Connect with us

.

Halil Dalkılıç

Kim diyor; “Maraş Kürtleri daha fazla asimile olmuş!“

HALİL DALKILIÇ

Published

on

Fırat nehrinin kuzey-batı yakasında; araştırmacı yazar Mehmet Bayrak ağabeyin deyimiyle İç Toroslar, Kürt Özgürlük Hareketi‘nin siyasal tanımlamasıyla ‘Tolhildan‘ veya ‘Güneybatı’da yaşayan Kürtler, Kürt coğrafyasının diğer bölgelerinde yaşayan Kürtlerce genelde ‘asimile olmuş Kürtler‘ olarak bilinirler. Bölge (Maraş, Malatya, Adıyaman, Antep, Kayseri ve hatta Sivas) Kürtlerinin önemli bir kısmı da bu algıyı kabullenir tarzda davranış sergiler.

Zira onlar Kürtçeyi farklı bir yöresel ağızla (Maraş ağzı) konuşur. Örneğin; ‘Were em herin mala me‘ demezler; onun yerine ‘Wara am harin molê ma‘ derler. Yani sesli harfleri yuvarlarlar; ‘a‘ sesi ‘o‘ olur, ‘e‘ sesi ‘a‘ olur. ‘K‘ ve ‘G‘ sessizleri ise bazen ‚‘Ç‘ ve ‘C’ye dönüşür vs. Oysa dilin sözcük yapısı diğer yöre Kurmancîsi ile tamamen aynıdır. Kullandıkları kelime hazinesi yöresel ilişkilerden kaynaklı olarak Diyarbekirliler veya Mardinliler kadar geniş olmasa da, diğer bölge Kürtlerinin bilmediği ‘tewaw bû (kalmadı) veya ‘Vesta‘ (şimdi) gibi, Soranî konuşan Kürtlerle ortak kelimeler de kullanırlar.

Yöre Kürtleri, yalnızca dilin kullanımından yola çıkarak hem ‘asimile olmuş‘ sayılırlar hem de kendileri de ilginç bir şekilde kendilerini böyle ‘kabul eder‘.

Oysa asimilasyon kavramı sadece dile indirgenemeyecek, geniş bir konudur. Asimilasyon; tüm toplumsal davranışların, doğal hale göre çelişkisini ve deforme edilmiş/olmuş halini ifade eder. Dilin yanısıra, toplumun kendi iç ilişkileri ve doğayla olan ilişkilerinin ürünü olan özgün sosyal davranışlar, algılar, inanç ve folklorun tamamındaki deformasyon veya negativ başkalaşımın tamamı asimilasyon tanımı içine girer. Zira sözkonusu toplum, kendi doğal değerlerinin ve özgünlüğünün geliştiği ekolojik ortamdan koparılmış/kopmuş ve zoraki veya gönüllü olarak gelişen yeni ilişkilerin ürünü farklı algı ve davranışların etkisindedir artık. Aslında ne eskisi gibi ama ne de tam yeni; kaotik bir algı ve davranış sistemi içinde kendisini bulan toplum artık ‘doğal‘ değil, ‘yapay‘ algı ve davranışlara adapte olmuş veya ettirilmiştir. Sözkonusu yeni ilişki sisteminde ilk ‘yabancılaşan‘ ise, belki de dil olmaktadır…

Fırat’ın batısında yaşayan Kürtlerin, özellikle kentleşmeyle birlikte dil konusunda ciddi bir asimilasyonu yaşadığı inkar edilemez. Diğer bölgelere göre Türk toplumsallığıyla iç içe ve daha fazla ilişki içinde olmak da önemli bir etkendir. Ama yansıma veya ezbere algı ne olursa olsun; yöre Kürtlerinin, diğer Kürtlere göre daha fazla asimile olduğu tezini şahsen sorunlu buluyorum. Özellikle diyasporada yaşayan bölge Kürtlerinin yöresel sosyal etkinliklerindeki davranışları ve refleksleri iyi gözlemlenirse, hala bir çok algı ve duygunun ‘kurdî‘ tonlu olduğu görülür ve öyle biçime yansıyan boyutuyla, özellikle de diğer Kürtlere göre daha fazla asimile olduklarını ileri sürmek tartışmalı bir iddia durumundadır.

Başûr, Rojava, Rojhilat ve Bakur’dan dünyanın dört bir yanına savrulmuş Kürtlerin özgün yaşadıkları asimilasyon hallerinin, Fırat’ın batı yakasında yaşayan Kürtlerden daha az olmadığını, bir çoğunun sosyal algılarında geldikleri parçadaki egemen devletlerin dayattığı davranışların ve yeni geldikleri alandaki atmosferin oldukça belirgin etkide bulunduğu veya bu etkilere kolay adapte oldukları rahat görülebilir. Ha, elbette tek farkları, Kürtçeyi günlük yaşamda daha fazla kullanıyor olmalarıdır. Ancak algı ve davranışlardaki başkalaşımın, Fırat’ın batısında yaşayan Kürtlerinkinden daha az olmadığını gözlemlemek zor olmasa gerek.

Geçtiğimiz günlerde Almanya’nın Frankfurt kentine yakın Taunus bölgesindeki Pazarcık Qulyan Derneği‘nde bir başsağlığı etkinliği vardı. Hayatını kaybeden bir kadının yakınlarına başsağlığı dilemek için uzak ve yakın yerlerden yüzlerce insan gelmişti. O ortamdaki duygu paylaşımı ve davranışlar bana oldukça tanıdık geldi ve ülkede bizim köydeki benzer etkinlikleri hatırlattı. Ayrıksı bir görüntü ve yaklaşımdan ziyade oldukça samimi ve ‘kurdî‘ duygulu bir ortam vardı. Gençler azdı ve önemli oranda Kürtçe kullanılsa da dominant değildi ama hava ‘kurdî‘ idi.

Aynı gün; bu kez biri Bûgan aşiretinden, yine Pazarcıklı iki gencin düğünündeki görüntüler, özellikle diyasporada yaşayan bölge insanının, kuşaklar arasındaki duygu ve algı bütünselliğini gözlemleme konusunda çok güzel bir atmosfer sunuyordu. En gencinden yaşlısına; klasik giyimlisinden modern giyimlisine, Kürtçe konuşanından Almanca ve Türkçe konuşanına; herkesin davranışında ‘birbirini anlayan ve kabul eden, bir bütünselliğin parçaları hissini yansıtan, tamamen uyumlu bir atmosfer‘ sözkonusu idi. Kürt özgürlük mücadelesi temalı siyasal içerikli stranlarla, davul zurna eşliğinde yöresel ezgili yöresel folklorik danslar üç veya dört kuşak genç ve yaşlılar tarafından aynı coşku ve duygu bütünselliğiyle oynanıyordu. Yaşlı bir kadının davul zurna eşliğinde oynadığı yöresel oyuna gençler de aynı ilgiyle eşlik ederken, siyasi içerikli ezgilerle oynanan halaya herkes aynı coşkuyla diziliyordu. Tüm stran ve oyunlar Kürtçe olsa da, kullanılan dil yaşlılarda Kürtçe ve Türkçe, gençlerde ise ağırlıklı olarak Almanca ve Türkçe idi. Ama atmosfer önemli oranda özgün ve ‘kurdî‘ idi.

Benzer bir atmosfere Mainz kentindeki Pazarcıklılar Derneği’nin etkinliklerinde de tanık oldum. Dernek yönetimi Kürtçe dil kursunu da gündemine almış durumda. Bu, özellike çoğunluğu Alevi derneği olarak faaliyet yürüten benzer yöre dernekleri için de örnek alınacak bir kararlaşma…

Güneybatı, İç Toroslar, Tolhildan veya Fırat’ın batısı; hangi kavramla tanımlanırsa tanımlansın, yöre Kürtlerini Kurdî değerler konusunda ürkekleştiren, kendisini küçük görme kompleksine sokan yanıltıcı ve yanılgılı algılar aşılırsa, yöre insanının kendi toplumsal değerleriyle buluşma ve bu değerleri geliştirmesi konusunda oldukça ciddi bir potansiyel taşıdığı söylenebilir.

Bir kere şu konuda kendilerini kesinlikle küçümsememeliler; Maraşlı, Antepli, Malatyalı, Kayserili ve Sivaslı Kürtler diğer yöre Kürtlerinden daha fazla asimile olmuş değiller. ‘Kurdî‘ duygularını ve algılarını önemli oranda koruyorlar. Bir çoğu hala aile içinde dili de yaşatıyor. Yeni kuşakların algıları Kürtçeden tamamen soyutlanmış değil. Yeter ki öz toplumsal değerler ve özellikle dil konusunda yeniden bir kıvılcım yakılsın. Bu konuda yöre ve genel derneklere, ama özellikle de üyelerinin çoğunluğunu Kürt Alevilerin oluşturduğu Alevi derneklerine büyük bir sorumluluk düşüyor.

Kendi öz toplumsal değerleriyle barışık toplumlar daha özgüvenli olurlar ve daha sağlıklı bir yaşam ve gelişim seyri izlerler. O halde Fırat’ın batı yakasının Kürtleri olarak; “Warin am bi zimonî xwa dayn bikin. Zimonî xwa bi zoruyên xwa bidin hukirin…“

Continue Reading
2 Comments

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GÜNCEL HABERLER

Ermeni âşuğlar ve halkların ‘hakiki tarih’

HALİL DALKILIÇ

Published

on

Halil Dalkılıç / Alevilerin Sesi dergisi (Aralık 2017)

“Bir Kürt beyinin himayesine giren bir Ermeni âşuğ, müziğini daha çok pastoral renkler taşıyan Kürt müziği ezgilerine uyarlıyordu…”
Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak, Anadolu ve Yukarı Mezopotamya coğrafyasında etnik ve inanç kimliği nedeniyle tekçi ulus devlet politikalarının hedefi olmuş toplulukların tarihine damga vuran siyasi, sosyal ve kültürel konuları derli toplu eserlerle aydınlatmaya devam ediyor. Eserlerinde ağırlıklı olarak Kürdoloji ve Alevilik konuları öne çıkan Bayrak’ın, coğrafyamızda yaşayan Ermeni, Êzîdî Kürtler ve Asuri-Süryani toplulukların tarih ve kültürel birikimlerine ışık tutan eserleri de katliam, sürgün ve asimilasyon politikalarının aslında bu coğrafyada nasıl büyük bir toplumsal ve kültürel birikimi ve zenginliği de yok ettiğini veya yok etmekle yüzyüze bıraktığını çok açık bir şekilde gözler önüne seriyor.
Mehmet Bayrak, yeni çalışması “Manzum Halk Tarihçisi Ermeni Âşuğlar / Âşuğ Destanlarına yansıyan Şiirsel ve Görsel Tarih” adlı eserinin önsöz yazısında toplumbilimci ve tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat’ın, “Biz Türklerin üç çeşit tarihi vardır: Biri ‘resmi tarih’, biri ‘Avrupalılar’ın yazdığı tarih’ ki bu ikisi şüphelidir. Bir de ‘halkın zihninde kalmış tarih’ vardır. İşte ‘hakiki tarih’ odur; nesilden nesile geçen tarih odur” belirlemesine vurgu yapıyor.
Özellikle acılı coğrafyamızda egemenlerin bakışıyla, onların kendilerini sürekli ve meşru kılmak için halkların zihnine yerleştirmek istedikleri hikayelerden oluşan kurgusal ‘resmi tarih’ten ziyade, halkların sözlü ve yazılı anlatımları; destan ve hikayelerine konu olan olay, olgu, söylence ve anlatımlar bölge halklarının gerçek tarihini, yada Prof. Karpat’ın ifadesiyle ‘hakiki tarih’ini oluşturuyor.
Alevi topluluklar , Êzîdî Kürtler ve Süryanilerin yanısıra, uğraştıkları geleneksel el zanaatları, kullandıkları modern teknikler ve yürüttükleri dış ticaretle yaşadıkları tüm şehir ve kasabaların günlük yaşamına belirgin etkide bulunmuş olan Hıristiyan Ermeni topluluklar da 19. yüzyılın sonlarında II. Abdülhamit’in gayr-i Müslim ve gayr-i Türk burjuvaziye karşı Müslüman ve Türk burjuvaziyi günlendirmek amacıyla çıkarttığı ‘Hayriye Kanunları’ ile 1915 yılında İttihat ve Terakki Fırkası’nın ‘etno-dinsel arındırma, tektipleştirme, Türk-İslamlaştırma’ politikalarının kurbanı olmuşlardır.
Bölge halklarının yaşadığı bu acılı olayların, Mehmet Bayrak’ın deyimiyle, “toplumsal ortamla sanatçı, sanatçıyla sanat ürünü arasındaki diyalektik birlik gereği edebiyata yansımaması mümkün değildi…”
Manzum Halk Tarihçisi Ermeni Âşuğlar çalışması, yüz yıl önce maruz kaldıkları soykırım ve göçertme ve ardından yoğun asimilasyon politikalarına rağmen bıraktıkları eserler ve toplumsal hafızada yarattıkları sosyal, kültürel etkilerle izleri doğudan batıya, Anadolu’nun her yerinde hala görülebilen Anadolu- Yukarı Mezopotamya Ermenileri’nin yaşadığı ‘hakiki tarih’in önemli bir kesiti ve rehberi niteliğinde.
Kitapta açımlanan araştırma konuları ve destanlarda Ermenilerin birlikte yaşadıkları Kürt, Türk, Arap, Fars halkları ile bu halklardan Alevi inancına sahip topluluklarla ilişkileri ve kültürel etkileşimleri de önemli bir yer tutmaktadır.
Ermeniler, Türkler ve Kürtler arasındaki doğal toplumsal ilişkilerin yansıması olarak, bu halkların kültürlerinde ve manzum eserlerinde bir çok ortak tema bulunmaktadır. Bayrak’ın ifadesiyle, “Gerçekten de, bir halklar, dinler, diller ve kültürler bahçesi olan Osmanlı toplumunda birbirine karışan – katışan halklar gibi onların dinleri, dilleri ve kültürleri de birbirini etkiliyor ve yeni bir tat ve renkte meyveler veriyordu. İnsanlar, kendi özgün dil ve kültürleriyle ürünler verirken, birbirleriyle emişen ve gerek tema, gerekse stil olarak paydaş ürünler yaratıyorlardı.”
Ermeni araştırmacı Arşak Çobanyan, halklar arasındaki bu bu etkileşimi ve bu etkileşimde Ermeni âşuğların rolünü ta 1900’lü yılların başında şöyle ifade ediyor: “Ermeni âşuğlar, Müslümanlar’dan aldıklarından daha fazla onlara bazı şeyler vermişlerdir. Ermeni âşuğların bir çoğu Türkçe, Acemce, Kürtçe şiirler yazmışlardır… Bunlar, şüphesiz kendi milli tabiatlerinden, Hıristiyan zihniyetinden birçok şeyleri İslam şiirlerine katmışlardır.”
1917 yılında ise, ‘La Musique en Armênie’ (Ermeni Müziği) adlı çalışmayı hazırlayan Frêdêrich Macler de, sözkonusu kültürel etkileşim ve paylaşımda Ermeni âşuğların belirgin etkisine vurgu yapıyor: “Âşuğların himayelerinde oldukları beyleri vardı. Ermenistan’da bu beyler ya Arap, ya Pers, ya Türk ya da Kürt idiler… Bir Kürt beyinin himayesine giren bir âşuğ, müziğini daha çok pastoral renkler taşıyan Kürt müziği ezgilerine uyarlıyordu. Aynı sanatçı bir Türk paşasının himayesine girince, yine müziğini onun ve herkesin bildiği burundan ve genizden söylenen Türk müziğinin zevkine uyarlardı. Fars müziği daha rafine bir müzikti ve âşuğ aynı şekilde müziğini bu sefer de yeni koruyucusunun kültürüne ve zevkine ayarlardı.”
Ermeni âşuğların bir kısmı Türkçe ve Kürtçe yazdıkları için Türk veya Kürt olarak bilinirken, konunun uzmanı Toros Azadyan’ın tespitiyle âşuğlar memleketleriyle birlikte anılmaktaydı: Üsküdarlı Agahi, İstanbullu Arutin, Harputlu Aşkıya, Sivaslı Ayani, Erzurumlu Devrani, Kayserili Lisani, Maraşlı Piruşan, Diyarbekirli Kahti, Ankaralı Dehri, Tiflisli Harbi vs gibi…
Manzum Halk Tarihçisi Ermeni Âşuğlar çalışması; ‘İnceleme – Araştırma’ ve ‘Antoloji’ olarak iki ana bölümden oluşuyor. ‘Anadolu ve Kürdistan’ın “öteki” tarihinde Ermeniler’, ‘Kadim Ermeni yerleşkelerinde hüzünlü bir gezinti’, ‘Toplumların söz ustaları: Destancılar ve Destanlar’, ‘Ermeni Âşuğların Türkçe destan külliyatı’, ‘Komşu halkların manzumelerinde ortak temalar’, ‘Destanlara yansıyan toplum ve doğa olayları’, ‘Osmanlı – Ermeni gerginliği ve güdümlü destanlar’, ‘Soykırım destanları’, ‘Ermeni Âşuğlar ve Alevilik’ ile ‘Âşuğlar ve destanlar antolojisi’ kitapta detaylı veriler ve manzum eserlerle işlenen konu başlıkları.
Kitapta 84 Ermeni âşuğa ait, yaklaşık 60 tanesi ilk kez yayınlanan, toplam 120 dolayında destana yer verilmiş. Destanların büyük bölümü, 1915 Ermeni soykırımı öncesi yazılmış eserlerden oluşuyor.
Araştırmacı yazar Mehmet Bayrak’ın, toplam 256 görsel ürüne de yer verdiği 568 sayfadan oluşan Manzum Halk Tarihçisi Ermeni Âşuğlar adlı çalışması, Özge Yayınları’ndan çıktı…

Continue Reading

Halil Dalkılıç

Kürdün Kerkük’le imtihanı

HALİL DALKILIÇ

Published

on

Irak ve Suriye’de DAİŞ sonrası süreç için taraflar kozlarını sahaya sürmeye başladı. Sahanın baş aktörleri Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya kendi aralarındaki denge hesabı üzerinden sahadaki yerel aktörlere pozisyon belirleme hamleleri geliştiriyor.

Türkiye’nin İdlib’e sokulması, Kerkük’ün Kürdistan Federe Bölge Yönetimi’nden geri alınması (bir nevi İran’ın Haşdi Şabi olarak Güney Kürdistan’a sokulması), Suudi Arabistan-Irak yakınlaşması  vs…

Önce Rusya, tek hedefi Kürt etkinliğini ve kazanımlarını yok etmeye odaklanan Türkiye’yi İdlib’e çekerek, bizzat Türkiye’nin politikalarıyla yaşam olanağı bulan selefist oluşumları kontrol altına almak için Türkiye’ye pozisyon belirledi.

Ardından ABD’nin planlarına uygun olarak, statülerinin Irak anayasasının 140. maddesine göre referandumla belirlenmesi öngörülen ancak 2014 yılında DAİŞ’in Musul’u ele geçirmesi ardından Kürt güçler tarafından fiili olarak kontrol altına alınan Kerkük ve diğer yerleşim yerleri hiç bir direniş sergilenmeden peşmerge tarafından boşaltılıp Irak ordusuyla hareket eden İran yapımı Haşdi Şabi’ye teslim edildi. Kerkük yeniden Irak hükümetinin kontrolüne geçti.

Gerek Irak ve gerekse de Suriye’de bundan sonraki sürecin siyasi-diplomatik tonun daha belirgin öne çıktığı siyasi-askeri bir karekterde süreceği öngörülebilir.

Kürtler açısından bu gelişmeler Rusya’nın (SSCB) 1946’da Mahabad’da, ABD’nin 1975’te Cezayir anlaşmasında Kürtleri yüz üstü bırakmasını akla getirebilir. Önümüzdeki süreçte de Kürtler acı çekmeye devam edebilir. Ancak bugün sahadaki aktörler pozisyonlarını avantajlı tutmak için ne tür çabalar içinde olurlarsa olsunlar, Irak ve Suriye’nin ardından İran ve Türkiye rejimleri de Kürt yükünü daha fazla taşıyamayacak ve bölgede gelişecek yeni denge içinde Kürtlerin lehine olacak değişimlere zorlanacaklardır.

Ortadoğu ve dünya bu kadar değişmişken, Kürtler adına liderlik ve siyasi temsiliyet iddiasındaki güçlerin statik mantık ve duruşla gelişmeleri karşılayabilmesi de beklenemezdi. Kerkük’ün düşüşü, Güney siyasetine hakim olan aklın, hem Kürtler, hem bölge ve hem de uluslararası siyasette yaşanan gelişmeleri kaldırabilecek güç ve ferasette olmadığını, Kürtlere bir kez daha büyük bir hüsran yaşatarak gösterdi.

Hem KDP hem de YNK bir yandan özellikle bölgede sorun yaratma kabiliyetleriyle öne çıkan ve Kürtlerin geleceği üzerine kara bulut gibi çökmüş Türkiye ve İran rejimlerine bağımlı siyaset yürütürken, içte ise bu gerici rejimlerin kötü birer kopyası olan rant, yolsuzluk ve baskıcı yönetimleriyle Kürtlere huzurlu ve özgür bir yaşam sunamadılar.

Güney’in mevcut siyasi liderliği, siyaset aklı ve yapılanması iç çatışmalar ve yeni arayışlarla değişime gebedir. Mevcut lider ve liderlikler sorgulanacak, bu halleriyle artık kabul görmeyeceklerdir. Kerkük’te peşmergenin kenti teslim etmesini büyük bir hüsran ve şokla karşılayan ve yer yer teslimiyete engel olmaya çalışan kent halkı ile Kürdistan’ın her dört parçası ve dünyanın dört bir tarafında gelişmeleri büyük bir öfke ve üzüntüyle izleyen Kürtlerdeki ulusal bilinç ve motivasyon, Güney ve genel Kürt siyasetinde yaşanacak değişimin bizzat motor gücü olacaktır.

Kürdistan Ulusal Kongresi’nin (KNK) uzun bir süredir titiz bir çabayla yürüttüğü Ulusal Kongre’yi toplama çalışmasına yanaşmayan KDP lideri Mesut Barzani’nin Kerkük’ün düşüşü sonrası ilk açıklamasında Kürdistani güçlerin birliğine yaptığı vurgunun samimiyeti sorgulanacaktır. KCK’nin siyasi etkisi Güney’de daha etkin hale gelecektir.

Kerkük ve Irak anayasasına göre ‘statüsü belirsiz bölgeler’ ABD’nin bölge planları çerçevesinde şimdilik Irak merkezi hükümetinin kontrolüne geçse de, bölgenin Kurdî kimliği yok edilemeyecek ve kent gerçekliği 2014 öncesi koşullara dönüşü kabullenmeyecektir.

Gelişmeler Kürtler arası birlik ve demokratik kültürün gelişimini zorunlu kılıyor. Mevcut tüm Kürt siyasetleri bu konuda benzer refleksler sergilese de, Kürtler tek siyasi düşünceli veya Kürdistan tek siyasi partili olmayacak… Dikkat çekicidir; Kerkük’ün düşüşü ardından Kürtlerin yaptığı eleştirilerin ağırlıklı hedefinde Kürtleri statüsüzlüğe mahkum eden ne Irak, ne İran, ne Türkiye, ne ABD ve ne de Kürt kazanımlarına saldıran diğer güçler vardı; eleştiriler yalnızca kendisi gibi düşünmeyen diğer Kürtlereydi; hem de en ağır ve rencide edici üslupla. Yöntem trajik ama; Kürtler birbirini eleştirip, birbirine öfkelense de, sonuçta birbirlerine daha fazla yaklaşıyor, birbirlerinin gündemine daha fazla dahil oluyorlar. Kerkük Kürt orkestrası şefsiz ve detoneydi…

Kürtleri etkileyen her olumlu ve olumsuz gelişme onları birbirine daha çok yakınlaştırıyor. Kuzey’deki gelişmeler, Rojava, Şengal, Mam Celal’in ölümü, bağımsızlık referandumu, Rojhilat’taki serhildanlar ve şimdi de Kerkük’ün yeniden işgali… Farklı parçalardan farklı görüşlü Kürtlerin farklı bir açıdan ele aldığı bu konularda bile Kürtler hemen hemen aynı duygusal refleksi gösterdi. Kürt duygusu, Kürtleri bölen sınırları ortadan kaldırdı. Bu realite dört parçadaki tüm Kürt siyasetlerini birlik, demokratik kültürün gelişimi ve ulusal duruş konusunda daha hassas olmaya zorlayacaktır…

Kerkük, Kürt siyasetindeki çürüğü, kiri, pası, pis kokuyu ortalığa saçtı; Kürtleri imtihandan geçirdi. Kürtler ve genel Kürt siyaseti bu sarsıntıyı zamana yaymadan aşabilme becerisi gösterirse, koşullar hala Kürtlere kazandıracak potansiyel barındırmaktadır, her şeye rağmen gidişat da bu yönde olacaktır…

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Yozgat’ta Alevi Kürtler ve ‘Yahudi Yusuf‘

HALİL DALKILIÇ

Published

on

Antep’te üniversite okurken, halk oyunları ekibinde yan yana oynadığımız kadın arkadaşın Tokat Turhallılı bir Kürt olduğunu öğrendiğimde, ona karşı sempatim artmıştı. Yıllar sonra Almanya’da politik nedenden cezaevinde kalırken ise Yozgatlı bir Kürtle karşılaşmak bende oldukça ilginç duygulara yol açmıştı. Tavırları ve konuşma tarzı doğup büyüdüğüm yöre (Adıyaman, Maraş, Malatya, Antep) insanıyla aynı olan Hasan, Yozgatlı Alevi bir Kürt olduğunu söylediğinde şaşırmıştım. Sınırdışı edilmek için cezaevinde bekletilen Hasan, Yozgat’ta kendi köylerinin olduğu bölgede 40 dolayında Kürt Alevi köyünün olduğunu söylediğinde şaşkınlığım daha da artmıştı. Zira biz, Yozgat’ı küçüklüğümüzden beri, belki de MHP gibi aşırı sağ Türkçü bir partinin orada çok oy almasıyla bağlantılı olarak, ‘Türk milliyetçiliğinin kalesi‘ gibi algılar olmuştuk. Oradaki Kürtlerin varlığından ise haberimiz yoktu…

İç Anadolu Kürtleri denince, genelde Konya ve Ankara Kürtleri akla gelir. Bu konuda yazılıp çizilenler ağırlıklı olarak bu coğrafyaya konumlanmış Kürtlerin hikayelerini oluşturur. Tokat, Çorum, Amasya, Çankırı ve özellikle Yozgat’ta yüzyıllardır yerleşik yaşayan Kürtlere ilişkin bilimsel verilerle oluşturulmuş anlatımlar veya yazılı kaynaklar ise oldukça sınırlı. Önemli bölümü Alevi inancında olan bu bölgedeki Kürtlere ilişkin Kürtlerin genelinin ve bu bölgeli Kürtlerin kendilerinin kültürlerini yaşatma konusundaki ilgisizliği ise dikkat çekici.

İç Anadolu Kürtleri; Ankara (Haymana, Polatlı, Bala, Şereflikoçhisar), Konya (Kulu, Cihanbeyli, Yunak, Sarayönü), Kırşehir (Kaman, Çiçekdağı), Çankırı (Kızılırmak), Aksaray (Ortaköy, Eskil), Yozgat (Yerköy ilçesi), Çorum, Amasya, Niğde ve Tokat’ta yaşamaktadırlar. Ankara’da 102, Konya’da 75, Kırşehirde 44, Aksaray’da 17, Yozgat-Tokat-Amasya civarında 41, Kayseri’de 23 ve Çankrı Kızılırmak’ta 26 olmak üzere yaklaşık 313 Kürt köyü mevcuttur.(Vikipedia)

Bu konuyla ilgili gerek internette gerekse de bölgeye ilişkin yazıp çizenlerden somut bir tablo oluşturacak yeterli bilgiye ulaşamadım. Ancak, Yahudi Yusuf’un acılı hikayesini dinlemem, beni, yeterli olmasa da bir köşeye kaydedilsin mahiyetindeki bu yazıyı yazmaya motive etti.

Almanya’nın Frankfurt kentinde yaşayan Kürt toplumunca emekdarlığıyla tanınan ve sevilen ‘Yahudi Yusuf’la 2017 Nisan ayının ortalarında bir etkinlikte karşılaştığımda oldukça üzgündü. Yıllardır Çorumlu bir Kürt diye bildiğim ama aslında Yozgatlı olan Yusuf, kardeşinin ölümünün etkisiyle yutkunarak konuşuyordu. Buğulanan gözleri çok şeyler ifade etse de, Yusuf’un dilinden dökülen sözler, ondaki derin acıyı ve duyguları ifade etmekte aciz kalıyordu. Kardeşi Sultan daha 15-16 yaşındayken kaçırıldığında, Yahudi Yusuf’un babası bir ata binip Üngür Dağı’na çıkarak dağın zirvesinde kendinden geçercesine kızının ismini haykırmış. Yusuf’un anlatımına göre, babası önce Zile ardından da Amasya ve Çorum’da izini sürdüğü kızını Ankara’da bulup kurtarmış. “Toplumumuzun geriliği işte!..“ diyerek iç çeken Yusuf, kardeşinin daha sonra yaşından oldukça büyük biriyle evlendirildiğini söylüyor. “Çok çekti ama hep bizim moral kaynağımızdı“ derken boğazı düğümleniyor ve dilinden bölük pörçük kelimeler dökülürken gözleri doluyor…

Yozgat, Çorum, Tokat ve Amasya bölgesinde, özellikle Çekerek Irmağı’nın her iki yakasında yaşayan Kürtlerin genelde birbirlerini tanıdıklarını belirten Yahudi Yusuf, “Çekerek’teki Alevi Kürt köyleri ile Sorgun’daki Sünni Kürt köylerin genelde birbirlerine mesafeli idi. Ancak 7 Haziran 2015 seçimlerinde tüm Kürtler HDP için çalıştı, yani bizim orada Alevi ve Sünni Kürtleri HDP birleştirdi“ diyor.

Konya, Ankara ve Kırşehir Kürtleri Sünni Müslüman, Yozgat, Çorum, Tokat ve Amasya’da 40’tan fazla köyde yaşayan Kürtler ise bir kaç köy hariç ağırlıklı olarak Alevidir ve Kürtçenin Kurmancî lehçesini, özellikle de Maraş ağzı olarak tanımlanan ve Fırat nehrinin kuzey ve batı yakasındaki Kurmanc Kürtlerin konuştukları ağızı konuşurlar. Her iki kesim de Canbeglerden oluşur. İç Anadolu Alevi Kürtleri, Yozgat, Çorum ve Tokat sınırlarının kesiştiği bölgede Çekerek, Zile, Alaca ve Ortaköy ilçelerindeki 40’tan fazla köyde yaşar. (Ali Biçer, Bîrnebûn 1. Sayı, Zivistan 1997)

Çoğunluğu Şix Çoban Ocağı’na bağlı Kavili-Gavili aşiretine mensup Büyük Keşlik (Nesimi Keşlik), Bekâroğlu, Düdüklü, Soyucak, Kadıderesi, Mollahasan, Fındıklı, Mustafaçelebi, Kirazlıpınar (Haydutoğlu) Yaylacık (Göpsen), Şanlıosman (Kanlıosman), Değirmenönü (Dibareş), Koyunoğlu, Mazıbaşı, Kozulca, Çikhasan, Kuzkışla, Ağcasoku, Alaca İlçesine bağlı Haydar, Hüseyin Abad, Çorum merkeze bağlı Palabıyık, Ortaköy’e bağlı Kavakalan ve Sungurlu’ya bağlı Yeşilova (Büyükkızıl) köyleri, çoğunluğu Çorum sınırları içinde kalan Kürt Alevi – Kızılbaş köyleridir. (Mehmet Kabadayı, alevigazetecom.com, 22.04.2016)

Alevi inancına sahip bu Kürt toplulukların sözkonusu bölgeye ne zaman gelip yerleştiğine dair bir çok kaynaktan aktarılan bilgiler ise kesin verilere dayandırılamamaktadır.

İnternette ‘Yozgat Kürtleri‘ adı altında paylaşımı yapılan ancak aslında Adıyaman Besnili olan Êmê Xecê’nin “Li orta Gola Wanê rûniştîme, timê tîm e / Gogarçîneke qanatşikestî ji ref qetî me… (Van Gölü’nün ortasına orturmuşum ama hep susuzum / Sürüsünden kopmuş kanadı kırık bir güvercinim…) şiirinin binlerce kişi tarafından ilgiyle izlenip paylaşılması aslında Yozgat ve çevresinde Kürtlere ve Kürt kültürüne yönelik büyük bir ilginin varlığını gösteriyor. Ancak bu, sadece görüp veya duyup geçmek şeklindeki ilginin, bu kültürü kalıcılaştıracak kurumsal ilgi ve çabaya dönüşmesi gerekiyor…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI