Connect with us

.

GÜNCEL HABERLER

İnkârın zirvesinde Anadil Günü

AleviNet

Published

on

Bugün Uluslararası Anadil Günü. Ancak diller mozaiği olduğu halde tek dil için halkların kültürel birikimleri geleceğe miras kalmasın diye darbeleri ve OHAL’i, KHK’ları kullanan Türkiye, dilleri yasaklamaktan vazgeçmiyor. Kürtçeyi yaşatmaya çalışan gazete, çocuk televizyonu, okullar hedef alınıyor. Dil bilimciler, anadil yasağının utanç verici olduğunu söylerken, Türkiye’nin dil mezarlığına döndüğüne dikkat çekti

Günay Aksoy – Fırat Yeşilçınar

UNESCO tarafından 21 Şubat 1999 yılında kabul edilen Uluslararası Anadil Günü, bu yıl da herkesin kendi dilinden ezgileriyle kutlanamadı. Diller bahçesi olması gereken çok dilli Türkiye, “tek dil”, “tek millet” dayatmaları ve yargı marifetiyle ciddi bir kültürel çoraklaşma yaşıyor.

İktidarda 15 yıldır bulunan AKP’nin son dönemde belediye başkanları yerine atadığı kayyumlar, Kürtçe isimlerin olduğu herşeyi yasaklama, kapılarına kilit vurmaya soyunmuş durumda. Asimilasyon, inkar ve imha politikalarında adeta Ocak 1928’de başlatınan “Türkçe Konuş” dayatmasıyla yarışıyor. AKP hükümeti dışarıda Rojava’nın gelişmesini engellemeye çalışırken, içeride de OHAL-KHK-Yargı marifetiyle Kürtçe anokullarına, çeşitli dillerde yayın yapan gazete, TV ve radyolara savaş açtı. Çok sayıda kurumun kapısına ırkçılık mührü vuruldu. Kürtçe ve Zazaca çizgi film kanalı olan Zarok TV bile kapatıldı, tepkiler çığ gibi yükselince Türkçe kota şartıyla yeniden açılmasına izin verildi. İktidara ilk geldiğinde “Fuzuli’nin şiirleri nasıl ruhumuza hitap ediyorsa Ahmed-i Hani’nin dizeleri de aynı şekilde bizi duygulandırmıyor mu?” diyen, elinde Kürtçe Kur’an’la seçim mitingleri yapan dönemin Başbakanı Erdoğan 2016’da atadığı kayyumların ilk icraatı Kürtçe tabelaları indirmek oldu. Amed Spor’un adının değişmesi için dahi baskı yapıldı. Öte yandan, Türkiye’de anadile saldırı sürerken Rojava Devrimi ile birlikte bir yandan da çok dilli yaşam örülüyor

‘Milli Mevzuata’ aykırıymış

Aslında Kürtçe okullar açıldıkları tarihten itibaren kapatılmaların ve baskıların hedefi oldu. Kurdi-Der ve Eğitim Sen’in de aralarında bulunduğu çok sayıda sivil toplum kuruluşunun desteğiyle Kürtçe eğitim vermek amacıyla Amed’in Bağlar ilçesinde Ferzad Kemanger İlkokulu, Colemêrg’in (Hakkari) Gever (Yüksekova) ilçesinde açılan Üveyş Ana İlköğretim okulu ve Şirnex’in Cizîr ilçesinde açılan Bêrîvan İlköğretim Okulu’nun yanısıra çok sayıda okul açıldı. Açılan okullar eğitime başlamadan valilik tarafından “Milli mevzuata aykırı olarak faaliyet yürütmesi” iddiası ile kapatıldı. Daha sonra tekrar açılan okullar defalarca kapatıldı. 2014 yılında kurulan Dibistana Seretayî Bêrîvan belediyeye atanan kayyum tarafından kapatıldı. Yine 2014 yılından bu yana Anadilde eğitim veren Üveyş Ana ilkokulu da sokağa çıkma yasakları sırasında saldırıların hedefi olarak, tahrip edildi. Okul daha sonra Yeni Mahallede bulunan Kurdî-Der’de eğitime devam etti. Yasaklar ile birlikte ise okul karakola çevrildi. Amed’de 2015 yılının Ekim ayında açılışı yapılan ve Kürtçe eğitim vermeye başlayan Dibistana Seretayî ya Ali Erel (Ali Erel İlkokulu) da valilik tarafından kapatıldı.

Zarokistan Türkçe kreşe dönüştürüldü

Amed’in Kayapınar Belediyesinde açılan ve ana dilde eğitimin veren Zarokistan Xalxalok belediyeye atanan kayyum tarafından Türkçe Kreşe çevrildi. Öğretmenlerin işten çıkarılmasının ardından ise tüm veliler öğrencilerinin kayıtlarını sildirdi.

Kürtçe tabela alerjisi

Belediyelere atanan kayyumların anadil tahammülsüzlüğü okulları kapatmakla sınırlı kalmadı. Kayyumların ilk icraatı çok dilli tabelaları kaldırmak oldu. Başta Sûr, Gîyadin, Erdîş olmak üzere birçok belediyede tabelalar söküldü. Tabelalar Kürtçe’nin yanı sıra Süryanice, Ermenice gibi dillerden oluşuyordu.

KHK Kurdî-Der’i es geçmedi

Anadile saldırılar Kürt dilinin akademik olarak araştırılıp geliştirilmesi için kurulan Kurdî-Der’i elbette es geçmedi. OHAL kapsamında çıkarılan 677 sayılı KHK ile Kurdî-Der’in faaliyetleri durduruldu. Kurdî-Der 2006 dan beri Amed olmak üzere 37 şubesi ile Kürtçe ve Kürtçe’nin farklı lehçeleri üzerinde yaptığı araştırmalar ve atölyelerle çalışmalarını sürdüyordu. Binlerce Kürtçe dil öğretmeni yeştiştirdi

Tek Kürtçe gazete kapatıldı

Çıkarılan KHK’ler ile 15 Ağustos 2006’da kurulan Türkiye’nin tek günlük Kürtçe Gazetesi de kapatıldı. Kürtçe okul olarak bilinen Azadiya Welat, kurulduğu günden beri hep iktidarların hedefi oldu. Çok sayıda çalışanı katledilen ve tutuklanan gazetenin yayını 29 Ekim 2016’da çıkarılan KHK ile durduruldu.

Şirinler Kürtçe konuşamaz!

Kürt diline saldırılarını sürdüren iktidar Kürtçe ve Kürtçe’nin farklı lehçelerinde dünyaca ünlü çizgi filmleri çocuklarla buluşturan Zarok Tv’yi de kapattı. Şirinler, Arı Maya gibi çizgi filmleri Kürtçe yayınlayan Zarok Tv “Örgüt propagandası” iddiası ile çıkarılan KHK ile kapatıldı. Yine KHK kapsamında yayınlarında Zazacaya da yer veren Jiyan Tv’de kapatıldı.

İstanbul Kürt Enstitüsü kapatıldı

Musa Anter, Feqî Hüseyin Sağnıç, İsmail Beşikçi, Abdurrahman Dürre, İbrahim Gürbüz, Cemşîd Bender, Süleyman İnanoğlu ve Yaşar Kaya tarafından 18 Nisan 1992 yılında İstanbul’da kurulan, Kürt dilini, kültürünü ve edebiyatını araştıran ilk Kürt kurumlarından Enstîtuya Kurdî ya Stembol’un (İstanbul Kürt Enstitüsü) de 31 Aralık 2016 tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından çıkarılan genelge ile kapatıld.

Rojava’da çok dilli yaşam mümkün

Rojava Devrimi ile birlikte çok sayıda dil yanyana yaşama imkanı buldu. Birçok merkezde Kürtçe, Arapça, Tükmence gibi dillerde okullar ve enstitüler açıldı. Kobanê kent merkezine bağlı köylerde yaşayan Araplar için 7’den fazla okul açıldı. Grê Spî Demokratik Toplum Eğitim Komitesi Türkmen gençler için özel bir eğitim alanı kurdu. Toplumsal yaşamın inşası için kurulan Kürt Dil Kurumu (SZK) de birçok merkezde Kürtçe okul ve akademi kurdu. Süryanice dili ve edebiyatının geliştirilmesi için Qamişlo’da ORHAY merkezi açıldı. 20 Ekim’de ise Rojava’nın ilk üniversitesi “Rojava Üniversitesi” Qamişlo’da açıldı.

‘Her ev bir okul olmalı’

Kürt Dil Bilimcisi Zana Farqîni çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile (KHK) Kürt diline ve kültürüne topyeküm bir saldırı olduğuna dikkat çekti. Kürt Enstitüsü başta olmak üzere Kürt kurumlarının kapatılması kabul edilemeyeceğini belirten Farqîni, Yıllarca bin bir emekle kurulan kurumların hiçbir gerekçe gösterilmeden kapatılması hükümetin Kürt diline, kültürüne yönelik bakış açısının hiç değişmediğine vurgu yaptı. AKP hükümetininin bakanları ve başbakan yardımcıları daha önce anadilin ana sütü kadar helal bir hak olduğunu söylediğini hatırlatan Farqîni, aynı hükümetin dil gibi haklı olan bir meselede bile Kürtlere herhangi bir hak tanınmamasına tepki gösterdi.

Anadil yasakları utanç verici

AKP hükümetinin KHK ve OHAL’i gerekçe göstererek Kürt diline ve kültürüne yönelik kazanımların gasp edilmesinin utanç verici olduğunu belirten Farqînî, dil üzerindeki çalışmaların yasak tanımadan sürdürülmesi gerektiğini ifade etti. Farqînî, Kürt dili üzerindeki baskıların mücadele edilerek geçeceğini belirtti. 1960 anayasasında bir takım haklar tanınmasına rağmen, 1971’de çıkan Kürtçe gazete ve dergilerin muhtura ile kapatıldığını hatırlatan Farqînî, 1982 Anayasasında dil ile igili yasaklar olmasına rağmen, Kürtlerin 1990’da gazete ve dergiler açarak yeniden kurumsallaşmaya başladığını dile getirdi.

Dilin gelişip gelişmediğini çıkan basın yayın organlarına gazetelere dergilere bakarak bunların sayılarına bakarak ölçülemeyeceğini söyleyen Farqînî, “En önemli gösterge gelecek nesillere aktarılıp aktarmadığımızdır. Kendi evimizin içinde anadilimizi kullanma oranının yükselip yükselmediğidir. Bunlara bakarak yaşanan süreci yada dil ile ilgili çalışmaların geldiği aşamayı, boyutu gözlemleyebiliriz” dedi. Her evin bir okul görevi görmesi gerektiğine dikkat çeken Farqînî, “Her ev bir okul olmalıdır. Tahtayı kurup dil öğretmekten ders anlatmaktan bahsetmiyorum, anadil için bulunduğumuz her yeri dilin kendi yaşam alanı haline getirmeliyiz. Kimse gelip bize neden kendi dilinizde yazıp çiziyorsunuz, okuyorsunuz deme hakkını kendinde göremez. Dil konuşuldukça gelişir. Türklerde bir söz vardır ‘işleyen demir pas tutmaz’ diye. Dil de öyledir. Konuşarak, yazarak, çizerek gelişir. Dil demek kimlik demektir” dedi.

Estukyan: Artık diller mezarlığı

Dünya Anadil Günü’nün baskı altındaki halklar için önemli olduğunu belirten Agos gazetesi yazarı Pakrat Estukyan, Türkiye’nin diller mezarlığına döndüğüne dikkat çekti. UNESCO’nun raporlarına göre Batı Ermenicesi, Zazaca, gibi birçok dil son bir kaç yıldır tehlike altındaki diller arasında bulunduğunu belirten Estukyan, Ermenice’nin kaybolmaya yüz tutmuş diller içerisinde olduğunu hatırlattı. Türkiye’nin ulus devlet inşasına bağlı tek dil, tek kültür ve devlet ısrarı neticesinde birçok dilin yok olmasına sebep olan bir ülke olduğunu belirten Estukyan, geçmişte de egemenler, fethettikleri ülkelerin halkını kendi kültürel kodlarından kopmaları için benzer uygulamalar yaptıklarını söyledi. Dillerin yasaklanmasının Roma tarihinden günümeze geldiğini belirten Estukyan, “2017 yılında halen bu eğilimin varlığını sürdürmesi özellikle de insanların anlamadıkları her hangi bir dile karşı ve o dili anlamadıkları insanlara karşı tepki göstermesi toplumsal bir tahammülsüzlüğün ifadesidir” dedi. Cumhuriyetin kurucu ideolojisindeki devlet politikasının toplum içinde de zamanla yansımasını bulduğunu belirten Estukyan, bugün kamusal alanda insanlar yanlarındakinin kendi anlamadıkları bir dille konuşulmasından rahatsızlık duyduğunu ve bu rahatsızlığı ifade etmekten de çekinmediğini ifade etti.

Tekçilik çoğulculuğa direniyor

İçinde bulunduğumuz çağın çoğulculuk ve farklıların bir arada yaşamasını ima ederken, tekçi zihniyetin hala çoğulculuğa direndiğini belirten Estukyan, Türkiye’de görüldüğü gibi 80 milyonluk bir ülkeyi zorla aynı kalıba mahkum etmeye çabalandığını söyledi. Bu politikaların sürdürülebilir olmayacağını dile getiren Estukyan, ancak nihai hedefe varıncaya kadar daha kaç dilin tarihe mal olacağını kestirmenin mümkün gözükmediğini ifade etti. Dillerin yaşatılması için özel desteklere ihtiyaç olduğunu belirten Estukyan, çoğulculuğa inanan insanların dilleri yaşatabileceğini dile getirdi.

Skudas nana nena! *

Gola Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği üyesi Refika Kadıoğlu, Lazca’nın unutulmaması için Lazların dillerine sahip çıkmasının sağlanması gerektiğine dikkat çekte. Lazca’nın devletin eğitim kurumlarında seçmeli ders olarak değil, ders olarak verilmesini isteyen Kadıoğlu, yayın çıkarmak, kitap basmak, saha çalışması yapmak Lazca’yı yaşatmak için yeterli olmadığını söyledi. *Yaşasın ana dil!

Lazca’ya bürokratik baskı

Lazca dili üzerine çalışma yürüten Çağtay Eğilmez ise Lazca üzerindeki baskıları değerlendirdi. Eğilmez, unutulmak üzere olan diller Mili Eğitim Bakanlığı tarafından bir kaç seçmeli dersle eğitimleri sağlansada, Lazca diline ilişkin profresyonel eğitim yerlerinin bulunmamasının büyük bir eksiklik olduğunu söyledi. Kanun Hükmünde Kararnamelerle Kürtçe eğitim veren kurumların kapatılmasını Lazca diline yönelik bir saldırı olarak gördüklerini ifade eden Eğilmez, dilleri yaşatmak için verilen mücadelenin suç sayılamayacağını belirtti.

Anadili Lazca olan ve Lazca öğrenmek isteyen öğrencilere Lazca derslerinin verilmesi bürokrasiye takıldığını belirten Eğilmez, “Öğrencilerin velileri anadillerinde eğitim talepleri engellenme çalışılıyor. Lazca yerine din dersi verilmeye çalışılıyor. Lazca hocası yok deniyor. Birçok bürokratik engelle karşılaşılıyor. Lazca dersin seçilmesi konusunda bürokratik engeller var” dedi.

Anadil mücadelesi ortak verilmeli

Türkiye halklarının anadil konusunda omuz omuza mücadele vermesi gerektiğini ifade eden Eğilmez, bu coğrafyada yaşayan tüm halklar olarak anadillerini, kültürlerini, yaşam şekillerini, düşünme tarzlarını özgürce ifade edebilecekleri bir barış ortamının gelmesini istediklerini belirtti. Eğilmez, anadilin yaşatılması için şu çağrıyı yaptı “Anadiller ne olursa olsun kimliklerimizi oluşturan, kültürlerimizi oluşturan değerlerdir. Bunlara sahip çıkmamız gerekir. Baskılara karşı sokakta, işyerinde, evinde ve nerede olur da olsun konuşarak sahip çıkmalıyız.”

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GÜNCEL HABERLER

İper: Türkiye’de özgürlüğün yanında olan herkese haksızlık var

AleviNet

Published

on

Cumhuriyet gazetesi muhasebe çalışanı Emre İper, gazete hakkındaki davada ceza alan 14 çalışan arasında Yargıtay kararı sonrası tahliye edilmeyen tek isim oldu.  25 Nisan’dan bu yana Kandıra Cezaevi’nde olan İper, DW Türkçe’nin sorularını yanıtladı. İper, cezaevinden gönderdiği mektupta, arkadaşlarının özgürlüğüne kavuşmasına çok sevindiğini söylerken “Cumhuriyet davasında sadece birilerine gözdağı vermek için insanları cezaevine koydular” diyor.

Yargıtay 16’ıncı Ceza Dairesi’nin Cumhuriyet davasıyla ilgili geçen hafta verdiği kararın ardından, beş eski çalışan tahliye edilirken, cezaevinde sadece gazetenin muhasebe çalışanı Emre İper kaldı. Daire, İper için mahkumiyet kararını onadı.

‘AYM’nin yükü fazla’

Emre İper, 15 Mart 2019’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı bireysel başvurunun gündeme alınmasını bekliyor. AYM’nin Barış Akademisyenleri ve kamuyounda Ayşe Öğretmen olarak bilinen Ayşe Çelik ile ilgili ifade özgürlüğü ve hak ihlali kararlarını okuduğunu belirten İper, “AYM Başkanı ve bazı üyeler gerçekten güzel gerekçeler yazmış. Türkiye’de hukuk yavaş uygulanıyor, asıl mağduriyet bundan kaynaklanıyor zaten. AYM elindeki dosyaları daha çabuk sonuçlandırmak zorunda, devlet bunu kolaylaştırmalı. Gerekirse heyetler artırılmalı. Ellerinde çok dosya olması onların suçu değil. Bu devletin suçu. Çünkü ilk derece mahkemelerdeki tüm çözümsüzlükler AYM’nin sırtına biniyor” diyor.

İper, AYM ve Yargıtay’ın son zamanlarda güzel kararları olduğunu, ancak bu kararların ilk derece mahkemelerden çıkarak insan hakları ihlaline yol açmadan, insanları sevdiklerinden uzaklaştırmadan alınması gerektiğini vurguluyor. İper, “Eminim ki yargı reformu çıkarsa Yargıtay’a itiraz hakkımız olacak. Yargıtay kararını bizi içeri atan mahkeme de uygulayabilirdi” diyor.

Biz değil ailelerimiz çekiyor

Yaşanan haksızlıkların cezaevine girenlerden çok dışarıdaki ailelerini etkilediğini söyleyen İper, “Özellikle anneler ve çocuklar zedeleniyor. Ben içerideyken kayınvalidem öldü ama içeride olup yakınları hasta olan başka kişiler de var. Bu bizi terbiye etme yöntemi değil. Biz içeride ceza çekiyoruz, yakınlarımız dışarıda eza çekiyor” diye konuşuyor.

Emre İper'in oğlu Yiğit İper'in yaptığı resim

Emre İper’in oğlu Yiğit İper’in yaptığı resim

Emre İper’in 14 yaşında bir kızı, 10 yaşında bir oğlu var. Yağmur ve Yiğit. Yiğit’in, cezaevini çizdiği bir resim geçen haftalarda sosyal medyada yer almıştı. Resimde adalet ve haksızlık kefesinin bulunduğu gökten haksızlık (H harfleri) yağıyordu.

İper, çocuklara bazı şeyleri anlatmanın zor olduğunu, onlar için sadece siyah ve beyaz olduğunu söylüyor: “Yani o kalbine göre karar veriyor. Kalbinde biz suçsuzuz. Ben onların hep adaletten yana olmalarını istiyorum. İntikam duygusu içinde olmamalarını anlatmaya çalışıyorum. Her haksızlık yeri gelince bitecek, en sonunda kazanan hep iyiler olacak. Bazı çocuklar çetele tutuyor mesela. Benim oğlum gibi gökten adalet mi haksızlık mı yağdığını hesaplamaya çalışıyorlar. Bunlar çok zor. Çocuklara böyle bir yük verilememeli.”

Tahliye olmalarına sevindim

Geçen hafta cezaevinden çıkan Cumhuriyet eski çalışanları Musa Kart, Mustafa Kemal Güngör, Güray Öz, Önder Çelik ve Hakan Kara, arkadaşları Emre İper’i cezaevinde bıraktıkları için sevinçlerinin buruk olduğunu söylemişti. 

İper ise arkadaşları için çok mutlu olduğunu söylüyor ve onlara şu mesajı yolluyor: “Tahliye olmalarına çok sevindim. İnsanın arkadaşının özgür olması çok güzel bir şey. Onlara tek mesajım: Yaşadığınız her anın keyfini alın!”

İper, cezaevine birlikte girdiği arkadaşlarının tahliye olmasının ardından yalnız hissetmediğini vurguluyor, “Yalnız hissetmeme gerek yok çünkü bence insan hata yaptığında kendini yalnız hisseder, ben hata yaptığımı düşünmüyorum” diyor.

Cezayı Tweet’ten aldı

Cumhuriyet davası iddianamesinde telefonunda ByLock yüklü olduğu iddia edilen Emre İper, 6 Nisan 2017’de gözaltına alındı. Yapılan incelemeler sonucu telefonunda ByLock’a rastlanmayan İper’in buna rağmen tutukluluğu devam etti. Aylar süren bilirkişi incelemeleri sonucunda “Mor Beyin” isimli yazılımla çalışan programları kullananların iradeleri dışında ByLock sunucusuna yönlendirildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine Emre İper, 267 gün tutukluluk süresinin ardından 29 Aralık 2017’de tahliye edildi.

Ancak Cumhuriyet Davası kapsamında hüküm açıklanırken İper’e yöneltilen “örgüt üyeliği” suçlaması “örgüt propagandası”na çevrildi. Twitter üzerinden yaptığı paylaşımlar suç delili olarak gösterilen İper’e “Örgüt propagandası” suçlamasıyla 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi.

Emre İper, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3’üncü Ceza Dairesi’nin mahkumiyet kararını onamasının ardından 25 Nisan 2019’da yeniden cezaevine girdi.

Avukat Tora Pekin

Avukat Tora Pekin

Tüm kamuoyu farkında olmalı

Emre İper’in avukatı Tora Pekin, “Maalesef kamuoyu Emre İper’le ilgili kararın ne anlama geldiğinin farkında değil” diyor. DW Türkçe’ye konuşan Pekin, şöyle devam ediyor: “Emre, hiçbir şiddet unsuru ya da suç içermeyen birkaç cümlelik tweetleri nedeniyle 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası aldı. Mahkemeye göre Emre bu cümleleriyle, ömrü boyunca karşı durduğu dinci örgütlerden birinin propagandasını yapmış… Bu kararın hukuk, vicdan ve ahlak dışılığını görmemek mümkün değil elbette. Ama kamuoyu, tüm yurttaşlar şunun da farkında olmalılar: Eğer yarın birileri sizi gözüne kestirirse, sosyal medyada yazdığınız bir iki satır, bunlar hiçbir suç oluşturmasa dahi, özgürlüğünüzü yıllarca kaybetmenize neden olabilir.”

Tora Pekin, Yargıtay veya AYM hukuka uygun bir karar verdiğinde bunun sistemin düzeldiğini göstermediğini, sadece insanların bir an olsa nefes aldığını, normal hayatlarına döndüğünü söylüyor. Emre İper ve ailesinin de normal hayatlarına dönmeyi hak ettiklerini vurgulayan Pekin, “Emre için önemli olan daha ilk gözaltına alındığından bu yana ısrarla vurguladığı üzere öncelikle kendisine yönelik suçtan kurtulmak, yani beraat etmek, aklanmak. Emre’nin onuruna ve özgürlüğüne yönelik bu korkunç haksızlığın son bulması için şu an görünen en elverişli yol ise Anayasa Mahkemesi’ndeki dosyası” diyor.

Video izle 04:51 Paylaş Musa Kart: Her şeyin mizah olduğu bir dönemden geçiyoruz

E-postayla gönder Facebook Twitter google+ Whatsapp Tumblr Newsvine Digg linkedin

Kısa link https://p.dw.com/p/3PVYq

Musa Kart: Her şeyin mizah olduğu bir dönemden geçiyoruz

Pelin Ünker /İstanbul

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Mahremiyet korumadan kıble tayinine: TÜBİTAK ve Türkiye’de bilim projeleri

AleviNet

Published

on

Türkiye’nin önde gelen kurumlarından biri olan Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), kurulduğu 1963 yılından bu yana bilimsel çalışmalar üreten ve araştırmalara destek veren bir kurum. Ancak TÜBİTAK ismi son dönemde çeşitli tartışmalarla bir arada anılıyor. Lise öğrencileri için temel, sosyal ve uygulamalı bilim alanlarında çalışma yapmalarını teşvik etmek amacıyla düzenlenen yarışmalarda dereceye giren projeler, bu tartışmaların bir ayağını oluşturuyor.

Mahremiyet koruma projesinden kıble tayinine

TÜBİTAK Ortaöğretim Okulları Proje Yarışması’nda “Değerler Eğitimi” alanında Trabzon Yılmaz Çebi Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin “EKG Önlüğü ile Mahremiyeti Korumak” projesi, bölge birincisi olduğu 2016 yılında Türkiye genelinde yarışmıştı. Diğer yandan, 2017 yılında Konya Mahmut Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin “Osmanlı Padişahlarının Mevcut Portreleri Tarih Bilincimizi ve Ecdat Algımızı Nasıl Etkiliyor” projesi, tarih alanında bölge birincisi olurken, aynı yıl Ankara Tevfik İleri Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin “Kazan İlçesinin 15 Temmuz Darbe Girişimindeki Rolü ve Kahraman Unvanını Alması” projesi Sosyoloji alanında Türkiye üçüncüsü oldu. Yine 2017’de Elazığ Şehit Eyyüp Oğuz Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencileri, “Güneşin Deklinasyonu ile Kıble Yönü Tayini” projesiyle fizik alanında bölge üçüncüsü oldu. 

DW Türkçe, bu projelerin hangi kriterlere göre seçildiği sorusuna TÜBİTAK’tan yanıt alamadı. 

“Destek verdikleri projeyi sistemden sildiler”

TÜBİTAK’ın barış bildirisine imza atan akademisyenlerin projelerine verdiği desteği kestiği de biliniyor. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nden bildiriye imza atan Prof. Ülkü Doğanay, desteğin durdurulduğu projelerde yer alan akademisyenlerden biri.

Doğanay’ın 2014 yılında yedi meslektaşıyla üç seçimi kapsayacak şekilde yürütmeye başladıkları “Siyasal Parti Liderlerinin Seçim Konuşmalarında Demokrasi Söylemi” başlıklı araştırma projesine TÜBİTAK destek verdi. Ara raporların başarıyla karşılandığı proje, 2016 Aralık ayında sona erdi. Ancak sonuç raporunu teslim etmelerinden sonra Doğanay ve projede yer alan bir diğer akademisyen İnan Özdemir, 7 Şubat 2017’de yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. İhraçların ardından TÜBİTAK projenin durdurulduğunu bildirdi. Proje geçen sene ise yürürlükten kaldırıldı. “Proje kapsamında ABD’ye gitmiştik. O kadar fon harcanmış ama böyle bir araştırma hiç yapılmamış gibi sistemden siliniyor. O kadar emek var ancak yok hükmünde sayılıyor, çok can sıkıcı” diyen Prof. Doğanay’ın proje kapsamında alacağı ödemenin geri kalanı da yapılmamış.

“Normalde istenmeyen belgenin yokluğu gerekçe gösterildi”

TÜBİTAK’ın desteğini çektiği veya yok saydığı akademisyenler yalnızca KHK ile ihraç edilenler değil. Bilimsel panellere ya da görüş bildirmek için proje değerlendirme toplantılarına çağrılan ve görevine halen devam eden akademisyenler, barış bildirisi sonrası çağrılmaz olmuş. DW Türkçe’ye bilgi veren ODTÜ’lü imzacı bir profesör, “En son Ocak 2016’da bir toplantıya çağrıldım, sonrası gelmedi” diyor.

2016 yılında aralarında barış imzacılarının da olduğu bir grup ODTÜ’lü akademisyen, o sene TÜBİTAK’ın “Öncelikli Alanlar Ar-Ge Projelerini Destekleme Programları” kapsamında bir proje önerisi vermiş. İlk aşamayı geçen projenin ikinci aşaması barış bildirisi sonrasına denk gelmiş. ODTÜ’lü profesör, değerlendirme komitesinin ilk aşamada oldukça başarılı bulunan projenin reddedildiğini anlatıyor:

“Proje önerisine çeşitli kamu kurumlarındaki yöneticilerle mülakat yapacağımızı yazmıştık, başarılı da bulunmuştu. Ancak ret gerekçesinde bu kurumlardan gerekli izin belgelerini almamamış olmamız yer aldı. Normalde böyle bir izin istenmiyor.”

Akademisyenler, verilen kararların herhangi bir dayanağının olmadığını söylüyor. ODTÜ’lü barış imzacısı akademisyen, aynı destek programı kapsamında ikinci aşamayı geçerek fonlanmaya hak kazanan bir başka projenin yürütücüsünden ekipteki barış imzacılarının çıkarılmasının talep edildiğini ancak talebi kabul etmemesi üzerine bu projenin de desteklenmediğini belirtiyor.

“Mülakata çağrılmadım, kaç puan aldığım açıklanmadı”

ODTÜ’lü akademisyene göre, TÜBİTAK projelerindeki en büyük eksiklerden biri etki analizi yapılmaması… Kurumun yıllardır farklı disiplinlerden gelen çok sayıda projeyi fonladığını ancak verilen desteklerin hedeflerine ulaşıp ulaşmadığına dair bugüne kadar yapılmış bir çalışma olmadığının altını çiziyor. “Etki analizi yapılmasını gerektiğini hep söylüyoruz ama olmadı. TÜBİTAK özel sektöre de fon veriyor. Bu kadar para harcanıyor ama peki hedeflere ulaşılıyor mu? Tahsis edilen fonların etkisi nedir?” diye soran akademisyen, bu eksikliğin kurumun misyonunu sorgulamaya neden olduğu kanaatinde.

DW Türkçe’ye konuşan genç bir bilim kadını, iki sene önce uzman yardımcısı pozisyonu için TÜBİTAK’a iş başvurusunda bulunmuş. Şu anda yurtdışında biyoloji alanında doktora yapan akademisyen, sonuçlar açıklandığında sistemde sadece “Değerlendirmeye alınmadınız” yazısıyla karşılaştığını, sıralamaya giren isimlerin ise yayınlanmadığını söylüyor. “Normalde ilk 10’a giren kişiler ve puanları yayınlanır, eksik evrağı olan bile listelenir. Mülakata çağırılanların puanı neydi? Ben kaçıncı sıradaydım? Bunu bilmek isterdim” diyerek işe alımlarda şeffaflık konusunda da sıkıntılar yaşanabildiğine dikkati çekiyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı ile protokol

TÜBİTAK son yıllarda yaptığı işbirlikler ile de gündeme geliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ile 2017 yılında imzalanan protokol, bunlardan biri. Protokol kapsamında ulusal gözlemevinin bulunduğu Antalya’ya “AYGÖZ Hilal Gözlem Sistemi”ni kuruldu. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, projenin amacının Ramazan ayında yaşanan imsak ve yatsı tartışmasının ortadan kaldırmak olduğunu dile getirerek, “Diyanet İşleri Başkanlığının fıkıh alimleri ve astronomi uzmanları, TÜBİTAK’ın astronomi hocaları hep birlikte Rabbimizin kainata yerleştirdiği bu hesabın en ince noktalarını ortaya koyacaklar” demişti.

Soru önergesine yanıt verilmedi

Lise öğrencisi İlayda Şamilgil’in “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesinin üç sene önce TÜBİTAK tarafından kabul edilmemesi de kamuoyunda tartışma yaratmıştı. Şamilgil’in projesi Polonya’da düzenlenen Fizik Nobel Ödülü’ne İlk Adım (First Step to Nobel Prize in Physics) adlı yarışmada ödül kazanmıştı. CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal konuyla ilgili olarak 2014 yılında Meclis’e yazılı soru önergesi verdi. “TÜBİTAK projeleri değerlendirme yöntemi nedir? Bu konuda kriterler nelerdir?” sorularını yönelten Tanal’ın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’a sorduğu sorulara cevap verilmedi.

Öte yandan DW Türkçe fonlanan bilimsel araştırma projelerinde öne çıkan kriterler ile barış bildirisine imza atan akademisyenlere yönelik desteğin kesilmesine dair yönelttiği sorulara da kurumdan cevap alamadı.

Burcu Karakaş

© Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Kulp Belediyesi’ne kayyum atandı

AleviNet

Published

on

Diyarbakır’ın Kulp ilçesi Ağaçkorur Mahallesi’nde 12 Eylül’de yedi kişinin hayatını kaybettiği saldırının ardından gözaltına alınıp, dün gece beş kişiyle birlikte çıkarıldığı mahkemece tutuklanan Kulp Belediye Başkanı HDP’li Mehmet Fatih Taş, İçişleri Bakanlığı’nca görevinden alındı.

Taş’ın yerine Kulp Kaymakamı Mustafa Gözlet Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildi.

Diyarbakır Valiliği tarafından bu sabah yapılan açıklamada, HDP’li Belediye Başkanı Taş’ın “‘Silahlı terör örgütüne üye olma, terör örgütü propagandası yapmak, devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma’ suçlarını esas olarak başlattılan soruşturma” neticesinde tutuklanmasının ardından İçişleri Bakanlığı tarafından ilgili yasalar uyarınca geçici bir tedbir amaçlı  görevden uzaklaştırıldığı belirtildi.

Diyarbakır'ın Kulp ilçesi Ağaçkorur Mahallesi'nde bir aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada 7 kişi hayatını kaybetti, 10 kişi yaralandı. 12.09.2019

Diyarbakır’ın Kulp ilçesi Ağaçkorur Mahallesi’nde bir aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamada 7 kişi hayatını kaybetti, 10 kişi yaralandı. 12.09.2019

5 kişi tutuklandı

Diyarbakır’a bağlı Kulp’ta yedi kişinin öldüğü saldırıyla ilgili gözaltına alınan, HDP’li Kulp Belediye Başkanı Mehmet Fatih Taş, HDP İlçe Başkanı Abidin Karaman, Kulp Belediyesi Fen İşleri Müdürü Şener Aktaş, Mehmet Emin Ay ve Fatma Ay dün tutuklanmıştı.

Emniyet birimleri içinde sivillerin bulunduğu aracın geçişi sırasında meydana gelen patlamanın ardından Kulp Belediyesi ve HDP Kulp İlçe Başkanlığında arama yapmış, kamera kayıtlarıyla bazı dokümanlara el koymuştu.

31 Mart seçimlerinde Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde HDP yüzde 49,97, AKP yüzde 40,07 oy almıştı. 

DHA,DW/MK,JD

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI