Connect with us

.

Gülfer Akkaya

Müftü beylerin başka işi yok mu?

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Hükümet, Nüfus Hizmetleri Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapmayı öngören tasarıyı TBMM’ye sundu. Tasarı ile il ve ilçe müftüleri nikah kıyabilecek.

Tasarının genel gerekçesinde il ve ilçe müftülerine evlendirme memurluğu yetkisinin ‘Vatandaşların evlenme işlemlerini kolaylaştırmak, daha kolay ve seri bir şekilde hizmet almalarını sağlamak’ amacı ile verildiği iddia edildi.

Bu fantastik gerekçeyi okuyunca sokaklara taşan nikah kuyrukları, kavuşmak isteyen sevdalılar var da, nikah kıymaya yetişecek memur yok sanırsınız.

Her şeyden önce müftülükler Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı İslam dini ile ilgili işlerden sorumlu görevliler. Bunların işleri nikah kıymak değil. Hele resmi nikah hiç değil, çünkü din hukuk alanına giremez. Bu tasarı ile yapılmak istenense tam da bu.

Ve kıyamet koptu.

Anayasa’ya göre Türkiye hala laik bir ülke. Bu laik ülkede bile müftülükler, imamlar zaten dini nikah kıyıyorlar ve çok sayıda resmi nikahı olmayan, dini nikahlı evlilik (çokeşli evlilikler dahi) mevcut. Meselemiz resmi olmayan bu dini nikahlarla annelik, eşlik, evlilik ile gelen hakları gasp edilen kadınların sorununu çözmek iken, müftülüklere nikah yetkisi vermek nereden çıktı?

Çocuk yaşta evlilikler (ki bunlar evlilik değil çocuklara yönelik işlenen cinsel suçlardır) yasaklanmalıyken neden teşvik edici uygulamalar bu kadar arttırılarak çocukların evlendirilmesinin önü açılıyor?

Buna kimlerin, neden ihtiyacı var?

Rakamlara göre çocuklara yönelik cinsel saldırılar AKP iktidarında yüzde 700 artmış. Bu saldırıların önüne geçmeyen iktidar neden bir de müftülüklere nikah yetkisi vermeye çalışıyor?

Kadın mücadelesi henüz çocuk yaşta evlilikleri, üstelik tecavüzcü ile evlendirmeyi durdurabilmişken, kız çocuklarının 4+4+4 ile okuldan alınıp evlenmeye mecbur bırakılması, birey olup ayakları üzerinde durabilecekken çocuk yaşta evlenmeye zorlanması için neden bu kadar ısrar ediliyor?

Çocukların evlendirilmesine izin veren hukuk hangi hukuk? Kimin hukuku?

Son birkaç yıllık kanun değişikliklerine bakınca müftülüklere nikah yetkisinin verilmesi ile çocukların tecavüzcülerle ya da genç-yaşlı demeden erkeklerle evlendirilmesinin yolunun açılmaya çalışıldığını söylemek yanlış olmaz.

Gerekçesi amacından uzak olan müftülüklere nikah yetkisi vermenin esas amacı şeri hukuka geçmek. Medeni hukuk ile yasal olarak korumaya alınan çocuklar, kadınlar böylece erkekliğin kalesi olan Diyanet ve ona bağlı çalışan müftülüklerce denetlenmeden, özendirilerek istismar edildikçe edilecek.

Kanundaki eşitlik, laiklik zemini kaldırılacak, yerine şeriat getirilecek. Bu nedenle müftülüklere nikah yetkisi verilmesi sadece kadınların değil, herkesin sorunu. Çünkü değiştirilmek istenen, totalde toplumun eşitlik ve özgürlük haklarını arayabildiği hukuksal zemin.

Ülkede özellikle son yıllarda günlük hayatta yapılan birçok değişiklikten KHK ile yapılan düzenlemelere dek çokça şey İslam dinine göre uyarlanmakta. Her alanda atılan, birbirinden bağımsızmış gibi görünen adımların hedefi şeri hukuku tepki almadan ya da gelecek tepkileri ölçerek, toplumu ürkütmeden, parça parça hayata geçirmek.

Yani bu kanun değişikliği ile yapılmak istenen bir diğer şey mevcut hukuksal zemini yok ederek, şeri hukuku getirmek.

Kanun değişikliğinin en çok etkileyeceği ve temelde hedef aldığı kesim kadınlar.

Hükümetin müftülüklere nikah kıyma yetkisi vermesi kadınların yüzlerce yıllık mücadelesi ile kazanılan ve eşitliği esas alan Medeni Kanun’u kaldırmayı amaçlamakta. Medeni Kanun temel olarak kadın erkek eşitliğini kabul eder. Bundan dolayı özellikle boşanma gibi durumlarda kolaylıklar sağlar, erkeklere karşı kadınların haklarını gözetir, kadınlar için koruyucu kanunlara sahiptir.

Yanı sıra Medeni Kanun’a göre kadın erkek herkes bireydir.

Fıtratında kadın ve erkeği eşit görmeyenlerin Medeni Kanun’u hedef alması bu nedenle tesadüf de değil, şaşırtıcı da değil. Çünkü onlar kadınların birey, erkeklerden bağımsız ve güçlü olmasını istemezler.

Müftülüklere nikah yetkisi verilmesinin en temel amacı kız çocuk, kadın demeden tüm kadınları hedefe koyan bu kazanımların yok edilmesi ve erkeklerin lehine işleyen şeri hukukun getirilmesidir. Böylece kadınlar sadece evlendirilmiş olmayacak. Bekar da olsa, evli de olsa, boşansa da elde ettiği tüm hakları gasp edilmiş olacak, erkeğe, aileye ve onların ortağı olan devlete muhtaç bırakılmış olacaklar.

Kadınların kendi hayatları konusunda söz hakları olmayacak.

Erkekler ne isterse o olacak.

Bunun en açık örneklerini AKP iktidarı boyunca artan kadınlara yönelik erkek katliamlarında görüyoruz. Ülkede evlenmek isteyenler en kolay ve hızlı şekilde evleniyor, ancak boşanmak isteyenler boşanamıyor. Boşanmak istediklerinde, boşanma sürecinde ve boşandıktan sonra erkeklerce katlediliyorlar.

Bir sorun varsa evlilikte değil, boşanmalarda.

AKP kadınları gözeten bir iktidar olsa çocuk yaşta evlilikleri artıracak, kadınları evlendirip sonra katlettirecek uygulamalar yerine, kadınları yaşatacak, güçlendirecek, erkeklere muhtaç bırakmayacak kanunlar çıkartırdı.

Ama durum ortada.

Son olarak, kendisine demokrat Müslüman diyen ya da en azından AKP’li olmadığını bildiğimiz Müslüman kimi kadın yazarlar da müftülüklere nikah hakkı verilmesini Müslüman camianın hassaslıklarının anlaşılması zemininde savunuyor.

Türkiye Kemalistlerin iktidar olduğu dönemler dahil hiçbir zaman gerçekten laik bir ülke olmadığı için imam nikahı hep oldu. Resmi nikahı olmayan imam nikahlı (ve hatta çokeşli) binlerce, beki de milyonlarca evlilik oldu, oluyor. Yani zaten “laik Türkiye’de” hep çoklu hukuk da oldu, müftülerin, imamların kıydığı nikahlar da.

Kimse üç maymunu oynamasın.

İslamcı bir partinin iktidar olduğu, devleti bile ele geçirdiği bu dönemde maksadı şeri hukuku getirmek olan bu uygulamalara, sanki böyle bir durum yokmuş gibi yapıp, iktidardayken bile mağduru oynayarak başta kadınlar ve kız çocuklarının hayatını mahvedecek bu kanuna destek vermek affedilmeyecek bir tutumdur.

Üstelik bunu söylerken ülkede İslam dışında başka inançları görmezden gelmek de ayrıca sorunludur.

Bir kanun değişikliğine yönelik geliştirilecek bir hassasiyet olacaksa tek hassasiyet kadınlar, çocuklar ve genel olarak eşitlik ilkesinden yola çıkarak hukukun ve hukuksal zeminin nasıl etkileneceğidir.

Yoksa cinsiyetçi dincilerin bitmez tükenmez çocuk ve kadın düşmanı, eşitlik karşıtlığı “hassasiyetleri” değildir.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Gülfer Akkaya

Eşitlikçi Alevilik eşitlik mücadelesi veren kadınlarla var olabilir

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Alevilik inancında kadın erkek eşitliğinin olduğunu ama Alevilerde eşitliğinin olmadığını dillendirdiğimizde, Alevi toplumunda şiddet olduğunu konuştuğumuzda, kadın arkadaşların çok büyük bir kısmı bunlardan bahsedersek Aleviliğe zarar gelir kaygısı ile bizlere “Haklısınız ama bunları söylersek zaten Alevileri kötülemek için fırsat kollayanlara biz de malzeme vermiş olmuyor muyuz?” diyerek “Aleviliği korumaya” çalışıyordu. Neyse ki şimdilerde bu kaygı ve söylemler oldukça azaldı.

Başta çok sayıda erkek  olmak üzere, yanı sıra onlarla yan yana durmaktan çekinmeyen kimi kadınlar, erkek şiddetinden, eşitsizlikten, Alevi kurumlarında kadınlarla erkekler arasında cinsiyetçi işbölümü var diyenlere “Siz inancımızı kötülüyorsunuz, ortalığı karıştırıyorsunuz, bizi bölüyorsunuz” diyorlardı.

Erkeklerin ve onlarla yandaş olan kadınların söyledikleri erkeklerin çıkarını korumak içindi, Aleviliğin değil. Bunu zaten sık sık yazıp konuşuyoruz.

Tüm samimiyeti ve inancı ile Aleviliği gözü gibi korumak isteyen, seven kadınların tutumu bu kesimden tamamen farklı. Bu konu bu nedenle çok önemli.

Alevi kadınların bir kesimi neden hâlâ Alevi toplumundaki eşitsizliği, erkek şiddetini, cinsiyetçi işbölümünü konuşmaktan çekiniyor? Bu kaygının arkasında ne var? Bu kaygı aşılabilir mi? Aşılamazsa bunun kadınlar açısından bedelleri ne olur?

Öncelikle belirtmeliyim ki artık Alevi kadınların gündeminde, söyleminde, hedefinde açıkça erkek şiddeti var. Erkeklerce cinsiyetçileştirilmiş Aleviliğe karşı eşitlikçi Alevilik talebi var. Yönetim organlarına erkeklerin doluşmasına, kadınların dışlanmasına karşı itirazları var. Bunlar büyük değişimler. Alevi kadınlar için önemli aşamaların kat edildiğine ve edileceğine dair nefis emareler.

Alevi kadınlar bu konularda seslerini daha yükseltip, ana gündemlerini bu taleplerle sürdürdükçe erkekler yönetim, cinsiyetçi kurumlar değişmek zorunda kalacak. Çok değil, birkaç yıla kadınlar mücadelelerinin sonuçlarını daha çok alacaklar. Alevi erkekler değişmek zorunda kalacaklar.

Tüm bunlar olurken Alevi kadınların önünde önemli bir ikilik durumu var. Bu durumun Alevi kadınlarca çözülüp aşılması lazım.

Alevilik, çok fazla yerden, çok fazla saldırıya uğrayan, karalanmaya çalışılan, tanınmayan, devlet ve onun iktidarları tarafından belirlenmeye, tanımlanmaya çalışılan bir inanç olduğu için Alevi kadınlar bu saldırılara yenilerini eklememek, Aleviliği bu saldırılara karşı korumak için kendi sorunlarından bahsetmeme yolunu seçiyorlar. Çünkü Alevi kadınlar yaşadığı ailevi sorunları, Alevi erkeklerin kadınlara yaşattığı zulmü dillendirirlerse bunun Aleviliğe zarar vereceğini düşünüyorlar ve susuyorlar.

Alevi kadınların cinsiyetçiliği konuşmamasının nedeni bunu görmemeleri değil, ötekileştirilenlerin, “azınlıkların”, göçmenlerin bu konulardaki tutumları ile aynıdır. Bu tutumun nedeni toplumsal olarak altta olanların, ötekileştirilenlerin her türlü haksızlığa, saldırıya açık olmasıdır. Zaten böyle bir durumda olan toplumsal kesime, onun içindeki üyelerin eleştirisi, kimi konularda yüksek sesli itirazı muktedirlerce o topluma zarar vermek, karalamak, ayrımcı politikaları güçlendirmek için kullanılabileceği kaygısı.

Örneğin Avrupa’da çok rahat olduklarını iddia eden Alevilerin tepesinde Demokles kılıcı gibi duran “Aleviler demokrat ve eşitlikçi” söylemi yok mu? İlk olarak, Alevilerin demokrat ve eşitlikçi olduğu ne kadar doğru? Neden Aleviler böyle bir söylemleri sürekli olarak üretiyorlar? Bu zaruretin nedeni nedir? Ve Aleviler bu söylemi içeri (Aleviler) için mi, dışarı için mi üretiyor? Yoksa ikisi için mi? İkisi için üretiyorsa bu söylemin pratik sonuçları nedir? Kime, ne fayda sağlıyor? Bu söylemden erkekler nemalanıyor mu? Bu söylem kadınlara nasıl yansıyor? Onları toplumlarını hedefe koymamak için cinsiyetçiliğe, antidemokratik uygulamalara karşı susturuyor olabilir mi?

Bu büyük fotoğrafın ve stratejinin içinde Alevi kadınlar çıkıp “Ne demokrasi, ne de eşitlik yok. Dayak yiyoruz, baskı altındayız ve ağırlaştırılmış cinsiyetçilikle karşı karşıyayız” derse Alevi erkeklerce kurgulanmış bu “eşitlikçi-demokratik stratejinin” nasıl tuzla buz olabileceğini tahayyül etmek zor olmasa gerek. Ve bu yıkıntıların sebebi gösterilen kadınların üzerine yıkıntının sonuçlarının da nasıl boca edileceği… Kadınlara nasıl saldırılacağı? Biliyoruz ki kadınlar bu durumu ancak fikren ve fiilen örgütlü olabildiklerinde en az hasarla atlatabilirler.

Ayrıca zaten ötekileştirilen bir toplumun üyesi olarak kadınlar erkekler hakkında şikâyetçi dahi olmak için ağır baskı altında karar vermek zorunda kalırlar. Çünkü o zaman mesele erkek şiddetinden ziyade her daim Alevi toplumuna yöneltilen karalamalara dönüşerek Alevilere yönelik saldırıya dönüşebilir. Erkek şiddetinden şikâyetçi olacak kadını aynı zamanda inancını karalamamak kaygısı saracak.

Bu kaygılar Alevi kadınların evde, Alevi kurumlarında vb yaşanan cinsiyetçiliğe karşı Alevi kadınları durduran nedenler. İşte bu ikili durumun aşılması gerekiyor.

Mesela Alevi kadınlar göçmen oldukları ülkelerde bu kez hem Alevi hem göçmen oldukları için erkek şiddetinden şikâyetçi olmaktan vazgeçmek zorunda ya da çok fazla baskı altında kalarak şikâyetçi olmak durumunda kalırlar. Çünkü kocasından ya da babasından şikâyetçi olduğunda Aleviliğin yanı sıra sınırdışı edilebilme durumu ile karşı karşıya kalmak, bunun zorluklarını da göğüslemek zorunda kalacak. Üstelik ait olduğu toplumdan da dışlanabilecek. Toplumun iç sorunlarını dışarıya taşıyan “kötü kadın” olarak damgalanacak.

Oysa erkekler kadıncıl Aleviliği erkekleştirdiklerinde hiç böyle düşünmüyorlar. Üstelik kadınların bu hassasiyetlerini bildikleri için kendilerini durdurmaya çalışmak bir yana, bundan güç alarak cinsiyetçi politikaları sürdürüyorlar.

Kadınların inançlarına zarar gelmemesi için yaşadıkları cinsiyetçiliğe karı susmayı seçmeleri anlaşılabilir, ama kabul edilemez. Buna karşı çare kadınlarda kadınlık bilincinin yükselmesi ve kadın dayanışması. Kadınlar şunu unutmamalı, inanca zarar veren kadınların haksızlığa, cinsiyetçiliğe karşı başkaldırmaları değil, erkeklerin cinsiyetçiliğidir.

Ortada bir suç varsa o cinsiyetçiliktir. Bu suçu erkekler (ve şahsi çıkarları için onlara destek olan kimi kadınlar) işliyor. Bu suçu hem kadınlara hem eşitlikçi kadıncıl Aleviliğe karşı işliyorlar.

Alevi toplumuna gelecekse bir karalama buradan gelebilir, kadınların haklı mücadelesinden değil. Kadınların haklı mücadelesi ancak Alevilik inancını ve Alevi kadınları güçlendirir. Bu güç Alevi toplumunu değişime zorlar.

Alevi kadınlar çekinmeden, korkmadan erkek şiddetini hedef almayı, Alevi kurumlarında eşitlik politikaları üretmeyi ve eşitlikçi Alevilik inancının sesini yükseltmeyi sürdürmeli.

Eşitlikçi Alevilik eşitlik mücadelesi veren kadınlarla var olabilir.

Kadıncıl aşk ile.

 

not: yazı ilk http://avrupaforum.org adresinde yayınlanmıştır.

Continue Reading

Gülfer Akkaya

Madımak’ı AK’layanlar

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Bu yıl Sivas, Madımak katliamının 25. yıl dönümüydü. Katliamın üzerinden 25 yıl, yani çeyrek asır geçmesine rağmen hala katliamla ilgili gerçek bilgiler gün yüzüne çıkmış değil.

Bu da katliamın devlet tarafından organize edildiği iddialarını güçlendirmekte.

Zira arandığı söylenen katliam sanığının yıllarca Sivas’ın merkezinde, karakola yakın adreste yaşadığının ortaya çıkması, Sivas davasının zaman aşımı ile sonlandırılması, katliamın gerçekleştiği Madımak otelinin katliamdan sonra yıllarca kebap salonu olarak çalıştırılması, Madımak Oteli binasının Utanç Müzesine dönüştürülmemesi de yine bu iddiayı güçlendirmekte.

Katliamda görev alanları koruyup kollayanların zaman içinde nasıl ödüllendirildiklerine tanıklık ettik hep beraber.

Katliam sanıklarının avukatları AKP’de milletvekili oldular.

Bu yetmezmiş gibi Abdüllatif Şener gibi katliamcıları cezaevinde ziyaret edip, kollayan biri AKP kurucusu oldu, AKP’de bakanlık yaptı.

AKP iktidarı döneminde “zaman aşımına” uğratılarak kapatılan Madımak davası için Erdoğan “Karar hayırlı olsun” demişti.

Seçimler öncesi AKP’nin İstanbul mitingine çağırdığı ve mitinge “milli duygularla katıldığını” söyleyen Tansu Çiller katliam yapıldığında Başbakandı ve katliamın hemen sonrası “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” demişti.

Yine katliamın yapıldığı sırada Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu Refah Partiliydi ve şimdilerde yine refah Partisi’nin devamı olan Saadet Partisi’nin genel başkanı.

Bugün CHP Konya milletvekili olan Abdüllatif Şener katliam yapıldığında Refah Partisi Sivas milletvekili idi. Sivas’a yaptığı bir ziyaret sırasında Madımak katliamı tutuklularını cezaevinde ziyaret etmekten çekinmeyecekti.

Madımak katliamının araştırılması için mecliste kurulan araştırma komisyonunun Madımak raporuna şerh koyacak ve katliamın nedenleri arasında Aziz Nesin’in halkı tahrik etmesini gösterecekti. CNN Türk’deki habere göre katliam yapıldığında Sivas Belediye Başkanı olan Refah Partili Temel Karamollaoğlu saldırgan kitle Madımak Oteli’nin önündeyken yanlarına gittiğinde, “Mücahit Temel” sloganlarıyla karşılanacak “Bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. Şunların ruhuna el fatiha diyelim” diyecekti.

Temel Karamollaoğulları 24 Haziran seçimleri sırasında katliamda öldürülenleri sorumlu göstererek, dalga geçercesine “Camları açmadılar” diyebilecek kadar kibirli biri.

Bu sözlerin sahibi olan Karamollaoğlu da, Abdüllatif Şener de geçmişlerini unutturarak ne yazık ki temiz, dürüst, demokratik, nefretin olmadığı bir Türkiye palavrası sıkmaktan geri durmuyor, Kaaramollaoğlu bir de seçim süresince solcu jargondan alıntılarla oy devşirmeyi amaçlıyordu.

Yazık ki Abdüllatif Şener de, Temel Karamollaoğu da kamuoyumuz tarafından karşılık buldu, allanıp pullandı. Demokrat Müslümanlar olarak hemencecik kabul edildiler. “Bu kişiler Madımak katliamında yakanlardan yana tavır aldılar ve bugün de bu konuda özeleştirel bir söylem ya da tutumları yok” denildiğinde ise “Evet ama zaman değişti, bunlar da değişti” diyenler talep edilen yüzleşmenin, özür dilemenin önünü kestiklerini ya fark etmediler ya da umursamadılar.

Ülkenin en büyük katliamları arasında yer alan Madımak katliamı ne yazık ki bu “toplumsal hafızasızlık” sayesinde bir de vicdanlarda “zaman aşımına” uğramış oldu.

Her yıl Madımak katliamı için “unutmadım aklımda” demenin sadece hafıza tazelemek amaçlı olmadığını, aslında toplumsal yüzleşmenin sağlanması, baş sorumlu olan devletin özür dilemesi, katliamın gerçek sorumlularının yargı önüne çıkartılıp hak ettikleri cezaları alması için söylendiğini anımsamakta fayda var.

Çünkü orda kaldı yanağımızın yarısı, üstelik kendini boşlukla tamamlayamıyor. Adalet istiyor. Ve yıllardır o el omuzlarımızdan aşağı sarkmış halde onu tutmamızı bekliyor.

Yüzleşeme olana dek Madımak bir ıslık, zihnimizde çalıyor.

Continue Reading

Gülfer Akkaya

Toparlanın, direniyoruz

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Bu seçimin kazananı HDP oldu. Tüm baskı, şiddet, hukuksuzluk, yolsuzluk, usulsüzlüklere rağmen HDP’nin meclise girmesi engellenemedi.

HDP, toplumun önemli bir kesiminin temsilini ve iradesini omuzlarına yükleyerek demokratik zeminde siyaseti sürdüreceğini bir kez daha gösterdi.

Ülkede baraj siyasetlerinin kendilerini engelleyemeyeceğini ve biat etmeden yapılan siyasetle ülkenin 3. partisi ve aynı zamanda anamuhalefet partisi olunabileceğini ispatladı.

Erdoğan başkan oldu. Ama OHAL koşullarında, devlet desteği ile yürütülen bir seçimle ve çok sayıda usulsüzlüklerle başkan olabildi. Yani adil koşullarda yarışılsaydı kazanamazdı, burası kesin. Bu nedene seçilmesi meşru değil.

Bu seçimlerde de AKP oy kaybetmeye devam eden bir parti oldu. Ve meclis çoğunluğunu yitirdi. Bu durum AKP’yi hiç istemediği koalisyona mecbur etti. Bu koalisyonun nasıl yürüyeceğini de önümüzdeki günlerde göreceğiz. Zaten kokusu daha seçim arifesinde çıktı.

Erdoğan tek adam olarak sarayında rahat ama canı mecliste zaman zaman sıkılacak gibi.

İyi Parti seçim boyunca öne sürdüğü iddiasını tutturamadı. Öyle ki seçim akşamı seçmenlerinin karşısına dahi çıkamadı ve ikinci bir moral bozukluğunu böyle yaşadı İyi Parti seçmenleri.

İyi Parti’nin HDP’den az oy alması, halkın tutuklu Demirtaş’ı, ikide bir elini sallayarak bağıran Akşener’den daha çok takdir etmesi de Kürt siyasetçilere terörist diyen Akşener’e dert ve ders olsun.

Yine de mecliste MHP’nin yanı sıra İyi Parti’nin olması ilginç olacak. Hele böyle bir dönemde.

Bu seçimlerdeki en büyük şaibe MHP’nin nerdeyse başından beri hiç değişmeyen oy oranlarında gözlendi.

Seçim sonuçları bir daha gösterdi ki MHP’nin oy oranı kendisinin siyasi temsilinden çok AKP’nin meclis matematiğine hizmet etmeye yönelik hesaplanmış. Bu da bahsi geçen şaibeyi güçlendiren bir durum.

CHP ve İnce’ye gelince. Bu seçimde CHP iki şeyi amaçladı. Kurduğu koalisyonla mecliste AKP-MHP çoğunluğunu engellemek ve İnce ile Erdoğan’ı yenmek.

Meclise koalisyon sayesinde İyi Parti ve Saadet Partisi de girmiş oldu ama bu durum meclis matematiğini Erdoğan aleyhine çevirmeye yetmedi. Matematiksel sonuç değişmese de meclise iki yeni parti girdi. Bu durum olumlu-olumsuz birçok açıdan yeniliklere gebe. Oy kaybeden AKP gerçekliğini de unutmadan yeni meclisin tablosuna bakmak önemli.

İnce konusuna gelince. Seçim gecesi basının karşısına geçip kendisine oy verenlere açıklama yapmaması, gazeteciye mesaj atması hataydı. Aslına bakarsanız sonuçlar İnce açısından o kadar kötü değil. Evet kazanamadı ama aldığı oy azımsanamaz. Üstelik baskın bir seçimle bu oyu aldığını unutmamak gerekir. Ayrıca çok uzun süre sonra CHP seçmeni ve başka seçmenler üzerinde yapabiliriz hissini yaratabildi. Ülkeye heyecan verdi. Ama seçim akşamı karşımıza çıkmaktan korkması ile henüz liderliğe yeterince hazır olmadığını da gösterdi.

Bugün (pazartesi) yaptığı basın açıklaması ile yapığı hata nedeniyle özür diledi. Bu da önemi. Kaybedişinin nedenlerini açıklarken hesap hatası yapmış olduklarını söyledi. Demirtaş ve Akşener’in yüzde 12 oy alabileceklerini hesap ettiklerini ve bu hesapla ikinci tura kalabileceğini açıkladı. Açıkçası anket şirketleri ve neredeyse herkes böyle hesaplar yapıyordu.

Ama hala ortada kalan bir soru var. Adil olmayan bu seçimdeki usulsüzlük yüzde 2-3 oranında olmuş olabilir mi?

İşte bu sorunun cevabı yok. Olmayınca da seçimler meşru olamıyor.

Bu seçimlerin esas kazananı bence toplumsal ittifaktı. “Bir dahakinde yapabiliriz”e işaret eden bugünkü sonuçları küçümsemeden kurduğumuz toplumsal ittifakı büyütmeyi hedefleyerek yolumuza devam edebiliriz.

Bugün olmadı. Tamam.

Ama yarın olmayacağını düşünmemeliyiz. Hem matematiksel hem toplumsal ivme bizden yana.

Toparlanın, direniyoruz.

 

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI