Connect with us

.

Aziz Tunç

Hayırda hayırlı bir gelecek üretmek mümkündür

AZİZ TUNÇ

Published

on

16 Nisan referandumu sadece ortaya çıkarttığı tarihsel sonuçla sınırlı olarak ele alınmamalıdır. 16 Nisan referandumu,  aynı zaman da özgün bir sosyo- politik deney olarak ta anlamlı ve değerlidir.

Ancak, ‘hayır’cılar arasındaki politik farklılıktan dolayı bu deney, hak ettiği ölçüde ele alınıp tartışılmadı. Tam tersine alışılmışlığın rahatlığı ve pratik sorunların yoğunluğu içinde, bu önemli olgu ele alınamadı, tartışılamadı. 16. Nisan referandumunda ortaya çıkan ‘hayır’ enerjisine karşı bu ilgisizliğin  doğmasında, ‘hayır’cıların politik farklılıklarının önemli bir rol oynadığı görülmektedir.

Gerçekten de ‘hayır’cıların içinde, birbirinde farklı birçok parti ve çevrenin bulunduğu bilinmektedir. Başta HDP’liler ve devrimci demokratik kesimler olmak üzere, MHP’lilerin muhalif kesimi,  CHP’ye oy verenlerin kahır ekseriyeti,   Saadet Partililer, AKP’ye oy verenlerin bir kısmı ‘hayır’cıları oluşturmaktadır.  Bu durumda,  sayısal olarak demokratik bilinçle ‘hayır’ diyenlerin sayısının, %10’ların biraz üstünde olduğu, ‘hayır’cıların geriye kalan %30’lara yakın bölümünün ise  belirtilen kesimlerde oluştuğu hesaplanmakta ve görülmektedir. Bu verileri çıkış noktası yapan kimi birey ve çevreler, buradan hareket ederek, ‘hayır’cıların ortak hareket edebilecekleri ve beraber toplumsal bir güç ve değer üretebilecekleri  konusunda kuşkulu davranmaktadırlar.

Bu yaklaşım, soyut-sübjektif düşünce ve kabullerin, objektif olguların  yerine ikame edilmesinin  tipik bir örneğidir.

Öncelikle bilinen bir gerçeği bilince çıkartmak, göz önünde tutmak gerekir. Toplumsal hayatta büyük değişimler ilgili toplumun yüzde yüzünün ayağa kalktığı durumlarda yaşanmamaktadır. Tarihte yaşanmış hiç bir devrim,  ilgili toplumun tamamının harekete geçtiği zaman ve anlarda olmamıştır. Devrimler ve büyük toplumsal dönüşümler, bunları talep eden toplumun en militan kesimlerinin, apolitik veya geri kesimleri harekete geçirmesinin sonucunda gerçekleşmiştir.

Yani Çin devrimini, Sovyet devrimini ve diğer bütün devrimleri gerçekleştiren kitle, adı geçen ülkelerin ezilenlerinin tamamı değillerdi. Aynı şekilde devrim için ayağa kalkan ve devrimi gerçekleştiren bu kesimlerin hepsi aynı politik partinin mensupları,  tek bir politik görüşe sahip insanlar değillerdi.

Bu durum bugün gözümüzün önünde gerçekleşen Kürt devriminden de yaşanmaktadır. Özgürlük için ayağa kalkmış olan Kürt halkının büyük bir kısmı, bugün savundukları politik partiyi değil, başka partileri destekliyor ve savunuyorlardı. Dünün sistem partilerini savunan Kürt, bugün özgürlük için mücadele eden, beden ödeyen Kürt olmuştur.

Böyle durumlarda, devrimleri veya toplumsal dönüşümleri gerçekleştiren kitlelerin o an içinde bulundukları siyasal görüşleri, sosyal konumları, etnik ve dinsel kimlikleri hiç bir anlam ifade etmemiştir. Asıl olan o anda ortaya koydukları devrimci pratik olmuştur.

Demek ki  ‘hayır’cı seçmenin bir kısmının, AKP, MHP ve CHP seçmeni olması ‘hayır’dan ortaya çıkan sonucun ‘hayır’lı olması gerçeğini ve ‘hayır’ın objektif olarak yarattığı demokratik sonucu değiştirmez. Yani bu insanların ortaya koydukları güç ve enerjilerini politik kimliklerine aitmiş gibi ele almak klasik bir alışkanlıktan kurtulamamanın sonucudur ve doğru değildir.

Elbette bu oyların bir kısmına sahiplik etmeye çalışan partilerin yönetim kadrosunu, onların çıkar hesaplarını, halkın objektif olarak ortaya koyduğu muhalif tutumun dışında tutmak gerekir.

Dolayısıyla hayırla ortaya çıkan sonuç, hangi siyasal partye oy vermiş olurlarsa olsunlar,  objektif olarak devrimcilerin ve demokrasi güçlerinin lehine bir sonuç olarak tarihe kaydedilmiştir.

Bilindiği gibi hayırda ortaya çıkan durumun benzeri bir durum, Geziden de açığa çıkmıştı. Ancak oradan da farklı politik görüşlerde olmak, sonuç itibarıyla yapılan eylemin muhtevasını değiştirmemiş, Gezinin devrimci içeriğini sulandırmamış, değiştirmemişti. 16 Nisan referandumunda ortaya çıkan hayır enerjisi de aynı şekilde ele alınmalıdır.

16 Nisan referandumunda ortaya konan hayır olgusunun doğru anlaşılması için bir başka boyutunun da doğru değerlendirmek gerekir. 16 Nisan referandumun da olan teknik olarak bir oy verme seçim işlemiydi. Ancak bu durum, sanki bir seçim yaşanmış gibi bir kafa karışıklığına yol açmaktadır.

Yaşanan referandum bir seçim değildi ve öyle yaşanmadı.  Seçimlerde her parti, kazanmak için uğraşır. Bu durum her partiyi birbirinin yani diğer partilerin rakibi  olarak hareket etmesine, bir birine karşıt olarak çalışmasına yol açar.  Yaşanan referandumda yani hayır da  ise, bundan tamamen farklı olarak bütün siyasal partiler, birbirine muhtaç olduklarını bilerek  ortak amaç uğruna birbirlerine zarar vermemeye dikkat etmişlerdir. Yani seçimlerin doğal ve zorunlu sonucu olan karşıtlık, rekabet etme durumu, hayırda ortak amaç için bir birini kollamaya dönüşmüş, öyle yaşanmıştır. Seçimlerdeki ben kazanmalıyım çizgisinden kaynaklana rekabetçi karşıtlık çizgisinin  yerine, ortak hedefin kaybetmesini  esas alan çizgi almıştır.

Burada ayıt edici bir diğer nokta ise, hayırcıların hiç bir kesimi devlet, tarafında desteklenmemiştir. Çünkü AKP, devletin tüm olanaklarını sadece kendisi için kullanmıştır. Hâlbuki yaşanmış bütün seçimlerde, partilerin bazıları, farklı ölçülerden de olsa devletin desteği ile faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu durum hayırın hangi zorlukları aşarak büyüdüğünü ve bu nedenle ne kadar değerli olduğunu göstermesi açısında önemlidir.

Bütün bu uzun açıklamanın amacı, hayırla ortaya çıkan enerjinin, hayırlı bir sonuca taşınabileceğine olan inançtır. Hayırın enerjisi bu zalim düzeninden çıkılmasını sağlayacak bir rol oynayabilir.

Bunun için  yapılması gereken, hayır enerjisini  gereksiz polemiklerle zayıflatmak değil,  hayırın korunması, sürdürülmesi  ve büyütülmesi olmalıdır. Bu mümkün mü ve nasıl olacak?

Aslında bu iki sorunun cevabının pozitif olduğu yaşanan pratiklerle görülmüştür. Hem Gezi de hem de referandumda, toplumun farklı kesimlerinin birlikte ve ortak bir hedefe karşı konumlanabilecekleri, sonuç alıcı ve başarılı bir mücadele yürütebilecekleri açığa çıkmıştır.

Bu nasıl olmuştur?  Hayır kampanyasında kimse kimseyi engellememiş, ötekileştirmemiş,  yok saymamıştır. Herkes diğerine ihtiyacı olduğunu bilmenin sorumluluğuyla kampanyasını yürütmüş, çalışmasını yapmış, birbirlerine karşı özenli ve hassas yaklaşmıştır. Kimse diğerinin sırtında kendisini üretmeye çalışmamış, her özne kendisiyle birlikte diğerinin de büyümesini istemiş ve ona göre davranmıştır. HDP’liler MHP’lilerin kendilerini büyütmelerinden rahatsız olmadıkları gibi,  MHP’lilerde tüm HDP seçmeninin hayır demesini istemiş ve beklemiştir.

Nasıl olacağının yolu budur ve bu yolun, mümkün ve isabetli olduğu test edilerek,  denenerek,  ispatlanmıştır.

Bu gün yapılması gereken Erdoğan diktatörlüğünü istemeyenlerin aynı yöntemle aynı sonuca doğru mücadeleyi geliştirmesidir. Aynı durum devam etmelidir.

Bunun için neler yapılabilinir? Öncelikle hayır kampanyalarında değerlendirilen araç ve yöntemler güncellenerek sürdürülebilinir. Hayır komiteleri,  hayır gazeteleri bu anlamda işlevsel bir rol oynamışlardı ve bunların devam etmesi için çalışılabilinir. Yeni ve uygun araçlar ve yöntemler üretilebilinir. Ortak bir yayın, esnek ancak işlevsel bir platform olabilir veya daha özgün yaratıcı araç ve yöntemler geliştirilebilinir. Burada esas olan kimsenin büyümesinden rahatsız olmamasıdır. Kimsenin Erdoğan’ın devletine sırtını dayamamasıdır.

Hayır sosyo- politik bir gelecek kurmanın aracı olarak görülmemelidir, çünkü öyle değildir. Eğer böyle ele alınır ve her farklı özne kendi siyasal planını projesini hayırın gücü ile kurmaya çalışırsa ortaklaşmanın zemini ortadan kalkacaktır. hayır, siyasal bir sistem kurmanın aracı değil,  her toplumsal kesimin karşı olduğu bir diktatörlüğü yıkmanın aracı olarak görülmelidir, çünkü ancak o zaman anlamlı işlevsel ve sonuç alıcı olacaktır. Kürt halkının demokrasi ve özgürlük mücadelesi ve Türk, Kürt, Alevi ve bütün demokratik kesimlerde halkların emeği, bilgisi ve tecrübesiyle üretip pratikleştirdiği gezi ve 16 Nisan pratikleri, geleceğe umutla bakmamızın temelini oluşturmaktadır. Bu nedenle Türkiye halkları, hayırı daha hayırlı sonuçlar almak amacıyla koruyacak, büyütecek  ve geliştirecektir.

Hayır olgusu seçimlerden farklı çok isabetli bir örnek olarak önemlidir.  Farklı farklı politik görüşleriydiler ve nede o an sahip oldukları siyasal görüşleri, devrimi gerçekleştiren partinin görüşleriydi. Böylece devlette beslene bu kesimlerin muhalefetleri güdük ve sınırlı kalmıştır.

Bu düzeyde bir ortaklaşma çok sık yaşanan bir deney değildir. Bundan önce mutlaka devlette beslendikleri için bir biçimde muhalefet içinde bulunmuyor veya farklılık üretiyorlardı. Bugün bunu yapamadılar. MHP itildiği ve geleceğinin korkusuyla hayır demek zorunda kaldı. Ve bunların istikrarlı bir hayır sürdüremeyeceği açıktır. CHP kitlesi kararlı bir hayır dedi çünkü çok açık bir yaşam kaygısı içindedirler. CHP yönetimi bu kararlı hayıra karşı duramayacağı için ortaklaşmak zorunda kaldı.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Aziz Tunç

Erdoğan kazanırsa ne olur?

AZİZ TUNÇ

Published

on

Erdoğan’ın yönetememekten kaynaklı erken seçim kararından sonra, doğal olarak, siyasal/toplumsal gündem seçimler oldu.

Aynı kapsamda ele alınması gereken en temel konu, Erdoğan’ın seçimi kazandıktan sonra olabileceklerin iyi tanımlanmasıdır. Erdoğan bu seçimi kazanırsa tasarladığı bütün fantezilerini gerçekleştiremeye çalışacaktır.

Erdoğan ilk olarak, Osmanlı devletinin yayılmacı politikalarına uygun pratik uygulamaları devreye koyacaktır.  Bu politikaların en belirgin yanı ise Türk devletinin Ortadoğu’da, özellikle Kürdistan’ın diğer parçalarını işgal etmek istemesidir.  Erdoğan’ın ve Türk devletinin Efrin’i işgal girişimi, Şengal’e yapılan saldırı ve güney Kürdistan da gerçekleştirilen işgalci saldırılar ve kurulan üsler, Erdoğan’ın söz konusu işgalci saldırılarını çok açık olarak ortaya koymaktadır.

Erdoğan’ın Suriye ve Irak üzerinde Kürdistan’ın işgaline yönelik saldırıları, lokal ve konjektürel saldırılar olmayıp, kapsamlı, çok yönlü ve stratejik politikaların sonucudur. Bu gerçeğin anlaşılması ve tespit edilmesi, güncel politikaların ve seçim kararının doğru anlaşılması için önemlidir. Çünkü bu yayılmacı politik yönelim, Erdoğan’ın ideolojik-siyasal zihniyetinin ve bugüne kadar uyguladığı siyasal pratiğin gereği olarak vazgeçemeyeceği bir yönelimdir.

Erdoğan, temel ideolojik- politik dayanaklarından birisi olan ırkçılığı diri ve kullanıma hazır tutabilmek için işgaller yapmak zorundadır. Ayrıca Kürt özgürlük taleplerini bastırabilmek için de Kürdistan’ın özgürlüğe yakınlaşan, Rojava ve Güney Kürdistan’ı kontrolüne almak zorundadır. Bu iki temel neden, Erdoğan’ın seçimleri kazanması halinde, savaşçı/katliamcı bir dış politika izleyeceğini göstermektedir. Yani 24.  Haziran’dan sonra eğer Erdoğan seçimlerin galibi olabilirse, Türk devleti daha büyük savaşlara yönelecektir.

Erdoğan, seçimleri kazandığında bir yanda bu yayılmacı saldırıları sürdürürken aynı anda Kuzey Kürdistan’da ve elinin uzandığı her tarafta Kürtlere yönelik saldırılarını yoğunlaştıracak, çeşitlendirecektir.  Özellikle Kürt halkının örgütlülüğüne karşı adam kaçırmak, suikastlar yapmak dahil elinden gelen her türlü yol ve yöntemi kullanacaktır.  Kürtler Erdoğan’ın baş düşmanı, Kürt halkının iradesini kırmak ilk hedefi olacaktır.

İkinci olarak Erdoğan, 24. Haziran seçimlerini kazanabilirse, kurmak istediği DAİŞ’çi devletin günlük hayatta uygulanmasını arzu ettiği eksik kalan kurallarını uygulamaya başlayarak, toplumsal hayatı DAİŞ zihniyetine göre yeniden şekillendirecektir.  Bu anlamda yapılan düzenlemelerin yanında yeni yeni masum gibi görünen ama tamamen gerici bir yaşam tarzını dayatan düzenleme ve uygulamalar gündeme gelecektir.   Değişik yöntemler kullanılarak herkesin namaz kılması, camiye gitmesi zorunlu hale getirilecektir.  Son dönemde uygulanamaya başlanan kadınların ayrı otobüslere bindirilmesi her tarafta ve zorunlu hale getirilecektir.  İmamların nikah kıyması, kadınların çarşaf giymesi ve benzeri kuralların zor yöntemi kullanılarak uygulanması gündeme gelecektir.  Bununla birlikte Alevilere yönelik olarak, uygun koşulların oluşması için bekletilen katliamcı saldırılar, Erdoğan’ın bu seçimleri kazanması halinde gündeme gelecek, pratikleştirilecektir.

Cezaevlerine saldırılar, Erdoğan’ın seçimi kazanmasından sonra yapılacak en büyük insan hakkı ihlali ve en insanlık dışı ölümcül saldırılar olacaktır.   Özellikle özgür tutsaklara yönelik olarak, 19. Aralık 2000’de yapılan ve toplumla alay edilircesine adına “hayata dönüş operasyonu” denen katliamcı saldırıların bir benzerinin yaşanması Erdoğan’ın 24. Haziran seçimini kazanması halinde söz konusu olacaktır. Yani Erdoğan’ın kazanması demek, cezaevlerinde yeni bir “hayata dönüş operasyonu” demektir.

Erdoğan’ın 24. Haziran seçimlerini kazanması demek işçilerin bütün kazanımlarını kaybetmesi, zaten çok az kalmış olan örgütlü gücünün bir bütün olarak tasfiye edilmesi ve emeğin en değersiz “değer” haline gelmesi demektir. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, “Reis”in ve uşaklarının önüne gelen her emekçiye en aşağılık hakaretleri edebilme imkanına kavuşması demektir.

Erdoğan, seçimlerden sonra kurmak istediği düzende “komünist öğrencilerin okuma hakkını” gasp edileceğini açıkça belirtti. Bu demektir ki Erdoğan kendi istediği imanlı/eli bıçaklı katillerden olmayan gençlerin yaşam hakkına saldırmak istemektedir.

Erdoğan her türlü demokratik hakkın kullanımını demokratik kurumların varlığını da ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Çünkü zaten var olan her şey yani bütün eşitsizlikler ve baskılar, dine aykırı değildir ve bütün bu kurallara baş kaldırmak dine isyan etmektir.  Tabii dine başkaldırmanın cezasız kalması söz konusu olmayacaktır.

Erdoğan’ın mevcut sistemle yaptığı baskıları yetersiz bulması, daha çok baskı uygulayabileceği bir sistem/devlet kurmaya çalışması, bunun için baskın ve eşit olamayan koşullarda bir seçime başvurması, aslında onun ne kadar zor durumda olduğunu göstermektedir.

Temel soru şudur: Erdoğan, yapılacak olan 24. Haziran seçimlerini kazanır ve belirtilen bir toplumsal hayatı Türkiye ve Kürdistan halklarına dayatabilir ve bundan başarılı olabilir mi?  Başta Kürt halkı ve alevi inancından olan halklar olmak üzere bütün Türkiye halklarının tasarladığı gelecek ile Erdoğan’ın dayattığı gelecek, taban tabana zıt iki toplum tasarımıdır. Bu nedenle Erdoğan’ın bu siyasal zihniyeti Türkiye ve Kürdistan halklarına kabul ettirmesi hiç ama hiç mümkün değildir. En fazla zor ve hile yoluyla sosyo- politik sistemini dayatmaya çalışacak, ancak kabul ettiremeyecek onay alamayacaktır. Halkların yaşamın derinliğinden edindiği tarihsel tecrübeleri ve sezgisel bilinci,  Erdoğan’ın suratına bir şamar gibi patlayacak,  Erdoğan’ın fantezileri değil, ezilen Türkiye ve Kürdistan halklarının gerçekliği kazanacaktır.

Continue Reading

Aziz Tunç

Erdoğan istediğini yapabilir mi?

AZİZ TUNÇ

Published

on

Türk devletinin ve Erdoğan’ın siyasetine ilişkin yapılan tüm analizlerin amacı felaket tellallığı yapmak veya karamsar bir tablo çizmek değildir. Erdoğan’ın ve Türk devletinin politikalarına karşı mücadele edebilmek, bu gerçeklerin doğru anlaşılmasını  gerektirmektedir.

Temel soru şu, Erdoğan kurmak istediği “yeni İslamcı/Osmanlıcı devleti” kurabilir mi?  El cevap, “hayır”, Erdoğan’ın sistemini kurabilmesi mümkün değil.  Erdoğan’ın istediği İslamcı/Osmanlıcı Türkçü devlet yapılanması bölge halklarının özelliklerine ve siyasal
gelişmelere uygun değildir.  Öncelikle Erdoğan’ın sistemini kurmasını önleyen büyük bir Kürt direnişi yaşanmaktadır.   Bunların yanında Aleviler   ve diğer demokratik toplumsal güçler Erdoğan’ın bu kanlı, karanlık, faşist planını önleyecek birikime ve güce sahiptirler.

Söz konusu toplumsal grupların sürdürdüğü demokrasi mücadelesi sadece kendi özgürlüklerini kazanmak amacıyla ortaya koydukları bir mücadele değildir. Bu güçlerin mücadelesi, Erdoğan’ın geliştirdiği İslamcı/Osmanlıcı politikaların önünü keserek insanlığın büyük bir beladan kurtulmasını sağlayacak olan bir mücadeledir.

Erdoğan, “tek adam” olarak, yukarıdan aşağıya ve zor yoluyla İŞİD’çi ve ırkçı bir sistemi kurmaya çalışmaktadır. Kurmak istediği yeni İslamcı/Osmanlıcı devlet, ancak “tek adam”lık üzerinde şekillenecek olan faşist bir sistemdir. Bu sistemin kurulabilmesi için, ırkçılık ve dinsel gericilik, başvurulması gereken en işlevli iki argüman olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Erdoğan’ın sistemini kurabilmesi için bu iki argümanı kullanarak, Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırması ve dinsel normlarla yönetilecek bir toplumsal/siyasal şekillenme yaratması gerekiyor.

Ancak Türk devletinin bütün baskı ve yok etme çabalarına rağmen Kürt halkının direnişi büyüyerek bugüne geldi. Kürtler, cumhuriyet boyunca sürdürdükleri özgürlük kavgalarında, hiçbir dönem bugün oldukları kadar güçlü, bugün oldukları kadar örgütlü ve meşruiyetleri kabul edilmiş bir durumda olamadılar. O nedenle Kürtler, kaybetmeyecek, tam tersine bugün sahip oldukları örgütlülükleri ve kitlesel destekleri ile uluslararası meşruiyetleri sayesinde   kazanacaklardır. Dolayışla Kürtler, Erdoğan’ın faşist sistemini kurmasını engelleyecek yegâne toplumsal/siyasal güçtürler.

Sanılanın aksine, siyasal iktidarların bütün zorlamalarına rağmen, Türkiye halklarının temel sosyolojik özellikleri Erdoğan’ın İŞİD’çi İslamcı bir yönetim biçimine uygun değildir. Türkiye toplumunun genel çoğunluğu, böyle bir yöntemi kabul etmemektedir.

Türkiye halklarının İslam’ı algılamaları ve yaşamaları, fanatik İŞİD’çi İslam anlayışına uygun değildir.  Öncelikle Anadolu ve Kürdistan’daki Alevi toplumunun yoğunluğu ve bu toplumun inancını ısrarla sürdürmesi, ayrıca Anadolu ve Kürdistan’ın farklı dinlerden
toplumları barındırıyor olması, genel olarak toplumun, her baskıya ve asimilasyona rağmen, İŞİD’çi bir özellik taşımasını önlemiştir.

Erdoğan, Türkiye halklarının yıllardır sürdürdüğü demokrasi mücadelesinin gücünden ve birikiminden dolayı da istediği sistemi kuramayacak, aynı şekilde bölge ve dünya halklarının demokratik desteğinden dolayı da kaybedecektir.

Erdoğan, her ne kadar emperyalist hülyaların sahibi olsa da Türk devleti, emperyalist devlet olmanın yapısal özelliklerine sahip olmadığı için de kaybedecektir.  Gerçi emperyalist bir altyapı olmadan da işgalci bir devlet olunabilinir, işgalcilik, emperyalist olmanın önkoşulu değildir, ancak emperyalistleşmenin yolunu açabilir.  Bu nedenle Türk devleti, emperyalist bir altyapıya sahip olamadığı halde, yayılmacı/işgalci siyaset izleyebilir.  Ancak mevcut koşullarda bu siyaseti hâkim kılması mümkün olamayacaktır.

Erdoğan, faşizmin özgün bir biçimini kurumsallaştırmak istemektedir. Buna karşı çıkan ve engel olan herkesle düşman olması bu politikanın sonucudur. Erdoğan’ı ve faşizmini alt etmek ise, Kürtlerin, Alevilerin, tüm Türkiye halklarının ve dünyanın tüm ezilenlerinin
önündeki hayati görevdir.

Hiç kuşku olmasın ki direnen örgütlü halklar, bu görevi zaferle taçlandıracak, faşizmi yenerek özgürlüğü kazanacaklardır.

Ezilenler, Kürtler, Aleviler ve tüm demokrasi güçlerinin tamamının yakınmaya, tereddüt etmeye, itirazlar geliştirmeye ne hakkı ve ne de zamanı olmamalıdır. Faşizmin kanlı katliamcı politikalarında zarar gören herkesin direnişin saflarında yerini alması, hem kendi kişisel yaşamı için zorunludur ve hem de toplumsal hayatın selameti için şarttır. Mutlaka kazanma ruhuyla sürdürülen mücadeleyi yenen hiçbir güç olmadı, halkların örgütlü direnişini bastıran hiçbir mekanizma yaratılmadı.  Haklı olan ve direnenler kazanacaktır.

Continue Reading

Aziz Tunç

Türk devletinin Kürtlere karşı topuyekun savaşı

AZİZ TUNÇ

Published

on

Kürt sorununun devasa özelliği ve Türk devletinin soykırımcı politikaları, toplumsal hayatta beklenemedik, hayal bile edilmeyecek, önceden tasarlanamayacak çok ilginç gelişmelere yol açmaktadır.
Türk devleti, Kuzey Kürdistan’ın her parçasında, Efrin’de, Rojava’da, Güney Kürdistan’da ve Kürtlerin yaşadığı dünyanın her köşesinde, Kürtlere karşı çok yönlü bir savaş sürdürmektedir. Böylece Kürt halkının özgürlük mücadelesini, her yol ve yöntemi kullanarak engellemeye çalışmaktadır. Türk devletinin kullandığı savaş yöntemlerden birisi de ilişkili olduğu ve Kürtlerin de bulunduğu ülkelerde Kürtleri etkisizleştirmek ve zor durumda bırakmak, faaliyetlerini engellemeye çalışmaktır. Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü bu savaşının bir cephesi de bu anlamda Avrupa ve elbette Almanya Türk devletinin Kürtlere karşı açtığı bu cephenin ilk ve en belirgin alanlarıdır.
Zaten Erdoğan’ın yönettiği Türk devletinin, Kürt halkına karşı sürdürdüğü kirli savaşı yaygınlaştırmakta ve derinleştirmekte olduğu biliniyor. Efrin’in işgalinden sonrasının da geleceğini söylemesi, Kuzey Kürdistan’daki saldırılar, Türkiye’nin her tarafında Kürt kurumlarına karşı sürdürülen gözaltı ve tutuklama terörü, Almanya’da Kürt sembollerinin yasaklanması, Çekya adlı devletin Salih Müslüm’ü tutuklaması, Kürt Mezopotamya yayınevinin ve Kürt yurtseverlerinin evlerinin basılması, demokratik etkinliklere çıkartılan engeller gibi birçok saldırı, Türk devletinin savaşı derinleştirmek ve yaygınlaştırmak istediğinin en son ve en açık ifadeleridirler.
Fransa’da üç Kürt yurtsever siyasetçisini katleden MİT, Almanya’da Kürt halkının temsilcilerini izlemekte, taciz ve tehdit etmektedir. Her fırsatta, özellikle Türk devlet yetkilileriyle yapılan görüşmelere bağlı olarak, Kürtlerin demokratik haklarını kullanmaları sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede Almanya, Kürtlerin sembollerini yasaklamış bulunmaktadır. Yapılan etkinliklerde, hem kitlesel katılımın önlenmesi, hem de yapılan eylemin etkisinin sınırlandırılması için bir dizi engel çıkartılmaktadır. Aynı düşmanca uygulamaların sonucu olarak Almanya’da Alevi kurumlarının kapıları işaretlendi, Kürt sporcu Deniz Saki saldırıya uğradı. Almanya’nın Türkiye’de tank fabrikası kurması ve verdiği silahların bedeli, Kürt kanıyla ödenmektedir.
Gerçek olan o ki Türk devleti, Kürtlerin özgürlük mücadelesini, kurumsal siyasal varlığı için tehlike olarak görmekte ve Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırmayı varlığının ön şartı olarak görmektedir. Dolayısıyla Türk devleti, geleceğini sürdürebilmek için Kürtlerin önce siyasal ve örgütsel varlığını sonra da toplumsal varlığını yok etmeyi birinci, asli ve hayati görevi olarak belirlemiş bulunmaktadır. Türk devleti, bu nedenle, bütün faaliyetlerini buna göre planlamaktadır. Deyim yerindeyse, işini gücünü bırakmış, her cepheden Kürtlere karşı savaşmaktadır.
Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın her devletinin Kürtlere uzak durmasının nedeni, Türk devletinin bu politikasından kaynaklanmaktadır. Türk devleti, dünyanın her devletini, rüşvet veriri gibi silah satın alarak, ihale vererek veya şantaj yaparak Kürtlere karşı tutum almaya zorlamaktadır. Bunun sonucu olarak devlet zoruyla gasp edilen halklarının emeği, Kürt düşmanlığı için harcanmakta, yoksulluk ülkeye kader olarak dayatılmaktadır.
Avrupa ve dünya devletleri, özellikle Almanya, Erdoğan’ın diktatörlük heveslerine, faşizan uygulamalarına, saldırı ve katliamlarına karşı mücadele eden Kürtleri ve demokratik kamuoyunu baskılayarak, Almanya halklarına hizmet etmiş olamaz.
Türk devletinin yurt dışında faaliyet yürüten resmi ve yarı resmî kurumları ile sözde sivil kurumlarının tamamı Türk devletinin denetiminde çalışan birer ırkçı/gerici devlet aparatı durumdadırlar. Osmanlı Ocakları gibi sözde sivil kurumlar ile Türk Diyanet Kurumuyla bağlantılı sözde dini kurum ve bu kuruma bağlı bütün camiler, Türk devletin yönlendirmesi denetimi ve imkanlarıyla tamamen birer ırkçılık gericilik merkezi gibi çalışmaktadırlar. Bu camilerin her biri ırkçılığın ve gericiliğin üretildiği ve oraya giden kitlelere dayatıldığı, ayrıca Kürtlere Alevilere ve demokratik kamuoyuna yönelik olarak her türlü nefretin düşmanlığın ve ötekileştirmenin ana merkezleri olarak işlev görmektedirler. Bu kurumlara gidip gelenler, genellikle, ırkçılığın ve dini gericiliğin hizmetçisi durumuna getirilmişlerdir.
Türk devletinin denetiminde bulunan çok sayıda kurum, bu bağlantıların sağlandığı en etkili organlardırlar. Devletin denetiminde bulunan bu kurumlar bir yanda topluma ırkçılık ve dini gericilik empoze ederken, bir yandan da paramiliter unsurları cesaretlendirmekte, eğitmektedirler.
Türk devletinin yaptığının anlaşılması için, şu gerçeğin ortaya konması gerekiyor. Dünyanın hiçbir devleti, Türk devletinin yaptığı gibi, yurt dışında yaşamak zorunda bıraktığı vatandaşlarını, kendi politik amaçlarına alet etmemiş, onları bu düzeyde arka bahçe olarak kullanmamıştır.
Almanya’nın gerek devlet olarak aldığı baskıcı tutumun ve gerekse Almanya’da faaliyet gösteren Osmanlı Ocakları gibi ırkçı gerici kurumların Kürtlere yönelik saldırılarının tamamı Türk devletinin politikalarının ve karanlık ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Türk devleti, yurtdışında yaşayan vatandaşlarını bu amaçla kullanmaya, 12 Eylül. 1980 darbesiyle başlamıştı. O dönem Abdullah Çatlı gibi katiller aracılığıyla başlattığı cinayet, katliam ve saldırılarına bugünde aynı yöntemle devam etmektedir. Almanya’nın izlediği engelleyici anti demokratik tutumun da Türk devletinin özel çabalarının sonucu olduğu bilinmektedir.
Ancak hiçbir karanlık ilişki ve uygulama, ne zalimlerinin iktidarını kurtarmıştır ve ne de mazlumların özgürlük mücadelesini bastırabilmiştir. Özgür gelecek uğruna bedel ödeyenler tarafında yaratılacaktır.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI