SON DAKİKA

7 soruda açlık grevi

Bu haber 12 Mayıs 2017 - 10:25 'de eklendi ve 6 views kez görüntülendi.

İşlerine geri dönmek isteyen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça Ankara’nın göbeğinde 65 gündür, çocuğunun cenazesini isteyen Kemal Gün ise Dersim’de 78 gündür açlık grevinde. Dünya onları konuşuyor, hükümet hala sessiz.

İşlerini geri isteyen akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın 65 gün, askerlerce öldürülen oğlunun cenazesini isteyen baba Kemal Gün ise 78 gündür açlık grevinde. Sağlık açısından kritik günlerin aşıldığı eylemler, açlık grevlerini Türkiye’nin gündemine bir kez daha getirdi.

AÇLIK GREVİ NEDİR, KİMLER KATILIR?

Açlık grevi, “bir kişi ya da içinde bulunduğu grupla beraber kişinin kendi kişisel kararlarına dayanarak önlerine koydukları somut talebi ifade etme biçimi” olarak tanımlanıyor.

Açlık grevcilerinin takip ve tedavisi ile uğraşan hekimlere yol gösterici, anayasa niteliğinde bir belge olan Malta Bildirgesi’nde, açlık grevine girenler “Zihinsel olarak ehliyetli, açlık grevine kendi iradesiyle karar vermiş, bu nedenle belirli bir zaman için yiyecek ve/veya sıvı almayı reddeden kişi” olarak tanımlanıyor.

Açlık grevlerine, genelde cezaevi gibi “kişinin özgürlüğünün elinden alındığı” ve “kişinin bedeninden başka hiçbir şeyinin kalmadığı” alanlarda başvurulduğu belirtiliyor. Gülmen, Özakça ve Gün’ün dışarıda, sokakta açlık grevini sürdürmesi bu tartışmanın bir parçası.

İnsan hakları savunucusu CHP’li vekil Şenal Sarıhan, şöyle açıklıyor: “Eski bir siyasi dava avukatıyım, açlık grevlerini cezaevinde yaşadım. Taleplerini duyurabilmek için en sonunda bedeninizi ortaya koyarsanız. Gülmen ve Özakça’ya dedim ki Türkiye geniş bir cezaevi, evet dışarısı da bir cezaevi! Demek ki insanların dışarıdaki mücadele alanlarını o kadar tıkadılar ki, insanlar artık bedenlerini dışarıda da ortaya koyabiliyorlar.”

İNTİHAR İLE AÇLIK GREVİ ARASINDAKİ AYRIM NEDİR?

Kamuoyunda açlık grevi “kendi canına kıymak” olarak algılanabiliyor. Malta Bildirgesi’nde grevcilerin ölüme olan yaklaşımına dair “Açlık grevi yapanlar genellikle ölmek isteyen kişiler değildir; ancak, aralarından kimileri amaçlarına ulaşmak için ölümü göze almış olabilir” ifadesi geçiyor.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Genel Sekteri Metin Bakkalcı da, “açlık grevindekilerin temel amacı ölüm değil” diye altını çiziyor. Bakkalcı, açlık grevi ile intihar arasındaki ayrımı şöyle açıklıyor: “İntihar, yaşamdan beklentinin kalmadığı noktada gerçekleşiyor. Açlık grevi yapanlar ise aslında ‘ölümü pahasına onurlu bir yaşamı sürdürmek’ için bu yola başvuruyor.”

GREVDEKİLER NEDEN ‘BİTİRİN’ ÇAĞRILARINA TEPKİ GÖSTERİYOR?

Bu sorunun cevabı tıp tarihinin derinliklerinde de bulunuyor; “primum non nocere” yani “önce zarar verme” ilkesi. Malta Bildirgesi’nde grevcilere yaklaşımda “zarardan kaçınmak” için “Yalnızca sağlığa yönelik zararın asgari düzeyde tutulması değil akli melekeleri yerinde kişilere zorla tedavi uygulanamayacağı ve onları zorla açlık grevinden vazgeçirmeye çalışılmayacağı anlamına da gelir” deniliyor.

Dr. Bakkalcı, bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Grevdekilerin temel amacı ve grevin asıl sorunu taleplerdir. Sorun talepse, talebin çözülmesi gerekir. KHK ile ihraçlar sonrası insanlar açlığa mahkum ediliyor. Uluslararası raporlar Türkiye’de yaşananları ‘medeni ölüm’ diye açıklıyor. Açlık grevi yapanlar vücuduna zarar veriyorlar diye bir gerçeklik ve algı var ama aslında açlık grevinin sebebinde ‘medeni ölüm’ dediğimiz, yaşama karşı hamle var.”

Gülmen ve Özakça da her platforma “Grevi bitirin” çağrılarını kabul etmediklerini dile getiriyor ve taleplerinin öne çıkarılması isteklerini yeniliyor.

AÇLIK GREVİNDEKİLERİN TALEPLERİ NELER?

Açlık grevlerinin tarihine bakıldığında, grevcilerin talepleri her zaman en doğal ve temel haklarının ihlal edilmesinden kaynaklıyor. Önemli nokta ise greve katılanların talepleri sadece kendilerini değil toplumun büyük bir kesimini ilgilendiriyor.

Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin lideri Mahatma Gandi, modern dünyada açlık grevinin öncüsü sayılıyor. Gandi’nin en başta “bağımsızlık” talebiyle sıklıkla başvurduğu açlık grevi eylemlerinin İngiltere sömürgeciliğine diz çöktürmede en etkili yollar arasında olduğu kabul ediliyor. Yakın tarihte 1970’lerde İRA militanlarının cezaevinde başlattığı açlık grevinde “siyasi tutuklu statüsü” talep edilirken, 1980’li yıllarda PKK kurucu kadroları Diyarbakır Cezaevi’ndeki ağır işkenceye karşı açık grevine girmişti. Yine 2000’li yıllarda Türkiye cezaevlerinde başlayan ve daha sonra “Hayata Dönüş” adıyla kanlı bir şekilde bastırılan açlık grevleri, cezaevi koşullarına yönelik başlamıştı. KCK ve PKK tutuklularının 2012 yılında başlattığı açlık grevinin talebini ise “demokratik çözüm ve barış” oluşturmuş, 3 yıllık çatışmasız dönemi başlatmıştı. PKK’li tutukluların geçtiğimiz ay kritik noktada son verdiği açlık grevlerinde ise talepler, “Cezaevi ihlallerinin durması”, “Kürt illerindeki ablukanın kalkması” ve “PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecride son verilmesi” şeklinde sıralanmıştı.

İhraç edilen Gülmen ve Özakça ise “İşimiz geri istiyoruz” talebiyle greve başladılar ve ayrıca yargı yolunun açılmasını talebini sürdürüyorlar. Özakça ve Gülmen’in talepleri, ihraç edilen bütün emekçileri ve ailelerini kapsarken, yargı yolunun açılması da toplumun en doğal hakkını içeriyor. 78’inci günü geride bırakan baba Gün ise, askerlerce öldürülen oğlunun cenazesinin verilmesini istiyor. “Cenazelerimiz nerede” diye soran Gün’ün talebi toplumun gömme ve yas tutma hakkından ileri geliyor.

AÇLIK GREVİNİN SAĞLIĞA ETKİLERİ NEDİR?

Türk Tabipler Birliği’nce (TTB) açlık grevlerine dair hazırlanan bilgilendirme raporunda, “Yeterli sıvı alındıysa ilk 10 gün, hatta 2 haftaya kadar açlık tolere edilebilir. Vücut ağırlığının yüzde 10-15’i kaybedildiyse ve 28 gün aşıldıysa yüksek risk ortaya çıkar” deniliyor. TTB grevin 14-34 gün aralığının “artmış risk” 35-42 gün aralığını ise “ciddi risk” olarak tanımlıyor.

TTB’ye göre 42 günün ardından baş gösteren sorunlar şöyle vurgulanıyor: “İlerleyici güçsüzlük, bilinç bulanıklığı, uykuya meyil görülür. İşitme kaybı, görme kaybı varsa durum daha da ciddidir. Kanamalar (dişeti, mide, barsak), organ yetmezliği bulguları (nabız sayısında azalma, solunumun değişmesi) görülür. Başlangıç vücut ağırlığının yüzde 30’undan fazlasının kaybı yaşanır.”

TBB, 45-75 gün aralığında, “Kalp damar sisteminin çökmesi ya da ciddi kalp ritim bozukluğu ile ölüm gerçekleşebilir” uyarısı yapıyor.

Gülmen ve Özakça, kritik bir eşikte bulunurken, Gün ise 78 günü aşarak “ölüm riskini” taşıyor.

Grevciler ise, sağlık durumlarının değil taleplerinin öne çıkarılmasını isteyerek, “Hasta değil, direnişçiyiz” sloganıyla, taleplerinin öne çıkartılmasının altını çiziyor.

GREVCİLERİN SAĞLIĞI İÇİN HAYATİ KURAL NEDİR?

Taleplerin kabul ya da kişinin kendi isteğiyle grevin son bulması halinde, greve girenleri ileri hayatları açısından riskler bekliyor. Bu riskleri en aza indirmek için, TTB’nin 1996 ve 2000’li yıllardaki ölüm oruçlarından sonra hazırladığı “Açlık Grevi ve Hekimler” adlı raporda, “Süresi ne olursa olsun yeterli B1 (Tiamin) içeriği olmadan dekstroz içeren sıvılar damar yolundan verilmemelidir. Yeterince B1 vitamini içermeyen dekstroz ve eşdeğeri verilirse WA veya WKS (wernicke korsakoff) gelişebilir” denilerek, hayati noktaya işaret ediliyor. Tıp uzmanları B1 vitamini alınması için grevcileri sıklıkla uyarıyor.

AÇLIK GREVİNDE DEVLETİN TUTUMU NASIL OLUYOR?

Açlık grevleri sürecinde devletler kendileri açısından iki seçeneği zorunlu görüyor; “açlık grevinin taleplerinde uzlaşmak ya da greve zor yoluyla müdahale etmek.” Birçok kez ise Gülmen, Ökakça ve Gün’de olduğu gibi “açlık grevi” devletler tarafından görmezden geliniyor. Devletler, açlık grevine müdahale girişimi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “yaşam hakkını koruma” ilkesine dayandırıyor.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Eş Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise, bunun ikiyüzlü bir davranış olduğunu belirtiyor ve şöyle devam ediyor: “Müdahale seçeneği İsrail ve Türkiye’de gündeme geliyor. AİHS’nin tüm hak kategorilerini ihlal edeceksiniz ama en son noktada insan hakları açısından ‘yaşam hakkını koruyorum’ diyeceksiniz. Devletler yaşam hakkını korumak için değil, açlık grevinde olanları ezmek için, grevi sona erdirmek için müdahale ediyor. Yaşam hakkının yanında olmak için insan haklarına uygun taleplerin çözümü sağlamak gerekiyor.”

Türkdoğan, “Açlık grevlerinin sebebi zaten devletlerin uygulamalarıdır. Bu yüzden devletlerin grevlere yönelik yaklaşımları her zaman sorunlu olmuştur” diye ekliyor.

Deniz Nazlım – dihaber