Connect with us

.

YAZARLAR

“HAYIR” dan ÖTEYE BAKMA ZAMANI – Tarihten Örnekler

ZEYNEL GÜL

Published

on

Son günlerde bu “EVET” yada “HAYIR” oyununa kendimizi öyle kaptırdık ki sonucu düşünemez bir durumdayız. Böyle bir süreçte çok düşünme, fikir üretme, tarih ile günümüzü analiz etme zorunluğumuz var. İçinde bulunduğumuz süreci, bireylerin ruh halini, acılarını, beklentilerini, hayallerini, korkularını anlamak için insanüstü bir çabaya girmek, söyleyeceğimiz cümleleri buna göre kurmak durumundayız. Ülkemiz bildiğimiz ülke değil artık. Her şeyin birbirine karıştığı, yolsuzluğun, hırsızlığın, kindarlığın alıp başını gittiği, insanların sabaha çıkıp çıkmayacakları dahi belli olmayan günler yaşanıyor.

İnsanların beklentisi ve tepkisi anlaşılabilir ancak toplumu temsil eden muhalif partilerin, örgütlerin geldiği durumu anlamak asla mümkün değil. Sanki “EVET” sonucu çıkarsa ülke eski güzel günlere dönecek gibi bir yanılma içerisindeler. Sonuç ne çıkarsa çıksın bu devlet bildiğini yapmaya devam edecektir. Referandumun “Hayır” çoğunluğu ile sonuçlanması hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Tutuklamalar, gözaltılar, sokak baskıları, ötekileştirmeler daha da artarak sürecektir.

Devleti yönetenler, Dersim’in, Ortaca’nın, Sivas’ın, Maraş’ın, Çorum’un, 1993 Sivas yangınının, Gaziosmanpaşa katliamının katilleri şu an iktidarda. Suruç, Şırnak, Sur gibi 22 yerleşim alanında yapılan toplu katliamları ve yıkımları yakın tarihimiz de yaşadık. Türkiye’de son bir buçuk yılda 460 insanımız katliamlarda can verirken, 2 binden fazla ülke insanımız yaralandı, 2 bin 600 insan da yandaş işverenlerin ilkel çalışma koşullarındaki iş kazalarında yaşamını yitirdi. On binlerce insanın Termik Santrali dumanı zehriyle kanserden öldüğü görülmeli, duyulmalı, anlaşılmalı. Tüm bu ölümlerin bir tek nedeni var; Acımasız, ilkel bir Uluslararası sermeye karı, geleceği düşünmeyen talan politikası ve bu talana karşı çıkacak olanların susturulmasını hedefleyen yasalarla önlem almak.

Olayın bir de ideolojik boyutu var:

14 senedir ülkeyi yöneten iktidar, Cumhuriyet rejiminden hep şikayet etti. İslami bir devlet kurma gibi hedefleri var ve bu hedefe varmak için her yolu kendilerine mubah görüyorlar.

Yargı organları mahkemeler iktidarın bürosu, yargıçlar emir ile iş gören memurlar durumunda,

İnsanların iş bulması biat etmeye bağlı. Ya AKP’ye üye olan yada AKP’li sözü geçen birisini referans gösteren işsize iş veriliyor. İş bulabilenler birer parti üyesi gibi AKP’lilerin her isteğini yerine getirmek zorunda kalıyor.

Güvenlik ise tümüyle iktidarın milisleri haline getirilmiş durumda muhalefete karşı acımasız güç kullanmaktan çekinmiyor. Bu gün (10.02.2017) Ankara’da OHAL ile işten el çektirilen Akademisyenlere saldırmaları, Milletvekillerini tartaklamaları en son kanıtlardan sadece birisi.

İnsanları yıldırmak, susturmak için sahte muhbirler türetiyorlar sanal medyada. Herhangi bir muhalif önce twitter, facebook sayfalarından ihbar ediliyor, bu ihbarı havuz medyası haber yapıyor ardından gözaltılar, tutuklamalar gerçekleşiyor. Parti üyeleri hızla silahlandırılıyor.

İktidar, muhalif olduğunu düşündüğü 6986 akademisyen ile 33 bin öğretmeni işten attı. 162 gazeteciyi tutukladı, 3 bin gazeteciyi işsiz bıraktı.

Muhalif televizyon kanallarının hepsini, hiçbir mahkeme kararı olmadan kapattı. Diğer yandan IŞID gibi İslami örgütler İstanbul’un göbeğinde toplantılar yapıyor, okullar açıyor. DAEŞ terör örgütü ile savaşıyoruz diyenler IŞID’ı “öfkeli çocuklar” diyerek kolluyorlar. Tüm bu gelişmelere bakarak referandum sonrası yaşanacakların hangi boyutlara yükseleceğini şimdiden kestirmek için kahin olmaya gerek yok.

O halde yapılacak olan referandum da “Hayır” demek yetmeyecek; HAYIR’dan ötesini düşünmek gibi bir sürece girmiş durumdayız. Yapılacak olan referandumda iktidarın söyleyeceği inanılır hiçbir argüment yok. Daha çok muhalifleri birbirine düşürecek bilinçaltı söylemlere sarılacaklar, yalan, iftira söylemleri üzerinden muhalifleri terörist olarak suçlayarak insanları aldatmayı hedefleyeceklerdir. Daha inandırıcı olmak için gözaltılar, tutuklamalar, muhaliflerin üzerine silahlı mafyaları salabilirler. 1 Kasım seçimlerinde CHP ve HDP’nin canlı bombalar nedeniyle sokağa çıkamadıklarını hep birlikte yaşadık.
Benzeri rejimler insanlık tarihindeki ilk değil elbette. Farklı coğrafyalarda devletlerin başvurduğu yöntemlerden birkaç örnek vereyim:

İtalya:

Mussolini’yi, Kral III. Vittorio Emanuele Başbakan olarak atamış olsa da, iktidara oturması liberallerin desteği ile olmuş.

İtalya kısa zamanda bir polis devleti haline getirilmiş.

Kitap ve gazetelere getirilen sansür ve kapatmalar başlamış,

İktidar partisi dışındaki partilerin kapanması gibi uygulamalar gerçekleştirilmiş,

Sendika örgütleri Terörist ilan edilmiş,

Eğitimi kontrol altına almış iktidar,

Ekonominin gelişmesi amacıyla tüm ülkeyi tren rayları, otobanlar, köprü yapmalar kaplamış,

Çiftçileri sürekli teşvik ederek tarım ve endüstrinin canlandığı propagandası yapılmış,

Mossolini; Ülkenin iç ve dış işlerini, kolonilerden ve kamu çalışmalarından sorumlu olmuş,

Orduyu da idare eden komutan olmuş,

Tüm bakanlıkların görevlerini kendisi üstlenmiş,

Diktatör diyenleri katlederken, Anayasalar yeniden yeniden yazılmış ve halk oylaması senaryoları hayata geçmiş.

Muhalifler, Sosyalistler, solcular seçimlerin sonucunu kurtuluş gibi görürlerken ve enerjilerini referandumlarda harcarlarken, faşist “kara gömlekliler” tüm ülkede silahlanmış ve ne kadar muhalif varsa Cezaevlerine doldurmuşlar. Sonrası malum…

Almanya:

19 Ağustos 1934’te Adolf Hitler Cumhurbaşkanlığı ve Şansölyelik makamlarını birleştirme ve kendisini tek lider (Führer) ilan etme fırsatını bir Referandum (Volksabsimmung) ile yakalamış.

Muhalifler, Solcular, Sosyalistler, Komünistler yapılacak olan referandum oylamasında Evet – Hayır’larla vakit geçirirken bir üçüncü yolu, daha öteyi hiç düşünememişler.

Referandum başlamadan iktidar; Nazi koruma gençliğini “SS’ler””silahlandırmış, onlara askeri bir resmiyet kazandırmış, Asker ve polisi ele geçirmiş.

Ekonomiyi canlandıracağım diyerek tüm ülkeyi tren yolları, otobanlar, köprü yapmalar kaplamış,

Herkese Volkswagen binek otosu (Halk Arabası) verme vaadinde bulunmuş,

Toplama kampları inşaatları başlamış.

İtaati sağlamak için propaganda bakanlığı kurulmuş.

Propaganda Bakanlığı muhalif basını kapatmış, kendi medyasında Almanları Nazi görüşleri konusunda ikna etmek için çok sıkı çalışmaya başlamış.

Kitlesel mitingler düzenlenmiş.

Gazetelere sansür uygulanmış.

Halka çok ucuza radyo satılmış. Ama radyo yayınları sadece iktidarın yaptıklarını övüyormuş.

Öğretmenlere Nazi Sosyalist Öğretmenler Örgütü’ne katılma zorunluluğu getirilmiş, üye olmayan öğretmenler, öğretim üyeleri ve profesörler işten atılmış.

Okul ders kitapları Nazi propagandası için yeniden yazılmış.

Kızlara aşçılık; erkeklere silah kullanma ve matematik öğretilmiş,

Binlerce muhalif tutuklanmış, Binlerce insan gaz odalarında öldürülmüş, binlerce muhalif ülkeyi terketmiş.

Hitler, kendisinin kahraman olduğu dramatik sahnelerle canlandırmış. İnsanların kendisine kolayca inanmasını sağlamak için Mesih figürleri kullanmış. Ses ve görüntüsünün karizmatik olması ve halkı etkilemesi için tiyatro, insanların duygularına hitap etmek için yalan söyleme dersleri almış. Sonuç malum….

İran:

Hamm Bockum-Hövel Hastanesi Başhekimi Professor Dr. Hossein Towfigh İranlı arkadaşımdı. 20 Nisan 2014 yılında hakka yürüdü. Iran’daki molla rejiminin gelmesini ondan dinleyelim:

“İran’lı aydınlar, solcu ve sosyalistler şah yönetimine karşı çok ciddi mücadele vermişler. “Devrim” söyleminin kurbanı olduklarını 1 Nisan 1979’da Humeyni’nin “İslam Cumhuriyeti’ne “Evet mi Hayır mı?” referandumu sonrası anlayabilmişler. Çünkü muhalifler bu süreçlerde tüm uğraşlarını seçimlere vermişler.

Bir süre sonra iktidar, yargı atamalarının yapılanmasını öngören yasayı oylatmış, Sol ve aydınlar yine oylamada sonuç almayı hedefleyen hamleler yapamamış, tüm kudretini EVET ve HAYIR ile heder etmişler.

Nihayetinde “İslam Kültür Devrimi” oylamasına geçildiğinde muhalifler yenilmeye başladıklarını anlamışlar.

Sol ve muhalifler tüm bu süreçler boyunca seçim kampanyalarıyla uğraşırken, geriye yüz binlerce mahkûm ve yaklaşık 2 milyon ölü kalmış. Hayatta kalabilen yüz binlerce aydın, bilim adamı, Akademisyen kendilerini başka ülkelere atmışlar. Prof. Dr. Hossein Towfigh mikro cerrahi uzmanıymış ve İran’ın en ünlü doktorlarından birisiymiş. “Kendine geldiğim de Münster şehrindeydim” diyordu.

Sonuç olarak:

Örnekleri kısa kısa vermeye çalışsam da uzattığımın farkındayım, sonuç olarak söylemek istediklerime geleyim;
Seçimlere ve oylamalara büyük anlamlar yüklemek bana çok mantıklı bir davranış gibi gelmiyor. Gelmiyor çünkü, oylama ile elde edilmiş bir seçim demek, gerici çoğunluğun isteklerine boyun eğmek demek de olabilir ülkemizde.

O çoğunluğun isteklerinin neler olduğunu en ince ayrıntısına kadar analiz etmeden, toplumdaki psikolojik durumu dikkate almadan, çoğunluğun hangi doğrular üzerine karar vereceğini bilmeden; sonucun “Evet” çıkması halinde hangi yolun izleneceği netleşmeden referandumlarda takılıp kalmak yukarıda örneklerini verdiğim tarihi hiç okumamak demektir.

Solun ve muhaliflerin hayır”ı kesin bir çözüm olarak görmesi bin yıllık kendi devlet geleneğini de hiç bilmiyor demektir. Hatırlayın 7 Haziran seçilerinden önce de HDP’nin yüzde 10 barajını aşması durumunda 8 Haziran’da güzel bir ülkeye uyanacağımızı sanmıştık, uyanabildik mi güzel günlere?

Hayır!

Muhalefet eden, eleştirenleri en yakınlarının ihbar ettiği, insani ilişkilerin tümüyle çıkar ilişkisine döndüğü bir ülkede bir arada yaşama geleceği seçimlerle değil, ciddi muhalefetin ülke insanımıza vereceği umuda bağlıdır.

Grupçu, ezberci algıları kırarak tüm ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, işçilerin, tecavüze uğrayan çocukların umudunu yaratmak hedef alınmalıdır.
.
Bu güne kadar yaşananları ve referandum sonrası yaşanacakları hesap ederek, seçimlere takılarak “Hayır” ın yetmeyeceğini, sonucun “hayır” çıkması halinde bunun bir sürecin başlangıcı olabileceğini de bir yere not edelim. Yok edilen doğaya, yıkılan dağlara, çöle çevrilen ovalara, zehirlen sulara sahip çıkmanın başka yolu yok.

Ya bu talancılığın karşısında durmayı başaracağız yada hepimiz başımızın çaresine şimdiden bakalım.

10.02.2016
Stromberg

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Kabadayı

Hakikat arayışı

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Her sabah kalktığım zaman kendi kendime şöyle söz veririm: Dünya üzerinde vicdanımdan başka kimseden korkmayacağım!”  Mahatma GANDHİ.

Tarih ve zaman içinde yürüyüş yani “hakikat arayışı”, yaşama anlam yükleme çabası olarak hep var olmuştur. Peki, hakikat nedir?  Özgür kimlik, Özgür toplum için mücadele etmektir hakikat! Güzelliğin en değerlisine ulaşmaktır, Zerdüşt’te, iyilik ve aydınlıktır hakikat! Mansur’da, Enel Hakk’tır, Nesimi’de Kul’a minnet eylememektir, Şeyh Bedreddin’de direnmektir, Pir Sultan’da, Yol’unda dönmemektir hakikat! Davaya inanmaktır, uğruna fedakârlık yapılacak kadar yüceden de yücedir hakikat! Koçgiri’de Zarife Ana ve Alişer, Dersim’de Pir Seyid Rıza olup boyun eğmemektir hakikat! Deniz’ler de, Mahir’ler de, İbrahim’ler de, Kemal’ler de, Mazlum’lar da, Erdal Eren’ler de, Özgürlük ateşidir hakikat!

Bilim, Sosyoloji ve Felsefede doğruya ve bilgeliğe ulaşmaktır hakikat! Demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük için mücadeledir hakikat! Özgürlük ve barış sevdalılarının gözlerindeki umut ışığı, yüreklerindeki inanç ve dava adanmışlığıdır hakikat! “Keşke canımdan daha kıymetli bir şeyim olsaydı da verebilseydim” demenin yüceliğidir hakikat! İnsanlığa, doğaya, özünde tüm evrene, demokrasiye, barışa, özgürlüğe ve eşitliğe sevdalı olmaktır hakikat! Aşk-ı özgür kılan bilgeliktir hakikat! Hep birlikte bir CAN olmaktır hakikat!  Derviş-i bir aşk’tır hakikat! ! Kısacası ben kimime aranan cevaptır HAKİKAT!

Hakikat arayışı uğruna yürütülen tüm mücadeleler tarihsel ve toplumsaldır. Tarih içinde toplumun adalet, özgürlük ve eşitlik arayışı yürüyüşü bugüne dek süre gelmiştir. Var olan bu hakikat asla inkâr edilemez, görmezden gelinemez ve yok sayılamaz. Bazı şeyler yaşanırken belki fark edilmeyebilir ama tarih devam eden bu yürüyüşü bundan öncekiler gibi yine kaydedecektir. Yürüyüş derken hakikate sahip çıkmayı kast ediyorum. Bu mücadeleci yürüyüşü tarihi kılan, hakikatten yola çıkıp bu temelde bunun ideolojisini, ilkelerini, vicdanını, politikasını, kültürünü, ahlakını, tarzını oluşturmak ve bunları en güzel, en doğru şekilde hayata geçirmek içindir bütün çabamız…

Bu toprakların bir kültürel, ahlaksal ve de siyasal rönesans’a (yeni laik-demokratik-eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasaya) ihtiyacı olduğunu hepimiz biliyoruz ve bu yönde toplumda yaygın kabul gören bir düşünce de var. Yeni bir uygarlık’sal sentezin neden kültürel, ahlaksal ve siyasal dayanaklara bağlı olarak gelişebileceği, kültürün ve ahlakın neden temel faktör olarak öne çıktığı yıllardır yaşadıklarımızdan (‘çektiklerimizden’) anlaşılmıştır. Yeni bir uygarlık’sal doğuş için, iktidarlaşmış siyasal ahlakın yerine, temel rol oynayacak faktör olarak çoğulcu demokratik kültür olgusunun ön plana çıkması, aynı zamanda mevcut yıkıcı kapitalist uygarlığın anti tezini doğuracak mekânların bu kadim topraklar olacağı da kesin ve kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Bu kadim topraklar neolitik çağdan bu yana yaklaşık 10-12 bin yıllık (Urfa/Göbekli Tepe ve Çorum/Alacahöyük) geçmişe dayanan köklü bir kültürel birikim ve kimliğe sahiptir. Görülüyor ki; insanlığa yeniden bir çıkış yaptıracak olgu, kökleri tarihin derinliklerinde bulunan bu topraklar üzerindeki zengin kültürel mirastır! O halde şunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bundan 12 bin yıl önce ilk kez bu topraklarda neolitiği doğuran kültür geleneği, insanlığın yeni bir arayış içinde bulunduğu çağımızın bu kaotik döneminde uygarlık nehrinin kendine yeni bir mecra bulup yoluna devam etmesinde başat rol oynayacaktır.

Her şeyden önce bu kaotik ortamdan çıkmak için zamanın ruhu iyi anlaşılmalıdır. Zamanın ruhunu anlamayanlar, adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatini de anlayamazlar. Adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatinin merkezinde insan vardır. Ama nasıl bir insan? Tarih ve zaman bilincine kavuşmuş ahlak ve vicdan sahibi bir insan… Eğer bir toplum (insan-birey) gaflet içindeyse, tarih ve zaman o toplumun (insanın-bireyin) şahsında durmuştur. Bir doğruyu ortaya çıkarmak önemlidir, fakat daha da önemli olan doğruya gerçeklik kazandırmaktır. Doğrunun düşünce tarzında dile getirilişi, yeşerme şansı olan ama henüz yeşermemiş bir bitkiye ya da tohuma benzer. Pratik ise sabırla büyük bir azimle onun yeşermesini sağlamaktır. Bu, aynı zamanda hakikate ulaşmanın temel yasasını da oluşturur…

İnsanlık tarihi hak arama (adalet-eşitlik-özgürlük) tarihi ile doludur! Hakikatin temel yasasına uyulması halinde, imkânsızlık imkâna dönüştürülür, güçsüzlük güç olmakla telafi edilir. Çözümsüzlük çözümle, çürümüşlük onurlu duruşla ortadan kaldırılır. Asimilasyonun ve manipülasyonun önüne bilgiyle geçilir. Tarihten günümüze kadar da hep böyle olmuştur. Her dönem imkânsızlıklar imkâna, güçsüzlükler güce, çözümsüzlükler çözüme kavuşturulduğunda hakikate ulaşılmıştır. Emekçilerin, ezilenlerin ve inkâr edilenlerin oluşturdukları demokratik güç birliktelikleriyle bu topraklar üzerinde hak ve adalet anlayışı yeşerecek ve ülkenin dört bir yanına kök salınacaktır.

“Adalet yürüyüşü”nde çekilen bu fotoğraf vicdanı ve siyasal ahlakı temsil ediyor… “Bedeli ne olursa olsun, onurlu bir gün yaşamak, onursuz 100 yıl yaşamaktan iyidir!” Büyük bilge Orhan DOĞAN; “bir yerde zulüm varsa ve tek tükürük hakkım olsaydı, zulmü yapana değil sessiz kalanın yüzüne tükürürdüm” diyor. Çünkü zulme sessiz kalanlar, zulme sesiz kalarak zulüm yapanların safında yer alarak toplumsallığın önüne çit çekiyorlar…   Aşk İle.

Continue Reading

Ahmet Güden

31 Mart ittifakı kayyumlara karşı harekete geçmeli

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP – MHP faşizmine karşı kardeşlikten yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyoruz.

19 Ağustos pazartesi  günü AKP-MHP koalisyonu tarafından halkın iradesine karşı  açık siyasi bir darbe gerçekleştirildi. HDP 31 Mart yerel seçimlerde Diyarbakır’da yüzde 63, Mardin’de yüzde 56 ve Van’da yüzde 53 oyla iradesi beyan ederek seçmiş olduğumuz belediye  eş başkanları  İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun  yalanlara ve hukuksuz gerekçelere dayalı bir emri ile görevden alınmıştır.  Bu yapılanların sadece belediye başkanlarının karşı gerçekleştirilen bir darbe girişimi değil aynı zamanda  demokrasiye eşitliğe ve hukuka karşı gerçekleştirilen bir saldırıdır.

Bugün atanan kayyumlar 31 Mart yerel seçimleri sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafında seçim meydanlarda defalarca dile getirilmiştir.

HDP belediyeleri alsa bile yeniden kayyum  atlayacağını her zeminde  dile getirmişti. Dolayısıyla dönüp geriye baktığımızda HDP’li belediyelerin ciddi bir haksızlıkla karşı karşıya olduğunu görmek gerekiyor.  Diğer taraftan ise AKP-MHP koalisyonu 31 Mart yerel seçimlerinde almış olduğu yenilginin acısını HDP’li belediyelere el koyarak aldığını düşünen iktidarın bir intikam içerisinde olduğunu görmek gerekir. Bu saldırılar yüzyıllardan beri ülkeye de  süregelen bir anlayış ürünüdür. Kendisine benzemeyen her düşünceyi ve yaşam biçiminin ortadan kaldırmaya yönelik girişimler içerisinde olduğu da bilinen bir gerçekliktir.

Türk – İslam sentezli  AKP-MHP koalisyonun da temel amaç olarak sadece ülkeyi değil coğrafyayı tekleştirmeye yönelik politikalar sürdürmekte olduğunu unutmamak gerekir. HDP’li belediyelere karşı gerçekleştirilen siyasi darbe aynı zamanda sadece Kürt halkının iradesine değil Türkiye’de yaşayan tüm farklılıkların iradesine yönelik bir darbe girişimidir. Elbette ki şunu göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım; Ortadoğu olmak üzere özel ise Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Özellikle bu belirttiğim ülkelerde Kürtlerin statü kazanacak olması Elbette ki statik Yolcuları rahatsız ediyordur. Dolayısıyla da bu gelişmelerde Türkiye’nin etkilenmemesi için Kürt halkının iradesine müdahale etmek istemişlerdir.

Fakat şunu da göz ardı etmemek gerektiği inancındayım. Coğrafyamızda yaşanan hak ihlalleri sadece bugün yapılmadı. Temelleri Lozan Antlaşması’yla atıldı. O gün de bu yana Kürtlerin iradesi yok edilmek istenmiş ve emperyalist güçler tarafında Kürtlerin yaşamış olduğu coğrafya kendi çıkarları doğrultusunda pay edilmesi sonucu yaşanan imha politikaları tıpkı o gün olduğu gibi bugün de sürmektedir.

Dolayısıyla da o günden bu yana defalarca katliama uğrayan Kürtler binlerce evlatlarının kaybetmesine neden oldu. Fakat Kürtler her şeye rağmen kendi değerlerine sahip çıkmayı başardı. Çünkü bizler şuna inanıyoruz; tüm halkların kurtuluşu demokrasinin gelişmesi ile mümkün olacaktır. Ancak AKP – MHP koalisyonu ısrarla statükonun devam edilmesi için devletin tüm olanaklarını kullanarak kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefliyorlar.

Bu aynı zamanda Kürt halkının siyasi iradesine dönük açık ve düşmanca bir tutumdur. İçişleri Bakanlığı hak ve özgürlüklerin gasp edilmesinin, provokasyonların, demokrasinin zerresini bile bırakmayan karar ve uygulamaların tetikçisi ve bir darbe odağı gerçeğidir.

2015’te başlayan AKP-MHP koalisyonu kayyumlar döneminde bu 3 büyükşehir başta olmak üzere bütün belediyelerin kaynakları tüketilmiş, bir enkaz geride bırakılmıştır. İçişleri Bakanlığı ve iktidar, Sayıştay raporlarında da görüldüğü gibi,  kayyımlar aracılığıyla yolsuzlukların ve hırsızlıkların odağı olmuştur. Dolayısıyla da bununla bölgenin ekonomik olarak çökertilmesi bölgede yaşayan insanların yaşam koşullarını daha da ağırlaştırılması hedeflenmiştir.

Yine Bu iktidar ve İçişleri Bakanlığı geçmiş kayyım döneminde yapılmış olan yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasını, halkın kaynaklarını çalıp çırpan kayyımların rezilliklerinin ortaya saçılmasını hazmedememiştir.

Bu iktidarın zerre kadar demokratik meşruiyeti kalmamıştır. Halkın iradesini gasp etmek, seçim sonucunda sandıkta kazanamadıklarını devlet şiddeti, zoru ve hilesi ile gasp etmek bu iktidarın, AKP-MHP koalisyonunun bir olağanı haline gelmiş.

Halkın iradesini gasp eden, sandık iradesini ve seçimleri tanımayan bir iktidar karşısında tüm demokrasi güçlerini, vicdan sahibi tüm insanların  ve muhalefet partilerini, sivil toplum kuruluşlarını, sendika ve meslek birliklerini, demokratik dernekleri dayanışmaya içerisinde olması gerektiği kanısındayım .

Çünkü daha önceden halkın iradesini tanımlayarak Kayyum atanmış olan anlayış bugün yine harekete geçerek halkın iradesine ağır bir darbe gerçekleştirilmiştir.

Hepimiz hatırlayacağı üzere 31 Mart yerel seçimlerde CHP’nin İstanbul adayı Ekrem imamoğlu’nun halkın tercihiyle seçilmesine rağmen dünyanın gözleri önünde adette halkın iradesini tanımıyorum diyerek İmamoğlu’nun mazbatasını el konuldu. Fakat ardından yapılan seçimle halkın bir milyona yakın bir oy farkıyla AKP MHP koalisyonu ağır bir cevap vermişti. Dolayısıyla da tıpkı o gün olduğu gibi bugün de halk kendi iradesi de ve kendi oyuna sahip çıkmalıdır.  Bugün tam da demokrasiye ihtiyaç duyduğumuz bir gündür.

Buradan ana muhalefet partisi olan CHP‘yi ülke de demokrasiye sahiplenmeye  çağırıyoruz. HDP AKP’nin yereldeki 25 yıllık iktidarın son  erdirerek demokrasi yanlısı bir belediyeciliğin gelişmesi için son derece önemli bir çaba içerisinde olduğu tüm çevreler tarafından bilinmekte. Elbette ki HDP’nin stratejik seçim kararı son derece önemlidir . Çünkü HDP’nin amacı Türkiye’deki demokrasinin ve özgürlüğün bir çıta daha yükseltilebilmesiydi.

Geçtiğimiz seçim döneminde sizlere bir anekdot ne örnek vermek isterim. Ben HDP’nin  İstanbul  Bahçelievler belediye başkan aday adayıydım. CHP’li bazı çevreler kendilerinin  desteklendiği takdirde Türkiye demokrasiye kavuşacağı konusunda HDP’nin desteğine  ihtiyaç duyduklarını kamoyunda açık bir şekilde dile getirmememiş olsalar da Kapalı kapılar ardında defalarca dile  getirmişlerdi.

Fakat benim şöyle bir sorum olmuştu; yarın AKP MHP koalisyonu yine HDP’nin kazanmış olduğu belediyelere Kayyum atadığı takdirde CHP’nin ona sahip çıkıp çıkmayacağı konusunda  kaygılı olduğumu  her defasında dile getirmiş, umarım CHP düşündüklerimizin  dışında davranarak demokrasiye sahip çıkmasını istemişdim.

Evet o gün söylediklerimiz ve kaygı duyduğumuz gelişmeler ortaya çıkmış durumda. Tam da o gün dediğim gibi bugün CHP Türkiye’nin ana muhalefet partisi olması sebebiyle demokrasi için tüm gücünü seferber ederek kayyumların boşa çıkarılması için üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Aksi takdirde bundan böyle CHP’nin demokrasiden kardeşlikten ve özgürlükten söz etme hakkı bile ortadan kalkmış olacaktır.

Kardeşlik, özgürlük, demokrasi sadece Kürtlere ve farklı kültürlere ait olan kimselere değil tüm kesimlerin ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle herkesin halkın iradesine sahip çıkması gerektiği açıktır.

Geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin her bir köşesinde 31 Mart ve 23 Haziran’da oy kullanmış, AKP-MHP ittifakının kaybetmesi ve demokrasinin kazanması için çalışmış olan herkese çağrımızdır. Bu sadece HDP’nin ve Kürt halkının sorunu değildir; tüm Türkiye halklarının, tüm demokrasi güçlerinin ortak sorunudur..

Burada sözlerime  son verirken özgürlükten kardeşlikten demokrasiden yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımla

Continue Reading

Bülent Felekoğlu

IV. Kuşak Cumhuriyet dönemi (Demokratik Cumhuriyet)

BÜLENT FELEKOĞLU

Published

on

Türkiye cumhuriyeti demokrasi mücadele süreçleri geçişken ve karmaşıktır. Geçişgenliği ileri, geri süreç izlerken yaklaşık ideolojik argümanların kullanılması. Karmaşıklığı sivil siyaset ile, merkezi istihbari devlet ideologyasının içiçeliği meselesidir. İç güven ilişkisinin zayıflığı, nüfusun merkezi devlet dinamiğine kendini ait hissetmemesi, merkezi devlet dinamiğinin ise tarihsel güvenilmez halk yaklaşımı. Coğrafyaya dışarıdan nüfus ikamesi ile demografik yapıyı tek tipleştirme yaklaşımı ile açığa çıkmıştır. Coğrafik yapıya yeni yerleşim nüfus ise kendini ait olmama duygusu ile merkezi devlet ideolojisinin Ortodoks savunucusu olarak güvenceye almıştır. Merkezi sistem tüm suç, istihbari ve demografi arası güven bunalımını bu nüfus üzerinden yürütmüştür. Entegrasyon yaklaşımından çok, tarihsel devşirme geleneğinin işleyişini görebilmekteyiz. Bu durumda demokratik halk dinamiklerinin işleyişinden çok Devlet Baba yaklaşımlı Milli Şef süreçlerini 25 şer yıllık geçişlerle görebilmekteyiz. Sistem yönetilemez boyuta geldiğinde ise istihbari organizasyonlarla, dış mihrak travmalı darbe dinamiklerini görebilmekteyiz.  Türkiye merkezi devlet ideolojisi içerisinde savunma olarak ikame ettiği nüfus yapılarına dikkat edilir ise, dışardan ikame nüfusun ağırlığını görecektir. (Dışarıdan ikame ilişkisini belirlenmiş sınırlardan çok, doğum coğrafyası ve kültürel üretim araçlarının belirleyeciliği, sosyal ilişki yerleşimi olarak)  olarakTürkiye coğrafyasında nüfusu sadeleştirme ya da tek tip nüfus yaratmak hedeflenmiştir. Bu durumun Anayasa karşılığı Türk- İslam – Hanefi olarak tanımlanmıştır. Cumhuriyet Türkiye Cumhuriyetidir. Ama nüfus vatandaş ilişkisi Türkiyeli değil, Türk olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlama Türkiye demokratik süreçlerinin de önünde temel engel olarak durmaktadır. Lakin, katliamdan ya da baskıdan sürülmüş bir nüfus dinamiği başka bir katliam ve baskı coğrafyasına yerleştirilmiştir. Korkular üzerinden yerleşim yerli – milli travmasının da temel argümanı haline gelmiştir. Cümlenin kurulduğu coğrafya ise Anadoludur. Ermeni, Rum, Alevi, Kürt, Süryani katliam ve göç dinamikleri bu süreçte defalarca uygulamaya konulmuş. Hatta bu yöntem bir yönetme tarzına dönüşmüştür. Korkularla yönetme, katliamdan doğan servet ve talanla yönetme. Bu süreçleri Anadolu Türk Birliği adı altına Osmanlının Türkmen ve Kürt katliamlarında da açık görebiliriz. Diğer yandan büyük saldırı da Türkmen kültürüne devşirme Türklük üzerinden uygulanmıştır. Hedeflenen tüm coğrafyalara açık kapı bir Anadoluluk yerine devşirilmiş, nefes boruları tıkanmış dönemsel sunni tenneffüslerle sürekli ayakta kalmak sorunu( Beka sorunu) yaşayan Halktan azade, halka hükümran kripto işleyişlere mahkum edilmiş, halkın yönetimde araçsal olduğu korku cumhuriyeti hedeflenmiştir. Zengin yaratan, fakir doğuran Vesayet sistemli yönetimler açığa çıkmıştır. Halk ise İpe ve Silaha sarılmış, kendi intiharını son bedel olarak görmüştür. Vatan aşkının kara sevda gibi halka genç aşık muamelesi yapılmış. Devrimcisine romantik intihar reva görülmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti sürecine tarihsel bir bakış atacak olursak.

Birincisi Avrupa’ya yayılan, bankacılık, altın ve gümüş birikimi yapan, Rum, Ermeni ve Süryani odaklı Doğu ekonomisini  püskürtmek. Bağımsız Ermenistan fikirlenmesi  ile İstanbul dışına atarak denizle bağlantısı koparılmış,  doğuya hapsedilmiş bir Ermenistan oluşturmak(Başarılı olmuştur). İngiliz güvenli bölge stratejisi. Bu şekilde hem İttihat Terakki tetikçi konumunda kullanılarak milli burjuva tahayyülü oluşturulmuş. Hemde uluslararası boyutta katliamcı devlet olarak lanse edilmesi sağlanmıştır. İttihat Terakki bu politik strateji ile iyice İngilizlerin denetimine alınmıştır.  İstanbul ekonomisi üst çeperde İngiliz ve Amerika korumasında Yahudi sermayesinin denetimine sokulmuştur. Ayrıca inançsal boyutta Vatikanın yerini sağlamlaştırmak. Lakin Ökümenlik Gregoryen Ermeniler ile  Ortodoks Süryani, Ortodoks Rum  Yunanlıları ve Rusları İstanbuldan uzak tutmak. İstanbul Yunanlılara vaat edilmiştir. Gizli anlaşmalarda ise Yunanlılar kesinlikle İstanbuldan uzak tutulmalıdır. Yoksa Avrupa tarihi mirasın sahibi sayan Helen kültürün ve Ortodoks Hristiyanlığın tüm Avrupayı tehdidi işten bile değildir. İngiliz şaşalı tarihi Yunan ( Helen) kültür ile çakışmak zorunda kalacaktır. Aryen Kökler ise yeniden tarih inşasında Katolik Hristiyanlığa engel olduğu gibi, Kapitalist ekonomi önünde de engeldir. Yani Doğunun batısı olan Hellen de teslim alınmalı ve tecrit edilmelidir. Aryen Kültür ise toprağa gömülmeli. Ermeni, Rum, Süryani, Kürt, Alevi Tehcir – Tenkil ve Asimilasyonu  Anadolu mücadele dinamiklerini suça bulaştırarak, çok kültürlülüğü imha teslim alma süreçleridir. Lakin bu süreci gören Türk, Kürt, Ermeni, Rum komüncüler azınlıkta olsalar da karşı çıkmışlardır.  1915 -17 Ermeni halkın katliamı ile suça bulaştırma gerçekleşmiş bu durum şantaj haline dönüştürülmüştür. Lakin ekonomik olarak önemli bir dengeleme denklemi bertaraf edilmiştir. Hınçak ve Taşnak’ın ve kendini zenginliğinden dolayı korumada sanan üsttenci Ermeni Burjuvazisi işlerin hiçte öyle olmadığını kısa sürede anlamışlardır. Lakin Kürtlerle yaptıkları anlaşmalar yine üsttenci yaklaşım ve ciddiyetsizlikten dolayı kolayca dışardan bozulmuştur. Ermeni devletleşme süreci bu tehciri – savaşı avantaj sayan bir öngörüsüzlüğe de teslim olmuştur. Kürtlerde ise Müslümanlığından dolayı safiyene bağlılık derin hatalar yaptırmıştır. Lakin bu güvenin hazırlığı Hamidiye Alaylarında atılmıştır. Ermeni katliamını fırsat bilen Sefaradlar(Göçmüş Yahudiler) nasıl yanıldılarsa İngiliz ve İstanbul Masonlarına karşı. Kürt Fırsatçı bazı aşiret ve yapılarda öyle yanıldılar. Diyap Ağa’nın Dersim katliamı hazırlığında bıçak ucu görülmesi meselesi gibi.  Lakin Kürtlerin yoğunluklu talepleri bu güçler tarafından sürekli manipüle edildi. İngiliz politikası ve İsrail devleti kuruluş tahayyülünde Kürtlerin, Türklerin, Ermenilerin ve Rumların Ortak vatan ruhu büyük tehlike olarak görülmektedir. Bu durum diyalog kanalları açık olan, isyan ya da çatışma dinamiğine dönüşemeyecek boyutta olan durumları iç darbe dinamiğini devreye koymak için sürekli tetiklenmiş, cesaretlendirilmiş, ilk fırsatta ise arkadan bıçaklanmıştır. Koçgiri, Ağrı, Şeyh Sait, Mele Mustafa ve Mahabad Kürt Cumhuriyeti pratiklerinde İngiliz ve İstanbul Mason politikası açık gözlemlenebilir. Türk devlet sistemi içerisinde de sürekli bir paralel devlet dinamiğini korumuştur.

Mustafa Kemal Anadolu Kurtuluş dinamiğinde böyle bir suç yükü ile Anadolu’ya çıkmıştır. Lakin hakkında idam kararı çıkmıştır.  Osmanlı sol komüncüler ulus hareketlerine karşı da büyük zayıflık halindedir. 1919 Anadolu fikirlenmesinin ortak vatan ilişkisinin bilinçte yer ettiği bir çıkış olarak okunmalıdır. 1919 ve 1924 e kadar olan süreç Ortak Vatan ruhunun canlı olduğu bir kuruluş dinamiği olarak okunmalı. Mustafa Kemal Kürtlerle ilişkisi İstanbul’dan başlanarak yeniden gözlenmeye muhtaçtır. Lakin İngiliz diplomasisi bu alanı da hiç boş bırakmaz. İsmet İnönü ve Kazım Karabekir süreci kontrol edecek olan derin politikanın aktörleri olarak hemen Mustafa Kemale bağlılıklarını bildireceklerdir.  Samsun çıkışı Anadoluluğun fikriyat hattının yoğunlaştığı, Amasya tamimi,(Ortak Vatan vurguları halen açığa çıkarılmamıştır. İdeolojik Türklük bu belgeleri halen manipüle etmektedir.) Erzurum(İsmet ve Kazım Karabekir bu kongreden sonra bağlılıklarını bildirmek için Mustafa Kemalin yanına koşarlar), Sivas kongreleri ve I.TBMM Anadolu ve Ortak vatan ruhunun taçlandığı dönem olarak okunmalıdır. Lakin Mustafa Kemal bu ruhun temel kurtarıcı olduğunun farkındadır. Bu nedenle İttihat Terakki’i ile çatışma yaşar. Hacı Bektaş Dergahında ki görüşmesi ve aldığı destek, Kürt milletvekillerinden aldığı destek. Erzurum ve Sivas kongrelerinin Kürt aşiretlerin korumasında yapması, başkomutanlık yetkisinin T.B.M.M Hükümetin’de tekrar kendine verilmesinde Kürt Milletvekillerin etkisi. Doğru okumalar ile ele alınmalı. Şark Islahatı harekete geçiren temel öneriler de İnönü’ye aittir. Lozan sürecinde Kürt vekillerin Fermanını hazırlayan da İnönü olmuştur. Belgeler peşinde olan araştırmacılar nedense hiçbir katliamda İnönü imzasını görmezler. İnönü’ye ait birçok belge sırlıdır. İnönü de kendisinin dolaylı görevinin temsilcisidir.

Bununla birlikte Misak-ı Milli olarak tanımlanan  Halep, Musul, Kerkük’ten(Kentin anahtarı direnişle İngilizlerden alınmış ve Osmanlı Sultanı Vahdetti’ne gönderilmek istenmiştir), Maraş, Antep, Diyarbakır, Dersime( Dersim Genareli madalyası Seyit Rızaya takdim edilmiştir) kadar olan hatta Halk kendi özgücü ve dirayeti ile işgalci güçleri bölgelerinden çıkarmıştır. Bu durum ordunun yoğunluğunu batıya vermesini sağlamıştır. Çok dağınık cephelerde başarı mümkün değildi. Mustafa Kemal direnmiş Anadolu dinamiği üzerinde bir güvenle yol yürüme imkanı bulabilmiştir. Mustafa Suphi’nin katli planlı Sovyet desteğinin İsmet İnönü üzerinde yoğunlaştırılması meselesi olarak da okunmalıdır. İngiliz açıklanmamış Sovyet anlaşması (Türkiye boğazların serbestisi koşullanması ile Sovyetin de kullanabileceği ama sıcak denizler hedefi önünde ise emniyet subabı olan, yarı devletçi kapitalist ekonomi altyapısı inşa edilecek) Mustafa Suphi’nin katli, 200 yunanlı sosyalistin öldürülme ilişkisi ile aynı hatta okunmalıdır. Sol komüncülerin Anadoluluk fikri Ermeni, Rum, Türk, Kürtler arasında ortak fikirlenme ve direnç noktası olarak Britanya planlarına ket vurma gücüne ulaşması işten bile değildir. Bu sürecin rol ikamesini  I.İnönü ve II. İnönü muharebelerinde açık görebiliriz. Yöntemsel olarak İnönü’nün ikinci adamlığa yükselmesi ve Mustafa Kemal’in Kürtlerle yapacağı diyalogların önünün kesilmesi amaçlıdır. Öbür ayağı Fevzi Çakmak ve Liberal Celal Bayar olarak karşımıza çıkar. İngiliz temel politikası Doğuda Musul, Kerkük’e kadar olan Kürt coğrafyasında Kürtler ve Türkler arasında yapılacak güçlü bir ortaklığın kendisi ve sömürü alanı için çok zararlı olacağının farkındadır. Lakin Fransızlar ve İtalyanlar bu hattın daha güneyine itilmişlerdir. Misak-ı Milli olarak Ortak Vatan ilişkisi 1925 Şeyh Said İsyanı ile sona erdirilecektir.  İngiliz  politikası en güçlü başarısını elde etmiş oldu. Muktedir Devlet Teba Halk anlayışı İdeolojik Türklük esas alınarak tekrar devreye sokulmuştur. Ermeniler 1915 te saf dışı bırakılmış bu süreç kurulacak devlet dinamiğine şantaj olarak tüm alanlarda kullanılacaktır. Çünkü Ortak Vatan ruhu ile bütünleşmiş TBMM hükümeti Bugün ki namlarıyla İran, Irak, Suriye hattına sirayet etme özelliklerine sahiptir. Bu durum petrol hatları içinde tehlikedir. Lakin Sakarya Fırat harplerinde Rus silahlarının yanında Yoğun İngiliz silahları ve Yahudi tüccarlardan silah temin edilmiştir. Yunanlılar ise durum karşısında çekilmişlerdir. Çünkü İstanbul sözü tutulmamıştır. Lozan sürecinde İsmet İnönü birçok aşırtmadan sonra müzakere heyetinin başına gelmiştir. Bu durumda ise ilk iş Lozan’da Kürtlerin ve Türklerin temsilcisi olarak tanıtması ise manidardır. Hemen ardından 27 Kürt vekilin katli İngiliz destekli İdeolojik Türklüğün açık ara Mustafa Kemali de teslim aldığını gösterir. Lakin Mustafa Kemal tüm dış diplomasiden uzaklaştırılma sürecinin açığa çıkmasıdır. Musul, Kerkük’ün teslim edilmesi de bu sürecin İç dinamikleri de teslim aldığını gösterir. Bundan sonrası İdeolojik Türklüğün daha fazla suça bulaştırılması süreci ve Mustafa Kemal’in Koçgiri’de anlaşmaya dönük yaklaşımı yine bu İdeolojik Türklük( İttihat Terakki şahsında, Osmanlı Devşirme geleneğin etkin olduğu devlet bürokrasisi) buradan da çatışmayı derinleştirerek katliam sürecine girmek hedefini gerçekleştirmiştir. Mesele iç dinamikleri terörize ederek sistem dışına itmek. Ayrıca İngilizlerin temel şartlarından biri de Monarşi ve Hilafet kaldırılması meselesidir. Saltanat ve Hilafet yeniden Orta Doğu ve Balkanlara sirayet edecek İdeolojik bir toparlanma olması durumunu engellemek için sembolik olarak bile kalmasına müsade etmemiştir. Lakin saltanatın-Hilafetin sembolik olarak bile kalması İdeolojik Türklüğün işlemesine de engel olacaktır. Sembolik Saltanat ve Hilafetin olduğu bir Halk cumhuriyeti Orta Doğu ve Avrupa yayılma alanları bakımından bir geleneğe sahip olabilir. Bunun kesinlikle engellenmesi gerekir. Lakin Musul’un anahtarını ingilizler’den alan Kürt aşiretler anahtarı saraya göndermiştir. Mustafa Kemal’in zihin dünyası bu hattı hesaplamış I.TBMM ruhu ve 1921 Anayasısı Saltanat ve Hilafeti tartışmaktan çok Ortak Vatan ruhu ile tüm yurdu her satıhta kurtarmayı ortak hedefe dönüştürmüştür. Lakin I. Ve II. İnönü ile bu süreç bir baskıya dönüşür suça bulaştırmanın mimarı  İdeolojik Türklük baskın tavrını artırır. Lozan Antlaşması sonrası Cumhuriyetin ilanı ile Ortak Vatan ilişkisi kimliklerden arındırılmış yeni Saltanatın Muktedir Devlet(Kutsal Devlet), Teba Halk anlayışı yeniden kurumsallaşma sürecine girecektir. Ebed – Müddet devlet ideologyası iç çatışmalı bir devlet formunu çekirdeğine koyar. Saltanat kalkmış ama kardeş katli devam etmektedir. Mustafa Kemalin bu durumu esnetmeye dair son çıkışı Nutuk olacaktır. Bundan sonrası tecrit süreci olacaktır. 100 yıllık Anadoluluk fikrinden uzaklaşacak İdeolojik Türklüğün (Ulus Devlet) formunun ikame süreci olacaktır. Mustafa Kemal ise tüm esnek ve öngörülü yaklaşımlarından arındırılarak Atattürkçülük İdeologyasıyla suça bulaştırılan bir süreç izlenecektir(Sosyal Kemalizmin yenilgi süreçleri 1935 ten itibaren okunabilir). 1924 sonrası Şark Islahat Planı ise Devşirme geleneğin(İttihat Terakki şahsında somutlanacaktır)  Anadolu’dan Öç alma geleneği olarak işleyecektir. Lakin Türkiye halkları 10 yılda bir İsyan dinamiği ve karşısında kutsal devletin kendini korumak ilahi yaklaşımı ile katliam- kırıma ve asimilasyona uğrayacaklardır. İktisadi olarak ise iç çatışmalar bitmediği için bir adım ileri iki adım geri tarzı belini doğrultamayan, kutsal bürokrasiyi besleyen emekçi halk gerçeğini önümüze koyacaktır. Tarım ve devlet teşekkülleri 2. Dünya savaşında bir dinamizm yaratsa da Masonik politika mutlak bunu engellemiş. Menderes ile birlikte ve Marşhall yardımı ile tarıma müdehale edilecek, şehirleşme karakteri ile patronlara beton ekonomisi yolu açılacaktır. Bu şekilde yeşil kuşak süreci ile İdeolojik Türklüğe, İdeolojik İslam’da ikame edilmiştir. Köy Enstitüleri süreci ve Dünyada ki iki kutuplu hal Türkiye Sosyalist dinamikleri oluştursa da Mustafa Kemal’in tecridi gibi, Türkiye Demokrasi sürecini güçlendirecek sol dinamikler ve İslam komüncüleri de İdeolojik Türklüğü aşamamıştır. Bu sistem Masonik ve İngiliz poltikalarından, A.B.D  dışında hareket edemez. Bu durum karşılıklı ilişki tarzından çok iç bürokrasiye yerleşmiş ekonomik ve siyasi dinamikler ile işletilmektedir. Kürtler – Aleviler ise mutlak tecrit altında olmalıdır. Sol komüncüler son kertede özünden koparılmış Kemalizm, İktidarlaşmış Atatürkçülük üzerinden doğru çözümlenmemesi nedeni ile İdeolojik Türklüğe kurban olmuştur. Lakin bu süreçte doğal toplum inancı olan Alevilik içerden çocuklarından darbe almıştır. Anadolu Halk dinamiklerini Sol örgütlülük üzerinden konsolidasyonu da başarısız olmuştur. Gelinen nokta ise Ortanın Solu gibi işlevsiz sağa yatmış sol dinamiklerle halkın gazını alan İhaleci Sosyal Demokatlığa kurban edilmiştir. Sol artık İdeolojik Türklük için sadece emniyet subabı olacaktır. Lakin solculuk içten bir Atatürkçülük sevdası ile Kemalizm karşıtlığı yapmış ve Ortak vatan ilişkisini Kürt karşıtlığı üzerinden tasfiyeye yönelmiştir. İslami dinamiklerde İdeolojik Atatürkçülük yönlendirmesi ile Mustafa Kemal ve Kemalizm karşıtlığı, Kürt, Alevi, Ermeni düşmanlığı  üzerinden Sağ İdeolojik Türklüğün cenderesinde teslim alınmış Hakikatçi İslami komin dinamikleri geliştirememişlerdir. Saidi Nursi(Kurdi) Ortak Vatan ilişkisinden Yine kontrollü tecrit ile İdeolojik Türklüğe teslim edilmiş. Son kertede FETÖ organizasyonuna kurban verilmiştir. Diğer taraftan Cemaatlerin insafına bırakılmış Müslüman halk Allah’a Kul olmak dışında Şeyhe Kul yapılmıştır.  Bu şekilde araçsallaşmış İslami formasyon ile İdeolojik Türklüğün sağ cenderesinde Masonik politikaya araç olmuşlardır. Çile yine Anadolu Halklarının omuzlarında kalmıştır. Bu dejavu 10 yılda bir demokratik değerler üzerinde darbe dinamikleri ikame edilerek bugüne gelmiştir. Aleviler, Kürtler yine tecritte, Hakikatçi Müslümanlar yine araçsal, Sol Komüncüler aynı durumda. Azınlık politikası ile Türkiye Rum, Ermeni, Süryani v.b. kimliksel ve inançsal aidiyetler ise Güvercin Ürkekliğinde. Diaspora mirasçıları ise ortak vatandan çok altın defineciliği peşinde Türkiye Ermeni halk dinamiklerini pazarcı başı konumunda bırakmışlardır. Sonuçta Anadoluluk fikri 60 larda devrimci kuşağı beslemiş ve tüm dinamikleri ikna edememiştir. 12 Eylül sonrası oluşan boşluğu çok parçalı sol ve sağ dinamikler doldurmaya çalışmış. Bunun yanında Kürt hattı da Sol hattı güçlü bir örgüt dinamiğine dönüştürmeyi başarmıştır. Öcalan’ında I. TBMM den süregelen Ortak Vatan yaklaşımı tecrit ile tehdit altındadır. Barış süreçleri İstanbul masonları ve Merkezi İsrail tarafından Türklerin ve Kürtlerin ortak çözüm dinamiği oluşturmasını tehlikeli bulmuş Gladyo tüm hükümet ve bürokrasi dinamiklerini felç etmiştir. Barış sürecini imhaya götüren dinamikler 15 Temmuz sürecini ortaya çıkarmışlardır. Çöktürme planı ile tüm muhalif dinamikler tehdit altına alınmış. Fakat politika sürdürülemez boyutlarda bir Tek Adam yönetimine evirmiştir kendini. Türkiye halkları yeni bir Nüfus entegrasyonuna yönlendirilmektedir.

Geniş ve detaylı bir anlatım alanı olacak girizgah ile Türkiye Demokratik Mücadele sürecini dört  bölüme ayıracağız. Bu dört dönem geçişgenliği makale içerisinde açıklanmaya çalışıldı.

  1. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: Bu süreci 1.TBMM sürecinden Milli Şef süreci olarak algılanmalı. Tek parti hükümetleri ve İdeolojik Atatürkçülük süreci olarak Türkiye Demokrasi tarihine yazılabilir. 1921 – 1950 süreç olarak alınabilir. Kapalı ekonomik model. Nüfus konsolidasyonu ve demografik dönüşümler süreci. Devşirilmiş asimilasyon. İdeolojik konsolide Türklük. Sosyal Kemalizm’in yenilgisi, İdeolojik Atatürkçülüğün inşası.
  2. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: 1950 – 1975 İkinci Dünya savaşı sonrası politik açılımlar. Türkiye Sol dinamiklerin fikir alanı genişledi. Türkiye kapitalist ekonomiye açıldı. ABD ve Marshall yardımı ile tarıma müdahale süreçlerine start verildi. Menderes Çok Partili sürecin hareketlenmesi ile ideolojik İslam ve yeşil kuşak hamlesinin alt yapısı süreci. Köy Enstitülerinin kapatılması. Gevşek Türk – İslam ideolojik yapılanması. Sosyalist yoğunluk birikim üst seviyelerde. 27 Mayıs 1960 Darbesi ile Menderes Hükümeti AP süreci sona erdirilmiştir. Çelişkiler yine günümüz dönemine çok uygundur. 12 Mart 1971 Muhtırası ile askeri alan sivil dinamiklere bütünlüklü yön verir. Bu süreç sivil demokrasi çabalarının Askeri vesayet tarafından baskılandığı süreçler ve hamleler dönemi olarak okunabilir. Sivil demokrasi yönlendirilmiş ideolojik hamleler yapar.

III. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: 1975 – 2011 Çok partili sağ dinamikli ideolojik yaklaşımın devlet içerisinde ve askeri alanda ve toplumda rağbet yönelimin desteklendiği. Kıbrıs harekatı. Rus etkisi. NATO çatışması. Sosyalist  dinamiklerin imhasını hedefleyen bütünlüklü devlet politikası. İç güvenlik içerikli tasfiye yönelimi 1980 darbesini açığa çıkarır. Sivil hat yoğunluklu tasfiye edilir. Sol, sosyalist ve aşırı sağ dinamiklerin tasfiyesi. Kürt ideolojik hareketlenmesi ve PKK süreci Kimlik ve İnanç dinamiklerinin tekrar güçlü açığa çıkması ve Alevi katliamları ile devletin nüfusu merkezde tutması, yeşil kuşak filizlerinin cemaat yapılanması ise paralel bir devlet organizasyonuna yönelmesi. Kürt kimlik meselesi ve silahlı mücadele süreci. İdeolojik İslam temel argüman.  28 Şubat 1997 süreci ve sistemin ikamesi. Kürt meselesi üzerine sivil dinamiklerin güç kazanması ve uluslararası süreç. AKP dönemi demokratik açılım süreci. 2011 Gezi süreci yön değiştirmiştir.

  1. Kuşak Cumhuriyet Dönemi: 2011 Gezi süreci ile hareketlenen sivil demokratik halk dinamikleri ve Çözüm süreci ile kapı aralanan Kürt meselesinin çözümüne dönük yaklaşımlar. Devlet kanadında sivil alanın açığa çıkması Orta Doğu için erken olan doğumu bekletme kararı vererek buzdolabına kaldırdı. Savaş dönemlerinin kaçınılmaz sonucu tek adamlık pratiği devreye sokuldu. Paralel devlet organizasyonu FETÖ üzerinden Çözüm Süreci akamete uğratıldı. 24 Haziran seçimleri HDP dinamiği anlaşmalı geriletilmek istendi. Türkiye açılımı bir nevi Çöktürme Planı ile engellenme yoluna gidildi. Suriye savaşı, Hendekler süreci, kayyumlar ve 15 Temmuz darbe girişimi ile Tek Adam konsolidasyonu İdeolojik Türk – İslam sentezli merkezi ideolojik hamle. Rusya – Amerika denge politikası tekrar devrede. Rusya sıcak denizlerde. Demokratik Halk Sivil Dinamikleri açısından süreç ise birlikte mücadele dinamiklerinin daha güçlü açığa çıkması. IV. Kuşak Cumhuriyet Demokratik Güçlerin mücadele güçlerinin İslam Komüncüleri, Sol Dinamikler, İdeolojik Atatürkçülükten sıyrılmış Kemalist Demokratlar(Sosyal Kemalistler), Sosyal Demokratlar, Kürtler, Aleviler, Ekolojistler, Feministler Türkiyenin geleceğini kurabilecek bir sürece girmişlerdir. 31 mart böyle bir başarının sonucudur. Bu sürecin doğru tanımlanması sonucunu da güçlendirecektir. Suikastlar dönemi ile yeniden bir Kürt, Alevi katliamı üzerinden merkeze çekilerek korunmaya çalışılacaktır. Sonucu ise çok ağırdır. Tutunulması zordur. Halkın tüm kazanımları yok olacaktır. Sonuç 20 yılını kaybetmiş bütünlüğünü de koruyamayacak bir Türkiyedir. Diğer yandan Demokratik Olgunluğa yürüyecek Cumhuriyet  Türkiye’si, güçlü mücadele gerektiren, önünde çok fazla engelin bulunduğu bir süreçtir. Anadolu ruhu ile tüm kimlikleri kapsayan ve benimseyen bir Türkiye, ekonomisi Üretici, paylaşımcı, ekolojik bir ekonomi, Ortak Vatan olgusu Anadolu ruhunu tüm Orta Doğu’da demokratik güce dönüştürme gücü olan bir Demokratik Halk Cumhuriyetidir. Bu demokratik olgunluğun silah gücünden daha büyük bir gücü vardır. Sınırları hegemon istiladan çok Misak-ı Milliyi aşan sınırlara sahiptir. Bugün fırsatlar vardır. Mesele savaş kumpasından sıyrılacak ısrarlı  Demokratik Birliktelik ile mümkün görünmektedir. Dik dur siyasetinden çok, “Esnek ve Kapsayıcı Ol” dış politikası – Yurtta Sulh Cihanda Sulh yaklaşımı ile ortaklaşabilir. Bağımsız devlet diye bir şey yoktur. Dünya bu kadar iç içe geçmişken. Tüm Dünya göç halinde iken. Savaş histerisini bitirmek Demokrasi mücadelesinin ilk şartı olarak okunmalıdır.

Tarihçi – Yazar

Bülent Felekoğlu

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI