Connect with us

.

Aziz Tunç

Srilanka modelinin Türk devleti versiyonu uygulanıyor

AZİZ TUNÇ

Published

on

Erdoğan, yaklaşan referandumda baskılar ve zorbalıklarla istediğini elde etmeye çalışmaktadır. Eğer istediği sonucu elde ederse baskı ve katliamlar daha sistemli ve kanlı olarak devam edecektir.

Baskı ve katliamlar konusunda dünya devletlerine ilham kaynağı olan Türk devletinin, her hangi bir devletin örneğine ihtiyaç duymayacağı açıktır. Bununla birlikte devletlerin birbirlerinin tecrübelerinden yararlandıkları da bilinmektedir. Bu kapsamda Türk devletinin son dönem politikaları ve buna bağlı olarak tartışılan Srilanka modeline bakmak faydalı olacaktır.

Hindistan’ın güney dogusunda bir ada olan Srilanka’da Tamiller 60 yıldır özgürlük mücadelesi vermekteydiler. Zaman zaman başlayan ve devam eden barış görüşmelerine ve yapılan bazı düzenlemelere rağmen sorunu çözmek istemeyen devlet, 2009 da Tamil Kaplanlarına ve halkına karşı giriştiği kanlı yok etme saldırılarının sonucunda, 40 bin Tamil halkı ve onbinlerce Tamil gerillası katledilmiştir. Görüldüğü gibi modelin özü, hile ve katletme üzerine kurulmuştur.

Türkiye ve Kürdistan’dan, 7. Hazirandan bu yana olanların çetelesi halkların hafızalarında kaydedilmiştir.Hiç bir şey unutulmadı, unutulamayacak. Sadece yaşadığımız acıların yürek dağlayan yakıcılığı ve takip edilemeyen yoğunluğu bir hesap yapmamızı zorlaştırmaktadır. Bu nedenle 7. haziran 2015 ten beri yapılan katliamları, siyasal baskı ve zorbalıkları tek kalemde saymaya kalksak bunun kolay olmadığını göreceğiz.

Bu kısacık tarihe ne zulümler, ne direnişler sığdırılmadı ki? Bu bir buçuk yıl içinde onlarca katliam yapıldı, onlarca şehir yerle bir edildi, köyler yakıldı, onbinlerce insan tutuklandı, yüzbinlerce insan gözaltına alındı. OHAL’den bu yana, HDP’nin eşbaşkanları Selahattin Dmirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere onlarca üst düzey yöneticisi ve milletvekili tutuklandı, eşbaşkan Figen Yüksekdağ’ın vekilliği gasp edildi. Yüzden fazla DBP belediyesinin yetmişine el konularak halkın iradesi zorla gasp edilmiştir. Aynı politikalar, ısrarla ve şiddetlendirilerek devam ettirilmektedir.

Daha vahim olanı bu süre boyunca halklara dayatılan korku iklimiyle, toplumların geleceğe olan inancı kırılmaya, umudu gasp edilmeye ve yaşama sevinci yok edilmeye çalışılmaktadır. Böylece direnen güçlerle ezilen halklar ve toplumlar arasındaki bağ kopartılarak, toplum köleleştirilmek istenmektedir.

7 Hazirandan sonra olanların her birisi netameli zamanlarda olabilecek türdendir. Gerek baskıların şiddeti, çeşidi ve yoğunluğu ve gerekse de bu sürecin sistemli, uzun bir zaman dilimine ve bütün coğrafyaya yayılmış olması yönleriyle, bu süreç, bütün benzer süreçlerden ayrılmaktadır. Bugün yapılan baskının düzeyi, 12. Eylülde yapılanlarla ve daha önce veya daha sonra yapılanlarla kıyaslanamayacak kadar ağır, kapsamlı, sürekli, sistemli ve yaygın bir durumdadır. Daha basit bir kıyaslama yapıla bilinirse bugün yapılanlar, 12. Eylül ve doksanlı yıllarda yapılanların yüz katı ağırlıktadır. O dönem yapılanlardan daha sistemli ve daha çeşitlidir.

Bugün izlenen baskıcı ve katliamcı politika sadece bir bölgeyi kapsayan lokal bir politika değildir. Bilindiği gibi doksanlı yıllarda özellikle Kürdistan veya bağlantılı olan alanlar, bu tür katliamcı ve baskıcı politikaların uygulandığı özel bir coğrafya olarak belirlenmişti.

Aynı şekilde bugün yapılanlar zamanla da sınırlı değildir. 12. Mart, 12. Eylül ve doksanlar gibi dönemlerde yapılan baskı ve katliamlar, bir dizi nedene bağlı olarak, belli zamanlamalarla sınırlı olarak yapılırdı. Bu nedenle, o yıllarda her MGK toplantısı dikkatle izlenirdi. Çünkü orada çıkan kararlar, bu türden baskıcı ve katliamcı süreçlerin başlaması veya sonlandırılması konusunda ip uçları taşırlardı. Özetle bugün uygulanan katliamcı politikalar, ne lokaldır ve ne de zamanla sınırlıdır. Bu politikaların, özgünlüğünü, geçmişten çok farklı olduğunu belirlemek bugün izlenen katliamcı politikaları anlamak açısında son derece önemlidir.

Bugün Kürtleri, Alevileri ve toplumsal muhalefeti yok etmeyi amaçlayan ve kuralsız zorbalığa dayanan, zamana ve coğrafyaya bağlı olmayan bu politikaların belirtilen özellikleri yaşadığımız sürecin temel özellikleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türk devletinin bu dönem izlediği politikaların ayırt edici özelliği, kadim Kürt sorununu, kendi politik ihtiyacına uygun olarak, şiddetle ve ‘kökten’ çözmeye endekslenmiş olması olarak belirtilebilinir. Kürt sorununu demokratik yolda çözmeye yanaşmayan Türk devleti, 7. hazirandan sonra, tarih boyunca yaptığı gibi bir defa daha, Kürtleri bastırarak bu sorundan kurtulmayı denemektedir. Türk devletinin yabancısı olmadığı bu politikanın güncellenmesi son dönemde çok konuşulan Srilanka modelinin tartışılmasına yol açılmıştır.

Türk devleti, Srilanka modelini bütün vahşetiyle uygulamak için can atıyor. Ancak bu amaçla bütün gücünü, imkân ve fırsatlarını yakın- uzak müttefiklerini harekete geçirmesine rağmen bunu yapamamaktadır. Ancak Türk devleti, Srilanka modelinden hiçte farklı olmayan benzer bir politikayı gündemleştirmiş bulunmaktadır.

Bu nedenle Türk devletinin bu gün izlediği politikaların, tamı tamına Srilanka modeli olmasa bile, o modelin Türk devleti tarafında uygulanan bir versiyonu olduğunu söylemek mümkündür. Herşey heryede ve her zamanda birbirinin benzeri olarak tekrar etmez. Özellikle toplumsal alanda bu gercek daha çok böyledir. O nedenle bu gün Türk devleti, Srilanka’da olduğunun bir benzerini yapmayı çok istemesine rağmen bunu yapamıyor, fakat aynı niyet ve aynı şiddetle yapabileceğinin azamisini yapmaya çalışıyor. Dolayısıyla Srilanka modelinin kendi versiyonunu uyguluyor.

Tam burada şu belirlemenin altını çizmek önemlidir. Türk devleti, Kürtler teslim alınana veya bastırılana kadar bu politikaları sürdürmek istemesine ve bu sürecin büyük acılarına rağmen, sürecin kaybedeni Kürtler ve demokrasi güçleri olmayacaktır. Türk devleti, bir defa daha, Ağrı isyanını bastırdıktan sonra, Ağrı Dağında yaptığı gibi, bir mezar kazarak üzerine ‘Hayali Kürdistan burada meftundur’ yazısını yazma şansına sahip olamayacaktır.

Erdogan’ın yapmak istedikleri ile yapabildikleri arasındaki fark, bu gerçeğin görülmesi için yeterlidir. Erdoğan, izlediği vahşi ve kuralsız zora dayalı, Srilanka modelinin Türk devleti versiyonuna rağmen, kimseyi ortada kaldıramamış, Kürtlere, Alevilere ve tüm demokrasi güçlerine geri adım attıramamış, hiçbir avantajlı konum elde edememiştir.

Katliamcı politikalar açısında kısa olmayan iki yıla yaklaşan bu süre boyunca istediği sonucu elde edemeyen Türk devletinin ve Erdoğan’ın bundan sonra daha zor durumda kalacağını, sorunlarının ve çıkmazlarının gittikçe daha da derinleşeceğini söylemek kehanet olmayacaktır. Yaklaşan referandumun ve sonrasının bu anlamda Erdogan’ın ve Türk devletinin işini kolaylaştırmayacağını özellikle belirtmek gerekir.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aziz Tunç

Erdoğan kazanırsa ne olur?

AZİZ TUNÇ

Published

on

Erdoğan’ın yönetememekten kaynaklı erken seçim kararından sonra, doğal olarak, siyasal/toplumsal gündem seçimler oldu.

Aynı kapsamda ele alınması gereken en temel konu, Erdoğan’ın seçimi kazandıktan sonra olabileceklerin iyi tanımlanmasıdır. Erdoğan bu seçimi kazanırsa tasarladığı bütün fantezilerini gerçekleştiremeye çalışacaktır.

Erdoğan ilk olarak, Osmanlı devletinin yayılmacı politikalarına uygun pratik uygulamaları devreye koyacaktır.  Bu politikaların en belirgin yanı ise Türk devletinin Ortadoğu’da, özellikle Kürdistan’ın diğer parçalarını işgal etmek istemesidir.  Erdoğan’ın ve Türk devletinin Efrin’i işgal girişimi, Şengal’e yapılan saldırı ve güney Kürdistan da gerçekleştirilen işgalci saldırılar ve kurulan üsler, Erdoğan’ın söz konusu işgalci saldırılarını çok açık olarak ortaya koymaktadır.

Erdoğan’ın Suriye ve Irak üzerinde Kürdistan’ın işgaline yönelik saldırıları, lokal ve konjektürel saldırılar olmayıp, kapsamlı, çok yönlü ve stratejik politikaların sonucudur. Bu gerçeğin anlaşılması ve tespit edilmesi, güncel politikaların ve seçim kararının doğru anlaşılması için önemlidir. Çünkü bu yayılmacı politik yönelim, Erdoğan’ın ideolojik-siyasal zihniyetinin ve bugüne kadar uyguladığı siyasal pratiğin gereği olarak vazgeçemeyeceği bir yönelimdir.

Erdoğan, temel ideolojik- politik dayanaklarından birisi olan ırkçılığı diri ve kullanıma hazır tutabilmek için işgaller yapmak zorundadır. Ayrıca Kürt özgürlük taleplerini bastırabilmek için de Kürdistan’ın özgürlüğe yakınlaşan, Rojava ve Güney Kürdistan’ı kontrolüne almak zorundadır. Bu iki temel neden, Erdoğan’ın seçimleri kazanması halinde, savaşçı/katliamcı bir dış politika izleyeceğini göstermektedir. Yani 24.  Haziran’dan sonra eğer Erdoğan seçimlerin galibi olabilirse, Türk devleti daha büyük savaşlara yönelecektir.

Erdoğan, seçimleri kazandığında bir yanda bu yayılmacı saldırıları sürdürürken aynı anda Kuzey Kürdistan’da ve elinin uzandığı her tarafta Kürtlere yönelik saldırılarını yoğunlaştıracak, çeşitlendirecektir.  Özellikle Kürt halkının örgütlülüğüne karşı adam kaçırmak, suikastlar yapmak dahil elinden gelen her türlü yol ve yöntemi kullanacaktır.  Kürtler Erdoğan’ın baş düşmanı, Kürt halkının iradesini kırmak ilk hedefi olacaktır.

İkinci olarak Erdoğan, 24. Haziran seçimlerini kazanabilirse, kurmak istediği DAİŞ’çi devletin günlük hayatta uygulanmasını arzu ettiği eksik kalan kurallarını uygulamaya başlayarak, toplumsal hayatı DAİŞ zihniyetine göre yeniden şekillendirecektir.  Bu anlamda yapılan düzenlemelerin yanında yeni yeni masum gibi görünen ama tamamen gerici bir yaşam tarzını dayatan düzenleme ve uygulamalar gündeme gelecektir.   Değişik yöntemler kullanılarak herkesin namaz kılması, camiye gitmesi zorunlu hale getirilecektir.  Son dönemde uygulanamaya başlanan kadınların ayrı otobüslere bindirilmesi her tarafta ve zorunlu hale getirilecektir.  İmamların nikah kıyması, kadınların çarşaf giymesi ve benzeri kuralların zor yöntemi kullanılarak uygulanması gündeme gelecektir.  Bununla birlikte Alevilere yönelik olarak, uygun koşulların oluşması için bekletilen katliamcı saldırılar, Erdoğan’ın bu seçimleri kazanması halinde gündeme gelecek, pratikleştirilecektir.

Cezaevlerine saldırılar, Erdoğan’ın seçimi kazanmasından sonra yapılacak en büyük insan hakkı ihlali ve en insanlık dışı ölümcül saldırılar olacaktır.   Özellikle özgür tutsaklara yönelik olarak, 19. Aralık 2000’de yapılan ve toplumla alay edilircesine adına “hayata dönüş operasyonu” denen katliamcı saldırıların bir benzerinin yaşanması Erdoğan’ın 24. Haziran seçimini kazanması halinde söz konusu olacaktır. Yani Erdoğan’ın kazanması demek, cezaevlerinde yeni bir “hayata dönüş operasyonu” demektir.

Erdoğan’ın 24. Haziran seçimlerini kazanması demek işçilerin bütün kazanımlarını kaybetmesi, zaten çok az kalmış olan örgütlü gücünün bir bütün olarak tasfiye edilmesi ve emeğin en değersiz “değer” haline gelmesi demektir. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, “Reis”in ve uşaklarının önüne gelen her emekçiye en aşağılık hakaretleri edebilme imkanına kavuşması demektir.

Erdoğan, seçimlerden sonra kurmak istediği düzende “komünist öğrencilerin okuma hakkını” gasp edileceğini açıkça belirtti. Bu demektir ki Erdoğan kendi istediği imanlı/eli bıçaklı katillerden olmayan gençlerin yaşam hakkına saldırmak istemektedir.

Erdoğan her türlü demokratik hakkın kullanımını demokratik kurumların varlığını da ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Çünkü zaten var olan her şey yani bütün eşitsizlikler ve baskılar, dine aykırı değildir ve bütün bu kurallara baş kaldırmak dine isyan etmektir.  Tabii dine başkaldırmanın cezasız kalması söz konusu olmayacaktır.

Erdoğan’ın mevcut sistemle yaptığı baskıları yetersiz bulması, daha çok baskı uygulayabileceği bir sistem/devlet kurmaya çalışması, bunun için baskın ve eşit olamayan koşullarda bir seçime başvurması, aslında onun ne kadar zor durumda olduğunu göstermektedir.

Temel soru şudur: Erdoğan, yapılacak olan 24. Haziran seçimlerini kazanır ve belirtilen bir toplumsal hayatı Türkiye ve Kürdistan halklarına dayatabilir ve bundan başarılı olabilir mi?  Başta Kürt halkı ve alevi inancından olan halklar olmak üzere bütün Türkiye halklarının tasarladığı gelecek ile Erdoğan’ın dayattığı gelecek, taban tabana zıt iki toplum tasarımıdır. Bu nedenle Erdoğan’ın bu siyasal zihniyeti Türkiye ve Kürdistan halklarına kabul ettirmesi hiç ama hiç mümkün değildir. En fazla zor ve hile yoluyla sosyo- politik sistemini dayatmaya çalışacak, ancak kabul ettiremeyecek onay alamayacaktır. Halkların yaşamın derinliğinden edindiği tarihsel tecrübeleri ve sezgisel bilinci,  Erdoğan’ın suratına bir şamar gibi patlayacak,  Erdoğan’ın fantezileri değil, ezilen Türkiye ve Kürdistan halklarının gerçekliği kazanacaktır.

Continue Reading

Aziz Tunç

Erdoğan istediğini yapabilir mi?

AZİZ TUNÇ

Published

on

Türk devletinin ve Erdoğan’ın siyasetine ilişkin yapılan tüm analizlerin amacı felaket tellallığı yapmak veya karamsar bir tablo çizmek değildir. Erdoğan’ın ve Türk devletinin politikalarına karşı mücadele edebilmek, bu gerçeklerin doğru anlaşılmasını  gerektirmektedir.

Temel soru şu, Erdoğan kurmak istediği “yeni İslamcı/Osmanlıcı devleti” kurabilir mi?  El cevap, “hayır”, Erdoğan’ın sistemini kurabilmesi mümkün değil.  Erdoğan’ın istediği İslamcı/Osmanlıcı Türkçü devlet yapılanması bölge halklarının özelliklerine ve siyasal
gelişmelere uygun değildir.  Öncelikle Erdoğan’ın sistemini kurmasını önleyen büyük bir Kürt direnişi yaşanmaktadır.   Bunların yanında Aleviler   ve diğer demokratik toplumsal güçler Erdoğan’ın bu kanlı, karanlık, faşist planını önleyecek birikime ve güce sahiptirler.

Söz konusu toplumsal grupların sürdürdüğü demokrasi mücadelesi sadece kendi özgürlüklerini kazanmak amacıyla ortaya koydukları bir mücadele değildir. Bu güçlerin mücadelesi, Erdoğan’ın geliştirdiği İslamcı/Osmanlıcı politikaların önünü keserek insanlığın büyük bir beladan kurtulmasını sağlayacak olan bir mücadeledir.

Erdoğan, “tek adam” olarak, yukarıdan aşağıya ve zor yoluyla İŞİD’çi ve ırkçı bir sistemi kurmaya çalışmaktadır. Kurmak istediği yeni İslamcı/Osmanlıcı devlet, ancak “tek adam”lık üzerinde şekillenecek olan faşist bir sistemdir. Bu sistemin kurulabilmesi için, ırkçılık ve dinsel gericilik, başvurulması gereken en işlevli iki argüman olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Erdoğan’ın sistemini kurabilmesi için bu iki argümanı kullanarak, Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırması ve dinsel normlarla yönetilecek bir toplumsal/siyasal şekillenme yaratması gerekiyor.

Ancak Türk devletinin bütün baskı ve yok etme çabalarına rağmen Kürt halkının direnişi büyüyerek bugüne geldi. Kürtler, cumhuriyet boyunca sürdürdükleri özgürlük kavgalarında, hiçbir dönem bugün oldukları kadar güçlü, bugün oldukları kadar örgütlü ve meşruiyetleri kabul edilmiş bir durumda olamadılar. O nedenle Kürtler, kaybetmeyecek, tam tersine bugün sahip oldukları örgütlülükleri ve kitlesel destekleri ile uluslararası meşruiyetleri sayesinde   kazanacaklardır. Dolayışla Kürtler, Erdoğan’ın faşist sistemini kurmasını engelleyecek yegâne toplumsal/siyasal güçtürler.

Sanılanın aksine, siyasal iktidarların bütün zorlamalarına rağmen, Türkiye halklarının temel sosyolojik özellikleri Erdoğan’ın İŞİD’çi İslamcı bir yönetim biçimine uygun değildir. Türkiye toplumunun genel çoğunluğu, böyle bir yöntemi kabul etmemektedir.

Türkiye halklarının İslam’ı algılamaları ve yaşamaları, fanatik İŞİD’çi İslam anlayışına uygun değildir.  Öncelikle Anadolu ve Kürdistan’daki Alevi toplumunun yoğunluğu ve bu toplumun inancını ısrarla sürdürmesi, ayrıca Anadolu ve Kürdistan’ın farklı dinlerden
toplumları barındırıyor olması, genel olarak toplumun, her baskıya ve asimilasyona rağmen, İŞİD’çi bir özellik taşımasını önlemiştir.

Erdoğan, Türkiye halklarının yıllardır sürdürdüğü demokrasi mücadelesinin gücünden ve birikiminden dolayı da istediği sistemi kuramayacak, aynı şekilde bölge ve dünya halklarının demokratik desteğinden dolayı da kaybedecektir.

Erdoğan, her ne kadar emperyalist hülyaların sahibi olsa da Türk devleti, emperyalist devlet olmanın yapısal özelliklerine sahip olmadığı için de kaybedecektir.  Gerçi emperyalist bir altyapı olmadan da işgalci bir devlet olunabilinir, işgalcilik, emperyalist olmanın önkoşulu değildir, ancak emperyalistleşmenin yolunu açabilir.  Bu nedenle Türk devleti, emperyalist bir altyapıya sahip olamadığı halde, yayılmacı/işgalci siyaset izleyebilir.  Ancak mevcut koşullarda bu siyaseti hâkim kılması mümkün olamayacaktır.

Erdoğan, faşizmin özgün bir biçimini kurumsallaştırmak istemektedir. Buna karşı çıkan ve engel olan herkesle düşman olması bu politikanın sonucudur. Erdoğan’ı ve faşizmini alt etmek ise, Kürtlerin, Alevilerin, tüm Türkiye halklarının ve dünyanın tüm ezilenlerinin
önündeki hayati görevdir.

Hiç kuşku olmasın ki direnen örgütlü halklar, bu görevi zaferle taçlandıracak, faşizmi yenerek özgürlüğü kazanacaklardır.

Ezilenler, Kürtler, Aleviler ve tüm demokrasi güçlerinin tamamının yakınmaya, tereddüt etmeye, itirazlar geliştirmeye ne hakkı ve ne de zamanı olmamalıdır. Faşizmin kanlı katliamcı politikalarında zarar gören herkesin direnişin saflarında yerini alması, hem kendi kişisel yaşamı için zorunludur ve hem de toplumsal hayatın selameti için şarttır. Mutlaka kazanma ruhuyla sürdürülen mücadeleyi yenen hiçbir güç olmadı, halkların örgütlü direnişini bastıran hiçbir mekanizma yaratılmadı.  Haklı olan ve direnenler kazanacaktır.

Continue Reading

Aziz Tunç

Türk devletinin Kürtlere karşı topuyekun savaşı

AZİZ TUNÇ

Published

on

Kürt sorununun devasa özelliği ve Türk devletinin soykırımcı politikaları, toplumsal hayatta beklenemedik, hayal bile edilmeyecek, önceden tasarlanamayacak çok ilginç gelişmelere yol açmaktadır.
Türk devleti, Kuzey Kürdistan’ın her parçasında, Efrin’de, Rojava’da, Güney Kürdistan’da ve Kürtlerin yaşadığı dünyanın her köşesinde, Kürtlere karşı çok yönlü bir savaş sürdürmektedir. Böylece Kürt halkının özgürlük mücadelesini, her yol ve yöntemi kullanarak engellemeye çalışmaktadır. Türk devletinin kullandığı savaş yöntemlerden birisi de ilişkili olduğu ve Kürtlerin de bulunduğu ülkelerde Kürtleri etkisizleştirmek ve zor durumda bırakmak, faaliyetlerini engellemeye çalışmaktır. Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü bu savaşının bir cephesi de bu anlamda Avrupa ve elbette Almanya Türk devletinin Kürtlere karşı açtığı bu cephenin ilk ve en belirgin alanlarıdır.
Zaten Erdoğan’ın yönettiği Türk devletinin, Kürt halkına karşı sürdürdüğü kirli savaşı yaygınlaştırmakta ve derinleştirmekte olduğu biliniyor. Efrin’in işgalinden sonrasının da geleceğini söylemesi, Kuzey Kürdistan’daki saldırılar, Türkiye’nin her tarafında Kürt kurumlarına karşı sürdürülen gözaltı ve tutuklama terörü, Almanya’da Kürt sembollerinin yasaklanması, Çekya adlı devletin Salih Müslüm’ü tutuklaması, Kürt Mezopotamya yayınevinin ve Kürt yurtseverlerinin evlerinin basılması, demokratik etkinliklere çıkartılan engeller gibi birçok saldırı, Türk devletinin savaşı derinleştirmek ve yaygınlaştırmak istediğinin en son ve en açık ifadeleridirler.
Fransa’da üç Kürt yurtsever siyasetçisini katleden MİT, Almanya’da Kürt halkının temsilcilerini izlemekte, taciz ve tehdit etmektedir. Her fırsatta, özellikle Türk devlet yetkilileriyle yapılan görüşmelere bağlı olarak, Kürtlerin demokratik haklarını kullanmaları sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede Almanya, Kürtlerin sembollerini yasaklamış bulunmaktadır. Yapılan etkinliklerde, hem kitlesel katılımın önlenmesi, hem de yapılan eylemin etkisinin sınırlandırılması için bir dizi engel çıkartılmaktadır. Aynı düşmanca uygulamaların sonucu olarak Almanya’da Alevi kurumlarının kapıları işaretlendi, Kürt sporcu Deniz Saki saldırıya uğradı. Almanya’nın Türkiye’de tank fabrikası kurması ve verdiği silahların bedeli, Kürt kanıyla ödenmektedir.
Gerçek olan o ki Türk devleti, Kürtlerin özgürlük mücadelesini, kurumsal siyasal varlığı için tehlike olarak görmekte ve Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırmayı varlığının ön şartı olarak görmektedir. Dolayısıyla Türk devleti, geleceğini sürdürebilmek için Kürtlerin önce siyasal ve örgütsel varlığını sonra da toplumsal varlığını yok etmeyi birinci, asli ve hayati görevi olarak belirlemiş bulunmaktadır. Türk devleti, bu nedenle, bütün faaliyetlerini buna göre planlamaktadır. Deyim yerindeyse, işini gücünü bırakmış, her cepheden Kürtlere karşı savaşmaktadır.
Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın her devletinin Kürtlere uzak durmasının nedeni, Türk devletinin bu politikasından kaynaklanmaktadır. Türk devleti, dünyanın her devletini, rüşvet veriri gibi silah satın alarak, ihale vererek veya şantaj yaparak Kürtlere karşı tutum almaya zorlamaktadır. Bunun sonucu olarak devlet zoruyla gasp edilen halklarının emeği, Kürt düşmanlığı için harcanmakta, yoksulluk ülkeye kader olarak dayatılmaktadır.
Avrupa ve dünya devletleri, özellikle Almanya, Erdoğan’ın diktatörlük heveslerine, faşizan uygulamalarına, saldırı ve katliamlarına karşı mücadele eden Kürtleri ve demokratik kamuoyunu baskılayarak, Almanya halklarına hizmet etmiş olamaz.
Türk devletinin yurt dışında faaliyet yürüten resmi ve yarı resmî kurumları ile sözde sivil kurumlarının tamamı Türk devletinin denetiminde çalışan birer ırkçı/gerici devlet aparatı durumdadırlar. Osmanlı Ocakları gibi sözde sivil kurumlar ile Türk Diyanet Kurumuyla bağlantılı sözde dini kurum ve bu kuruma bağlı bütün camiler, Türk devletin yönlendirmesi denetimi ve imkanlarıyla tamamen birer ırkçılık gericilik merkezi gibi çalışmaktadırlar. Bu camilerin her biri ırkçılığın ve gericiliğin üretildiği ve oraya giden kitlelere dayatıldığı, ayrıca Kürtlere Alevilere ve demokratik kamuoyuna yönelik olarak her türlü nefretin düşmanlığın ve ötekileştirmenin ana merkezleri olarak işlev görmektedirler. Bu kurumlara gidip gelenler, genellikle, ırkçılığın ve dini gericiliğin hizmetçisi durumuna getirilmişlerdir.
Türk devletinin denetiminde bulunan çok sayıda kurum, bu bağlantıların sağlandığı en etkili organlardırlar. Devletin denetiminde bulunan bu kurumlar bir yanda topluma ırkçılık ve dini gericilik empoze ederken, bir yandan da paramiliter unsurları cesaretlendirmekte, eğitmektedirler.
Türk devletinin yaptığının anlaşılması için, şu gerçeğin ortaya konması gerekiyor. Dünyanın hiçbir devleti, Türk devletinin yaptığı gibi, yurt dışında yaşamak zorunda bıraktığı vatandaşlarını, kendi politik amaçlarına alet etmemiş, onları bu düzeyde arka bahçe olarak kullanmamıştır.
Almanya’nın gerek devlet olarak aldığı baskıcı tutumun ve gerekse Almanya’da faaliyet gösteren Osmanlı Ocakları gibi ırkçı gerici kurumların Kürtlere yönelik saldırılarının tamamı Türk devletinin politikalarının ve karanlık ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Türk devleti, yurtdışında yaşayan vatandaşlarını bu amaçla kullanmaya, 12 Eylül. 1980 darbesiyle başlamıştı. O dönem Abdullah Çatlı gibi katiller aracılığıyla başlattığı cinayet, katliam ve saldırılarına bugünde aynı yöntemle devam etmektedir. Almanya’nın izlediği engelleyici anti demokratik tutumun da Türk devletinin özel çabalarının sonucu olduğu bilinmektedir.
Ancak hiçbir karanlık ilişki ve uygulama, ne zalimlerinin iktidarını kurtarmıştır ve ne de mazlumların özgürlük mücadelesini bastırabilmiştir. Özgür gelecek uğruna bedel ödeyenler tarafında yaratılacaktır.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI