Connect with us

.

GÜNCEL HABERLER

14 yılda işlenen bin 352 ‘faili meçhul’ cinayetten sadece 2 fail ceza aldı, onlarda dışarıda

AleviNet

Published

on

Diyarbakır Barosu’nun öldürülen Başkanı Tahir Elçi tarafından başlatılan, JİTEM’in aktif olduğu 1988-2002 yılları arasında yaşanan “faili meçhul” cinayetlerle ilgili veri taban çalışması tamamlandı. Çalışma sonucunda, bin 352 “faili meçhul” dosyasından sadece 2’sinde faillerinin ceza aldığını ve bunlarında cezaevlerine girmediği kaydedildi.

Diyarbakır Barosu, 90’lı yıllarda işlenen ve adliyelerin tozlu raflarında çürümeye terk edilen “faili meçhul” cinayet ve zorla kaybettirme dosyalarına ilişkin bilgileri veri tabanına aktarmak, mağdur ailelere hukuki destek vermek ve bu tür dosyalar üzerinde çalışan avukatlara kolaylıklar sağlamak amacıyla 18 aydır yürüttüğü projeyi tamamladı.

‘PROJEYİ HAZIRLAYAN TAHİR ELÇİ FAİLİ MEÇHUL CİNAYETE KURBAN GİTTİ’

Avrupa Birliği (AB) tarafından desteklenen “Daha adil bir gelecek için; cezasızlıkla mücadelede avukatın rolünün güçlendirilmesi ve mağdurun bilgilendirilmesi” isimli projenin asistanı Avukat Sidar Avşar projenin amacını, yaptıkları çalışmaları ve elde edilen bilgileri paylaştı. Bu projenin ömrünü faili meçhul cinayetlere ve ağır insan hakları ihlallerine karşı mücadele adayan Diyarbakır Barosu eski Başkanı Tahir Elçi tarafından bizzat hazırlandığının bilgisini veren Avşar, Elçi’nin bu proje sürecinde “faili meçhul” cinayete kurban gittiğini söyledi.

Geçmişte devlet görevlilerinin işlediği suçlarda cezasızlık politikası uygulandığını ifade eden Avşar, “Bu projede geçmiş yıllarda işlenen faili meçhul cinayetleri ışık tutmak aydınlatmak ve ortaya koymak amacıyla bu çalışmaya başladık. Projeyi JİTEM faaliyetlerinin daha yoğun olduğu 1988 ve 2002 yılları arasında sınırlı tuttuk. JİTEM ve devlet eliyle işlenen zorla kaybettirme, köy yakma, işkence ve infazlara odaklandık” diye kaydetti.

Avşar, ağırlıklı olarak bölge illerinde yaşanan cinayetler üzerinde inceleme yaptıklarını ancak Tokat, Ankara, İstanbul ve İzmir illeri başta olmak üzere siyasi olduğunu düşündükleri cinayet dosyalarını da çalışmaya dahil ettiklerini belirtti.

‘HEDEFİMİZ BİR VERİ TABANI OLUŞTURMAK’

Projenin amaçlarından birinin de devam eden “faili meçhul” cinayet dosyaları ve soruşturmalarının takibini yapmak, bunların zaman aşımı nedeniyle düşmesini engellemek olduğunu dile getiren Avşar, proje kapsamında JİTEM, Lice katliamı ve Kulp davalarını takip ettiklerini söyledi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin faili meçhul cinayetlerde “zaman aşımı” uygulanamayacağı yönünde bir kararı olduğunu hatırlatan Avşar, yaptıkları çalışmalar sonucunda zaman aşımı nedeniyle düşürülen davaları tespit edip bunları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götüreceklerini ifade etti. Avşar, projedeki ilk hedeflerinin faili meçhul cinayetlerin veri tabanını oluşturarak ve herkesin bu veri tabanına ulaşmasını sağlamak olduğunu vurguladı.

‘SAVCILIKLAR ARŞİVDE OLAN DOSYALARI İNCELEMEMİZE İZİN VERMEDİ’

Proje çalışmasına başladıktan sonra bölge illerinde yeniden başlayan çatışmalı ortam nedeniyle birçok zorluk ve engel ile karşılaştıklarını ifade getiren Avşar, “Savcılıklar arşivde olan faili meçhul dosyaları incelememize izin vermedi. Daha önce başvuru yapmak isteyen bazı aileler süreçten dolayı çekindikleri için başvuru yapmak istemediler. Bunun yanında proje devam ettiği sırada Baro Başkanımız Tahir Elçi’nin katledilmesi, çalışmamız üzerinde olumsuz bir etki bıraktı. Bunlara rağmen biz projemizi sürdürmeye çalıştık. Savcılıklar dosyaları incelememize izin vermeyince farklı yöntemlere başvurarak bu dosyalar hakkında bilgi edinmeye çalıştık. Daha önce benzer çalışmalar yapmış olan İHD, Hafıza Merkezi, MEYA-DER, YAKAY-DER ve bu konuda daha önce hazırlanan insan hakları ihlal raporları ve eski gazeteler gibi çalışmaları inceleyerek veri elde etmeye çalıştık. Şuan projemiz bitti. Yaptığımız çalışmalar sonucunda bin 352 dosyaya ulaştık. Proje kapsamında elde ettiğimiz verileri hem Türkçe hem İngilizce olarak hazırladığımız web sitesini halka açacağız. Sitenin ismi www.cezasizlik.com. Sitede daha önce hazırlanan önemli raporlar ve mevzuatlar var. Bazı emsal AİHM kararları var. Bu davaların akıbeti konusunda bilgiler var. Şu anda veri yükleme çalışmalarımız devam ediyor” dedi.

‘EKSİK SORUŞTURMA NEDENİYLE DOSYALAR RAFA KALDIRILMIŞ’

Yaptıkları çalışma sonucunda “faili meçhul” ve zorla kaybettirme dosyalarının savcılar tarafından yeterince araştırılmadığını tespit ettiklerine dikkat çeken Avşar, “Zaten bu davalar yeterince araştırılmıyordu. Eksik soruşturmadan dolayı bu dosyalar raflara kaldırılıyordu. AİHM, mağdur yakınlarının yaptığı başvuru üzerine ihlal kararı vermesi üzerine bu soruşturma dosyaları tekrar açılıyordu. Açıldıktan sonra jandarma ve polis 3 ayda bir olay yerine keşfe gidiyorlar. “Herhangi bir belge, delile rastlanmamıştır” diye rapor tutup bunu dosyaya koyuyorlar. Açılan davalarda yapılan tek işlem budur. Bu nedenle çoğu dosya 20 yıllık zaman aşımı nedeniyle düştü. Bu süreçte bazı dosyalar ise kesinleşmişti. Ve biz bunlara karşı itirazlarımızı yaptık. Yaptığımız bazı itirazlardan da herhangi bir sonuç elde edemedik” diye kaydetti.

‘FAİLLER KORUNMAYA DEVAM EDİYOR’

JİTEM faaliyetlerinin yoğun olduğu dönemlerde teknolojik imkânlar gelişmediği için davaların günümüzdeki gibi UYAP sistemine değil, defterlere kaydedildiğini dile getiren Avşar, “Savcılıklarda, o dönem faili meçhul kalmış bütün cinayetlerin bir defteri var. Biz bu defteri, incelemeye çalıştık. İlk başlarda bir kısmını inceleyebildik ancak daha sonra dediğim gibi savcılıklar bize izin vermedi. Bir daha da ulaşamadık. Biz kendi imkânlarımızla bunlara ulaşmaya çalıştık. Ancak ulaştığımız dosyalarda da herhangi bir araştırma yapılmadığını gördük. Mağdurun ailesinin beyanları, olayı gören tanıklar olmasına rağmen savcılar bunu dikkate almamış. Sanık yakalanıyor ancak yakalanan kişi asker olduğu için savcı, ‘Benim görevim değil deyip dosyasını askeri mahkemelere göndermiş. Askeri mahkeme ve savcılar da yeterli ve özenli bir soruşturma ve yargılama yapmamış. Açık bir şekilde failler korunmuş. Şu anda Lice davasında olduğu gibi failler korunmaya devam ediyor. Bazı dosyalar zaman aşımına bir gün kala açılmış. Yargılamalarda mahkemeler ‘deliller eksik’ diyor. Biz de o zaman ‘Gelin delilleri toplayalım’ diyoruz. Ancak mahkemeler delil toplamayı reddediyor. Bizim taleplerimizin hemen hiçbiri mahkemelerde kabul edilmiyor. Bu nedenle sanıklar mahkemelerde üstü kapalı bir şekilde korunuyorlar” ifadesini kullandı.

‘SADECE İKİ KİŞİ CEZA ALDI ONLAR DA DIŞARIDA’

Yaptıkları çalışmalar sonucunda ulaştıkları 1352 “faili meçhul” ve zorla kaybettirme dosyasında fail olarak yargılanan sadece 2 kişinin ceza aldığına dikkat çeken Avşar, şunları söyledi: “Bunlardan biri uzman çavuş, diğeri ise köy korucusu. Ancak şu anda ikisi de cezaevinde değil. Bu iki sanık bir süre cezaevinde kaldıktan sonra serbest bırakılmışlar. Diyarbakır merkezde 10 Nisan 1994 tarihinde Mehmet Şerif Avşar korucu ve askerler tarafından bir araca bindirilerek götürüldü. Daha Avşar’ın cenazesi yol kenarında bulunuyor. Açılan dava yıllarca sürüyor. Fail tutuksuz yargılanıyor. Fail olan uzman çavuş Gültekin Sütçü 30 yıl hapis cezası aldı. Bu kişinin şu anda yurt dışında kaçak olduğunu düşünüyoruz. Onun dışında bu tür davalarda yargılanıp beraat edenler var. JİTEM davasında yargılanan Cemal Temizöz ile başka bir davada yargılanan Murat Yanık gibi.”

‘GERÇEK SAYININ BUNUN 4-5 KATI OLDUĞU DÜŞÜNÜYORUZ’

Geçmişte Türkiye’de “17 bin faili meçhul cinayet işlendiği” yönündeki tespite değinen Avşar, “Yaptığımız çalışma sonucunda ulaştığımız veriler bu sayının bu kadar yüksek olmadığını gösteriyor. Çünkü o dönemde bir kişi hakkında birden çok başvuru yapılmış. Örneğin kişi hakkında 5 tane başvuru yapıldığını gördük. Tam olarak gerçek bir sayı vermem de mümkün değil. Ancak biz ulaşabildiğimiz kadarıyla bin 352 faili meçhul dosyasına ulaştık. Ancak biz gerçek rakamın bizim ulaştığımız 1352 sayısının 4-5 katı olduğunu düşünüyoruz” iddiasında bulundu.

Deniz Tekin / Cihan Başakçıoğlu – dihaber

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GÜNCEL HABERLER

Türkiye’de KHK’lılar: Bize vebalı muamelesi yapıyorlar

AleviNet

Published

on

Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da düzenlenen darbe girişiminden geriye soruşturmalar, binlerce tutuklama, kapatılan kurum, vakıf ve medya kuruluşlarıyla kamudaki görevlerinden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmiş 134 bin kişi kaldı.

Bu kişilere bir de kapatılan özel okullardaki görevlerini kaybederek çalışma izinleri elinden alınan 20 bin öğretmen ekleniyor.

Tüm bu kişilerin en önemli ortak özelliği, hiçbir sağlık güvencelerinin olmaması. Üstelik haklarını kaybedenlerin sayısı, eşler ve çocukların da etkilenmesiyle katlanarak artıyor. Bu sayının toplumsal maliyeti ise oldukça ağır.

“21. yüzyılda bize, vebalı muamelesi yapıyorlar. Biz yokmuşuz gibi davranıyorlar. İnsanlar kafalarını kuma gömdü” diyor doktor Zehra Doğramacıoğlu.

Tekirdağ Çorlu’da yaşayan ve iki farklı kanser türüne karşı mücadele eden KHK’lı doktor, son dört yıldır yaşadıklarını DW Türkçe’ye bu sözlerle özetliyor. 2015 yılında meme kanseri teşhisi konan Doğramacıoğlu, darbe girişimi öncesi farklı devlet hastanelerinde çalışmış 20 yıllık bir doktordu.

KHK ile ihraç edilen doktor Zehra Doğramacıoğlu ve kızı

KHK ile ihraç edilen doktor Zehra Doğramacıoğlu ve kızı

15 Temmuz sonrası kendisi gibi doktor olan eşiyle birlikte ilk ihraç edilen kamu çalışanları arasında yer alıyorlar. Ardından aynı yılın Kasım ayında da bir grup sağlık çalışanıyla birlikte Derya Sağlık Derneği’ne üye oldukları gerekçesiyle gözaltına alındıklarını söylüyor.

“Ev almak için yatırdığım paradan yargılanıyorum”

Kanser tedavisi nedeniyle gözaltındayken hep yatmak zorunda olduğunu söyleyen Doğramacıoğlu, kendisinin bu nedenle bir gün, eşinin ise ilk aşamada yedi gün gözaltında tutulduğunu anlatıyor. Ancak gözaltı ve daha sonra eşinin bir yıl cezaevinde kalmasının gerekçesini, sekiz ay sonra hazırlanan iddianamede öğrendiklerine dikkat çekiyor.

“Derneğe olan üyelik vardı. Ve 2011 yılında Çorlu’da Kılıçoğlu’ndan Vizyon Konutları’nda ev aldık. Ev senetlerini Bank Asya’ya yatırmamız söylendi. Bankada hesap açtırdım ve para yatırdım. Ev almak için kendi hesabıma yatırdığım paradan dolayı, örgüte yardımdan yargılandım” diyor.

Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilenlerin sağlık hizmetlerinden yararlanma hakları da sigortaları olmadığı için 101. günden itibaren sona eriyor. İş bulamadıkları için sigorta yaptırma imkanı da olmayan KHK’lılar herhangi bir sağlık güvenceleri olmadan yaşamak zorunda.

Zehra Doğramacıoğlu da bu şekilde yaşayan on binlerce kişiden biri. Üstelik kendisi ve eşi gibi 13 yaşındaki kızı da sağlık hizmetinden yoksun kaldı. Down sendromuyla yaşayan kızının, Skolyoz ve Haşimato hastalıkları nedeniyle alması gereken düzenli tedavileri alamadığını anlatıyor.

“Kızım, artık anne ve baba demiyor”

Tüm bu süreç içinde etrafındaki herkesi kaybeden, ailesinin maddi desteğiyle geçindiğini anlatan Doğramacıoğlu, kızının yaşadıkları süreçte psikolojik olarak zarar gördüğünü belirtiyor. Kızına, babasının artık cezaevinde çalışmak zorunda olduğunu anlattığını söylüyor.

Doğramacıoğlu, “Cezaevi giriş ve çıkışındaki aramalarda kızım çok ürküyordu. Ziyaretler sonrası babasıyla konuşurken, altına çiş yapmaya başladı. Birkaç ay sonra, anne baba diyen çocuk bunu söylemeyi bıraktı” diyor.

Kanser tedavisi gören Doğramacıoğlu, kızının süreçte psikolojik olarak zarar gördüğünü söylüyor

Kanser tedavisi gören Doğramacıoğlu, kızının süreçte psikolojik olarak zarar gördüğünü söylüyor

Türkiye’de maddi olanakları olmayan kişilere yönelik fakirlik beyanıyla birlikte yeşil kart imkanı sunuluyor. Bu karta sahip olan vatandaşlar, ücretsiz barınma, sağlık, eğitim ve benzeri sosyal haklardan yararlanabiliyor. Ancak KHK’lılar, iş bulma sürecinde olduğu gibi bu süreçte de “terörist ya da vatan haini olarak görüldükleri” gibi gerekçelerle yeşil kart alamadıklarını belirtiyor.

“Sivil ölüme terk edildik”

Doğramacıoğlu, “Kaymakamlığa yeşil kart için başvurduk. Kızıma da bana da KHK’lı olduğumuz için bağlanmadı. Kızım için bakım talebinde bulundum, KHK’lı olduğumuz için o da bağlanmadı, tamamen sivil ölüme terk edildik” diye konuşuyor.

İhraç edilenlerin süreçlerini yakından takip eden ve duyurmaya çalışan siyasetçilerden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu da izlediği sayısız vaka üzerinden KHK’lıların sosyal yardım ve sağlık hizmeti alamadıklarını söylüyor. KHK’lıların toplumdan nasıl dışlandıklarını açıklayabilmek içinse örnekler veriyor: “Komşularının ayakkabılarına çiviler koyduğu ya da balkondan üstlerine bir şeyler atılan vakalar var.”

Gergerlioğlu KHK’lıların sigortanın yanı sıra emeklilik başvurularındaki türlü zorluklarına da dikkat çekiyor. 

“KHK’lıların yüzde 84,6’si psikolojik sorunlar yaşıyor”

Bazı KHK’lıların ancak mahkemeye başvurarak uzun bir yargı süreci sonucunda emekliliklerini alabildiklerini söylüyor ve malulen emeklilikte ise çok daha zor olduğunu anlatıyor:

“Vakkas Karakoyun bir KHK’lı öğretmen. 5 çocuk babası, ihraç edildi. Eşi çalışmıyor. Şeker hastalığı gözüne ve böbreklerine vuruyor. Gözü yüzde 80 oranında görmüyor. Haftada üç kez diyalize giriyor. Malulen emekli olmak istiyordu, üç yıldır uğraşıyor. Sonunda mahkemeye verdi ve 1,5 ay önce emekli olabildi. Tam bir düşman hukuku uygulandı.”

Kendisi de KHK ile ihraç edilen Gergerlioğlu, OHAL’de yaşananların geleceğe aktarılması gerektiği düşüncesiyle sivil toplum ve bilim insanlarıyla iki yıldır bir “toplumsal maliyetler” çalışması hazırlıyor. Çalışmanın üçüncü yılını hazırlıyorlar. Binlerce KHK’lı ile görüşüp, yaşadıklarını kayıt altına alıyorlar.

3 bin 776 kişiyle konuşulan ikinci yılın verilerine göre, KHK’lıların yüzde 69,4’ü sosyal güvenceden yoksun yaşıyor. Tüm ihraç süreci ve sonrasında psikolojik sorunlar yaşayanların oranı yüzde 84,6. Yeni sağlık sorunları başlayan ya da hastalıkları nüksedenlerin oranı ise yüzde 45,3 olarak kayıt altına alındı.

Engelli bebeğini kaybeden anne

İhraç sonrası sadece KHK’lıların hayatları değişmiyor. Onlarla birlikte aile fertleri de etkileniyor. Çalışmanın sonuçlarına göre, stres ya da sıkıntılara dayanamayan KHK’lı kişilerin anne ya da babalarının hastalanma oranı ise yüzde 51,3. Bu kişilerin yüzde 8’inin ise hayatını kaybettiği bilgisi veriliyor. Yaşadıkları nedeniyle düşük yapan kadınların oranı ise yüzde 4,4.

Gergerlioğlu, felaket olarak tarif ettiği tabloyu daha iyi anlatabilmek için konuştukları KHK’lılardan birinin sözlerini aktarıyor: “Darbeden bir gün önce engelli bir bebeğimiz dünyaya geldi. Yoğun bakımda başında duruyorduk. Eylül’de eşim açığa alınınca eşimin ailesinin yanına taşındık. Bebeğimle hastanedeyken, tüm sağlık haklarımızın elimizden alındığı talimatı geldi. Kaymakamlıktan yardım istedim, defalarca kovuldum. Tek isteğim bebeğim için genel sağlık sigortasını yapmalarıydı, yapmadılar. Bebeğim gerekli tedavileri alamadı 2017 Haziran ayında vefat etti.”

Çalışmada, tutuklu olan KHK’lılara ilişkin veriler de yer alıyor. Tutuklu KHK’lıların, “Tüm sağlığa erişim haklarını kullanabiliyor musunuz” sorusuna yüzde 57,5’i “Hayır” yanıtını veriyor.

TTB: Sağlık hakkı ihlali

İnsan hakları kapsamındaki hasta hakları birçok uluslararası sözleşmeyle koruma altına alınıyor.Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Sinan Adıyaman, KHK’lıların yaşadıklarının sağlık hakkı ihlali olduğu görüşünde. Adıyaman, “Herkes gibi bu insanlara da devletin sağlık hizmeti koruması sağlaması gerekir. KHK’lılar çalışamadığında, eşinden dolayı sağlık hizmetinden yararlanabilmesi söz konusu değilse ancak yeşil karttan yararlanarak mevcut sistem içinde sağlık güvencesi elde edebilirler” diyor.

Aylarca askıya alınan iş yeri hekimliği sertifikasını Gergerlioğlu’nun kişisel çabalarıyla alabildiğini anlatan Doğramacıoğlu, dokuz  aydır özel sektörde çalışıyor. Perşembe günü görülen karar duruşmasında beraat etti, eşi ise 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dört yıla yakın süredir yaşadıklarını ise şöyle noktalıyor: “Kızımın yine bana anne diyeceği günü bekliyorum.”

Gezal Acer

© Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Van’da Demokrasi Nöbeti’ne gençler katıldı

AleviNet

Published

on

Van, Mardin, Amed, Karayazı ve Kulp belediyelerinin gasp edilmesine karşı başlatılan demokrasi nöbetleri 34’üncü gününde devam ediyor.

Van’daki nöbete bu kez HDP Genç Kadın ile Gençlik Meclisleri üyeleri, “Uyuşturucuya, Asimilasyona, Ajanlaştırmaya, Tecavüze Son” yazılı önlükleriyle katıldı.

Nöbette, “Mutlaka Kazanacağız” pankartı açılırken, eylemde ilk sözü alan HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile ilgili verdiği tutuklama kararına tepki gösterdi.

Bülbül, “Bu bir hukuk skandalıdır. Bu hukuk sisteminin öldüğünün kanıtıdır” dedi.

HDP Gençlik Meclisi üyesi Ferhat Kalkan ise “AKP, 2016′ da gasp ettiği belediyelerimizi kaybedeceğini anlayınca belediyeye bağlı birçok taşınmazı dahi farklı kurum, vakıf ve yandaşlarına hibe etmişti” dedi.

Kalkan, “Hatta kayyumlar gideceklerini anladıklarında belediyelerimizdeki ampullere kadar söküp çalmışlardı. Tüm bu hukuksuzlukların yani sıra halkın iradesiyle tekrar göreve gelen HDP’li seçilmişleri görevden alıp ‘teröre destek’ suçlamasıyla tekrar kayyum atadılar. ‘Teröre destek’ suçlamasında bulunmalarının nedeninin yaptıkları darbeye hukuki zemin oluşturmaya çalışmaktır” diye ekledi.

Kürtçe tabelaların indirilmesiyle ortaya konulan Kürt düşmanlığına dikkat çeken Kakan, “AKP-MHP faşist bloğu İstanbul, Ankara, Antalya gibi birçok büyükşehir belediyesini kaybedişini, ekonomik krizi, işsizliği, mülteci sorununu, dış ilişkilerdeki çıkmazlarını, Suriye ve Türkiye’deki Kürt kazanımlarına saldırıp, milliyetçi duyguları kabartarak, suni gündemlerle tüm başarısızlık ve istikrarsızlığını örtbas etmeye çalışıyor” ifadelerini kullandı.

Kalkan, “Her fırsatta halk iradesini siyasi propaganda aracı olarak kullanan ve ekonomik krize rağmen yılda bir kaç defa seçim yaptıran partili Cumhurbaşkanı Erdoğan sandıktan çıkan halk iradesini tanımayıp darbe yapmıştır” şeklinde konuştu.

Açıklamanın ardından nöbet oturma eylemiyle sona erdi.

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Berlin’deki konferansta ‘yeni Türkiye’ tartışılıyor

AleviNet

Published

on

Almanya’nın başkenti Berlin’de Türkiye’ni farklı kesim ve etnik gruplarından sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve akademisyenler Berlin’de “Demokratik Türkiye için Toplumsal Sözleşme Arayış” adlı konferansta bir araya geldi. Demokratik ve özgür bir Türkiye’nin inşaa edilmesine yönelik panel ve tartışmaların yapıldığı konferansta iki günün ardından bir dizi önerinin çıkması bekleniyor.

Gazeteci-yazar Hayko Bağdat’ın sekretaryasını yaptığı konferans KCKD-E Eş Başkanı Yüksel Koç ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkan Yardımcısı M.Ali Çankaya’nın konuşmalarıyla start aldı.

Konuşmasını Kürtçe yapan Koç eşit ve demokratik bir ülkede yaşamak istedikleri için bu buluşmayı gerçekleştirdiklerini belirterek, konferansın hazırlık sürecine ilişkin bilgiler verdi. Hazırlık sürecinde 69 kuruluş ve 234 isimle görüştüklerini belirten Koç, Türkiye’de yaşanan sorunlara çözüm bulunması için çaba göstereceklerini ifade etti.

Konferansta daha sonra barış akademisyeni Engin Sustam’ın moderatörlüğünde “Bir araya Geliş ve Toplumsal Sözleşme Perspektifi” isimli bir oturum gerçekleşti.

Can Dündar, Latife Akyüz, Prof. Dr. Ahmet İnsel, Hatip Dicle, Prof. Eser Karakaş, Berivan Aslan, Ergun Babahan, Gökay Akbulut ve Turgut Öker’in söz aldığı bu oturumda Türkiye’de demokratik bir hukuk devletinin inşa edilmesine yönelik öneriler dile getirildi.

‘SIZLANMA VE YAKINMA YERİNE ÇÖZÜM SUNMALIYIZ’

Bu oturumda ilk söz alan gazeteci-yazar Can Dündar uzun bir süredir böyle bir buluşmayı beklediklerini ifade ederek “17 yıldan sonra nihayet böyle geniş bir buluşmada bir araya geliyoruz” diye konuştu. “Türkiye’de iktidarın icraatlarını anlatarak zamanınızı çalmak istemiyorum” ifadesini kullanan Dündar, sızlanma ve yakınma yerine bu konferansın bir hedefinin olması gerektiğini söyledi.

Türkiye’de bitmiş bir dönemi yargılama yerine yeni bir dönemin inşası için çalışmaları gerektiğini belirten Dündar, bir yol haritasının oluşturulması gerektiğine dikkat çekti. En geniş ortak bir paydada buluşulması gerektiğini ifade eden Dündar, bir web sitesi ile televizyon istasyonu kurulmasını önerdi.

Prof. Dr. Ahmet İnsel ise Türkiye’nin yeniden inşa sürecinde güven ortamının önemine dikkat çekti. Şiddetin karşı şiddeti de ortaya çıkardığını savunan Prof. İnsel “Karşılıklı güven olursa, birlikte yaşam gerçekleşir. Korku, intikam ve şiddet sarmalından kurtulmamız elzemdir” diye konuştu.

Daha sonra söz alan Avusturya Parlamentosu eski üyesi Berivan Aslan da Erdoğan rejiminin Avrupa’ya yönelik tehdit siyasetini anlattı. Erdoğan’ın tehditleri ve DAİŞ’in patlattığı bombaların Avrupa’da aşırı sağcı partileri güçlendirdiğini belirten Aslan “Erdoğan Avrupa’da entegrasyonu ortadan kaldırdı” dedi.

Alman federal meclisinin Sol Partili üyesi Gökay Akbulut ise AKP-MHP faşizminin ancak 3. Yolu inşa ederek yıkılacağını belirtti. Konferansın sadece Türkiye ve Kürdistan için değil, Alman ve Avrupa muhalefeti için de önemli bir buluşma olduğunu ifade eden Akbulut “Solun kronik hastalıklardan kurtulması önemlidir” görüşünü dile getirdi.

Aynı oturumda söz alan bir başka konuşmacı Kürt siyasetçi Hatip Dicle de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde yaşananları anlatarak “AKP-MHP iktidarıyla İtaat Terakki zihniyetini güncellenmiştir, son iki yılda faşizmin kurumsallaşma süreci başlamıştır” diye konuştu. Erdoğan rejiminin 2023, 2053 ve 2071 hedeflerini anlatan Dicle “Tüm bu yıllar 1933’te Hitler’in doğuşunu hatırlatmaktadır” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de inşa edilen diktatörlüğe karşı demokratik bir cumhuriyetin kurulması gerektiğine dikkat çeken Dicle önerilerini şu şekilde sıraladı: “Bu rejimin anti-demokratik yasalarının hesabını sormalı, Türkiye’nin sınırları dışındaki işgaller son bulmalı, mecliste Kürt sorunun çözülmesi için diyalog süreci başlatılmalı, siyasi tutuklulara af sağlanmalı.”

‘HUKUK DEVLETİ EŞİTTİR KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ’

Aynı oturumda söz alan Prof. Eser Karakaş ise Kürt sorunun çözülmesi için Türk anayasasının birçok maddesinin değişmesi gerektiğini söyledi. Türkiye’de hukuk devletinin kurulmasının Kürt sorununun da çözümü anlamına geldiğini belirten Prof. Karakaş anayasada değişecek maddelerden esinlenerek “74 26 61 27 D” adıyla hazırladığı bir sunumu katılımcılara aktardı.

Gazeteci Ergün Babahan da Türkiye’deki son gelişmelere dikkat çekerek şöyle konuştu: “Eğer Türkiye Kürt Sorunu çözmezse çökecektir. Türkiye’de muhalifler Suriye savaşına, Suriye’nin işgaline karşı net bir şekilde karşı çıkmalı. Çünkü Türkiye Suriye’deki halklarla barış içinde yaşamayı kabul etmezse kendi içinde de barışı sağlamayacaktır. İktidar Kürtleri düşman ilan ederek yolsuzluklarını, yıkımlarını ve faşizmini örtü, toplumu Kürt düşmanlığı üzerinden tepkisiz bıraktı.”

İlke defa Türkiye’nin geniş kesimini kucaklayan böyle bir toplantının gerçekleştiğini belirten HDP eski milletvekili Turgut Öker ise “Bu toplantı sadece çağrıcılarla sınırlı kalmamalı, tabana yayılmalı ve daha fazla kesimi kapsamalıdır. Daha önce CHP varsa biz yokuz, Kürtler varsa biz yokuz, Aleviler varsa biz yokuz gibi tavırlardan kaçınılmalı” görüşünü dile getirdi.

Barış akademisyenlerden Latife Akyüz de konferansın öğleden önceki oturumunda söz alan isimlerdendi. Barış akademisyenlerinin ilan ettiği barış bildirisini hatırlatan Akyüz devamla şöyle konuştu: “Bu suca ortak olmayacağız dedik. AKP bize yöneldi, AKP’ye teşekkür ederiz, bizi birer aktivist haline getirdi. Bizi cezalandırarak muhalefete dahil olduk, onlarca konferansa katıldık. Şu aana kadar sahip olduğumuz deniyim, bugünkü toplantı gibi buluşmaların ne kadar zor olduğunu belirtmek istiyorum.”

Konferansın öğleden önceki oturumu ise çalışma gruplarının oluşturulması ve dinleyicilerin görüşlerini dile getirilmesiyle sona erdi. Öğleden sonra ise “Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı oturumda CHP Milletvekili Ali Şeker, HDP Milletvekili Prof Dr. Mithat Sancar ve Saadet Partisi Milletvekili Cihangir İslam söz alacak.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI