Connect with us

.

Deniz Osoy

İslam ve Başkanlık

DENİZ OSOY

Published

on

İslam inancının belirli bir yönetim şekli var mıdır? Varsa bu yönetim şekli nasıldır ve bunun kaynağı nedir?

İslam’ın düzenlediği ve benim yönetim modelim mutlak budur dediği bir yönetim sistemi yoktur. Muhammedi davetin gelişimiyle birlikte başlangıçta ve peygamberin vefatın ardında savaştaki ‘Emir’ modeline dayalı bir yönetim modeli ortaya çıktı. İslamiyet yayılınca ‘  Savaş Emiri ‘ modeli artık cevap verecek düzeyde olmayınca. Bu sorun tartışılıp çözüme kavuşturulamayınca meydan kılıç gücüne kaldı. İşte bunun üzerinde Emevi yönetimi (Muaviye) şiddet ve kılıç zoruyla kendisini kabul ettirdi. Ortadoğu da iktidar olanlar İslamiyet’i kendisine uyarlamadan iktidar olamayacaklarını biliyorlardı. Bunun için hadisler İslam’ın politik iktidar haline getirilmesinde temel bir rol oynar. İktidarlı İslam’ın doğuşunda ve karşı İslam’ın ortaya çıkmasında hadislere bir yol temizliği rolünü oynatırlar. Dolaysıyla İslami yönetimlerin ortaya çıkmasında hadisler yönetimleri meşrulaştırmak için bir meşruluk yolu olarak görülür. Örneğin Emevilerin en çok kullandığı bir hadiste Hz. Muhammed şöyle dediği söylenmiştir; “Ümmetimde Hilafet otuz yıldır, bundan sonrası sultanlıktır.” Burada 29 yıl dört Halife süreci ve İmam Hasan ile Hilafetin Emevilere devredilerek yönetimin Emevilere geçişi meşrulaştırılırmıştır. Muaviye bununla Allah’ın yönetimi kendisine verdiğini söyler. Seçilme ve rızalığa dayanmayan İlahi meşruluk ‘’ Kader ‘’ olanına kendisini dayandırır. Hadislerle devam edelim.

Muaviye, Hz Ali ile savaşa çıktığında bunun Allah’ın takdiri ve kaderi olduğunu söyleyerek haklı göstermeye çalışır. Hz Ali ölümünden sonra hadislerle daha ileriye gidilerek şöyle bir hadis geliştirilir. Hz. Muhammed şöyle demiş; “Eminler üç tanedir. Biri Cebrail biri ben diğeri Muaviye’dir.” Diğer bir hadiste şöyle demiştir. ‘’ Allah’ım! Muaviye’ye kitabı öğret onu yeryüzüne hâkim kıl. Onu azaptan koru.”

Unutmayalım İslam devrim devrimine karşıtlık olarak gelişmesinden ve toplum karşıtı bir çizginin oluşmasında ve günümüze kadar yönetim ideolojisine haline gelmesinde en çok katkıları olan kişi Muaviye’dir. Arap milliyetçiliğin gelişmesinde de önemli katkısı olan kişidir.

Muaviye kendi yönetim modelini; “Sopanın yettiği yerde kılıç kullanmam. Dilimin yettiği yerde sopa kullanmam. Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece, insanların konuşmasını engellemem” kelimeleri ile tanımlamıştır. Ne kadar da bugün ki AKP Erdoğan İktidarına benziyor, değil mi. 15 yıllık AKP sürecinin bir özetidir bu cümleler.

Muaviye’nin oğlu Yezit’de bu çizgiyi devam ettirir. Örneğin Yezid Kuran’ın bir ayetini açıkça siyasi çıkarları için kullanarak şöyle der. ‘’Allah Ademi yeryüzünde halife kılmıştır’’. Bu ayetten yola çıkarak Halife sayesinde Allah’ın da kendisini yeryüzünde Halife kıldığını söyler. Yani Yezit Allah’ın yeryüzü temsilcisi onun otoritesidir.

Abbasiler daha ileriye giderek. ‘’Allah’ın iradesi halifenin iradesidir’’, diyerek kendi zamanın öncesine ait Sasani iktidar biçimini devralarak kendi meşruiyetini sağlar. Böylece kim güçlüyse ona itaat edilir ilkesini hakim kıldılar. Bu çizgi Osmanlıda Şeyhülislamların fetva verdikleri ve  dini değerleri kullanarak kutsadığı sultanlara kadar böyle gelmiştir. Böylece bu yöntemi Allah adına fetvalar verme ve toplumu buna inandırma aracı olarak kullandılar.

Şimdi gelelim İslamiyet Referandumda önerilen Başkanlığa ve Tek kişinin yönetimine nasıl bakıyor ?ve bu soruya cevap arayalım.

Hz Muhammedin dönemini model olarak alacaksak özet olarak Muhammedi duruşu esas alacağız. Muhammedi duruş olarak özetleyeceğimiz en temel ilkeler (Kurandan alıntı)  şunlar olmalı. 1. Onların işleri aralarında şura iledir. 2. İş konusunda onlara danış 3.Dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz 4. Hepiniz Çobansınız… der.

‘’Hepiniz Çobansınız… bu sözcükler özel bir anlama sahiptir. Tek bir Çoban olmasını ret eder. Onun yerine hepiniz çobansınız, derken herkesi sorumluluğa ve ortak davayı gözetlemekte yükümlü kılar.

Birde Hz. Muhammedin yaşamına bakalım. Hz. Muhammed yaşadığında ısrarla Krallık veya Başkanlık yakıştırmaları ret etti. Onu takip edenler de kendilerine Muhammedinin sahabesiyiz dediler. Dikkat edilirse Mekke dönemindeki Muhammedi ilişki sohbet ve şura üzerine kuruludur. Bu ilişkiyi Kuranda da gözetlemek mümkündür. Birbirilerine danışan şura ilişkisinden bahseder. ‘’Onların işleri aralarında danışma(Şura) iledir, der.

Yaşamında da çıkaracağımız en temel yöntemde. Tüm sorunları Cemaat ve Şura ile çözülmesi gerektiği vurgulayan yaklaşımıdır.

Burada kolaylıkla çıkaracağımız sonuç şu olmalı İslamiyet’teki tek kişilik yönetim modeli ne Hz. Muhammed yaşamında nede İslamiyet’in özü olan Kuranda rastlamak mümkün değildir. Sonradan insan eliyle yaratılan gerçekler İslam adına söylenemez. Hatta bu yaklaşım İslami duruşla çelişmekte ve karşıtlığı ifade etmektedir. Dolaysıyla bu yönetim modelin varsa bir bağlantısı kendi iktidarlarını meşrulaştırmak için İslamiyet’i kendi çıkarlarına kullanmak isteyenleri modeli olmuştur. İslam kibirli, güçle sarhoş olmuş, azan insanı tehlikeli bulur. İblis azdığı için kendini beğendiği ve büyük gördüğü için lanetlenmiştir. Dolaysıyla AKP İktidarı İslami bir model önermiyor aksine İslamiyet’in ruhuna aykırı bir yol önererek kendi iktidarını sağlamlaştırmaya çalışıyor. Dolaysıyla bugün ülkemizde yaşanan Faşizm başından beri iktidar olmak isteyen bir partinin dini değerleri kullanarak demokrasi kültürü olmadığından eski yöntemlere başvuran ve bunun için her yolu mubah gören bir yönetim kliğinin duruşudur. Bu İslam’ı bir dini gelenek olarak yaşamak değil milliyetçiliğin hizmetinde iktidar için yeniden kullanmak demektir. Dolaysıyla bugünün Erdoğan’ı, Bahçelisi ve Perinçeki dünün tekrarından öte bir gerçekliği ifade etmiyorlar.

Hanna Arendt kötülüğü şöyle tarif eder; ‘’ Batı yöntemi, insanların yaptığı hatayı bencilikten doğduğunu varsayar. Hataya düşerler. Kötülüğün temel amacı İnsanı insan olmaktan soğutmak ister’’. Burada kötülüğün bir sistemden doğduğunu söyler. Ne yazık ki ülkemizde olup bitenler özellikle AKP döneminde yaşananlar bunun en somut örneği. Ülkemizde bu kötülüğü tüm topluma yayama ders kitaplarına konu olması gereken bir şekilde hayat bulmuştur. Kötülük en saf haliyle yaşanmaktadır. Yaşanan aslında kriz halinde olan bir rejimin toplumla savaş halidir. Kendisi çürümüştür. Meydanı terk etmesi gerekirken inanç değerlerini ve toplumsal diğer kültürleri çürüterek çürümüşlüğünü genelleştirip normal bir şeymiş gibi bir algı yaratarak ömür uzatmaktadır. Tıpkı Muaviye’nin sadaka, ganimet adı altında rüşvet dağıtarak kendisini iktidar yapması gibi.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Deniz Osoy

Ortadoğu ve Aleviler

DENİZ OSOY

Published

on

İŞİD, 10 Haziran’da Irak’ın 2. büyük, 2 milyon iki yüz beş bin nüfuslu Musul şehrini ele geçirdi. Önemli bir ticaret ve tarihi şehir olan Musul, dini ve azınlıklar bakımından tam bir halklar mozaiği konumundaydı. Kürtler, Araplar ve Türkmenlerin yaşadığı bu kent ne yazık ki halkların birbirine kırdırma politikalarıyla yürütülen mezhep savaşları sonucu adeta bir cehenneme dönüşmüş durumda.

Bu gelişmelerden sonra bölge çok ciddi bir tartışmaya sebep oldu. Neden Ortadoğu? Neler oluyor? Nasıl oldu da IŞİD veya El Kaide bu kadar sürede etkili oldu. İşte bu soruların cevabını vermek için Bölgeyi yakında anlamak lazım.

Yaşanan aslında bir dünya savaşı, bazı yorumlara göre 3. dünya savaşı da demek daha doğru olur. Bu savaş Ortadoğu coğrafyasında cereyan etmekte. Çünkü, Ortadoğu’ya hakim olamayan dünyaya hakim olamıyor . Hegemonyanın merkezi Ortadoğu. Burada dünyanın tüm etkili güçleri bu savaşa dahil olmuş durumda. Ortadoğu’da eski dengeler yıkılmış durumda. Yeni dengeler oluşmak zorunda. Bunun mücadelesi yaşanmakta. Bu süreçte etkili olamayanlar, geleceğe dair beklentilerinden sonuç alamayacak.

Mevcut durumda Ortadoğu’da yaşanan kriz ne kapitalizm krizi ne bölge devletlerin krizi. Kriz 5 bin yıllık “Devlet” krizidir, Toplum krizidir. Ciddi bir Devlet krizi yaşanmakta. Artık toplumlar bu devlet anlayışıyla yaşayamamaktadır. Devletin doğduğu coğrafyada bir devlet ve toplum kriziyle karşı karşıyayız.

Kapitalizm yaşanan bu sorunlara çare olamıyor. Sorunları ağırlaştırmaktan öte bitirici olmakta. Kendisiyle beraber Toplumu bitiriyor. ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik müdahalesi bunun somut örneğidir. En son Iraktaki gelişmeler bu bitişin somut örneği olarak görüle bilinir.

ABD ile başlayan Ortadoğu müdahalesi ve ardında kendisine biçilen role Doğu toplumu isyan ediyor. Toplumu bu kadar bitirmesine isyan ediyor. Onunla uyumlu olmayan toplum mühendisliğine isyan ediyor. Doğu kültürünü küçümsememek gerekiyor. El kaide-IŞİD bile mevcut durumda toplumların bu tepkisi üzerinde kendisini yaşatmakta. Ortadoğu toplumu bu kadar kendisiyle oynanmasına isyan ediyor.

Bölgeyi yakından tanıyanlar bilir. Böylesi güçler her zaman kullanılır ve yönlendirilir. Uluslararası güçler bölgede etkili olmak için ajan İslami gruplar arayışındadırlar. Ülkemiz Türkiye’de son yıllarda İslami gruplara verilen destek açık biçimde gördü ve sonuçlarını ağır biçimde yaşamak zorunda kaldı, kalıyor. AKP Hükümeti de bu istismarı en çok kullanan bir siyasal İslam’ın örgütlemesi olarak rolü oynamaya çalışıyor. Bölge ve Türkiye penceresinden bakıldığında Tarihsel-toplumu gelişimi doğru anlamadan mücadele edilmesi mümkün değil.

Dolaysıyla Ortadoğu’da kendi sosyolojisiyle uyumlu olmayan hareketlerin bölgede ciddi bir varlık göstermesi mümkün değil. Bölgede bu kadar hızda Ajan ve işbirlikçi İslam’ın yükselmesi tesadüf değil. Bunların hepsine ajan örgütleri demek eksik kalır. Kendilerini kullandırmak gibi kendilerini kullananları kullanmak gibi siyasetleri var. El Kaide-IŞİD-Hizbullah bunun somut örnekleri. En son Mısır’da İhvan hareketi tam işbirlikçi pozisyona girmediğinden dolayı çatışma çıkartı. Bunlar uluslararası ve yerel gerici ülkelerin desteğini almadan bu kadar büyümeleri mümkün değildi. Tepkisel olarak gelişen her türlü hareketler kullanılır ve yönlendirilir.

Dolaysıyla Ajan ve tepkisel İslam’la mücadele etmek hem ABD ve Bölge gericilikle mücadele etmektir. Mücadelemiz İslam’la mücadele olamaz. Bilinmelidir ki; siyasal İslam ayrı, kültürel İslam ayrıdır. Kerbela bu iki ucun kırılma noktasıdır. Bir tarafında Hak, Muhammed ve Ali dururken diğer tarafında lanetledikleri Muaviye ve Yezid durmaktadır. İslamiyet’i başından beri iktidarcı, baskıcı, devletçi yorumlamak doğru değil. “İslamiyet kılıç gücüyle oluşmuştur” demek eskitir. Yanlıştır. İslamiyet’in ilk çıkışı farklıdır. İktidardan uzaktır. Haksızlığa karşı çıkıştır. Toplum değerlerine dayanan, adaletsizliğe karşı duruştur. İşte Alevilikte, İslamiyet’in bu yolculuğa çıkışındaki hak, adalet mücadelesini kendi mücadelesi olarak görmüştür. En doğru duruş ve politikamız Alevi ulularımızın yaptığı gibi olmalı, İnançların Toplumla barışık olan yanlarını ön plana çıkararak, hak, adalet, eşitlik mücadelesi üzerinde savunmak ve değer vermek . Köklerini derine salıp, hiç bir dine, ırka düşmanlık yapmadan, insanlığın ortak değerlerini sahip çıkmak görevimiz olmalıdır.

Siyasal İslam’a tepki duymak kadar, Kültürel İslam’ı sahiplenen bir politik çizgide desteklenmeli. Toplumun tüm gücünü açığa çıkarmadan onun tüm demokratik değerleri açığa çıkarmadan mücadele edilemez.

Dolaysıyla Bölgesel gelişmeleri göz önüne alarak düşünüldüğünde Alevilerin demokrasi mücadelesi kendi içine büzülerek çözülecek bir sorun değildir. Kendi içine büzülen, küçülen Alevileri hareketleri Alevileri tehlikeye sokar. Alevicilik Aleviler için yenilgidir. Etrafını demokratikleştirmeden, Aleviler özgürleşemezler. Yalnız gelişmelere tepki duyarak bu bölgede yaşanan süreçten sonra örgütleme yapılamaz. Böyle durduğun noktada kullanılmaya açık ve yönlendirilerek Alevileri tehlikeye atmış oluruz.

Türkiye ve Ortadoğu demokratikleşmeden Aleviler özgürleşemez. Alevilerin güvenliği için Türkiye’nin demokratikleşmesi zorunludur. Alevilerin güvenliği için Suriye’nin demokratikleşmesi zorunludur. Dolaysıyla Aleviler Suriye’deki Alevileri de sahiplenen bir politika gündemlerine alırken, Rojava modelini görmezden gelemezler. Rojava Bölgesinde oluşturulan çok kültürlü modeli tüm Suriye’nin modeli yapmak ve teşvik etmek Alevi örgütlerin temel gündemleri olmalı. Suriye’de demokratikleşme derinleşmeden sonuç alınamaz. Rojava modelini sahiplenmek ve Suriye geneline yaymak temel politikamız olmalı. Aynı politika Türkiye içinde geçerli Alevi sorunun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinde geçmektedir. Türkiye’nin demokrasi güçleriyle ortak kader birliği yapmak devleti demokrasi duyarlığına çekmek bu Alevilerin güvenliği ve özgürlüğü için temel zorunluluktur.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI