi gibi AKP’lilerin her isteğini yerine getirmek zorunda kalıyor.

Güvenlik ise tümüyle iktidarın milisleri haline getirilmiş durumda muhalefete karşı acımasız güç kullanmaktan çekinmiyor. Bu gün (10.02.2017) Ankara’da OHAL ile işten el çektirilen Akademisyenlere saldırmaları, Milletvekillerini tartaklamaları en son kanıtlardan sadece birisi.

İnsanları yıldırmak, susturmak için sahte muhbirler türetiyorlar sanal medyada. Herhangi bir muhalif önce twitter, facebook sayfalarından ihbar ediliyor, bu ihbarı havuz medyası haber yapıyor ardından gözaltılar, tutuklamalar gerçekleşiyor. Parti üyeleri hızla silahlandırılıyor.

İktidar, muhalif olduğunu düşündüğü 6986 akademisyen ile 33 bin öğretmeni işten attı. 162 gazeteciyi tutukladı, 3 bin gazeteciyi işsiz bıraktı.

Muhalif televizyon kanallarının hepsini, hiçbir mahkeme kararı olmadan kapattı. Diğer yandan IŞID gibi İslami örgütler İstanbul’un göbeğinde toplantılar yapıyor, okullar açıyor. DAEŞ terör örgütü ile savaşıyoruz diyenler IŞID’ı “öfkeli çocuklar” diyerek kolluyorlar. Tüm bu gelişmelere bakarak referandum sonrası yaşanacakların hangi boyutlara yükseleceğini şimdiden kestirmek için kahin olmaya gerek yok.

O halde yapılacak olan referandum da “Hayır” demek yetmeyecek; HAYIR’dan ötesini düşünmek gibi bir sürece girmiş durumdayız. Yapılacak olan referandumda iktidarın söyleyeceği inanılır hiçbir argüment yok. Daha çok muhalifleri birbirine düşürecek bilinçaltı söylemlere sarılacaklar, yalan, iftira söylemleri üzerinden muhalifleri terörist olarak suçlayarak insanları aldatmayı hedefleyeceklerdir. Daha inandırıcı olmak için gözaltılar, tutuklamalar, muhaliflerin üzerine silahlı mafyaları salabilirler. 1 Kasım seçimlerinde CHP ve HDP’nin canlı bombalar nedeniyle sokağa çıkamadıklarını hep birlikte yaşadık.
Benzeri rejimler insanlık tarihindeki ilk değil elbette. Farklı coğrafyalarda devletlerin başvurduğu yöntemlerden birkaç örnek vereyim:

İtalya:

Mussolini’yi, Kral III. Vittorio Emanuele Başbakan olarak atamış olsa da, iktidara oturması liberallerin desteği ile olmuş.

İtalya kısa zamanda bir polis devleti haline getirilmiş.

Kitap ve gazetelere getirilen sansür ve kapatmalar başlamış,

İktidar partisi dışındaki partilerin kapanması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiş,

Sendika örgütleri Terörist ilan edilmiş,

Eğitimi kontrol altına almış iktidar,

Ekonominin gelişmesi amacıyla tüm ülkeyi tren rayları, otobanlar, köprü yapmalar kaplamış,

Çiftçileri sürekli teşvik ederek tarım ve endüstrinin canlandığı propagandası yapılmış,

Mossolini; Ülkenin iç ve dış işlerini, kolonilerden ve kamu çalışmalarından sorumlu olmuş,

Orduyu da idare eden komutan olmuş,

Tüm bakanlıkların görevlerini kendisi üstlenmiş,

Diktatör diyenleri katlederken, Anayasalar yeniden yeniden yazılmış ve halk oylaması senaryoları hayata geçmiş.

Muhalifler, Sosyalistler, solcular seçimlerin sonucunu kurtuluş gibi görürlerken ve enerjilerini referandumlarda harcarlarken, faşist “kara gömlekliler” tüm ülkede silahlanmış ve ne kadar muhalif varsa Cezaevlerine doldurmuşlar. Sonrası malum…

Almanya:

19 Ağustos 1934’te Adolf Hitler Cumhurbaşkanlığı ve Şansölyelik makamlarını birleştirme ve kendisini tek lider (Führer) ilan etme fırsatını bir Referandum (Volksabsimmung) ile yakalamış.

Muhalifler, Solcular, Sosyalistler, Komünistler yapılacak olan referandum oylamasında Evet – Hayır’larla vakit geçirirken bir üçüncü yolu, daha öteyi hiç düşünememişler.

Referandum başlamadan iktidar; Nazi koruma gençliğini “SS’ler””silahlandırmış, onlara askeri bir resmiyet kazandırmış, Asker ve polisi ele geçirmiş.

Ekonomiyi canlandıracağım diyerek tüm ülkeyi tren yolları, otobanlar, köprü yapmalar kaplamış,

Herkese Volkswagen binek otosu (Halk Arabası) verme vaadinde bulunmuş,

Toplama kampları inşaatları başlamış.

İtaati sağlamak için propaganda bakanlığı kurulmuş.

Propaganda Bakanlığı muhalif basını kapatmış, kendi medyasında Almanları Nazi görüşleri konusunda ikna etmek için çok sıkı çalışmaya başlamış.

Kitlesel mitingler düzenlenmiş.

Gazetelere sansür uygulanmış.

Halka çok ucuza radyo satılmış. Ama radyo yayınları sadece iktidarın yaptıklarını övüyormuş.

Öğretmenlere Nazi Sosyalist Öğretmenler Örgütü’ne katılma zorunluluğu getirilmiş, üye olmayan öğretmenler, öğretim üyeleri ve profesörler işten atılmış.

Okul ders kitapları Nazi propagandası için yeniden yazılmış.

Kızlara aşçılık; erkeklere silah kullanma ve matematik öğretilmiş,

Binlerce muhalif tutuklanmış, Binlerce insan gaz odalarında öldürülmüş, binlerce muhalif ülkeyi terketmiş.

Hitler, kendisinin kahraman olduğu dramatik sahnelerle canlandırmış. İnsanların kendisine kolayca inanmasını sağlamak için Mesih figürleri kullanmış. Ses ve görüntüsünün karizmatik olması ve halkı etkilemesi için tiyatro, insanların duygularına hitap etmek için yalan söyleme dersleri almış. Sonuç malum….

İran:

Hamm Bockum-Hövel Hastanesi Başhekimi Professor Dr. Hossein Towfigh İranlı arkadaşımdı. 20 Nisan 2014 yılında hakka yürüdü. Iran’daki molla rejiminin gelmesini ondan dinleyelim:

“İran’lı aydınlar, solcu ve sosyalistler şah yönetimine karşı çok ciddi mücadele vermişler. “Devrim” söyleminin kurbanı olduklarını 1 Nisan 1979’da Humeyni’nin “İslam Cumhuriyeti’ne “Evet mi Hayır mı?” referandumu sonrası anlayabilmişler. Çünkü muhalifler bu süreçlerde tüm uğraşlarını seçimlere vermişler.

Bir süre sonra iktidar, yargı atamalarının yapılanmasını öngören yasayı oylatmış, Sol ve aydınlar yine oylamada sonuç almayı hedefleyen hamleler yapamamış, tüm kudretini EVET ve HAYIR ile heder etmişler.

Nihayetinde “İslam Kültür Devrimi” oylamasına geçildiğinde muhalifler yenilmeye başladıklarını anlamışlar.

Sol ve muhalifler tüm bu süreçler boyunca seçim kampanyalarıyla uğraşırken, geriye yüz binlerce mahkûm ve yaklaşık 2 milyon ölü kalmış. Hayatta kalabilen yüz binlerce aydın, bilim adamı, Akademisyen kendilerini başka ülkelere atmışlar. Prof. Dr. Hossein Towfigh mikro cerrahi uzmanıymış ve İran’ın en ünlü doktorlarından birisiymiş. “Kendine geldiğim de Münster şehrindeydim” diyordu.

Sonuç olarak:

Örnekleri kısa kısa vermeye çalışsam da uzattığımın farkındayım, sonuç olarak söylemek istediklerime geleyim;
Seçimlere ve oylamalara büyük anlamlar yüklemek bana çok mantıklı bir davranış gibi gelmiyor. Gelmiyor çünkü, oylama ile elde edilmiş bir seçim demek, gerici çoğunluğun isteklerine boyun eğmek demek de olabilir ülkemizde.

O çoğunluğun isteklerinin neler olduğunu en ince ayrıntısına kadar analiz etmeden, toplumdaki psikolojik durumu dikkate almadan, çoğunluğun hangi doğrular üzerine karar vereceğini bilmeden; sonucun “Evet” çıkması halinde hangi yolun izleneceği netleşmeden referandumlarda takılıp kalmak yukarıda örneklerini verdiğim tarihi hiç okumamak demektir.

Solun ve muhaliflerin hayır”ı kesin bir çözüm olarak görmesi bin yıllık kendi devlet geleneğini de hiç bilmiyor demektir. Hatırlayın 7 Haziran seçilerinden önce de HDP’nin yüzde 10 barajını aşması durumunda 8 Haziran’da güzel bir ülkeye uyanacağımızı sanmıştık, uyanabildik mi güzel günlere?

Hayır!

Muhalefet eden, eleştirenleri en yakınlarının ihbar ettiği, insani ilişkilerin tümüyle çıkar ilişkisine döndüğü bir ülkede bir arada yaşama geleceği seçimlerle değil, ciddi muhalefetin ülke insanımıza vereceği umuda bağlıdır.

Grupçu, ezberci algıları kırarak tüm ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, işçilerin, tecavüze uğrayan çocukların umudunu yaratmak hedef alınmalıdır.
.
Bu güne kadar yaşananları ve referandum sonrası yaşanacakları hesap ederek, seçimlere takılarak “Hayır” ın yetmeyeceğini, sonucun “hayır” çıkması halinde bunun bir sürecin başlangıcı olabileceğini de bir yere not edelim. Yok edilen doğaya, yıkılan dağlara, çöle çevrilen ovalara, zehirlen sulara sahip çıkmanın başka yolu yok.

Ya bu talancılığın karşısında durmayı başaracağız yada hepimiz başımızın çaresine şimdiden bakalım.

10.02.2016
Stromberg

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Kabadayı

Toplumsal değerlerimiz alt üst ediliyor

AleviNet

Published

on

“Kapitalizm tiksinti vericidir, çünkü o savaş, zam, zulüm, yoksulluk, rant, rekabet ve ikiyüzlülük üretir” FİDEL CASTRO.

Kapitalizmi (moda deyimiyle liberalizmi) kısaca anlatmak ister isek: Kapitalizmi iyi incelerseniz içinden faşizm çıkar. Kapitalist efendilerce de milliyetçilik kutsal bir değer olarak takdim edilir. (bizim dünyamızda kutsal olan insanın kendisidir) Kapitalizm, doğayı yok eder ve gölgesini satamadığı ağacı keser… Bu manada LENİN diyor ki; “Kapitalizm iktidarda kaldıkça; değil yalnız toprak, değil yalnız insan emeği, değil yalnız insan kişiliği, değil yalnız vicdan, değil yalnız aşk, değil yalnız bilim, her şey, her şey alınıp satılacaktır…” Kapitalist toplumlarda bireysel yaşam tarzı dayatıldıkça manevi değerlerin yerini maddi değerler alır ve toplumsal değer yargıları kökten sarsılıp erozyona uğrar. Değer yargıları yıpranıp bozulan bir toplum, başka toplumlara özenti içine girer, aslını ve benliğini kaybeder, kendi özüne yabancılaşıp başkalaşır.

Toplumları ayakta tutan ve onu geleceğe taşıyan değerleri vardır. Toplumsal değerler, genel anlamda davranışlarımıza rehberlik eden ilkelerimizi ve inançlarımızı içerisinde barındırır, bireysel davranışımızı şekillendirir, yönlendirir, düşünce ve eylemlerimizi etkiler ve bizlere yön verir. Toplumsal değerleri içselleştirip benimseyen ve davranışları ile sergileyen kişi dava insanı niteliği kazanır. Dava insanı iki şeyi asla yapmaz; toplumu manipüle edip aldatmaz. Çünkü manipülasyon ve aldatmak insan onuruna yapılmış en çirkin saldırıdır. Dava insanı toplumu manipüle edenlere ve aldatanlara karşı mücadele eder. Dava insanı hak olanı savunur, bütün haksızlıkları ve çirkinlikleri ret eder.

Toplumlar için değer yargıları kadar tarihini bilmekte çok önemlidir, “tarih, bir toplumun hafızasıdır, tarihini bilmeyen toplumlar, hafızasını kaybeder.” Geçmişini bilmeyen bir toplum, geleceği ile ilgili sağlıklı adımlar atamaz. Tarihin yol göstericiliğinden yoksun kalan birey sonsuz bir şimdinin ve belirsiz bir geleceğin karanlık sokaklarında sık sık yolunu kaybeder. Devamlı başkaları tarafından manipüle edilir. Kapitalist sistemin en güçlü ve aynı zamanda en zayıf yanı tarihle ilişkisidir. Çünkü Liberal ideolojinin mihmandarlığında tarihsiz bir toplum ve birey hedefleyerek, hafızasız, haliyle tüm direnç noktalarından arındırılmış bir toplumsallığı amaçlar.

Evet, tarihin belirli dönemeç noktaları vardır, içinde yaşanılan anda bunlar kolayca fark edilemeyebilir. Ancak olayların gelişimi incelenip araştırıldığında herhangi bir gelişmenin başlangıcı ya tam olarak ya da yaklaşık olarak tespit edilebilir. Yanlışa düşmemek için geçmişte ve günümüzde yaşanılanları iyi analiz edip sorgulayabilir ve yüzleşebilir isek, işte tam o zaman geleceğe dair sağlıklı çözümler üretebiliriz. Bütün olaylar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır, önceki olayı bilmez isek sonraki olayı da kavrayamayız. Bu güne kadar yapılan yanlışlarla yüzleşmeden de değiştirme gücüne sahip olamayız…

Hakikati ve tüm toplumsal değerleri ters yüz ve alt-üst etmek vicdansızlıktır. Kendi bireysel çıkarını ön planda tutup toplumsal değerlerin içini boşaltanlardan ve göz yumanlardan da uzak durmak gerekiyor. Hedefe varmak için her yol mubahtır diyen omurgasız, ilkesiz, sorumsuz ve vicdansız kişiliklerden toplumsal değerlere katkı sağlaması beklenemez. Bu tür insanlardan toplumsallık adına bir şey beklemekse sadece ve sadece yarınları hüsrana uğratmaktan başka bir işe yaramaz! Büyük düşünür SCHİLLER Diyor ki; “Böcek olmayı kabullenenler, ezilince şikâyet etmemelidirler.” Evet, demokratik ilkeler ışığında, onurlu dik duruşla, toplumsal değerlerimize sahip çıkılım, ters yüz ve alt üst edilmesine karşı çıkalım…

Sonuç: Yol bilmez, sosyoloji bilmez, tarih bilmez, cehalet beynini, sistem vicdanını teslim almış, kendi menfaat ve çıkarı için toplumu manipüle edenler, asimilasyona aracılık edenler ve göz yumanlar, toplumsal değerleri çürütüp içini boşaltanlar, özünü kaybetmiş devşirmeler, vicdanını kiraya vermiş dalkavuklar bir gün ama bir gün mutlaka deşifre olacaklardır! Aşk ile.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading

Bülent Felekoğlu

Dersim 38 ve halimiz…

BÜLENT FELEKOĞLU

Published

on

Hakk Aşkı, Xızır Hikmeti, Pirim Seyit Nesemi Nefesi İle…

Bavo erd u ezman bekes nine, kesek bekes an ne heqe, an be heqe

Mazlum deste neheq u beheqa da maye. Desim divana Heq’e, wi divane da neheqi çebu

Bir mekin, Heq meydane vext dor bi dorane. İro ıj minra, sibe ji tera…  Ape Kekil

Babam yer ve gök sahipsiz değildir. Kimsesiz kimse ya haksızdır ya da Hakk’ı bilmez.

Mazlum haksızlar ile Hakk bilmezlerin elinde kalmış. Dersim Hakk divanıdır. Bu divanda haksızlık oldu.

Unutmayın, Hakk meydandadır. Vakit ise sırayla. Bugün bana yarın sana…

Dersim Tertelesi üzerinden 81 yıl geçti. İstanbul Galatasaray meydanında 19:38 de yaptığımız geleneksel anma programı, Galatasaray Meydanın tüm açıklamalara kapatılması nedeni ile bu yıl Kadıköy Rıhtım da 19:37 de yapıldı. Saat değişikliğinin nedeni. 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu kararı ile katliamın yapılmasına karar verilmesi.

Dersim 38 Reya Heq Alevilerin, Kürt Alevilerin ve sığındıkları barış coğrafyasının imhası, sürgünü, asimilasyonudur. Acıları tüm doğada, yaşamda izlerini sürmektedir. Her kaya dibi, her pınar, her su acıları bağrında taşımakta. Anıları önünde saygı ile eğiliyorum.

Bugün Kadıköy rıhtım kendi halinde, bizler bir avuç toplanmış korunmanın duygusu ile içiçe sığınmış ve halka olmuşuz. Atalarımızı anacağız fakat çok azalmışız. Sesimiz kendimize gelmiyor. Yine çalışmıyor meret cihaz. Afişin ardına sığınmış bilinenler. Herkes sözünü söylerken bir Ananın sesi ise kesilip kenara konmakta. Lokmalarımıza Kırmancki bir Gulbang verememenin acısı, Zone Ma Çino. Dersim Dernekleri süreci giderek tekeline çeken bir formda. Aman bitsinde sonra bakarız telaşı ile ne katılanı doğru dürüst anons etti. Nede kendisi meramını anlatabildi. Alevi kurumlar, Cemevleri Hakk getire. Dersim gündemlerinde değil. Zaten tekele toplayayım derken duyarlılık yaratma, ortak güçlü anma programları yapma durumu da gerçekleşmiyor. Herkes biraz Dersim’i kaçırıyor kendi heybesine. DEDEF bu yönüyle konuya eksik yaklaşıyor. Daha geniş çeperde toplumun tüm dinamiklerini sürece katan bir yaklaşım açığa çıkarmak hepimizin sorumluluğu. Anmalar bir rutin gibi değil cümlemizin güçlü yüzleşme ve ders çıkarma günleri olmalı. Dersim katliamı inançtan bağımsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bu durum herkesin biraz işine de geliyor. Üzülüyor, üzülüyoruz.
Dersim anmlarına dair Alevi kurumlarımızın sessizliği de çok düşündürücü çoğu açıklama bile yayınlamadı. Katliam öncesi ve katliam süresince gelişen sessizliğe benziyor. Toplumumuzun en çok bir arada olması gereken süreçlerde, bir arada güçlü ses çıkarmamak tehlikelidir.

Mana İle…

Dersim Tertelesi ve anmalar erişilebilecek tüm Alevi kurum ve dernekler, yöre derneklerine ulaşarak daha geniş çeperde etki alanı oluşturulmalı bu hepimizin sorumluluğu.
Anma programları iki günü kapsayacak şekilde, Uluslarası katılımında hedeflendiği programlara evrilmeli.

Anma zamanlarında katliam coğrafyasının tüm şehirlerden Dersime gelen canlarla yerinde anlatılması, tanıklıkların dinlenmesi önemli bir farkediş ve gündem yaratacaktır.

4 mayıs günü Dersim merkezde ve ilçelerde her can hanesine siyah bir nişan asar ise tüm kent o günü yitirdiklerine saygısını belli etmiş olur. Seyit Rıza da Çerağ uyandırmak da birlikte olmak duygusudur. Ölümüyle, yaşamıyla birlikte olmak güçlü hissetmemizi sağlar.

Dersim ve Şengal beyaz donluların coğrafyasıdır. Yani barış ve sığınma coğrafyasıdır. Toprak Ananın bahtına sığınılmıştır. İnsan canlısının zülmünden, nefsinden ırak yaşamak istemiş. Cümlesine barışı umud ederek. Yitip giden canlarımızın anıları önünde saygı ile eğiliyorum.

Hakk gayretimizi eksik etmesin. Xızır yardımcımızdır.

Continue Reading

İrfan Dayıoğlu

İnancımızda 12 İmam kültü

İRFAN DAYIOĞLU

Published

on

Son dönemlerde yapılan Alevilik tartışmalarında en önemli kıstaslardan birisi olarak ortaya çıkan dışardan empoze edilmiş de olsa inancımıza yerleşmiş bulunan 12 İmam kültünü açıklamaya geçmeden önce Alevilik hakkında kısa bazı tanımlamalar yaparak okuyucunun dikkatini çekmek istiyoruz. Biliniyor, Aleviliği nasıl tanımlarsa tanımlasınlar Alevilerin ezici çoğunluğu Alevilerin kendine özgü, başka hiç bir inançta bulunmayan dini ritüelleri olduğunu kabul ederler. Vardan geldiklerine, Hakkı insanda gördüklerine inanırlar. Ne kula kulluğu ne de bizi var edene kulluğu kabul etmezler.

Bütün bunlara karşın kal-ü beladan bu yana var olduklarını söyleyen bazı yazarlarımız sıra halkın önünde konuşmaya gelince gerçeği değil, isteneni konuşup pirim yapmaya çalışıyorlar. Örneğin bazıları Aleviliği arş-ı alada yapılan Kırklar Cemi ile başlatıyorlar. Bazıları insanlığın doğuşundan bu yana, bazıları Kerbeladan başlatıyor. Bazıları Ali yandaşlığı yani Şialık olarak görüyorlar. Bazıları ise doğa inancı diyorlar bu inanca. Ortak bir tanımda buluşulamadığı için, hepimiz “yol bir sürek binbir” diyerek işin içinden sıyrılıyoruz. Pirlerimizden öğrendiğimize göre yakın akrabalar Müsahip olamazlar. Ancak her ne hikmetse Muhammed damadı Ali ile Müsahip oluyor.

Bana ve birçok yazarımıza gore Alevilik Semavi bir inanç değil, insan ve doğa merkezli bir yeryüzü inancıdır.

Herkes Aleviliği bir yerlerinden çekiştirerek götürüp sisteme ve dolayısıyla sistemin egemen inancı İslama entegre etmeye çalışıyor. Son 25 yılda katıldığım Alevi örgütlenmesi çalışmalarında Hacı Bektaş Müzesini serçeşmemiz olarak adlandıran, bu serçeşmelik oyununa balıklama atlayan Alevi okumuşları, şairleri, zakirleri tanıdım. Bunlar bir yandan Bektaşi Tekkesine serçeşme diyorlar, tarih boyunca Alevi ve Kürt katliamına imza atan, Bir Ocakzade olan Hacem Bektaş-ı Veli ile alakaları olmayan, görevleri kolonyalist Osmanlı ve TC’ye hizmet olarak belirlenmiş olan bir tarikatı Serçeşme olarak göklere çıkarıyorlar. Ardından da Kürt halkı ile Alevilerin birleşmesi, ortak mücadele etmesi gerektiğini söylüyorlar. Tam bir riya ve ikiyüzlülük örneği. Bu düşüncenin sahipleri ne yazık ki hala aramızda itibar görüyorlar, saflarımızda barınabiliyorlar.

Okuduğum kitaplar beni şu sonuçlara götürdü: Alevi-Bektaşi deyiminin bilinçli bir tercih olduğunu ve esas amacın da Ocaklara, Hakikatçi Pirlere, ziyaretlere inanan, doğayı kutsayan Naci ve Naciye yolundan gelenlerin asimile edilerek, Bektaşilik aracılığıyla götürülüp İslam’a eklemlenmesi ve bu yöntem ve yolla da Rea Heq Aleviliğinin yok edilmesidir.

Biliniyor “Adem ile Havva yaratıldı… Naci ile Naciye doğdu… biri Kudret Kandili’nden emirsiz, diğeri Kubbei Rahman’dan emirle geldi.” (Sırrı Öztürk Alevilerin Büyük Sırrı sayfa 210) Alevik hakkında oluşmuş ortak görüş şu aslında; “Aleviler yok”a inanmazlar. “var”a inanırlar. La mekân yoktur. Her şey vardır. Bilinmeze değil bilinene inanır. Hak gerçektir.” (age sayfa 241)

Bu gerçeği kabul eden bir inancın mensupları, nasıl olur da bunun tam karşıtı ya da inkarı olan bilinmeze inanan, mekânsız ve sıfatsız bir tanrıya inanan, insanı kullaştıran ve tek uğraşı olarak, bilinmeyen ve dolayısıyla ispatı olmayan bir cennete gitmek, ahiret denilen bilinmeze varmak için ibadet edenlerle kendilerini buluşturabilirler, anlamak olanaklı değil.

Bunun tek izahı var süreç içinde egemen olan inançlar özellikle de İslam, Alevileri asimile edebilmek için birçok yola ve yönteme başvurmuş ve bir yere kadar da başarılı olmuştur. Bölgenin yasaklı ve kadim inancı olan Alevilik Selçuklulardan, Osmanlılardan bu yana büyük müdahalelere uğramış görünüyor. Bir dönem Emevi-Abbasi müdahalesi, bir dönem Selçuklu ve ardından Osmanlı ve Safevi müdahaleleriyle yoldan çıkarılmaya çalışılan Alevilik, zaman zaman da fiziki yok etme müdahalelerine uğramıştır. Tüm bunlara karşın yol bugünlere kadar sürdürülmüştür. Yine okuyarak gördüm ki; en büyük müdahalelerden birisi de 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi ile yapılmış ve bugün hala sürmektedir.

Alevilik üzerine yüzlerce kitap yine bu süreçte çıkmış, çıkan kitapların ezici çoğunluğu Aleviliği Türklüğe eklemleme, İslam’a eklemleme ve giderek eritip yok etme amaçlıdır. Önce Şamanizm vurgusu üzerinden Türklüğe bağlanmaya çalışıldı. Ardından bazılarınca 12 İmamlar üzerinden Şialığa bağlanmaya çalışıldı. Şimdi de Alevilik sadece farklı bir İslami yorum biçimi denilerek yok sayılmaktadır. Alevilerin ibadet yerleri kabul görmemektedir. Çünkü İslam’ın tek ibadet yeri Cami veya Mescittir denilmektedir.

Kendini aydın, araştırmacı, yazar, gazeteci olarak gören Alevi canlar inancımız üzerinde yüzyıllardır oynanan oyunları görmek için iğne ile kuyu kazarcasına çalışmalıdırlar. Oyun büyük. Düzgün Baba’ya, Munzur Suyuna, ağaçlara, ziyaretlere yani özcesi doğaya değer veren, onlara kutsallık atfeden, duyduğuna değil, gördüğüne inanan, cennet ve cehennemin varlığına inanmayan, insan ve doğa merkezli, sevgi inancı olan Alevilik yok edilerek karşıtına dönüştürülmek istenmektedir. Bu oyunu bozmanın biricik yolu hakikatimizi savunmaktan geçiyor.

Biz aydınlara düşen ana görev yoldan çıkarılmaya çalışılan inancımızı gerçeğimizle buluşturmak ve öze dönüşü gerçekleştirmektir. Elbette bunu yaparken Alevi ana-atalarımızın kutsallık atfederek, batıni anlamlar yükleyerek inancımıza adapte ettiği değerleri de kendi değerlerimiz olarak kabul etmeliyiz. Önemli olan özün kaybedilmemesidir.

Yine öze dönüş derken, asla mühendisliğe soyunmadan, hakikatimizi olduğu gibi kabul ederek, Tanrısal anlamlar yüklediğimiz Ali kültünü, Hüseyni direnişçiliği de kabul ederek yolu sürdürmek gerektiğine inananlardanım. Ancak bu yolun başta Şia’lık olmak üzere İslam’ın hiçbir mezhebi ile alakasının olmadığını da asla akıldan çıkarmayarak.

Sözün özü tüm okumalarımdan çıkardığım sonuç şudur. Bu inancımızı büyük soykırımlara, inkara ve imhaya rağmen bugünlere taşıyan Pirlerimize, ocaklarımıza, hakikat arayışçılarımıza hakkını teslim ederek, Aleviliğe yapılan büyük dış müdahaleleri de unutmayarak, ancak bu süreç içinde içselleştirilmiş gerçekleri de bilince çıkarıp kabul ederek, ancak yolu bozan unsurları da temizleyerek öze dönüşü sağlayabiliriz.Alevilik insanı hak (tanrı) bilmektir diyor Ali yıldırım “Alevilik Kitabı ” adlı eserinde ve devam ediyor;

“Alevilik Doğal din vahiye dayanmayan, üstün bir güç tarafından ilkeleri konulup çerçevesi çizilmeyen, üstün bir güç ile insan arasında, bir aracıya ihtiyaç duymayan, bir inanç sistemidir…  Alevilikte, cennet, cehennem yani ahret inancı söz konusu değildir… Alevilik bir sır dini, inancıdır.Alevilik’in, doğayı, evreni, insanı kutsayan yolu, vahiy dinleri nazarında büyük bir suçtur…”

Gelelim 12 İmam soyundan gelme ve Seyidlik ve Şeriflik meselesine Beşikçi’nin aktarımı ile “Osmanlı İmparatorluğu döneminde Nakibuleşraf diye anılan bir kurum vardır. Bu kurum, Peygamber Muhammed’in soyundan gelenlerle ilgilenen, onlara bu soyluluğu gösteren unvanlar veren bir kurumdur. İmam Hüseyin’den gelenlere seyid, İmam Hasan’dan gelenlere şerif denmektedir. Bu kurum bazı Müslüman Kürdlere de Alevi Kürdlere de Seyid unvanı vermiştir. Halid-bin Velid’e, Musa Kazım’a hatta Peygambere bağlayan şecereler vardır. Bu şecerelerin hepsi sahtedir. Alevileri seyidlik kurumuyla İslam’a bağlamak amaçlanmıştır. Şecere düzenlenmesinde politik çıkarların dışında ekonomik çıkarlar da söz konusudur. Nakibüleşraf kurumu yöneticilerinin herhangi bir Alevi Kürd ailesine seyid unvanı vererek şecere düzenlemesinde bu aileden büyük maddi çıkarlar sağladığı söylenebilir.” (İsmail Beşikçi Ali Yıldırımın Alevilerin Kitabı değerlendirmesi makalesinden alınmıştır.)

Yine Beşikçi Hoca’nın değerlendirmesi ve uyarısı ile devam edelim. “Alevilerdeki Yedi Ulu Ozan”nın şiirleri bu etkilemede çok büyük rol sahibidir. Alevilerdeki Yedi Ulu Ozan şunlardır: Seyid Nesimi (1369-1417), Şah Hatayi (1487-1524), Fuzuli (1504-1556) Yemini (15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başı), Virani (16. yüzyıl) Pir Sultan Abdal (16. yüzyıl) Kul Himmed (16. yüzyılın ikinci yarısı) Bu şairler, şiirlerine özellikle Halife Ali’ye daha sonra da Şah’a büyük övgüler düzmüşler, Kerbela’yı anlatmışlardır. Şah Hatayi’nin Şah İsmail olduğu bilinmektedir. Alevileri temsil eden şair ise, 14. yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında yaşayan Kaygusuz Abdal’dır.

Kaygusuz şöyle sesleniyor: Kıldan köprü yaratmışsın Gelsun kullar geçsun deyu Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı

Kaygusuz Abdal’dan bir şiir daha; Bakkal mısın teraziyi neylersin / İşin gücün yoktur gönül eylersin Kulun günahını tartıp neylersin / Geçiver suçundan bundan san ne?” (Beşikçi Alevilerin kitabı değerlendirmesi)

12 İMAM KÜLTÜ NE ZAMAN İNANCIMIZA GİRMİŞTİR?

Aleviler  İslam Peygamberinin ölmesinden  sonra Müslümanlara önderlik görevinin Ehlibeyt soyundan olanlarca yürütülmesi gerektiğine inanırlar. Bilindiği gibi Ehlibeyt Hz. Muhammed’in ailesidir. Peygamberin soyu da, yani Ehlibeyt Hz. Ali kanalıyla devam etmektedir. Dolayısıyla önderlik (halifelik) Hz. Ali ve çocuklarının hakkıydı.  On iki İmamların Alevilikte çok büyük bir anlamı vardır ve Aleviler olarak ibadetlerimizde her zaman on iki İmamları çeşitli vesilelerle dile getiririz. Kısaca belirtmek gerekirse;  günümüzde on iki İmamlar –bir bütün olarak- Aleviliğin temel yapı taşlarından olarak görülmektedir.  Ancak incelendiğinde görülecektir  ki,  hak ve hakikat yolu olan Alevilikte 12 imamlara batıni anlamlar yüklenmiş ve ondan sonra inancımızın içine alınmışlardır.

Tarihsel 12 İmamlar elbetteki Müslüman idiler ve namazında, niyazırda ve orucunda idiler. Ancak Alevilerin 12 imamları saz çalıp semah dönmüşlerdi tıpkı Muhammedin 40.lar cemine sıradan bir birey olarak katılıp semah dönmesi gibi.

Ancak bilinmeyen; 12 İmamların inancımıza ne zaman girdiği ve bazı Pirlerimizin deyimi ile “Ehlibeyt”e ikrar verişimizin gerçek tarihidir. Aslında biraz araştırıldığında tarihin 13’üncü yüzyılda başladığı ve Osmanlı  zulmüne karşı Safevilerin yanında yer aldığımız dönemler  olduğu gün gibi aşikardır. Yani İmamlar kültü inancımıza İslamiyet’in ilanından 700 yıl sonra girmiştir.

On iki İmamların isimleri şunlardır: 1.Hz.Ali  2. İmam Hasan 3. İmam Hüseyin 4. Zeynel Abidin 5. Muhammed Bakır  6. Caferi Sadık 7. Musai Kazım 8. Ali Rıza 9. Muhammed Taki 10. Ali Naki 11. Hasan Askeri 12. Muhammed Mehdi.

Alevilerin safevilerle tanışması ve desteklemesi sürecinde 1400 ile 1800 yılları arasında Osmanlı tarafından çeşitli dönemlerde katledilen Alevilerin sayısı milyonu geçmektedir. 18. Yüzyıldan itibaren ise katliam artığı Alevileri Müslümanlaştırmak için çeşitli yöntemlere baş vurulmuştur.  Safeviler  Alevileri şialaştırmak için nasıl ki 12 imam soyundan gelenleri inancımıza Seyit adı ile önder yaptılarsa, Osmanlı da Pirlik kavramını inancımızdan çıkarıp, Çakma Dedelik kurumlaşmasına gitti.

Osmanlılar,kökeni bile olmayanlardan bugün de yapıldığı gibi gri dedeleri yetiştirdiler. Ellerini de birer şecere iliştirerek bu çakma dedeleri Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere göndererek, inanç sistemimizi bozup bizleri de asimile etmek amacıyla Alevilikte o güne kadar olmayan bir çok şeyi varmış gibi gösterdiler. ”Biz ehl-i beyt soyundanız , esas Müslüman biziz” gibi propagandalar yapılarak sistematik bir İslamlaştırma politikası izlendi ve Aleviler İslamın içine çekilmeye çalışıldı. Böylece zamanla önemli sayıda Alevi asimile edildi.

Alevileri on iki imamları ne kadar tanıyorlar?

Alevilik hakkında yaratılan suni tartışmalarla oluşturulan bilgi kirliliğinin ortadan kaldırılması için Aleviler, İslam ile ne zaman ilişkilendiklerini ve dolayısıyla İslamı sorgulamak zorundadır. Alevilik tüm Alevilerin ortak tanımı ile eğer binlerce yıldır ve hatta kal-ü beladan beri var ise ve varoluşçu bir felsefik bakışa sahipse,nasıl olur da yaratılışa inanan ve tanrı-kul ilişkisini kutsayan İbrahimi dinlerle ilişkilendirilip İslam içi bir tarikat olarak gösterilebilir?

Alevilerin batini anlamlar yüklediği ve eski kimliklerinden arındırarak “hanemize mihman ettiği” 12 İmamlar ile tarihsel 12 imamlar arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Ancak kaba yaklaşımlarla 12 İmamlar Alevi değildir demek tek başına bir anlam ifade etmez. Esas olarak bilinmesi gereken sözkonusu kişilerin inancımızdaki tanımlanmasıdır. Günümüzün sorunu bazı yol düşkünü dedeler  tarafından Batın’ın inkar edilerek yerine Zahir’in konulmasıdır.  Eğer bunu böyle anlamazsak “12 imamlar Alevi miydi? Ali Alevi miydi?” gibi anlamsız tartışmalara gireriz. Örneğin bugün 12 İmamlara inanan Alevilerin neden şiileşmediklerini izah edemeyiz. Bizim izah etmemiz gereken bizim 12 imamlara, İsa’ya, Musa’ya veya Muhammed’e yüklediğimiz batıni anlamlardır.

On iki imamlar kimdir?

1.İmam Ali kimdir: Babası Ebü Talip Annesi Fatımâ’dır. 21 Mart 598 yılında Mekke’de doğdu. Hz. Muhammedin amcasının oğlu. Muhammed’in damadı.  Muhammedin cesedi yerde iken hilafet kavgası başlar ve Halifelik Ebubekire verilir. Ebubekir 2 yıl halifelik yapar. Ebubekir halifelik döneminde Ali, Hz.Muhamed’in mal varlığının kendisinin hakkı olduğunu iddia eder. Ebubekir Peygamberin mal varlığının kamuya ait olduğunu söyler Ali’ye vermez. Ali 24 Ocak 661 tarihinde camide namaz kılarken köle Abdurrahman ibni Mülcem tarafında öldürülür. İmam Ali, İslamın 4. Halifesidir.4 yıl 9 ay 14 gün Halifelik yaptı, yaşamı boyunca İslam için çalıştı. Mezarı Irak, Necef şehrindedir.

2. İmam Hasan kimdir:

Babası birinci İmam Ali, annesi Fatima-tüz Zehra’dır. 1 Mart 624 yılında Medine’de doğdu. 1.İmam Ali Halife iken Hasan Küfe’de imamdı. İmam Ali öldürüldüğünde İmam Hasan 37 yaşında idi. İmam Ali’nin ölümünden sonra halifelik tahtına 661 yılında 20 yıl boyunca Şam valiliğini yapan Hz. Muhammed’in kaynı Muaviye oturur. İmam Hasan bu tarihten sonra imamlık yapmaz. Babasının mal varlığı Medine’de olduğu için, Küfe’den ayrılarak Medine’ye yerleşmeye karar verir. İmam Hasan Küfe’den ayrılır Medine’ye yerleşir. İmam Hasan Halife olabilmesi için Muaviye’nin ölümünü beklerken 670 yılında eşi Cude tarafından zehirletilerek öldürülür.

3. İmam Hüseyin kimdir:

Babası birinci İmam Ali, annesi Fatima’tüz Zehra.  9 Ocak 626 yılında Medine’de doğdu. İmam Ali öldürüldüğünde İmam Hüseyin 35 yaşında idi. İmam Ali’nin öldürlümesinden sonra Küfe’de Muaviye ile Hasan arasındaki iktidar kavgası yaşandığından İmam Hüseyin Medine’deydi. İmam Hasanın Halifelik için Muaviye ile kan dökmeden anlaşması Medine’de iyi karşılandı. Muaviye 19 yıl 6 ay Halifelik yaptıktan sonra rahatsızlanır. 76 yaşında iken bu görevi artık yürütemeyeceğini  anlayınca yerine oğlu Yezit’i atar.
Medine din şurası Hüseyin hariç tamamı Yezid’e biat eder. Hüseyin Yezid’e biat etmez. Hüseyin Muaviye’ye sitem ederek toplantıyı terk ederek ‘’Yezid’e biat etmeyeceğini’’ açıkça dile getirir.
İmam Hüseyin Yezid’in kendisini öldürteceğini bildiği için, ailesini de yanına alarak Bağdat’a Küfeye gitmeye karar verir. Zaman kaybetmeden yola çıkar. Hüseyin’in Bağdat’a gideceğini öğrenen Yezid ordularını harekete geçirir. Hüseyin’i Bağdat’a varmadan Necef şehri ile Bağdat arasında bulunan Kerbela’da durdurur. 10 Ekim 680 yılında Yezid’in orduları başta İmam Hüseyin olmak üzere ailesiniden ezici çoğunluğu öldürür. İmam Hüseyin’nin mezarı Irak, Kerbelâ’dadır.

4. İmam Zeynel Abidin:

Babası 3.İmam Hüseyin, annesi Şehr Banu. 7 Ocak 659 tarihinde Medine’de doğdu. Zeynel Abidin, İmam Hüseyin’in en küçük oğludur. Kerbela katliamı yaşandığında orada bulunuyordu. İmam Zeynel Abidin Medinede 35 yıl imamlık yaptı. 6 Ekim 713 yılında Medine valisi Osman bin Hayyan tarafında zehirletilerek öldürülür. Mezarı Medine’dedir.

5. İmam Muhammed Bakır:

Babası 4.İmam Zeynel Abidin, annesi Fatıma’dır. 17 Kasım 676 tarihinde Medine’de doğdu. Kerbela katliamında sağ kurtulduğunda 4 yaşında idi. Kerbala katliamından sonra babasıyla yeniden doğduğu topraklara medineye yerleşti. Babasının ölümünden sonra Medine’de 20 yıl imamlık yaptı. 8 Ocak 733 yılında amcası İbrahim bin Velid tarafından öldürüldü. Mezarı Medinede’dir.

6. İmam Caferi Sadık:

Babası İmam Muhammed Bakır, annesi Ümmü Fer. 24 Mayıs 699 yılında Medine’de doğdu. İmam Bakır öldürüldüğünde İmam Caferi Sadık 34 yaşında idi. Tarihin en önemli dönemlerinden biri olan Emevi saltanatının çöküşü ve Abbasi saltanatının başlaması döneminde yaşadı. İmam Cafer şeriat kuralarında taviz vermez. Katı şeriatçı bir molla kimliği ile tanılır. Caferilik olarak bilinen ve Şia fıkhının temelini oluşturan esasları belirlemiştir. 34 yıl imamlık yaptı. Özel olarak yetiştirdiği talebeleri vardı. İyi bir vaazcı idi. İslamın şartlarına ve şeriata bağlılığıyla bilinirdi. Ancak, Câfer-i Sâdık döneminde islam aleminde büyük bir siyasi kargaşa yaşanıyordu. Defalarca onu öldürmek istediler. Bunun üzerine İmam Caferi sadık imamlık görevini bırakır. Geri kalan ömrünü inzivada geçirdi. Sonunda Mansur’un emriyle 22 Ocak 765 yılında zehirlenip öldürüldü. Mezarı Medine’dedir.

7. İmam Musa Kazım:

Babası İmam Cafer-i Sadık, annesi Hamide. 2 Eylül 745 yılında Arabistan’ın Ebva şehrinde doğdu. Abbasi halifelerinden, Mansur, Hadi, Mehdi ve Harun’un zamanlarında yaşadı. 35 yıl imamlık yaptı. Musa Kazım hacca giderken Medine’ye uğradığında, Harun’un emriyle İmamı Mescid-ün Nebi’de namaz kılarken yakaladılar. Elini ve ayağını zincirle bağlayarak hapsettiler. Medine’den Basra’ya, Basra’dan Bağdat’a götürdüler ve yıllarca hapisten kaldı. Bağdat’ta “Sindi b. Şahik” hapishanesinde 799 yılında zehirletilerek öldürüldü. Mezarı Bağdat’tadır

8. İmam Ali Rıza:

Babası İmam Musa-i Kazım, annesi Tahire. 25 Ağustos 770 Medine’de doğdu. İmam Rıza çocukluk dönemini babasının yanında geçirdi. 35 yaşında iken babası İmam Kazım öldürüldü. İmam Ali Rıza 20 yıl imamametlik yaptı. İktidarda bulunan Memun Medine halkının İmam’a göstermiş olduğu ilgiden rahatsız olur ve 24 Ağustos 818 yılında İmam Ali Rıza’yı zehirleterek öldürtür. Mezarı İran’nın Meşhed denilen Tus şehrindedir.

9. İmam Muhammed Taki:

Babası İmam El Rıza, annesi Sebike. 16 Haziran 811 yılında Medinede doğdu. Lakabı Taki’dir. Bazen de Cevad ve ibn-ür Rıza lakabıyla anılır. Babası İmam Ali Rıza öldürüldüğünde Medine’deydi. Me’mun’un emriyle hilafet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Me’mun, kızını imamla evlendirip, imamı Bağdat’ta kalmaya mecbur etti. Bir süre sonra imam Muhammed Taki  Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü. 8 yıl Medine de imamlık yaptı. Camide vermiş olduğu bir vaazda kayınbabası Me’mun alehinden vaazlar verir. Bunun üzerine Muhammed Taki 25 Kasım 835 yılında eşi Me’mun kızı Mu’tasım tarafından zehirletilerek öldürülür. Mezarı Bağdat’tadır.

10. İmam Ali Naki:

Babası İmam Muhammed Taki, annesi Seyyide Ümmü Fazl. 9 Eylül 829 yılında Medine’de doğdu. İmam Ali Naki kendi hayatı boyunca Abbasi halifelerinden yedi tanesini gördü. Onlar, Me’mun, Mu’tasım, el- Vasık, Mütevekkil, Mu’ntasir, Mu’stain ve Mu’tazz’dırlar. Babası Muhammed Taki öldürüldüğünde 8 yaşında idi. Ali Naki 29 Haziran 868 yılında Mu’tezz tarafından zehirletilerek öldürüldü. Mezarı Irak Samarra’dadır.

11. İmam Hasan Askeri:

Babası İmam Ali Naki, annesi Hadis (Hudeyse) 3 Aralık 846 yılında Medine’de doğdu. İmam Hasan Askeri 22 yaşına kadar babası İmam Ali Bakır ile beraber Irak’da yaşadı. Babası öldürüldükten sonra 22 yaşında babasının tahtına oturdu. imametlik yaptı. Genç yaşta hastalanır. Bazı kaynaklara göre Mu’ttemid tarafında zehirlendiği söylentileri yayılır.. İmam Hasan Askeri’nin hastalık haberi zamanın halifesi Mu’tamıd’a verilince, doktor göndermenin yanı sıra güvenliği için özel koruma gönderildi. İmam Hasan Askeri 1 Şubat 874 yılında hayatını kaybetti. Mezarı Irak Samarra’dadır.

12. İmam Muhammed Mehdi.:

Babası İmam Hasan-ül Askeri, annesi Nercis Hatun, 30 Temmuz 868 yılında Irak, Samarra Şehrinde doğdu. Babası öldürüldüğünde 5 yaşında idi. Kimilerine göre babası İmam Hasan ile birlikte zehirlenerek öldü. Gizlice gömüldü. Kimilerine göre sır oldu, yok oldu. Halk arasında Muhammed Mehdi ilan edildi. Bu durum iktidara hakim olanları kızdırmıştı. Muhammed Mehti’nin bulunması için özel çaba harcansa da bütün aramalara rağmen bulunamadı. Böylece on iki imamlar dönemi arkasında bir çok soru bırakarak sona erer.

Ancak tartışmalar bugüne kadar sürerek devam etmektedir. Kendini çok zeki zanneden ancak yaptıklarıyla yolmuza zarar veren bazıları « Ali ve tüm 12 imamlar müslümandır, Arap soyludur. Biz müslüman değiliz, onlar oruç tutar, namaz kılar, hacca gider, biz ise namaz kılmayız, oruç tutmayız, hacca gitmeyiz » diyerek ne kadar müslüman olmadığımızı bağırdıklarında bizi öze dönüşe davet ettiklerini sanan zavallılardır. Öze dönüş sadece bu olsa Alevilik sadece başka inançlardan farklı ritüeller yapmış olmamız olsa belki size hak verilebilir ? Ancak biz müslüman değiliz deyip başka milletleri aşağılamak, « sizin Ali Araptır, benimkini adı Eli veya Oli’dir » demek hiçi söylemektir. Aslolan farklılığımız bizim doğuma, yaşama, ölüme, doğaya, evrenin oluşumuna bakışımızdaki uzlaşmaz farklılığımızdır. Öne çıkarılması gereken Rea Heq felsefesidir. Doğaya, insana verilen değerlerimizdir.  Bu açıdan biz sadece İslamın değil, hiçbir İbrahimi dinin içinde değiliz,  evrenin oluşumu ile ilgili köklü ayrılığımız var ve İnsan suretinde Hakkı gördüğümüz için sözkonusu kitabi dinlerce kafirden de beter katl-i vacip ilan edilmişiz.

Sayın İsmail Beşikçi Alevilik İslam İçi Değildir makalesinde değerli Pir’imiz Haşim Kutlu’nun Kızılbaş Alevilikte Yol, Erkan, Meydan, Alevilik Öğretisi, (Yurt Kitap-Yayın, Eylül 2007, Ankara) kitabından alıntılarla  “Alevilik inancındaki bozulmanın 13. yüzyılda başladığına işaret etmektedir. Moğol istilası ve Alamut ocağının ortadan kaldırılması Alevilik inancında büyük bir yıkımın başlangıcı olmuştur. Moğol istilası döneminde Anadolu’da meydana gelen Babai ayaklanmalarının (Baba İlyas-Baba İshak önderliğinde gelişen ayaklanmaların) Selçuklu lejyon ordularınca bastırılması, bu arada Alevi yapılanmasının darmadağın edilmesidir. Babai ayaklanmalarını Selçuklu lejyon ordularınca bastırılması sırasında Alevi yapılanmaları çok ağır darbeler almıştır. (age., s.126).

Ondördüncü asırda ise İran’da Müslüman Ali Şiası yaygınlaşmaya başlamıştır. Müslüman Ali Şiası, Anadolu Alevileri ile yaptıkları siyasal ittifakları istismar yoluna da gitmiştir (s.126). İşte Müslüman Ali Şiası’nın Aleviliğe, Kızılbaşlığa sızma çabaları bu dönemde başlamış, onbeşinci yüzyıl süresince devam etmiştir. Onaltıncı yüzyıl başlarında Şah İsmail ile birlikte (1487-1524) doruk noktasına ulaşmıştır. Alevi yapısındaki bu bozulmalar sürecinde ocak pirlerinin tavır ve davranışlarında da değişmeler olmuş, Alevi yol kuralları giderek aile çıkarlarına tabi kılınmış, yol evladının korunup kollanmasını esas alan Alevi yasalar, ailenin korunup kollanmasına dönüşmüştür (s.127).

Kızılbaş (Alevi) düşüncesine Hakk-Muhammed-Ali ritüellerinin, 12 imamlar ritüellerinin girmesi, 15. yüzyıl içinde kök salmaya başlamıştır. Şeyh Cüneyt’in (ölümü 1460), Şeyh Haydar’ın (ölümü 1488) iktidarı döneminde, Şah İsmail döneminde, bu ilişkiler iyice gelişmiştir. İmam Cafer buyruğu, Kızılbaşların (Alevilerin) ilgi duyduğu temel bir kitap olmuştur. İmam Cafer 702-765 yılları arasında yaşamıştır. Altıncı imamdır. 676-732 yılları arasında yaşayan ve beşinci imam olan Muhammed Bakır’ın oğludur. İmam Cafer’in büyük buyruğunun Bisati tarafından yazıldığı da bilinmektedir. Bisati ise 15. yüzyılda yaşamıştır (ölümü 1439).”


Alevilerin yarattığı 12 imam kültünde Ali başta olmak üzere tüm 12 İmamların sahiplenişi sembolik düzlemdedir. Onlara BATINİ anlamlar yüklenilerek Kabul edilmişlerdir. Bu açıdan Beşikçi’nin deyimi ile “Bu durumda Aleviliği, sembolik düzlemde sahiplenilen 12 İmam’ın gerçek kimliklerinden ve özellikle kutsadığı Ali’nin yaşamı ve sözlerinden öğrenmeye kalkmak, aslında hiç öğrenememek, dahası Onu Şiiliğe doğru asimle etmek anlamı taşıyacaktır. Dolayısıyla Aleviliğin ne olup olmadığı sorununu aydınlatmak için doğru kaynaklara başvurmak temel bir önem taşır.
Aleviliğin, otantik Alevilerin yaşamından da doğrulanarak anlaşılması için doğru kaynaklar, onun oluşumu ve evrimindeki gerçek önderlerinin yaşamları, mücadeleleri, ve teolojik yapılarını tartışma götürmez bir açıklıkla ortaya koyan deyişleridir. Bu anlamda Alevi inanç önderleri ozanların yaşam ve deyişlerini incelediğimizde, Aleviliğin ne olup olmadığı yanı sıra, Onun İslamiyet’le ilişkisi de çok daha net hale gelecektir. Esasen bu netliği, devlet ve ortodoks din adamlarının müdahalesiyle bozulmamış her Alevinin otantik yaşamında da rahatlıkla bulabilmekteyiz. »

Doğru kaynak seçerek, yapılan son arkeolojik kazıları izleyerek gittiğimizde, örneğin Göbeklitepe’de yapılan kazılarda ortaya çıkan gerçekler bizi, Aleviliğinin Batıni gerçeğine taşırken, sadece tarihsel 12 İmamlar’ın hayat ve anlayışlarını inceleyen eserler ise bizi Zahiri Şii-Caferiliğe götürecektir.

Başta Rea Heq Aleviliği olmak üzere , tüm Alevi süreklerinin şeriat ve ibadet karşısındaki tutumu bize bu süreklerin Sunnilikten ve Sünnilik gibi Zahiri ve Ortodoks olan Şiilikten ayrı Batıni olduklarını gösterir. Dolayısıyla Aleviliğin varoluşçu felsefesi ile bu inançlardan farklılıklarını anlatamayan her teolojik ve tarihsel  yaklaşım Aleviliği zaman içinde Şiiliğe ve hatta Sünni İslam’a doğru  götürmenin ötesinde bir işlev göremez.

Yukarda da izah etmeye çalıştığımız gibi elbette de 12 İmam Kültü Alevilerin temel bir değeridir. Ancak bir kült olarak elbette bu temel değer semboliktir.  Bundan dolayıdır ki, 12 İmam kültünün ve 12 imamların  bu sembolik değeri ve Ali’nin manevi önderliği sorununun ötesine geçip, kendini var eden tarih ve teoloji konusunda doğru bir bilinç oluşturmayan her Alevi, kaçınılmaz bir şekilde kendi inanç ve gerçek tarihine yabancılaşacaktır.  Sembolik veya zahiri 12 imamların yolundan gidildiğinde onlar gibi temel ibadet mekanımızın cami olması kaçınılmaz hale getirilecektir. Oysa Aleviler tarihlerinin hiçbir döneminde Cami ile ilişkilenmemişlerdir. Bugünün Sünni, tekçi iktidarı şimdi bizi tümden asimile etmek amacıyla çeşitli entrikalar peşindedir. Eğer  yakın zamanda Aleviler gerçek anlamıyla varoluşçu öze dönüşü tümden sağlayamazlarsa yok olmaktan da kurtulamayacaklardır.

 

Not: bu yazı Semeh Dergisi mart-nisan sayısında yayınlanmıştır

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI