Connect with us

Esra Çiftci

Halklar arasında köprü…

Ekim Devrim’i sonrası Mao ZeDong’la başlayan Fidel ve Che’yle yaygınlaşan ve zirvesine Giyap’lı Vietnam’la ulaşan sosyalist devrim dalgası dünyada yeni bir siyasal gençlik jenerasyonu yarattı. Mottosu “emperyalist sömürgeciliği yıkarak yerine sosyalist toplumu kurmak”  olan bu jenerasyona 68 Gençliği denildi.

Türkiye devrim hareketi kökleri tarihin derinliklerine uzanan bir birikime sahiptir. Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedrettin, Dede Sultan ve Torlak Cemal bu soylu mazinin öne çıkan simge isimleridir.

Şeyh Bedrettin direnişçiliğini miras alan birçok Türkmen oymağı yüzyıllar boyu Osmanlı zulmüne başkaldırsa da parçalı duruşlar neticesinde katliamlardan geçirilip kırıma uğratılmak hepsinin kaçınılmaz kaderi olmuştur.

Ve “ferman padişahınsa dağlar bizimdir” diye ünlenir Dadaloğlu, Bolu Dağlarını mesken edinir Köroğlu. Zalim beylerin korkulu rüyası olur Çakırcalı Efe ve daha nice Anadolu yiğitleri geride asil renkte isyan damarları bırakarak kırklar divanına katılırlar. Torosların ince Memed’i gibi.

Birinci Dünya Emperyalist paylaşım savaşından ağır bir yenilgiyle çıkan Osmanlının işgal edilmedik tek karış toprağı bırakılmaz. Bu topraklardan Anadolu’da 1919 da başlatılan ve 1922 de başarıyla sonuçlanan halk hareketi başlangıçta Ekim Devrimi’nden esinlenmiş gibi görünse de kısa sürede Bonapartist zihniyetin tahakkümü altında doğal mecrasından saptırılarak dejenerasyona uğratılmıştı. Oysa elde edilen başarı halkların ortak direnişinin ürünüydü. Ve her fırsatta “kardeş Kürt ulusuna” özgürlüklerinin güvenceye alınacağı demokratik siyasal bir merkezi yönetim çatısı altında yerel özerklik vaat edilmişti. Nitekim 1921 Anayasası bu mantaliteyle hazırlanmıştı.

Aslında Türkiye Devrimi’ne öncülük etmek üzere yola çıkan Mustafa Suphi ve yoldaşlarının çevrilen dolaplar sonucunda gemilerinin batırılarak Karadeniz sularında boğdurulmaları belki de sadece Kürt- Türk değil tüm halkların bağırlarından akan ırmaklara kurulacak köprülerin engellenmesi ve kardeşliğe açılan kapıların sımsıkıya kapatılması, bu yollara bentlerin, setlerin inşa edilmesi anlamı taşıyordu.

Kendilerine vaat edilen hakların tanınmaması karşısında ayaklanan Kürtler kanlı katliamlarla bastırılmış, akabinde çıkarılan Tekrir-i Sükûn gibi faşist yasalarla bir zulüm cenderesi içine alınarak adeta zindan hayatına mahkûm edilmişlerdi.

Türkiyeli sosyalistler ve Müslümanlar da bu zulümden ziyadesiyle nasiplendirilmiştir. Bununla birlikte baskı rejimi karşısında halklar arasında işbirliğini geliştirmek ve kardeşlik köprüleri kurmak eksenli arayışlar hiç eksik olmamıştır. Türkiye şairi Nazım Hikmet ile çağdaş Kürt dilinin banisi Mir Celadet Ali Bedirxan arasındaki derin muhabbet bu çabalara güzel bir emsal oluşturur.

Dünyanın hem batısından hem doğusundan esen devrim rüzgârları 60’lı yılların Türkiye öğrenci gençliğinin ufuklarını da berraklaştırır.

27 Mayıs Faşist Darbesi sonrasında tamamen bastırılan toplumsal dinamikler öğrenci gençlikteki hareketlenmeyle yeniden canlanmaya başlar.

68 Gençliği ülkenin dört bir yanında örgütlenme ve devrimci mücadeleyi yükseltme hamlesi başlatır. Filistin kamplarında gerilla eğitimi alan Deniz Gezmiş ve arkadaşları Nurhak Dağları’nda devrimci halk savaşının çekirdek örgütlenmesini gerçekleştirir.

Mahir Çayan önderliğindeki Devrimci Cephe ise kentlerde halk ayaklanması çalışmalarını yoğunlaştırır.

68 kuşağının ve belki Türkiye Devrim hareketinin tüm zamanlarının en büyük simge isimlerinin şahadetlerinin üzerinden neredeyse yarım asra yakın zaman geçtiği halde hala yaşayan birer efsane olarak itibar görmeleri hiç de tesadüf eseri değildir. Çünkü her iki önder de sosyalist devrimi ölümüne sahipleniyor ve bunun gerektirdiği devrimciliği kendi mücadele pratiklerinde somutlaştırıyorlardı.

Her iki önder ve liderlik ettikleri hareketler Kürt-Türk halkları özelinde halkların kardeşliğine ayrı bir önem ve değer veriyorlardı.

Deniz Gezmiş Hakkâri’de Zap suyu üzerinde bir köprünün kurulmasına bizzat öncülük etmiş, bu köprüyle Kürt ve Türk halklarının yüreklerine giden yolları birbirine bağlamak istemiştir.

Yine Deniz Gezmiş’in idam sehpasında söylediği son sözler bir devrim manifestosu niteliğindedir. Faşist ve sosyal şovenist saiklerle Kürt varlığının bile tartışılmaktan kaçınıldığı bir atmosferde “yasasın Kürt ve Türk halklarının kardeşliği” şiarını haykırarak adeta devrimin yol haritasını çizmiştir.

Mahir Çayan ölümsüz bir halk önderi olarak tarihe geçmenin yanı sıra devrimci azim ve iradenin hiçbir koşul altında hiçbir engel tanımayacağını Maltepe zindanından, Denizleri idamdan kurtarmak amacıyla gerçekleştirdiği özgürlük eylemiyle kanıtlamıştır.

Deniz, Mahir, Ulaş, Hüseyin, Sinan, Ömer, Cevahir…

Mazlum, Kemal, Hayri, Ferhat, Eşref, Necmi…

Ve isimlerini tarihin en görkemli sayfalarına altın harflerle yazdırmış daha niceleri…

Hepsinin rüyalarını Kürdistan, Türkiye, Ortadoğu ve hatta belki de dünya devrimi süslüyordu.

Peki, 1925’leri, 27 Mayısları, 12 Martları, 12 Eylülleri, 90’ları aratmayan zulümlerin dehşet karanlığının dört bir yanımızı sardığı “elan”da bizler bu önderlerin öğrencileri, ardılları, yoldaşları, kardeşleri, Kürtler, Türkler, Araplar, Lazlar, Çerkezler, Pomaklar, kadınlar, erkekler, gençler, yaşlılar, Aleviler, Süryaniler, Ermeniler, Rumlar ve laikler… Feministler, çevreciler, anarşistler, cinsiyet özgürlükçüler… Bilcümle devrimciler, komünistler… Bizler hepimiz “başka bir dünya mümkün” şiarının ışığıyla yolumuzu aydınlatmak, aramızda kopmaz bağlar ve yıkılmaz köprüler kurmak adına canlarını feda eden kahramanların mirasını ne kadar yaşatıyor, anılarına ne kadar sahip çıkıyoruz?

Halklar arası köprü kurmak hayal değil…

 

Continue Reading
Advertisement //pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Esra Çiftci

Toplum Sorunsalı…

Sınıflaşma ve uygarlık; zor, yalan ve sömürüyle iç içe gerçekleştiğinden başlangıcından beri iktidar sistemlerinin temel ajandası hakikati ters yüz etmek olmuştur. Çünkü insan kendi hakikatini çözümlediği oranda hayatına anlam kazandırmıştır. İnsan hakikatinde anlamla toplumsallık arasında ontolojik bir bağlantı vardır. Toplumsallığı realize ve karakterize eden en temel değer ise ahlaktır. Ahlak insan topluluklarına birbirleri için ve birlikte geçeklik içinde toplumsallık optimal bir dengeye dayalı oluştuğundan iktidar ve canlı toplumsallığın eksenini ana tanrıça figürüyle sembolize edilen kadının zihinsel yapısı duygusal zekaya dayalı işler. Yani toplum düşünsel bazda da hakikatli ve özsel özelliklerine göre davranırdı.

İşte uygarlığın ilk muktedirleri doğada ve toplumsal gerçeklikte hiçbir karşılığı olmayan zalim tanrıları yardıma çağırarak insanı kendi varoluşuna ve doğaya yabancılaştırmakla işe başladılar. Bu yabancılaşma beş bin yılı aşkın bir süredir katlanarak artıyor. Bu süre boyunca özünde insanlığa ait olan ve doğayla toplumsallığın hizmetinde hayatı daha hakikatli kılması gereken tüm bilme formları aksi bir misyonda uygulanarak hakikati parçalamada rol üstlendiler.

Kapitalizm çağında insanın toplumsallık ve doğayla olan tüm ontolojik bağları kökünden kopartılmaktadır. Kapitalizmin temel bilme metodoljisi olan pozitivizm giderek bir kültür endüstrisi oluşturdu. İnsanın bilincinin çok ötesinde artık ruhuna ve duygularına hükmedilmektedir. Bu boyutuyla her anlamda kabul ret ölçülerini belirleyen toplum mühendisliği şantiyeleridir.

Ahlak sadece insan toplumsallığına değil eşyanın bizzat kendisine içkin olduğundan pozitivist endüstriyalizm mühendisleri, uygarlık banisi rahiplerin yaptığından çok daha korkunç boyutlarda toplumu ve doğanın ahlaki genetiğiyle oynamaktadır. Toplum kırım, cins kırım ve çevre kırım o kadar mantık ölçülerinin ötesine vardırılmıştır ki bu durum gezegenin mevcut haliyle bu çılgınlığa ne kadar katlanabileceği sorusunu çok ciddi düşündürtmektedir. Son dahi ya da ikinci Einstein olarak nitelendirilen Stephan Hawking bu haliyle gezegenin bir yüz yıl daha sürdürülebilir olduğundan duyduğu kuşkuyu dile getiriyordu. Çözüm olarak dünya dışı alanların kolonileştirilmesini (en azından doğal anlamda) öneriyorsa da bu çılgın vahşi kapitalizm birkaç yüzyılda gittiği tüm alanları bir kene gibi sömürüp kurutacağından hiç kuşku yoktur.

Hakikat tarihte saklı olduğundan kapitalizm, insanın tarihle olan tüm bağlarını silme telaşındadır. Gelecek endişesi duymasına da mahal bırakılmamalıdır. O ruhundan, ahlakından, duygularından ve vicdanından soyutlanarak sonsuz bir şimdiye mahkûm edilmektedir. Kendisi için belirlenmiş simülakr kimlikler dışında aidiyetsiz ve kişiliksiz olmalıdır. Bedeninin zindanına kapatılmıştır. Tek derdi her an bütün hücreleriyle tahrik edilen doyumsuz bedenini tatmin etmektir.

Dolap beygiri gibi gözleri bağlı aynı döngü içinde efendilerin bahçelerini sulamakta, efendilerin harisçe stokladığı, biriktirdiği nimetlerden arta kalan posayı büyük bir minnet ve şükran duyarak kabul etmektedir.

Doğanın ve toplumun genetiğiyle oynamanın çok ağır bir külfeti ve kefareti açığa çıkmaktadır. Sömürü ve kölelik düzeni firavunların çağındaki gibi yalın kat işletilemiyor. Doğa kendisine şarj edilen kötülükleri değişik felaketler şeklinde insana iade ederken, bünyesel olarak insan yapısının kendisi de bu vahşete isyan ediyor.

Doğal felaketler, salgın hastalıklar, obezite ve kanser gibi tehlikelerin yanı sıra tahayyül sınırlarını aşan sapıklık türleri mevcut sistemin sürdüre birliğinin temel göstergeleridir.

Cinsellik endüstriyalizmin hizmetinde öylesine araçsallaştırılmıştır ki “kadın artık metanın kraliçesi” konumuna sürüklenmektedir. Cinsiyetçilik bir ideoloji olmanın ötesinde bir yaşam kültürü halini almaktadır.

Daha fazla kar istemiyle milliyetçilik ve ırkçılık sürekli körüklendiğinden bu histerinin bir ereği olarak başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın dört bir yanı tutuşturulan savaş ve çatışma yangınlarının içinde cayır cayır yanarken savaş ağaları ve silah tüccarları servetlerine servet katmaktadır.

Açlık, yoksulluk, gerekli sağlık hizmetlerine ulaşamama, okul çağındaki çocukların eğitim olanaklarından yararlanamaması, diktatörlerin kanlı pençeleri altında inim inim inletilen halk kitleleri kaba hatlarıyla çizmeye çalıştığımız tablonun diğer motiflerini oluşturuyor.

Peki, filmlerdeki kıyamet senaryolarını andıran bu gerçeklik içinde umutsuzluğa kapılıp kaderimize razı mı olacağız? Ya da karıncalaştırılarak idealsiz maneviyatsız bireyler yığınına dönüştürülmek istenen ve adına artık toplum bile demekten imtina eder olduğumuz ucubeleşmeye dâhil olup varoluşsal özelliklerimizden uzaklaşacak mıyız?

Günümüzün refah düzeyi en yüksek batı toplumlarında insanların yarısına yakını antidepresan ilaçlardan destek alarak hayatlarına devam edebiliyorlar. Pozitivist akademik kurumların iddia ettiği gibi yılda 100 bin dolar gelire sahip olmakla mutlu olunabilseydi İsviçre gibi ülkelerde intihar oranı bu kadar yüksek olur muydu?

Bu ahlaksız, adaletsiz, insafsız tablo içinde insanların parayla ve ya özelleştirilen zevk hücrelerini tatmin etmeleriyle mutlu olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü mutluluğun bana göre en yalın tanımı insan varoluşsal potansiyellerini hakikatli kılmasıdır. Bunun gerçekleşebileceği yegâne iklimdir demokratik toplumsallık. Onun zıddı iktidarcı, tahakkümcü iklimler böyle dolap beygiri misali şuursuz nevrotik kişilikler üretmeye devam edecektir.

Tekrar sorumuza dönersek, yine Hawking’e başvurarak çıkış arayışımızı yoğunlaştırabiliriz, “hayat varsa umut da vardır” diyordu Hawking ve ayaklarımıza değil yıldızlara bakmamamızı salık veriyordu.

Beyinlerinden şavkıyan parıltılarla “yol” u bir yıldız gibi aydınlatan ustalarda belki Hawking’den önce söylemişlerdi nefes alındığı müddetçe umudun baki kaldığını.

Toplum sorunsallığının başlangıcı yalancı tanrıların arkasına gizlenen hırsız rahiplerin kadın emeği üzerinde kurduğu sömürü düzenine dayandığından çıkışın ilk halkasını da kadın özgürlüğü oluşturmaktadır. Binlerce yıldır lanetli bir gerçekliğe hapsedilmeye çalışıldığı halde kendi olmakta ısrar eden kadın öncülüğünde varoluşsal değerleriyle yeniden buluşan toplumsallık yeniden doğal, demokratik toplumun mayasını teşkil edecektir.

Esra Çiftçi

e.ciftci96@gmail.com

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Esra Çiftci

Mezopotamya Atlasının Otantik Nakkaşları Süryaniler…

Tüm peygamberliksel çıkışlara ve saltanatları nedeniyle yaşadıkları dönemlerle özdeşleştirilen, liderlere bin yıllar boyu şahitlik ettiğinden Ortadoğu coğrafyası daha doğrusu hakikati derin bir muhteva taşır. Hatta bu muhtevayı tüm özgürlük sosyolojilerinin isabetli bir çıkarsama olabilir.

Ortadoğu’ya bu kök/soy değerselliği kazandıran ‘Altın’ ya da ‘Verimli Hilal’ olarak tanımlanan ve bu yerde tüm cennet ütopyalarının tezahürü konumundaki bereketli bölgedir. Altın Hilal’e önce kültürel sonra da uygarlıksal memba spesifiteselliğini kazandıran ise Kürtlerin adına Mezrabotan, Greklerin Mezopotamia ve Süryanilerin Bethnahrin dedikleri, Dicle, Fırat nehirleri arasında kalan yüzbinlerce kilometrelik görkemli sahadır.

Mezopotamya hazinesinin kültürel zenginliklerine her geçen gün yeni halkalar ekleniyor. Kültürler mozaiği, renkler bahçesi, sesler senfonisi bu cihanın kimi asil renkleri de yüzyıllar boyu uğratıldıkları baskı, katliam, asimilasyon ve soykırımlarla gün gün soldurulmakta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Bethnahrin’in en asil renklerinden Süryani halkı iki bin yıldır asimilasyon ve soykırım cenderesinin ağır çarkları altında öğütülmeye, yok edilmeye çalışılıyor. Günümüzde bu trajedi öyle bir hale sokulmuş ki bu kadim halkı yok etmeyi çabalamış olanlar ellerindeki kanı görmezden gelerek sofistike savlarla kendilerini bu halkın hamileri, velinimetleri olarak takdim etmeye çalışmaktadırlar.

Tüm insanlık, özellikle de Ortadoğu siyaseti Süryani realitesiyle yüzleşmeli ve Süryani halkı da her bir karış toprağı ninelerinin ve atalarının kemikleriyle dolu bu cennet vatanda özgürce ve demokratikçe kendi bekasını sürdürebilmelidir.

Süryani halkının ısrarlı direnişi ve son yıllarda ülkemizde yaygınlaşan özgürlük ve demokrasi mücadelesi sayesinde son dönemlerde adlarını sık sık duyduğumuz ve belki de haklarında ciddi fikre ama hemen hemen yoz denebilecek düzeyde bilgiye sahip olduğumuz Süryani halkını biraz da yakından tanımaya çalışalım.
Süryani adlandırmasının etimolojisinden başlayacak olursak, Grekler ve Luviler Asur İmparatorluğunun yönetimi altındaki bölgeyi “Suriye” olarak adlandırıyorlardı. Bu nedenle “Suriye” bölgesine yaşayan tüm halkları “Suroi” olarak tanımlıyorlardı. Zamanla Suriye ismi Fırat Nehriyle Akdeniz arasında kalan bölgeyle sınırlandırılmışsa da dönem dönem Mezopotamya’nın geniş alanları Suriye olarak adlandıra gelmeye devam etmiştir. İşte Süryani kavramı “Suroi” kökeninden Suriyeli anlamında türetilmiştir.

Halklar, topluluklar bin yıllar boyu birbirleriyle etkilenerek, birbirine karışarak farklı kültürel zenginlikler sentezlemişlerdir. Faşizmin ideolojik savlarla kaptırmaya çalıştığı türden saf bir ırk, saf ve homojen bir kültür dünyanın hiçbir yerinde bulunmuyor, bulunamaz.

Süryani halkı belli bir kültürel, sosyal orijinaliteyi bin yıllar boyu korumayı başarsa da Semitik kökenli heterojen bir tarihsel arka plana sahiptir. Halkların konuştukları diller ve sürdüre geldikleri görenekler sosyal genomları hakkında bir veri hazinesi sunar.
Halen Süryani halkının konuştuğu ve sayısız yazılı kaynakla bin yıllardan gönümüze taşınan Süryanice dili tarihin ilk emperyal devletini M.Ö 2350 yıllarında kuran ve gaddarlığıyla meşhur imparatorları Sargon’la artlarında izler bırakan Akadlıların konuştuğu Aramiceye dayanır. Akad İmparatorluğunun yayılmacı karakteri nedeniyle Aramice dönemin enternasyonal dili olduğundan bin yıllar sonra Pers saraylarında bile konuşulan bir dildi. Babil, Asur ve irili ufaklı çok sayıda devletsel yapılar ve beyliklerin kullandığı bu dili İsa peygamber de konuşuyordu.

Süryani topluluğuna halklaşma özelliğini kazandıran Hristiyanlık dinidir. Süryani topluluğunun öncülü etnik yapılar Hristiyanlık öncesi dönemde farklı inançsal kültler etrafında birleşiyordu. Kuzey Mezopotamya ve Suriye’de yaşayanlar “Şamaş-sin” kültü etrafında buluşurken, Güney Mezopotamya da yaşayanlar Marduk kültü etrafında buluşuyordu.

Tarihin bu dönemine milliyetçilik zehri halkların damarlarına henüz zerk edilmediğinden devletlerarasındaki ilişkileri belirleyen etnik özellikler değil siyasal hesaplardı. Örneğin Süryanilerin öncüleri olan Akad, Babil, Asurlularla Kürtlerin öncüleri Guti, Kassit, Mittani ve Medler arasında yüz yıllar boyu değişkenlik gösteren karakterlerde ilişki ve çelişkiler yaşanmıştır.

Gutilerin M.Ö 2150’lerde Akad İmparatorluğu Kassitlerin 1595’te Babillilerle, Mittanilerin 1500’lerde Asurlulara yine Medlerin 612’lerde Asurlularla ciddi savaşlar yaşadıkları bilinen tarihsel vakalardır. Ancak Medlerle Babillilerin stratejik ittifaklar kurarak Asur imparatorluğunun varlığına birlikte son verdikleri, bu ittifaklarını kalıcılaştırmak için Babil kralı Nabupolassar’ın oğlu Nebukadnezar ile Kyaksares’in kızı Amytis”in evlendirildiği bilinmektedir. Nebukadnezar’ın meşhur Babil Asma Bahçelerini Prenses Amytis’in yurduna duyduğu hasreti yatıştırma amacıyla yaptırdığı da bilinen diğer gerçekliklerdendir.

Romalılar, Persler, Makedonyalılar gibi büyük imparatorlukların Mezopotamya ve Ortadoğu toprakları üzerinde hâkimiyetlerini yaygınlaştırmalarıyla birlikte Süryanilerin öncüleri olan hanedanlıklar bir bir tarih sahnesinden silinmeye başlar. Yoğun baskı ve asimilasyon seferleri karşısında varlık mücadelesi veren Süryaniler Hristiyanlık inancına sarılarak varlıklarını sürdürürler.

M.S 1. yüzyılda kitlesel olarak Hristiyanlaşan Süryanileri halklaştıran diğer iki temel olgu Arami dili ve Ortadoğululuktur. Bazı tarihçiler Babiller zamanında Kudüs’ten Medya’ya sürgün edilen Yahudi 12 kabileden kayıp kabileler olarak tanımlanan 10’unun da Süryani halkına karıştığını iddia etmektedir.

Yüzyıllar boyu içe kapanarak varlık mücadelesi veren Kürt komşularının aksine Süryaniler Hristiyanlaşarak ve Hristiyan inancının yaygınlaşmasına öncülük edecek hem çok güçlü bir şekilde halklaştılar hem de ekonomi, siyasi, bilim ve sanat alanlarında büyük gelişmeler kayıt ettiler.

Süryanilik İslam felsefesiyle yoğun bir etkileşim içinde olmuştur. Örneğin 10.yy da yaşamış ünlü İslam düşünürü Al Farabi Süryani öğretmenlerden dersler almış kendisi de Süryani öğrenciler yetiştirmiştir.

Yine Kuran’da geçen İsa peygamberin ölü kuşları dirilttiği meselesi İncil de geçmezken Süryani efsanelerinde anlatılmaktadır.

Hristiyan dünyasındaki çatışmalar ve çelişkiler Süryaniler arasında da ciddi farklılıklara ve ayrışmalara yol açmıştır.

Hristiyanlık paydaşlığına rağmen Süryaniler Haçlılar karşısında Müslüman güçler yanında yer almıştır. 1187 yılında Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudüs’ü Haçlılardan almasında Süryanilerin büyük katkısı olmuş buna karşılık Selahaddin de Süryanilerin haklarını gözetmiştir.
Kendini merkezi bir yapıda örgütleyemeyen Süryani kültürü ve sosyalitesi 11. Yüzyıldan itibaren gerilemeye başlar. 14.YY’ın sonlarında Mezopotamya ve Ortadoğu’yu yıkımdan geçiren Moğol hanı Timurlenk, Diyarbakır, Mardin ve Suriye Süryanilerini ağır bir kırımdan geçirir, tüm kilise ve mabetlerini yıkar.
Timur’un kırımından kurtulmayı başaran Süryaniler Hakkâri dağlarına ve Urmiye gölü çevresine sığınır. Kürtlerden yoğunca etkilenen Süryaniler onlar gibi aşiretler halinde örgütlenmeye başlarlar.

Tarih boyu komşuları Kürtlerle dostane ilişkiler içindeki Süryaniler 19. Yüzyılın ortalarında Botan emiri Bedirxan Bey’le karşı karşıya kalırlar. Osmanlı ve İngilizlerin tertiplediği bu olaylardan Kürtler ve Süryaniler birbirine kırdırtılarak merkezi otoritelerin egemenliği pekiştirilir.
1.Dünya Savaşı’nın sunduğu fırsatlardan yararlanmak isteyen Süryaniler Osmanlı ve İran devletlerine karşı ayaklanırlar. Aynı dönemde kendisi de İran’a karşı ayaklanan Kürt Şıkak aşireti reisi Sımko İranlıların tertiplediği bir komplo sonucu Süryanilerin dini lideri patrik Mor Şemun’u dostane görüşmelere geldiği bir esnada katlettirir. Kürtler ve Süryaniler arasında baş gösteren çatışmalardan yararlanan Acem devleti olur. Patrik’in kız kardeşi Sürme Hanım bir süre Süryanilere liderlik ettikten sonra diplomatik faaliyetler için önce Avrupa’ya oradan da Amerika ya geçer. Sürme Hanım kaleme aldığı ünlü “Ninova’nın Yakarışı” adlı kitabında tanıklıklarını, özellikle de Kürtler ve Süryaniler arasındaki kardeşliği ve dostluğu akıcı ve çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.

Siyon ülküsü peşindeki Yahudi şovenizmi kendi güdümlerindeki büyük bir imparatorluk vasıtasıyla Ortadoğu’ya hâkim olma hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmedi. 20. Yüzyılın başlarında bu emelleri için Alman ve Osmanlı devletlerini koçbaşı olarak kullanmak istediler. Bu emelleri neticesinde Anadolu ve Mezopotamya’yı homojenize edebilmek için yüzbinlerce Rum ve Ermeni’nin yanı sıra Süryani halkı da soykırımdan geçirilirken kalan tehcir edildi.

Osmanlının 1915 yılında uyguladığı jenosidi Süryaniler Sayfo (kılıç) adıyla kodlarlar. Bu jenosit neticesinde 500.000 Süryani katledilmiştir. Bu katliamlarda düzenli Osmanlı birliklerinin yanı sıra Kürt aşiretleri ve Alman topçuları da yer almıştır.
Aynı halklaşma sürecinden çoğalan ve aynı kültürel ve inançsal geleneğin takipçisi olan bu kadim topluma mensup toplulukların çoğu Süryani tanımına itiraz ederek kendilerini farklı şekillerde adlandırırlar.

19. yüzyılın sonlarında yapılan arkeolojik kazılardan sonra Asur Medeniyetine ait bulgulara rastlanınca Doğu Süryaniler kimliklerini Asur’a dayandırarak kendilerini “Asuri” diye tanımlamaya başladılar. Bu topluluklardan bazıları kendilerini Asuri Süryani ya da sadece Asuri olarak tanımlarlar. Konuştukları dil aynı orijinden türese de önemli lehçe farklılıkları taşır.

Melkit Süryaniler 5.Yüzyıldan itibaren kendilerini Rum Ortodokslar olarak tanımladılar.

Nasturiler, Keldaniler, Marunîler de aynı kültürel ve inançsal gelenekten devam eden toplulukların kimi ayrılıklar temelinde edindikleri isimlendirmelerdir.

Süryanilerin bir kısmı da 11. Yüzyıldan sonra İslamlaşarak eski geleneklerinden uzaklaştılar. Günümüzde Mardin, Siirt, Diyarbakır gibi kimi yörelerde yaşayan Muhalami, Şêgosini gibi kimi topluluklar bu kültürel gerçekliğini temsil ederler. Konuştukları Arapçanın Arap dünyasının konuşma dilinde ciddi farklılıklar taşımasının nedeni Süryanilik geçmişinden kaynaklanmaktadır.

Mezopotamya atlasının asil renkleri ve otantik nakkaşları Süryani halkı bin yılı aşkın süredir baskı, jenosit ve asimilasyon sonucu ağır bir yıkım sürecinden geçmiştir. Anayurtları olan Türkiye, Irak, Suriye, İran, Lübnan devletlerini egemenliği altındaki topraklardan başka Avrupa, Amerika ve Kanada olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Diaspora Süryanilerinin önemli bir bölümü göç ettikleri ülkelerin kültürüne entegre olurken önemli bir kesiminde de anayurduna dönme arayışı ve özlemi hakimdir.

Avrupa ve dünyanın değişik yörelerinde demokratik ulus yapılanması perspektifiyle örgütlenerek siyasal, sosyal ve kültürel kurumlaşmalarını geliştiren Süryani halkı Suriye’nin demokratik temelde yeniden inşası mücadelesine de özgürlükçü ve demokrat Kürt, Arap halklarıyla birlikte aktif bir şekilde yer almaktadır. Kendi asıl/soy renkleriyle buluşup özgürleşen Mezopotamya Altın Hilal’e cennet tanımını yeniden kazandıracaktır.

Continue Reading

Esra Çiftci

Çocuk evlilikleri yüreğimizde yangın yeri…

Çocuk gelin kavramı gittikçe meşrulaştırılmaya çalışılıyor.  Aslında sorun tam da bu kavramın kendisinde başlıyor. Çocuklar masumiyeti, saflığı, doğallığı, umudu, başlangıçları simgeler. Gelinlik kavramı benzetmesi doğru olmadığı gibi, çocuk gelin demek haksızlıktır, suçtur.

Çocukluk ve olgunluk yaş normlarını, medeni hukuktan önce toplumsal ahlak ölçüleri belirler. Her ne kadar günümüzde, geçmiş dönemlerde kız çocuklarının oyun oynayacakları yaşta evlendirilmelerine farklı kılıflar uyduruluyorsa da çocuk her çağda, her yaşta, her iklimde ve her dilde çocuktur. Bu nedenledir ki çocuklar karar verebilme yetisi edinebilecekleri olgunluk yaşlarına kadar ebeveynlerinin vesayeti ve sorumluluğu altındadır.

Antropologlar, sosyologlar ne denli keşfedebildi ne tür sonuçlar elde edebildi bilinmez ama çocukların tecavüz objeleri halinde istismar edilmelerinin başlangıcı da uygarlık denen illetin doğuşuyla gerçekleşmiştir. Çünkü insanların doğa ve toplum üzerinde tahakküm kurabilmelerinin yolu toplumsal ahlakın yerle yeksan edilmesinden geçiyordu. Pedofili de en az eko kırımı, toplum kırımı ve cins kırımı gibi mahşeri bir saldırı ve imhadır. Bu nedenle hep başvurulmuştur.

Doğal toplumda ise her şey bambaşkaydı. Olaylar doğal seyrinde işler olağan sonuçlarına varırdı. Çocuklar ve yaşlılar ayrıcalıklı bir konumda tutulur yüksek itibar görürdü. Doğal seyirden sapışın adına Marks yabancılaşma demiştir.

Yabancılaşma kavramı hayvanlaşmayla özdeş kullanılır çoğu zaman. Bu anlamıyla her türden sapıklık, tecavüz ve pedofili de hayvanlaşma kavramında konumlandırılır. Oysa hiçbir hayvan familyasında rüştüne ermemiş dişiye cinsel saldırı ve tecavüz gözlenmez. Çünkü doğalarına ve varoluşlarına yani yaratılışlarına ya da oluşlarına aykırıdır bu tür sapkınlıklar.

Küçük yaşlarda tecavüze uğratılarak evliliğe zorlanan kız çocuklarının dramı son birkaç yılda artarak almış başını gidiyor. Artık gazetelere yerleşen çocuk istismarı ve tecavüzü haberlerinden geçilmiyor.

Aslında edebi eserler her dönemin toplumsal hakikatlerine ayna tutarlar. Mesela Nobakov “Lolita” adlı çok satan romanında alenen çocuk pornografisine teşvik eder. Dostoyevski romanlarında dönem Rusya’sında yaygınlaştırılmak istenen çocuk fuhşunu teşhir eder. Belki de dünyanın değişik yerlerinde de bu toplumsal yaraya farklı boyutlarıyla temas edilmektedir.

Pedofilinin en korkunç örneklerine divan edebiyatı ve halk edebiyatı olarak adlandırılan Osmanlı dönemi edebiyatında rastlanır. Aruz ve hece vezniyle yazılmış birçok şiirde sadece kız çocukları değil 9-10 yaşlarındaki erkek çocukları da tecavüz heveslilerine peşkeş çekilir. Aslında toplumsal bilinçaltı bu kirli önermelerle istila edilerek bataklığa dönüştürülmek istendiğindendir ki bugün aklın sınırlarını zorlayan katastrofik olaylarla bu kadar yoğunca karşılaşabiliyoruz.

Kim bilir belki de Foucault hapishane ve tımarhanelerden önce pedofilinin gelişimini inceleseydi biyo iktidar olgusunun başlangıç çağlarını da kapitalizmden çok öncesine taşırdı.

“Henüz on dördünde körpe bir yavru” “on dördünde baş döndüren ay gözlü bir Banu” gibisinden yakıştırmalarla şefkat gösterilmesi gereken çocukların masumiyetini salyalarını akıta akıta tecavüz sahnelerine meze yapan kudurgan tecavüzcü erkek zihniyeti tarihin yüz karasıdır ve her çağda lanetlenmeyi hak eder.

Çocuk evlilikleri toplumun kanayan yarasıdır ve yaraya sebep olan da sömürü çarkı üzerine kurulu sistemdeki çarpıklık ve yozluklardır.

Tecavüz illeti sadece çocuk yaşta evlendirilen kız çocuklarıyla sınırlı değil. Bir de Ensar yurtlarında, Kuran kurslarında, okullarda müdürleri, yöneticileri, öğretmenleri, hocaları tarafından tecavüz ve istismar edilen kız ve erkek çocuklara yaşatılanlar var.

Yangınlar semenderin yudumlarından püsküren suyla sönmüyor. Yangın bu toplumun yüreğinde ve her geçen gün harlanarak etrafa kıvılcımlar saçıyor ve yangın gittikçe büyüyor.

 

Continue Reading

EN SON EKLENEN HABERLER

Haberler10 saat ago

17-25 Aralık yolsuzluk iddialarına adı karışan bakanlar ne yapıyor?

17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, şüphesiz Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hayatını en fazla etkileyen olaylardan biri. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki...

Dünya10 saat ago

Sri Lanka saldırılarını IŞİD üstlendi

Sri Lanka’da üç kilise ve beş yıldızlı üç oteli hedef alan eş zamanlı bombalı saldırıları IŞİD üstlendi. Örgütün yayımladığı açıklamada, “Sri...

Politika10 saat ago

Buldan: İnsanlığın yerlerde sürüklendiği bir noktadayız!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, 23 Nisan özel gündemiyle toplanan Meclis Genel Kurulu’nda konuştu. Buldan’ın konuşma...

Politika10 saat ago

HDP’nin Meclis yeni Grup Başkan vekili Oluç

Ayhan Bilgen’in 31 Mart Yerel Seçimlerinde Kars Belediye Eşbaşkanı seçilmesinden sonra Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yeni Grup Başkanvekili İstanbul Milletvekili...

Güncel10 saat ago

Oyuncu Deniz Çakır’a hapis talebi

Oyuncu Deniz Çakır’ın, Beşiktaş’taki bir kafede bulunan bazı kadın müşterilere söylediği sözlerle, “halkın bir kesimini, sosyal, sınıf, din, mezhep, cinsiyet,...

Güncel10 saat ago

Tonlarca domates ve çilek Türkiye’ye geri gönderildi

Rosselhoznadzor basın dairesinden yapılan açıklamada, ajansın Bryansk ve Smolensk müdürlüklerinde görevli çalışanların geçici muhafaza depolarında tutulan Türk menşeili toplam 39.5...

Haberler10 saat ago

Kars’ta protokol krizi: Tugay komutanı tokalaşmadı

Kars’ta 23 Nisan kutlama törenlerine 14. Mekanize Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Özgür Nuhut, Kars Belediye Eş Başkanları ile tokalaşmadı. Kars...

Forum11 saat ago

Sırça köşk çatırdıyor!

ALİ ERDOĞAN Saygı ile andığımız edebiyatçı Salahattin Ali, Edebiyat dünyasına sayısız eserler bırakmıştı. Halk TV’nin açtığı kitap kanpanyasında sekiz kitabını...

Güncel14 saat ago

YSK kararını verdi: KHK’liler oy kullanabilir

AKP’nin KHK ile ihraç edilenlerin oy kullanmaması yönündeki itirazı YSK tarafından reddedildi. AKP, YSK’ye sunduğu ek dilekçede KHK’lilerin oy kullanamayacağını...

Haberler15 saat ago

Almanya’dan silah ihracatında Türkiye 19’uncu sırada

Almanya’nın silah ve teçhizat ihracatında bu yılın ilk üç ayında düşüş kaydedildi. Yeşiller milletvekili Omid Nouripour’un soru önergesine Ekonomi Bakanlığı’nın...

Röportaj15 saat ago

Kati Piri: AB Erdoğan’ın otoriterliğine güç veriyor

Avrupa Parlamentosu (AP) Hollanda milletvekili ve Türkiye Raportörü Kati Piri, AKP iktidarının Türkiye’yi felakete sürüklediğini belirterek, “Türkiye basın konusunda hiçbir...

Güncel15 saat ago

HDP, Kemal Türkler’i mezarı başında andı

1 Mayıs Dünya Emekçi gününe sayılı günler kala Halkların Demokratik Partisi (HDP), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurucularından ve onursal...

Advertisement

Facebook

Öne Çıkan Yazılar

bahis siteleri kaçak bahis siteleri kaçak iddaa siteleri casino siteleri film izle canl? iddaa

porno izle

porno indir

istanbul escort