Connect with us

.

Ali Köylüce

Siyasal İslam’da sonun başlangıcı

ALİ KÖYLÜCE

Published

on

Siyasal İslam,1970 li yılların ortasından itibaren, Sosyalist politikaların  ortadoğuya doğru yayılmasına karşın, emperyal kapitalizm (başta Amerika ve NATO devletleri) tarafından önü açılan ,desteklenen ve örgütlendirilen suni bir toplumsal muhalefet hareketidir.Orta doğu sosyolojisinden beslendiği için sahici bir görünüme sahiptir.Yani halkın öz dinamiklerinden  doğduğu gibi bir algı oluşturmuştur.

1940 lı yıllardan itibaren yükselişe geçen,diyalektik materyalizme bağlı toplumsal ideolojik aydınlanma , binlerce yıla dayalı ,başta dini doğmalar olmak üzere, egemenlikçi,otoriter-totaliter rejimlere karşı,halkçı ve emeğe dayalı hak arayışı bilincini hızla örgütler hale geliyordu.

Dünyanın her tarafında ,en gelişmiş emperyal kapitalist ülkelerdeki emek-sermaye sınıf mücadelesinden  ,sömürgeciliğe karşı ulusal  kurtuluş mücadelesi veren halklara kadar ,bu yeni genç sosyalist ideolojiyi rehber alan örgütler ve partiler kuruluyordu. Gerici rejimlere karşı politik mücadele giderek silahlı halk mücadelelerine dönüşüyordu.

1917 Sovyet Rus devriminden sonra, Latin amerika,Çin ,Kore, v.b asya dan, Vietnam, Kamboçya, Mozambik  ve  Angola,Gine, Cezayir gibi afrika ülkelerine kadar yayılmıştı. Artık hak arama mücadelesinin sembolü, diyalektik materyalizm esas alan Sosyalizm olmuştu.

1960 lı yıllardan itibaren,Türkiye ,İran gibi ülkelerde ,Ortadoğunun diğer ülkelerinde,örneğin Filistin Kurtuluş hareketi dahil ,hızla büyüyen ve başta üniversiteler ,öğrenci gençlik ve henüz yeni gelişen işçi sınıfını hızla  etkileyerek örgütleyen örgütler , toplumsal hak aramanın öncülüğünü yapıyordu. Gerici ,totoliter rejimlerden kurtulmak isteyen geniş halk kitleleri bu siyasi veya silahlı örgüt ve partileri desteklemeye başlamıştı.

Bu konuda  Filistin çok belirgin bir örnektir.

Örneğin Filistin Kurtuluş hareketini bir düşünün,1970 li yılların  israil karşıtı gerilla mücadelesi veren örgütleri, en radikalinden,en liberaline kadar, hiç birinin ideolojisi islama dayanmıyordu.Ama şimdi durum nasıl,sadece Şii veya Sünni islamcı filistinli örgüt ve hareketler mevcut.

Yani emperyal kapitalizm, bu din’e dayalı politika ile , (Hıristiyanlık- İslam ve asya daki doğu felsefe tarikatları gibi)  ,sosyalist bloku yıkıp dağıttı. Yüz yıllık bir sosyal zihinsel bulanıklık yarattı.

Bu İslami cemaatlerin, süreç içinde ,ortadoğu ülkelerindeki toplumsal muhalefetin kontrolü ve yönetimini esas alan bir politik güce dönüştüklerine tanıklık ettik.

Bu yeni  toplumsal politika ,dini kurum ve kavramlar üzerinden şekillendirilen ve İslami toplulukların  yabancısı olmadığı ,SİYASAL İslam olarak adlandırılan dine dayalı politikadır.

1979 Da iranda iktidara geldi. Daha sonraları Afganistanda Sovyetlere karşı kullanılan Taliban,El kaide gibi güçlerin yönetimi ele geçirmesi gerçekleşti. Mısırda  Müslüman kardeşler, Türkiyede Milli görüş ve türevlerinin   1980 askeri darbesi ile  adım adım sistemi kontrol altına alacak şekilde örgütlendirildi.

Tarikatlar ve cemaat örgütlenmesinin,  ANAP, ile başlayan ve 2002 de AKP nin iktidarı ile doruk noktasına ulaşan sürecini hep birlikte yaşayarak gördük.

Gerek dünyada ,gerek ise Türkiyede ki AKP iktidarında dinlere dayalı Siyasi yapıların yarattığı tehdit ve tehlikelerin boyutu ,bunların yeniden kontrol altına alınması sürecini zorunlu kılmaktadır.

Dünyanın egemen güçleri  dini politikalar ile ,bir taş’la iki kuş vurmuşlardır. Hem demokratik sosyal sistemleri bertaraf etmişler veya ertelemişlerdir. Hemde başta islam İŞİD,EL KAİDE,EL NUSRA,BOKO HARAM,MÜSLÜMAN KARDEŞLER,HİZBULLAH,HAMAS, olmak üzere, dini örgüt ve tarikatların vahşi yüzünü sergileyerek, tüm dünyanın bu din alternatifinden nefret etmelerini sağlayarak sonunu da hazırlamıştır.

Bugün Suriyede , Irak da,İran,Türkiye veya Mısır ,Libya yada başka bir islam ülkesinde yaşananlar tam bir korku filminin dehşet sahneleri gibidir.Ama film değil gerçektir. Öylesine gerçektir ki,yıllarca unutulmayacak ve sonuçları telafi edilemeyecek kadar ağır tahribatlar travmalar yaratmış,  zifiri bir karanlık gibidir.

Kesilen kelleler,kaçırılan,yakılan, insanlar, tecavüzler,akıl  almaz işkence ve vahşet manzaraları,canlı yayınla tüm dünyaya servis edilmiştir. Canlı veya cansız bombalarla, hiçbir şeyden habersiz kadın,çocuk,genç,yaşlı demeden ,bombalardan parçalanmış insan uzuvlarının videolarını yayınlayarak ,ne kadar tehlike teşkil ettikleri de teşhir olmuştur.

Yani ,emperyal kapitalizm, insanlık alemine ölümü göstererek sıtmaya razı olmasını sağlamıştır.

Artık siyasal islamın  insan vicdanın da   yeri kalmamıştır. Özellikle batı ve gelişmiş toplumların kamuoyu  başta olmak üzere, her gün daha yüksek ses ile lanetlenir hale gelmiştir. Bu süreç de yolun sonuna gelinmiştir.

Bundan sonra ,bütün dünyada öcü olarak görülecektir.Aslında bu radikal islamcıların yaptıkları ve görünümünden dolayı, islam’ın din olarak da ,yayılmasının önü kesilmiştir.

En azından şimdilik,yani bu son on yılda yaşananlar bir yüz yıl insan hafızasında yaşatılacaktır.Ondan sonra da belki  doğmatik dinlerin hükmü kalmayacaktır.

AKP ve Erdoğan’ı da bu pencereden değerlendirmek mümkündür.Kredilerini tüketmiştir.Bundan sonra sermayeden tüketecektir.

Tabi bir de ,karşısına çıkabilecek akıllı bir muhalefete ihtiyaç vardır.

Yani siyasal islamda son’un başlangıcındayız.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ali Köylüce

Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları; 12 Mart Gazi – 15 Mart 1995 Ümraniye Katliamı 

ALİ KÖYLÜCE

Published

on

 

Yüzyıllardan buyana Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadoluda Alevilere yönelik yapılan katliyamlar bir siyaset tarzı olarak, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından değişmeyen bir politika olarak uygulanarak günümüze kadar gelmiştir. 

Bu siyasetin en son fiziki katliyamı, ise 12 Mart’da  İst/ GAZİ ‘de başlayıp, 14-15 Mart’a kadar  İst/ Ümraniyede  devam eden,  1995  GAZİ-ÜMRANİYE / İstanbul katliamıdır. 

Kuşkusuz tarihteki tüm alevi katliyamları, hangi dönemde ve hangi devletin egemenliğinde gerçekleşmiş olursa olsun, bir zincirin halkaları olarak,  aynı mantık ve amaçlar ile yapılmıştır. Bu neden ile de, en doğru tanımlama bu katliyamların alevi inancına,ve toplumuna yönelik bir siyaset tarzının metodu olarak,   bir bütünsellik içinde gerçekleştiğidir. 

Tarihteki tüm alevi katliyamlarını alt alta yazsak ,sayfalar dolusu , katliyam ismi sıralanır. Osmanlı imparatorluğu bir İslami hilafet devleti olarak, Şeyhülislam’lık  fetvaları ile ,  yüzyıllarca alevilere yönelik sürekli uygulanacak bir katletme politikası yürütmüştür.  

Bu miras üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti  döneminde,  yapılan alevi katliyamları bile onlar’cadır. 1921  Koçgiri, 1937-38 dersim, 11 haziran 1067 Elbistan olayları, 1971 Kırıkhan olayları, 18  Nisan 1978  Malatya olayları, 19-24 aralık 1978 Maraş katliamı,  Mayıs- Haziiran 1980 Çorum katliyamı, 1993 Sivas Madımak Katliyamı ve  12-15 mart 1995  Gazi-Ümraniye/ istanbul katliamı bunlardan sadece birkaç tanesidir. Yani tarihi kayıt altına alınacak boyutlu olanlarıdır. Bir de günlük yaşanan   saldırı , taciz, kapı işaretleme, mahalle sakinlerine saldırı ve sindirme ,  göçe zorlama gibi temel insan hakları ihlalleri vardır ki , bunları tek tek yazmak olanaksızdır.  

Tüm bunları bir birine eklersek, alevilere  özellikle Kızılbaş kürt alevilerine yönelik,  planlı bir etno-dinsel soykırım politikası ortaya çıkmaktadır. 

Bu yazımız da özgün olarak , 12 Mart  1995 Gazi’den başlayıp ,Ümraniye ve İstanbulun bir çok semtine yayılan ve en az 22 kişinin ölümü ile  sonuçlanan , GAZİ katliyamını yazacağız.  

2 Temmuz 1993 , Sivas   madımak otelinin yangını daha sönmemiş,  yakılarak katledilen 35 aydın ,yazar ve alevi aktivistlerin acıları henüz canlı yaşanırken, alevi toplumu ve demokratik kamuoyu bir travma ve nefret patlaması yaşarken, devletin karanlık paramiliter grupları ve resmi polis ve jandarma güçleri 12 Mart 1995 de , bu kez de İstanbul Gazi mahallesinde provakasyon yaratıp saldırı başlatarak ,istanbulun başka semtlerine de yayılarak yaklaşık bir hafta süren bir katliyamı sahneye koydu. 

Gazi Katliamında Olayın gelişimi:  

BölgeGazi,  Sultangazi, İstanbul 

Tarih:12 Mart 1995-15 Mart 1995 

‘’İsmet Paşa Caddesi’nde bulunan Yavuz, Doğu, Dostlar ve Öntaş kahveleri, otomatik silahlarla tarandı. Çalışacak durumda olmayan, mahallelinin yardımlarıyla cemevinde bir odada yaşayan 61 yaşındaki Halil Kaya adlı yurttaş hayatını kaybetti, 5’i ağır 25 kişi yaralandı. Kahveleri tarayan saldırganlar ise, taksinin sürücüsünü öldürdükten sonra aracı ateşe verdi ve ortadan kayboldu.(2) 

Olayın basında “Gazi’de kahveler tarandı, Alevi dedesi öldürüldü” diye yer alması üzerine İstanbul’un dört bir yanından binlerce kişi Gazi’ye koştu. Gazi cemevi önünde gece boyunca bekleyen binlerce kişilik kalabalığa, sabaha karşı olay yerine gelen bir panzerin üzerinden ateş açıldı. Burada Mehmet Gündüz adlı yurttaş can verirken, onlarca kişi yaralandı. Bundan sonra mahalle abluka altına alınmıştır. 

Ertesi gün, mahalledeki polis yığınakları güçlendirilmiş, polis ablukası artmış, birçok ev basılmış, karakollar kurulmuştu. Cenazeleri almak için mahalleye gelenlerin sayısı 15 bini aşıyordu. Cemevi önünden Eski Karakol’a yürüyen kalabalığa gözdağı vermek için, polis barikatlarının üzerinden ateş açıldı, tazyikli su sıkıldı. Geri dönmemekte kararlı olan kalabalık ise, otomatik silahlar, uzun namlulu tüfekler, panzerler, akrepler karşısında taşla karşılık verdi. Yaşanan çatışmalarda, 15 kişi öldürüldü, 100’ü aşkın kişi yaralandı. Valilik sokağa çıkma yasağı ilan etti, bölge askere devredildi. [2] 

Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde de, Gazi’de yaşananlar protesto edildi. 15 Mart sabahı E-5’e yürümek isteyen yaklaşık 10 bin kişilik kitleye polisin ateş açmasıyla 6 kişi öldürüldü, onlarca kişi yaralandı. [2] 

Ankara’da da gerçekleşen protestoda 36 kişi yaralandı’’. [3] 

Bir başka belge üzerinden ,olayların katliama dönüşmesi şöyle açıklanmaktadır. 

‘’12 Mart 1995 günü  akşam saatlerinde,  İstanbul’da Alevilerin  çoğunlukta yaşadığı,  Gazi Mahallesi’ndeki dört kahvehane ve bir pastane aynı anda kimliği belirsiz (paramiliter) kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybederken, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı’’.(2) 

Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. Olayların ardından çok sayıda Alevi ve devrimci-demokrat , Gazi Mahallesi’nde toplandı, emniyet kuvvetlerinin olaya geç müdahale ettiklerini öne sürerek polis karakoluna yürüdü. Polis halkın üzerine ateş açtı. Açılan ateş sonucu Mehmet Gündüz adlı bir vatandaş yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi de yaralandı. . 15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır. 

Olayların yayılması:   

13 Mart günü olayı protesto etmek için İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 20  bin kişi polis karakoluna tekrar yürüyüşe geçti, çevik kuvvet ve özel timlerle desteklenen polis tekrar gruba ateş edince çatışma başladı. 

Çatışmalar sonunda on beş kişi hayatını kaybederken, aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişi yaralandı. Aynı gün İstanbul valiliği Gazi Mahallesi ile iki mahallede (Zübeyde Hanım ile Esentepe) daha sokağa çıkma yasağı ilan etti. Gazi Mahallesi’ne giriş ve çıkışlar polis kontrolüne alındı.14 Mart günü Cemevi önünde toplanan kitlenin kendi arasından çıkardığı komite 4 maddelik bir istek listesi hazırladı ve istekleri yerine getirilmezse protestoların devam edeceğini belirtti.  

Yapılması istenen 4  talep : 

1)Cenazelerin verilmesi.  

2)Sokağa çıkma yasağının iptal edilmesi.  

3)Gözaltındakilerin geri verilmesi. 

4)Asker ve polisin bölgeden çekilmesi. şeklindeydi.  

Ancak bu istekler reddedildi ve aynı gün içinde 15 kişi yaşamını yitirdi. 14 Mart günü, Gazi Mahallesi’nde konan sokağa çıkma yasağına rağmen olayların bir türlü yatıştırılamaması üzerine bölgeye askeri birlikler sevk edildi. Yine aynı gün Gazi Mahallesi’nde çıkan olaylar nedeniyle Ankara Kızılay Meydanı’nda çıkan olaylarda otuz altı kişi yaralandı 

15 Mart’ta olaylar Ümraniye’ye sıçradı. Ümraniye’de 4 kişi yaşamını yitirdi. 

Mustafa Kemal Mahallesi’nde çıkan olaylarda beş kişinin ölmesi ve yirmiden fazla kişinin yaralanması üzerine bu bölgede de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 16 Mart’ta dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu olayların yatıştırıldığını söyleyerek bölgedeki sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını açıkladı. 

Ancak 40’a yakın ölü ve yüzlerce yaralı vardı. 

Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun, Emniyet Amiri Necdet Menzir’inMehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak istifa yerine Kozakçıoğlu ve Menzir, bir sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldu. 

Yargılama : 

Olaylardan sonra yapılan otopsi sonucu ölen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle hayatını kaybettiği belirlendi.  

Gaziosmanpaşa Savcılığının olayla ilgili fezlekesiyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 polis hakkında “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” iddiasıyla dava açtı. İstanbul Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılan dava kamu güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Trabzon’a gönderildi. 11 Eylül 1995’te Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılama süreci, beş yıl içinde otuz bir duruşma yapılarak 3 Mart 2000’de karara bağlandı. 

Yargılanan yirmi polis memurundan Adem Albayrak dört kişiyi öldürmekten altı yıl sekiz ay, Mehmet Gündoğan iki kişiyi öldürmekten üç yıl dokuz ay hapse mahkûm edilirken, (cezalar ertelendi), diğer on sekiz sanık polisin ise beraatine karar verildi 

Ancak Yargıtay, Albayrak ve Gündoğan hakkında verilen kararı “Haklarında adam öldürme ile ilgili net bir açıklığın olmadığı” gerekçesiyle bozdu. 

Yargıtay, sanıkların Türk Ceza Kanunu 49. maddesine göre yargılanmasını istedi. Bunun üzerine dava Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde tekrar görülmeye başladı.  

Ancak aileler ve avukatlar Yargıtay kararı ile devletin bir kere daha kendini aklayacağı gerekçesiyle davadan çekildiklerini bildirdiler. Tekrar görülmeye başlanan dava üçüncü celsede karara bağlandı. Mahkeme heyeti Albayrak ve Gündoğan’a toplam dört yıl otuz iki ay hapis cezası verdi. 

Bunun yanında olaydan yıllar sonra çıkan Ergenekon iddianamelerinde olayın içinde emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün parmağı olduğu ileri sürüldü. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi:  

Kararın 11 Temmuz 2002’de Yargıtay tarafından onanması üzerine yakınlarını kaybeden 22 kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yargılama sonucunda mahkeme 27 Temmuz 2005’te açıklanan kararda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde düzenlenen, “yaşama hakkı” ve 13. maddesinde düzenlenen “millî makamlara başvuru yollarının kapatılması” hükümlerine aykırı davrandığı sonucuna vardı. 

Mahkeme Gazi Mahallesi’nde hayatını kaybeden on iki kişi ile Ümraniye’de ölen beş vatandaşın ailelerine tazminat ödenmesine karar verdi. Olaylarda yaşamını yitiren on yedi kişi için ayrı ayrı otuz bin avro tazminat verilmesine hükmeden mahkeme, böylece Türkiye’yi toplam 510 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm etti. 

Konuyla ilgili Meclis Araştırması Önergesi : 

‘’Diyarbakır BDP Milletvekili Gültan Kışanak ve 19 BDP milletvekili, 1995’te meydana gelen İstanbul Gazi Mahallesi olaylarının araştırılması amacıyla 12 Mart 2008 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na önerge vermişlerdir.’’[3]  

Olaylarda hayatını kaybedenlerden ismi belirlenenler:  

Halil Kaya , Mehmet Gündüz, Zeynep Poyraz, Fadime Bingöl, İsmihan Yüksel, Ali Yıldırım, Dilek Sevinç, Reis Kopal, Fevzi Tunç, Mümtaz Kaya, Genco Demir, İsmail Baltacı, Hasan Pugan, Hasan Sel, Segin Engin, Dinçer Yılmazi Hasan Gürgen, Hakan Çabuk, Yaşar Aydın 

Yukarıdaki bilgi ve belgelerden de anlaşıldağı gibi, diğer alevi katliamlarındaki uygulama burada da, aynen tekrarlanmıştır. Katliam devletin kontrolündeki güçler tarafından,  başta aleviler olmak üzere sisteme muhalif kesimlere yönelik yapılmıştır. 

Katliamda sadece paramiliter faşistler değil, bir zat devletin polisi ve askeride yer almıştır.Diğer alevi katliyamlarında olduğu gibi, katilleri yargılamak bir yana, ödüllendirilerek daha etkin görevlere getirilmiştir. Mahkemeler , her katliamda olduğu gibi binlerce kilometre uzağa taşınarak , kimsenin katılmayacağı bir şekilde keyfi bir tiyatro olarak sergilenmiştir. Diğer mahkemelerde olduğu gibi burda da 22 kişinin katilleri ve yüzlerce insanı yaralayanlar devlet korumasına alınmıştır. 

Avrupa insan hakları mahkemesinin yıllar sonra verdiği tazminat cezaları, devletin suç işleyen  esas ve ana katil olduğunun ispatıdır. 

Bu katliyamların hiç biri, sıradan sünni halk yığınlarının galeyanı ile olmamıştır. Tüm alevi katliyamları ,devlet provakasyonu politikasının bir sonucu olarak ,planlanmıştır. 

Bu nedenle bu devlet politikası ve düzeni değişmedikçe bu katliam politikaları da son bulmayacaktır. Gazi ve Ümraniye katliam şehitleri başta olmak üzere , devlet tarafından katledilmiş tüm canları  saygıyla anıyoruz.  

Hak ve halk mücadelesi , bu katliamların hesabı sorulana dek devam edecektir. 

Kaynakça: 

1- a b 28 Şubat 1997 Darbesi “Son Darbe” 4. Bölüm (Mehmet Ali Birand  

(2)- Önüm, arkam, sağım,solum provakasyon! Evrim Altuğ- Müjgan HALİS. 3 Ağustos 2008, Sabah gazetesi 

3- TBMM Tutanak Dergisi. DÖNEM: 23 / CİLT: 16 / YASAMA YILI: 2 / 78’inci Birleşim 18 Mart 2008 Sal 

https://www.wikisosyalizm.org/images/b/b7/Gazi.jpg 

Ali KÖYLÜCE 

 

 

 

 

Continue Reading

Ali Köylüce

Diyanetin nefsi ve nefesi kirlenmiş misyoner dedeleri Avrupa’da dikiş tutamaz. Geldikleri gibi giderler

ALİ KÖYLÜCE

Published

on

Daha önceki yıllarda denendiği gibi, bu yılda , Şubat- Mart   Hızır ayı vesilesi ile,  Diyanet ve  CEM vakfına  bağlı ,Alevi İslam Din İşleri başkanlığının talebi doğrultusunda, avrupaya 13 civarında Suni dede/hoca nın görevlendirildiği ilgili DİYANET İşleri başkanlığı belgesinden anlaşılmaktadır.

Görevlendirilen bu İmam-Dedeler islamın temel kurallarının sınavından geçtiklerine göre, bu yönlü bir egitime tutuldukları anlaşılmaktadır.

Bu neden ile,  Alevilerin inanç merkezlerine Cümbüş evi diyen Diyanetin , bu  dede/imamları aracılığı ile, özellikle etkili olamadığı Avrupadaki alevi kurumları ve toplumuna yönelik bir devlet operasyonudur.

Bu dedelerin Tunceli Valiliğinden sevk görev izni ve evrakı aldıklarına bakıldığında, Tunceli bölgesinden devşirildikleri anlaşılmaktadır. Hangi ocağa bağlı oldukları bir yana, bunlar mevcut hali ile zaten hem YOL, hemde Ocak düşkünüdür.

Hiç kimse bir Hak ve Hakikat Yol’u olan , Alevi İnancını ve onun temsil kurumu olan kadim Ocaklarını NAHAKIN zulumat aleminin Kirletilmiş Nefsine alet edemez ve ona biat ettiremez.Bunu yapmaya yeltenen ,kim ve hangi makamda olur ise olsun, YOL’dan da, Makamdan da düşürülür.

25 yılı aşkın bir süredir Avrupa başta olmak üzere ,bu asimilasyon Truva atlılarına karşı, Ceddimizin Kadim Yolunu ve değerlerini temiz tutma mücadelesi veriyoruz.Bu güne kadar bunların alevi toplumu içinde genel geçerli ,bir  meşruyet bulmalarına fırsat verilmedi.

Aşagıdaki görev emir belgesinde  adları ve görev yerleri yazılı , OCAKLARINI NEFSİNİ alet eden Diyanet Dedeleri açık ve net olarak, Muaviye kurumundan İcazet almakla , İkrarları bozulmuş ve  Alevi Taliplerinin rızasını kaybetmişlerdir. Alnı açık bir Cem meydanında rızalık alacak yüzleri kalmamıştır.

Mevcut şartlarda Türkiyede Muaviye düzeni hüküm sürse de, Avrupada ki alevi toplumu ve kurumlarının aydınlık ortamına girmeye cesaret edemeyecek , bu gizli görev emri ile dolaşan yarasaların, karanlık dünyalarında  kaybolup, tekrar geldikleri  gibi sahiplerine geri dönecekleridir.

Devletin bu yönlü sızma ve dezinformasyon yolu ile,  toplumda kafakarışıklığı ve asimilasyon zemini yaratmak istediği açıktır. Bu projesinde ne yazık ki, hala bir kaç yol düşkünü,  Nefsinin kurbanı simsar kişiler bulabiliyor. Alevi kurumları ve toplumu, bu Tunceli odaklı  Dede/İmamlara ve bunlara yataklık yapan ilgili alevi kurum veya kurumlara karşı, Alevi inancınn düşkünlük kurumunun gereklerini en etkin şekilde uygulayarak, gerekli müeyyideleri uygulamalıdır.

Tüm avrupa ve Türkiyedeki alevi kurumları bu kaçak ve gizli DİYANET  MİSYONERLERİ  deşifre ederek , YOL’umuzun kadim değerlerini kirletmeye fırsat ve izin vermemelidir.

Ali Köylüce

Continue Reading

Ali Köylüce

 Erdoğan’ın Afrin seferi ve öğrenilmiş çaresizlik / gerçeklik

ALİ KÖYLÜCE

Published

on

Artık Savaşlar bütün vahşeti ve acıları ile, herkesin gözü önünde canlı olarak yayınlanıp yaşanıyor.  Bir İsviçre atasözü  derki ‘’Lügen Haben kurze Beine’’ yani türkçesi ile “Yalanlar’ın ayakları kısadır.” Fazla uzaga gidemezler.gerçek açığa erken çıkar.

18 günü geride kalan Afrini işgal girişimi, T.C ordusunun 3 günde bitiririz plan ve propagandasını boğazında bıraktı. Her geçen gün ,evdeki hesap ile cephedeki hesap farkı büyüyor. Dünyaya, 700 000 kişilik Natonun 2. büyük ordusuyla meydan okuyup, dayılanan Erdoğan’ın takmak istediği gazilik nişanı havada kaldı. Hala olabilir mi ,bilemiyorum.

Afrinden kaynaklı, ortada hiç bir sebep,saldırı ve sıkıntı yokken, dört bir yanı  Türkiye  güçleri ile çevrili, yıllarca süren savaşın zorlukları ile  boğuşan  bir kasaba ve  köylere  savaş açıp, bu zaferden çıkaracağı  Gazilik madalyası ile 2019 seçimine, 15 Temmuz zaferinden sonra, birde Afrin zaferini ekleyerek, Gazi R.Tayip Erdoğan olarak , başkanlığı garantilemek  istediği açık iken, MHP malum  ama ,  bu yarışa CHP’yi de milli marşlar eşliğinde ,her seferde ki gibi,  milli  yedek gücü olarak , Afrin’e karşı mevzilendirdi. Sadece CHP yi değil, yüzyıllara dayalı öğretilmiş Çaresizlik sendrumu içindeki toplumun büyük çoğunluğunu savaşa inandırıp, savaş tarafı yaptı. Ne adına ? Millilik adına. Ne adına ? Arabistandan devşirilen Selefilik/din adına.

Bu milli ve dini  karın ağrısı tuttu mu, tüm memleket de,  kabızlık sancısı geçiren  Çakalların uluma sesleri ,bir birine karışmaktadır. Her nasıl bir etki yapıyorsa.! Basın yayından tutun da, toplum ve  kurumların savaş için devletinin milli ve dini yerli düzenbazlarına, övgü yarışı devam ederken, bu savaşda ölüm dışında payına bir şey düşmeyen, o üflenmiş toplum , 68 yıl önce  1950 deki KORE savaşına neden gittiğini hala bilmez ve düşünmemişken, bu toz duman içinde, Afrine neden giitiğini düşünmesini beklemek ,bu halkın hakikatını anlamamak olur.

Buna en iyi örnek Psikolojide anlatılan, ’Öğretilmiş  Çaresizlik’’tir. Nasıl birşeydir bu Öğretilmiş Çaresizlik, nasıl uygulanır ve sonuç verir. Toplumların ne düşünüp neye inanılmasını isteyenler bu yöntemi nasıl uygular,?

Aşağıda bunu anlatan, çok açık ve öğretici bir örnek var. Bakalım bu uygulamaya.

‘’Mesela, Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlarmış. Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değildir. Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır, defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz. Yıllar geçer, fil kocaman olur… Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebilir artık. Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz. O özgür olamayacağına inanmıştır; artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır. Buna psikolojide “Öğrenilmiş Çaresizlik” deniyor.” https://kissadanhisse.files.wordpress.com/2012/05/fil-zincir.jpg

Bu halk gerçekliği ile ilgili , çok benzer örnek bir  hikaye vardır. Hikaye islamın ilk yıllarında Ali ile Muaviye arasındaki husumet sebebiyle yaşanan bir olaya dayanır.

 Bu olay şöyle aktarılmaktadır:

Muaviye Şam’da, Hz. Ali ise Küfe’de validir. Ancak aralarında anlaşmazlıklar vardır, savaş çıkmak üzeredir. Bir gün bir deveci, yüklediği mallarla Küfe’den Şam’a gelir, açıkgözün biri deveye sahip çıkar:

-Bu dişi deve benimdir.

Küfeli kendisinden emindir, çünkü devesi erkektir. İtiraz eder, dinletemez.

Sorun Muaviye’ye kadar yansır. Halk bir meydanda toplanır.

Muaviye, Bu dişi deve benimdir diyen Şamlıya sorar:

–Bu dişi deve kimindir?

Şamlı,’’Benimdir’’ der… Muaviye de onaylar:

–Evet, bu dişi deve Şamlınındır.

Sonra halka sorar :

–Bu dişi deve kimindir?

Hep bir ağızdan cevap verirler:

–Bu dişi deve Şamlınındır!

Küfeli neye uğradığını anlayamaz, şaşkın şaşkın bir kenarda dururken Muaviye çağırır; ‘’Bana bak, ben de, sen de biliyoruz ki, bu deve erkektir. Küfe’ye dönüşte Ali’ye de ki: Şam’da öyle bir ahali var ki, erkekleri de dişileri de, onların cinslerine değil, Muaviye’nin ağzına bakarak söylüyorlar, o dişiye erkek dese, ya da erkeğe dişi dese, hepsi ona itaat ediyor.

Var git Ali’ye söyle ayağını denk alsın!’’ der.

Bu anlatılan olay bugünkü Türk toplumuna oldukça uyan bir örnektir. Bu Öğretilmiş gerçeğe veya çaresizliğe uymayıp , Türk Tabibler Birliği gibi itiraz eden olursa, toplu bir linç kampanyası ile herkesin, yukarıdaki Fil’in yavrusu gibi buna karşı hiç bir şey yapamayacağının ön kabulü ile sesini kesmaktedir. Bu sosyal mantık öylesine kökleştirilmiştirki , bu toplumu yönetmek isteyen güçler bu mantıkda yarışmaktadırlar. Hikayedeki  Muaviye toplumu ile bugünkü Erdoğanın Türk  toplumu arasında bir fark var mıdır  acaba ?

“Savaş her koşulda cinayettir”. Vatanına, evine, ailene ve sana direk ,  gasp ve talan amaçlı, can ve mal güvenliğine fiili bir saldırı olmadıkça,  Savaş Mutlak manada bir insanlık suçu  ve tüm canlılara yönelmiş bir cinayettir.

 Bu savaşlarda Gazi’lik değil, Katil’lik çıkar.

Katiller ise Yezit gibi tarih boyunca hep  lanet ile anılırlar. Yol yakınken bu hatadan dönün. Dimyata Pirince giderken, evdeki bulgurdan olmakda var. Bizden demesi.

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI