Connect with us

.

Erdoğan Yalgın

Aleviler ve Kurban

ERDOĞAN YALGIN

Published

on

ERDOĞAN YALGIN

İslam aleminde “Kurban, kurbanlık evlat (İsmail mi İshak mı?), kurban cahiz mi, değil mi?” ve benzeri temel konular, ne yazık ki 21. asırda bile halen tartışılmaktadır. Son yıllarda, asimilasyonun en acımasız kıskacına çekilen Aleviler arasında da problematik biçimiyle tartışılan Kurban olgusunun bazı temel verilerini (felsefik açılımlarını bir yana bırakarak), bu sınırlı makalemizde ele almaya çalışacağız!

Sümer ve Mezopotamya metinlerinde elde edilen bilgiler ışığında Kurban geleneği; en az Antik çağlara (M.Ö.3000, M.S.300) kadar uzanır. Eski dünyanın kültürel-inançsal kalıntılarında; ailenin ilk erkek çocuğu, kutsal tapınaklara “yakmalık” ya da “kesmelik kurban” olarak adanır, sunulurdu.

Bu töresel uygulama, aktarıldığı şekliyle Harranlı Azeroğlu (Ateşoğlu) Avram, İbrahim tarafından bozuldu. Farklı versiyonlarla gelenekselleştirilen doneleriyle İbrahim, İslami anlatımıyla Hacer oğlu İsmail’i (Melek), Tevrat’taki yazılımıyla Sara/Saray‘dan (kraliçe, perenses) olan tek varisi İshak’ı (Güldüren) Tanrı‘sına, Rab’ine kurban olarak adaddı, sundu.

Sümerli İbrahim‘in; M.Ö. 2123 yıllarında Harran/Ur kentinde doğduğu sanılmakta! 75 yaşındayken, Rab Tanrısı, O’na; “Avram, ülkeni, doğduğun yeri, baba evini (Harran, Ur, Urfa bölgesi) bırak, sana gösterceğim ülkeye (Kudüs’teki Kenan bölgesi) git” dedi. Ve İbrahim yollara düştü!

Yahudi ve  İslam teologlarının asırlardan beri tartıştıkları bir konu var; İshak’mı, İsmail’mi Kurban sunuldu? Örneğin Kuran’da İsmail’in adı zikredilmemekle birlikte Kurban olgusu için Sâffât Suresi’nin, 101-111. ayetleri referans alınır. Buna göre; “Biz de ona yumuşak huylu bir oğlan müjdeledik. Çocuk kendisinin yanı sıra yürümeye başlayınca, ‘Ey oğulcuğum! Doğrusu ben uykuda iken seni boğazladığımı görüyorum. Bir düşün, ne dersin?’ dedi. ‘Ey babacığım! Ne ile emrolduysa yap, Allah dilerse, sabredenlerden olduğumu göreceksin!” dediği aktarılır.

Kur’an’dan asırlar önce yazılan Kitab-ı Mukaddes’in Yaratılış kitabının 22. Kısmında, konu deşifre edilir. Burada, kısacası şu tanımlama ortaya çıkar: “İshak’ı, sevdiğin biricik olğlunu al. Moriya bölgesine git! Orada sana göstereceğim bir dağda, oğlunu yakmalık sunu olarak sun!”

Buna göre İbrahim; oğlu İshak’ı yanına alır. Kudüs’teki (Kenan bölgesi) Moriya Dağı’na (yönlendirme, işaret etme dağı) çıkar. İshak, babası İbrahim tarafından kesilmek üzereyken, kendisine gökten kurbanlık bir Koç gönderilir. Bu olay üzerine tapınaklara yakmalık ya da kesmelik kurban olarak sunulan erkek çocukların yerine, bundan böyle eti yenilebilen hayvanlar sunulur.

Yani eski Mezopotamya’da, Sümerlerde Tanrıları kutsamak, onlardan istekte  bulunmak, hastalıklardan/kötülüklerden uzak durmak ve benzeri adaklar için, hasta ve sakat olmayan bir hayvan kurban edilirdi. Daha önceden bellirlenen Kurbanları, tapınak rahipleri keserlerdi. Kurbanın bir bölümü kurban taşı (altar) üzerinde yakılarak/pişirilerek Tanrılara bir yemek olarak sunulurken, geri kalanı  dağıtılırdı.

Yine Sümer mitolojisinde Emeş-Enten hikayesinden esinlenen Tevrat’ın verdiği bilgilere göre Habil ile Kabil kardeşler; kendi üretimlerinden Rab’lerine sunumlarda bulunmuşlardı. Çoban Habil’in kızartılmış kurban eti, Tanrı tarafından kabul görünce, bunu kıskanan çiftçi Kabil; kardeşi Habil’i öldürmüştü! Bir yönüyle bu mitik anlatım, ilk kardeş cinayeti olarak kutsal metinlerde yerini almıştır.

Arya panteonlarından olan Zervan/Zurvani (-önsüz zaman), Nurlu oğlu Ahura Mazda’nın dünyaya gelmesi için bin yıl boyunca kurbanlar adamıştı. Yine bir Ari inancı Mitraizm‘de kutsal ateşe kurban vardı. Buna karşın “At yetiştiriciliği“ nin yanısıra bir “Kurban  Rahibi“ ve “İlahi okuyucusu, Derwéş“ olan Zerdüşt;  eti yenilen hayvanların korunması adına kanlı kurbanları yasaklanmıştı!

Antik çağlarda bir örf-adet, gelenek ve sosoyal-kanuni konumu olan Kurban fragmanları, farklı uygulamalarıyla en çok da İslam alemi içinde günümüze kadar kendisine yer buldu. İslam toplumunda; yan edinimlerle birlikte Kurban ritüelleri, Kur’ani bir farz’la yerine getirilir. Bu süreç, oldukça zorlu evinimlerle sonlandırılır.

Bâtıni Alevilerinin tarihsel öğretilerinde, uygulamada olan İslami versiyonları referans alınarak, toplumsal manada “Kurban geleneği” ve “Kurban Bayramı” diye kodlanan böylesi benzeşik bir olgunun olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Her yılın bu günlerinde, eti yenilen hayvanların topluca bıçaklanmasına, Alevi mitleri arasında kesinlikle yer verilmemiştir. Ki bu anlatım mitleri, kuramsal sözlü geleneğin ana omurgasını oluşturur. Buna karşın, coğrafi ve zamansal periyotların zorunlu etkileşimi dahilinde, Alevilik içinde belli bir zamanı olmaksızın bireysel “Kurban sunumları, Kurban tığlama“, var olan daha çok kansız “süreli Lokma, Niyaz“ sunumlarıyla birleştirilmiştir.

Bâtıni Alevilik (İtiqat ê Rêya/Raa Heqi ‘Kürt Aleviliği’) içinde, İslami çıktılarıyla toplumsal bir karşılığı olmayan Kurban ve Kurban Bayramı, Dêrsim Soykırımı’ndan sonra ve özelliklede 1950’lerden beri, İslami ögelerle zorunlu bir asimilasyonun getirisi olarak Aleviliğin içine monte edilmiştir.

Hukukçu ve folklörcü Ali Rıza Önder 1918-1960), 1942-1945 yıllarında Dêrsim’in Pertek İlçesi’nde Cumhuriyet Savcılığı görevinde bulunmuştu. 1949 yılında “Pilvenklilerde Oruç ve Bayram” adlı makalesini, Kayseri’deki Erciyes dergisinde yayınlamıştı. Önder bu makalesinde Dêrsimlilerin; “Xızır Orucu’nu” ve “Qavut Aşı” ile sonlandırılan inanç ritüellerini, bir bayram olarak ele almış ve Dêrsimlilerin (Rêya Heqi sürek talipleri) Xızır ve Qavut geleneklerini “Bizim Kurban Bayramlarında yaptığımız gibi dini bir borcu ödemiş olurlar” tanımıyla açıklamıştır. 1945’li yıllara ait bu belirleme, oldukça dikkate şayandır! Zira bu derlemede kültürel-inançsal derin bir ayırım, dilegetirilmiştir.

Burada da görüldüğü gibi, hiç şüphe yok ki Önder, kültürel-inanç noktasında bilerek bir ayırıma gitmiştir. O, “Bizim Kurban Bayramı” tabirini kullanarak, “Kurban Bayramı” nı; Bâtıni Aleviliğinin (Rêya Heq itikatının) “Qavut ve Lokma sunumu” ile eşdeğer görmüş ve bunları iki ayrı kültürel inançlara ait, iki ayrı köklü gelenek olarak ele almıştır.

Dêrsim genelinde, tarihsel bir gerçeklik olarak ele alabileceğimiz 1950’lerden, 1990’lara kadar eş-dost arasında Kurban Bayramı’nın kutlanmadığı, özellikle bu bayram gününde toplu bir halde Kurbanların niyaz edilmediği bilinmektedir. Önder’in yazısında ilgili bölüme dair ana tema, Müslümanlarda kabul gören “Kurban Bayramı ve ritüelleri”, Rêya Heqi itikatında “Qavut yemeğiyle, Xızır ve bireysel Lokmalarla” anlamlandırılmıştır. Bu bakış açısı, bir Cumhurriyet Savcısı için aslında çok gerçekci bir yaklaşımdır.

1945’lerde, bölgedeki sosyo-kültürel-inançsal yaşayışta, toplumsal katmanda Kurban Bayramı’nın yerinin olmadığı; Müslüman/Sünni bir aileye mensup ve hem de bir Cumhuriyet Savcısı tarafından açığa çıkıp, ispata gelmiştir. Özellikle 1990’lardan sonra, örgütlenen Alevilerin temel gündemlerinde “Qavut, Xızır” ve bireysel Lokma kültleri gevşetilerek, bilerek-bilmeyerek toplumsal hafızadan unutturulmaya terkedilmiştir!

Bâtıni Aleviliğinin ekolojik temel felsefesinde avlanmanın dahi, “bir doğa, insanlık suçu“ olarak kabul görüldüğü bilinmektedir. Fakat ne vahimdir ki, hem de bugün Aleviler arasında da artık topluca hayvan kesilmekte/boğazlanmakta ve eş-dost arasında Kurban kutlamaları, şenlikler yapılmaktadır. Dahası, benzeri bir yaklaşımla bazı bölgelerde, Kurban Bayramı günlerinde, inşaa ettikleri Cemxanelerde seyirlik “Kurban cemleri, Kurban-Bayramı namazları, Halka namazları“ kavlinde uyduruk erkânlar bile tertip edilmektedir! Çok yazık!

Yeri gelmişken küçük bir anımızı paylaşalım! Sözlü tarih derlemelerimiz sırasında Ocak 2016’da, Kuréşan Ocağının Kızılbel Pir-i Derwéşlerinden Bava Rıza Arıca’yı (d.1934); Paris’ten yeğeni Pir Hasan Ulucan ile birlikte Antalya’da ziyaret edip, yol-erkân üzerine uzunca sohbetler ettik. Pir Hasan, daha önce ailesi için adadığı bir Kurbanı, Bava Rıza’nın gılbangıyla tığladı/kestirdi. İşlem bitti, fakat Koyun helen can vermemiş ve yerde titriyordu. Bava Rıza hemen eğildi ve dualar eşliğinde koyunun ayağını öptü. Pir Hasan da eğilerek içinde okuduğu dularla, can verene kadar kestirdiği koyunu okşadı. Gözleri dolan Bava Rıza; “… Şartlarımız, artık buralarda kurban kesmeye müsait değil! Çiftliklerde gidip getirdiğimiz hayvanlara eziyet ediyoruz! Oysa biz bu koyunu aylar önce bellirlememiz ve onu özel bir besiye almamız gerekirdi. Ona gözümüz gibi bakmalıydık, emek vermeliydik! Çünkü o da bir can ve ona can gözüyle bakmalıyız!“ Aslında Bava Rıza, Alevi felsefesinin Kurbana, Kurbanlık koyuna bakış açısını bir kaç cümleyle anlatmıştı.

Son tahlilde; Bâtıni Alevilerdeki inanç bazındaki bu hızlı total değişimlerin varacağı son noktanın, doğrusu şimdiden talipler/yolevlatları  nezdinde merak-ı hedef konusu seçilmesi, yerinde olacaktır! İnançsal alandaki benzeri kültürel çıktıların (yeni), bir kar topu gibi yuvarlanarak büyümesi ve zaman içinde ana gövdeyi istila etmesi, görmezden gelinmemelidir! Dolayısıyla başta Alevi kurumları olmak üzere, Bâtıni Ocaklarının bağlıları (talipleri) Rêberleri, Pirleri, Piripiranları “Kurban” olgusunu yeniden ele almalı, çağımızın sosyal ve kültürel gereklerine uygun hale getirmelidirler. Asimilasyon politiklarını sadece eleştirerek, asimilasyonun önüne geçilemiyeceği artık bilince çıkarılmalıdır. Hak ile!

Kitap Önerim: Nimet Yıldırım, (2012) “İran Mitolojisi“ Pinhan Yayınları, İstanbul

 

Continue Reading
2 Comments

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Erdoğan Yalgın

Newroz Bağlamında Bâtıni Aleviliğin Kökenine Kısa Bir Bakış

ERDOĞAN YALGIN

Published

on

Özet
Kürdoloji tarihinde Newroz’la alakalı derli-toplu bir çalışmanın olmayışı, bu alandaki büyük bir boşluğa işaret etmektedir. Varolan yazılı meteryaller ise, günümüzde Newroz’un sadece siyasi-politik getirileri üzerinde durulmuştur. Dolayısıyla Newroz hakkında araştırılıp yazılması gereken bir çok antikite nokta, maalesef karanlıkta bırakılmıştır. Öz Kültürel değerler, bir milletin ortak yaşam kodlarıdır. Bu alana ilişkin en önemli unsurlar; gelenek, görenek, inanç ve dolayısıyla bütünlükçü etnonim kalıtlardır. Her milletin tarihinde sahip olduğu bağımlı değişkenlerin, sosoyal yaşama yansıyan göreceli kutlamaları, bayramları, festivalleri vardır. Kadimden beri Kürtler, tarihsel süreci içerisinde yaşanılmış önemli olayları, dini inançlarını, örf ve adetlerini anmak için özel günler vücuda getirmişlerdir. Biz bu özlü çalışmamızda; daha çok Newroz’un Alevi-Réya/ Raa Heqi inancındaki yerine temas edeceğiz.

Kürtlerde Bazı Bayramlar
Bunların çoğu unutulmuşsada, halen yaşatılanları arasında başta Xızır’ın; Şubat’ın ilk haftasından başlayarak toplamda 6 hafta (40 gün) Dersim‘de aşiretleri, köyleri, evleri gezdiğine inanılır! Bununla birlikte toplumsal yaşanan bayramlar arasında; “Qere Cerşembe, Mart ayının 4. Günü! Heftémal Qıç (küçük) Mart ayının 7. Günü! Heftémale Pili (Büyük) 17 Mart“, Hijdehî (28-31 Mart), Kosegelî (20-30 Mayıs), Vartivar/ Berxvan (15 Temmuz), Beran Berdan (24 Ekim), Drindéz (Hırıstiyan Kürtlerce kilisede yapılan ayinler), Cejna Civaté (6 Ekim, Êzdai Kürtler), Cıwgur (11-18 Mart), Mîregan (26-31 Agustos, Gül festivali) ve benzeri bayramlardır.

Fakat bütün bu kültürel artıların asıl anası ise tartışmasız Newroz’dur. Kürtler buna “Céjna Newrozé < Newroz bayramı“ derler “Nefé Marti“ olarak da tanımlanan “Newroz“, 9-21 Mart arasında kutlanmaya başlanır. Newroz’un kökenine ilişkin bir çok veri, antik çağlardan süzülerek günümüze kadar gelir. Genel anlamda Esoteric < İçsel < Bâtıni Aleviliğin, özel bağlamda Dersim merkezli İtikat é Réya/ Raa Heqi felsefesinin temeli, adeta Newroz olgusu üzerinden şekillenir. Alevi literatürüne ait çoğu temel deyimler ve ritüel formları dikkatlice incelendiğinde, yol erenleri tarafından bunların Newroz eksenli kutsal bağlantılarla geliştirildiği görülecektedir. Bir bütün olarak Kürt klanları arasında yaşatılan Newroz; “Cejna seré sela, Sala nu, Seri Sali, Sersal, Cêjna Tolan“ adlarıyla hatırlanır! Yine Êzidi Kürtler: “Serisal, İda Sersale“ ve Alevilerde ise “Sultan Newroz, Erkân-ı Newroz“ benzeri yerel isimlerle de anılır. Sözünü ettiğimiz bu bayramlardan birisi de; Newroz’dan sonra gelen “Mihrîcan/ Mihrigan bayramı“ ydı. 26 Agustos‘ta başlayan ve 31 Ağustos’ta sonlandırılan bu bayrama “Ayd-i/Êydi Kürdi” bayramı da denilmekteydi. Örneğin İngiliz gezgin Jomis Morrier 1806-1810 yıllarındaki İran’ı seyahatinde, antik İran töresi ile geleneklerinin helen yaşadığını, Tahran’ın kuzeyinde Demavend Dağı çevresindekilerin, her yıl 31 Ağustos’ta kutladıkları bayrama, medrese ağzı ile Kürt Bayramı anlamında “Ayd-i Kürdi” dediklerini tespit etmiştir.

Tarihsel Kökleriyle Newroz
Kürt antikitesi içerisinde Newroz’un derinlikli yeri, özellikle Kürt klanlarının bağlı oldukları Bâtıni Aleviliğinin (İtikqat é Réya/ Raa Heqi) temel taşlarına işaret etmektedir. Alevi literatürüne ait çoğu temel deyimlerin ve ritlerin yol erenleri tarafından; Newroz eksenli geliştirildiği görülmektedir. Birazdan da gösterileceği gibi, Newroz meydanı, adeta Bâtıni Alevilerin Ayin-i Cem meydanı gibidir. Yerimizin darlığından ötürü, maalesef bunlardan sadece bir kaçına deyinebileceğiz.

Kendisi de bir Ehli Haq mensubu olan Ömer Hayyam’ın (1048-1131), Medleri (678-549) ele aldığı eserinin adı bilindiği gibi “Newroznâme” dir. Yine Bâtıni felsefede; İhvan’ul Sefa ve Karmatilerin (946-1055), felsefik yapısında ve ilgili yazılı kuramlarında Newroz, “başkaldırı günü” olarak yerlamıştır. Yani “ayaklanıp, baş kaldırılacak ve savaş meydanlarına çıkılacaksa, mutlaka Newroz günü seçilmelidir” disturu bulunmaktadır.

Buna ek olarak; 17. yüzyılda yazılmış olan ve toplamda 10 ciltten oluşan “Evliya Çelebi Seyahatnamesi“ nin 3. cildinde Dersim/ Pertek ve Newroz ile alakalı veriler aktarılmaktadır. Osmanlı döneminin seyahlarından olan Evliya Çelebi (1611-1683/84) Urartular (MÖ.7.8.yy) döneminde yapıldığı sanılan “Pertek kalesi, Kara Kuş ve Newroz” bağlamında şunları aktarmaktadır. “… Moğul lisanında “Kara Kuş”a, “Pertek” derler. Bunun kalesi üzerinde tunçtan bir Kara Kuş heykeli vardır. Her yıl, Newroz gününde kanat çırpıp bütün makdisi Kürd kavimlerini bu şehrin pazarına toplamak için işaret verirmiş. Bunun için bu şehre, Pertek demişlerdir. Hicri 19. yılda Halit bin Velid (590-642) bu kale ile Diyarbakır civarını feth edince, bu kuş heykelini yıkmıştır. Hala o kuş tılsımının yeri kalenin en üst yerindedir” Çelebi, s.1585). Bu kısa anlatıda da görüldüğü gibi Dersim’de Newroz kutlamaları, eski bir geçmişe sahiptir.

Kürtlerde Alınan Newroziye Vergisi
Osmanlının idari yapısı dahilinde sadece Kürtler için özel olarak “Newruziye Vergisi“ getirilmişti. Esas itibariyle Akkoyunlular (1378-1508) döneminde Kürt bölgelerinde kısmen uygulanan “Nevruzî“ adlı bu vergi; yine Safeviler tarafından, 16.yüzyılda başta Azerbaycan olmak üzere Kürdistan’da alınıyordu. Sadece Newroz için değil, Kürtlerin benzeri Aryanik bayramları vesile edilerek değişik adlar altında Kürt aşiretleri vergiye bağlanmışdı. Fakat deyim yerindeyse Kürtler; sadece Newroziye vergisini istekli ve de görkemli bir şekilde saraya takdim ediyorlardı.

Yavuz-Şah İsmail (1512) kapışmasından sonra Kürdistan’a hakim olan Osmanlı devleti, bu gelenek vergisini daha da sistemileştirerek Kürt aşiretleri üzerinden devam ettirdi. 16. yüzyıla ait Osmanlının “Tapu Tahrir Defterleri” nde bolca “Ekrad örf ü âdâttı/ Akrad adeti < Kürt adeti” tanımı kullanılmıştır. Sabit vergiler dışında “Resm-i Idiye, Resm-i Nevruziye, Bayramcek“ adları altında sadece Ekrad’dan (Kürtlerden) vergi toplanıyordu. Bu konuda Ahmet Özcan incelediği arşivlerde elde ettiği bilgiler sonucunda şunları dile getirir:

“Ekrad âdeti tabiriyse dikkat çekicidir. Kullanılan tabirlerin atfedilenle ilişkisinin doğruluğu kabul edilirse örf ü adata göre düzenlenmiş olabileceği düşünülebilir. Örf ü âdât hukuku her ne kadar yazılı olmayan hukukun ifadesi olsa da, sultan kendi otoritesine dayanarak koyduğu örfî kanunlarla birlikte örf- ü adatı, kanun mevkiine yükseltebildiği bilinmektedir. Örfî kanunların birçoğunun menşei örf ü âdâttı. Bölge kanunnameleri içerisinde ilk bakışta örf ü âdât ile ilgili değerlendirilebilecek olan “Ekrad adeti” tabiriyle ifade edilen vergilerdir ve bunlar 1541 tarihli Çemişkezek kanunnamesiyle tarihsiz Bitlis kanunnamesinde geçmektedir (…). Şahnegi, Nayibcek gibi vergilerin Ekrad âdeti olarak adlandırılmasında, ilgili sancaklarda Kürt nüfusu veya beylerinin hâkimiyetinin belirgin olması etkili olmalıdır“ (Özcan, 2011: 184).

Bu konuyla alakalı özlü bir kaç cümleyle şunun altını çizmekte yarar var; Sözkonusu Osmanlıdaki Kürtler için uygulanan Newroziye vergisinin, Çemişgezek Sancağı kayıtlarında yer alması tarihsel bir önemi arzetmektedir. Zaten Dersim’in bir ilçesi olan bugünkü “Çemişgezek“ 16. Yüzyılda, “Kürdistan“ adıyla özdeşleşmişti. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgide ise bölgedeki Réya/ Raa Heqi inançlı Kürt Alevilerin, 16.yüzyılda Newroz bayramını özenle kutlamış ve bu tarihsel geleneği yaşattıkları anlaşılmaktadır.

Kürtlerde Eski Takvim
Eski “Ay takvimi“ ile “Güneş takvimi“ arasında 12 günlük bir zaman farkı vardır. Bu hesaba göre Ay takvimi, 12 gün geç başlar. Kürt Alevileri, kendi Réya/ Raa Heqi süeklerinde bu Ay takvimini kullanırlar. Bu durumu, “Bizim takvim, bizim hesaba göre, eski hesap“ olarak tanımlarlar. Yılın başlangıcı olan Newroz, 9 Mart/ Adar’da başlar. Bu tarih, kullandığımız Güneş, (modern) takvimde ise 21 Mart eder. 12-13 günlük zaman farkı da işte bu arada doğar! Antik Mezopotamya’da Kürtçe ve Farsça bir kavram olan Newru(o)z iki ayrı kelimeden terkip edilmiştir. New; “yeni“, ru(o)z; “gün“ yani “yeni gün“ demektir. Dolayısıyla yılbaşının bu ilk gününe, “yeni gün“ anlamında “Newroz“ veya “Newruz“ denmiştir. Güneş’e yani Roz/ Roj’a istinaden Kürtçede; Roz < gün demektir. New/ Nehe < “dokuz“ ve “yeni“ anlamına gelmektedir. Kısacası Mart’ın 9‘u; “Yeni gün“ yada “9. Gün“ olarak ifade edilir. 21 Mart’ta ise kutlamalar sonlandırılır. Kürt Alevileri yani Réya/ Raa Heqi bağlıları; 9-21 Aralık arasında Gaxan/Gağan kutlamaları yaparak eski yılı uğurlarlar.

Kaynak:Erdoğan Yalgın

Avestadaki Navjote
Aslında Newroz adının kaynağı, antik Ari dini olan Zerdüşt geleneğindeki “Navjote“ ye dayanmaktadır. Navjote; “din’e giriş“ töreni olarak bilinen “yeni doğum“ anlamına gelmektedir. Bu günde, ayinler eşliğinde Zerdüşti erğen (7-15 yaş) çocuklar; beyaz yakasız gömlek/ sudre (iyi yol) giyer ve yıldızlı kutsal kuşak (kutsi) bağlayıp yeni doğuma, Zerdüştlüğe, yani yol‘a (iyi düşünme, iyi konuşma ve iyi iş yapma) erişirler (Taraporewala, 2002: 24, 79, 80). Buradaki “yeni doğum“, Bâtıni Alevilerin toplanarak kadın-erkekli ölü girip-diri çıkdıkları Ayin-Cem’lerine işaret eder. Lakin bu etap yeni bir doğumdur. Bu kuşak, 72 iple örüldüğünden, itikat süreğindeki 72 millet felsefesiyle aynışır. Zira Bâtıni Alevilikteki “kemerbest“ olayı aynen yukarıda aktarıldığı gibidir. Erğenilk çağındakiler Ayn-i Cem merasimiyle bellerine üç defa dolayarak taktıkları bu kuşağı, hakka yürüyene kadar bellerinden çıkarmazlar. Sudre/ gömleğe gelince; özellikle yola giren Musahipler, özel olarak yapılan bu beyaz gömleğe girerler. Bunun manası, o andan itibaren hakka yürüyene kadar bu dört can bir nefes olmuştur. Dört can bir baş olan bu canlar, artık “bırayé axret“ tirler.

Ayin-i Cem-i Cemşid ve Newroz
Kürt, Fars antikitesinde Newroz’un yazılı mitik aktarısı Firdevsi’nin (940-1020), 977-1010 yılları arasında, Avesta metinlerinde ve sözlü gelenekte derlediği bilgilerle tamamladığı 60 bin beyitten oluşan Şahname’sinde, Kral Cemşid babında yer almıştır. “Buyruk sahibi padişah o tahtın uzerinde, havanın ortasında parlayan güneş gibi, otururdu. Herkes tahtının etrafında toplandı. Dünya, onun talihindeki parlaklığa hayran oldu. Cemşid’in üzerine mucevherler saçtılar ve bugune “Nevruz“ adını verdiler“ (Firdevsi, 1992: 42). Cemşid, MÖ. 1896-1176 yıllarında, bir rivayete göre 700 yıl yaşayan Guti’lerin (MÖ.3000) bir uzantısı olan Kürt Kassitlerin kralıdır (Bender, 1991:135). Zaten Şahnamede, Dehaq ve karşıtları olan Kawa, Cemşid, Feridun ve bunlarla dolayımlı bütün isimler, aynı olaylar kapsamında dile getirilmiştir.

Burada tekrar kral Cemşid’e dönecek olursak; Ateşler yakılarak kutsanan bu olağanüstü günde; Pehlevce’de “ışık” anlamına gelen “şid” kelimesini de ekliyerek, Cem’in adını Cemşid’e çevirmişler (Firdevsi, 1992. 422, 423). Antik Kürt aşiretlerinden Pişdadiyan (İlk yasa koyan, İlk adaletçiler) (Yıldırım, 2012: 222; Yar-Yalgın, 2014; Yalgın, 2017/I: 253-260) Kralı Cemşid; Avesta’da Çoban (Yima) olarak da betimlenmiştir. Çemşid’in adına yeminler, dualar yapılır. Onun, nurdan bir güneş parçası olduğu betimlenir (Avesta, 2012:145, 200, 476, 479; Taraporewala, 2002: 130) Bâtıni Alevilerinin Ocak sembolizmindeki evliyalarının mitik aktarılarında da hep Çoban figürü göze çarpmaktadır. Newroaz’a vesile olan Kral Cemşid’in, kök ismi “güneş“ karşılığı olan “Cem“, Bâtıni Alevilikteki “Ayin-i Cem“ adına kaynaklık etmiştir. Cemşid‘in, tahta çıktığı bu Newroz gününde yapılan toplu kutlamalara “Bezm-i Cem“ adı da verilmiştir. Cemşid’in “Şid“i; “ışıklar ışığı, güneşin şahı“, anlamına gelen itikat süreğindeki “Pirépiran“ manasındaki “ay ve güneş“; Mirşid/ Mürşid kavramında hayat bulmuştur. “Işığı, nuru ve güneşi“ tasvir eden “şid“ aynı zamanda, “tanrısal ışık“ olarak ve aynı paralelde “kadın-güneşten huri“ manasına gelen “Hu(r)şid“dir. Eskiden kullanılan “Ra-şid/ Raşid“ ise “yolun güneşi“ne işarettir. En son kertede Şid; “Naci“ mitiyle kendisini ölümsüzleştirmiştir. Bundandır ki; özellikle Osmanlı döneminde Bâtıni Alevilerin katline “Işıkcılar“ tanımıyla fetvalar yazılmıştır.

Cemşid’in tahta çıktığı bu Newroz gününde toplananlar kutsal ateşler etrafında çoşku içindeydiler. Bu konuda Firdevsi şunları yazmaktadır: “İlerigelenler, bugünü sevinçle kutlamak için şarap ve calgı getirttiler, çalgıcılar topladılar. İşte, Nevruz denilen bu mesut gün o zamandan, o padişahtan yadigar kalmıştır“ (Firdevsi, 1992: 38, Yıldırım, 2012:466, 468). Bu alıntıdaki “şarap ve calgı“ Bâtıni Aleviliğin antik kökenine işaret etmektedir. Calgı denilen “tenbur/ saz“ günümüzde de Ayin-i cemlerde “Telli Kur’an“ olarak telakki edilir. “Şarap“ ise en azından Kürt serdarı Eba Müslim-i Horasani (718-755) yada Ebu’l Vefa-i Kurdi (924-1017) döneminde ayin-i cemlerde “dem“ niyetine kullanıldığı bilinmektedir. Bu dem, Avestadaki ölümsüzlük simgesi olan kutsal “Homa“ ya tekkabül etmektedir. Yine Xızır’ın içtiği o ölümsüzlük içkisi-suyudur. Mitik aktarısı içinde, Kırklar ceminde karşımıza çıkan bütün öğeler, işte burada verdiğimiz bu değersel olgulardan başka birşey değildir.

Yaşam Ateşi: Adar-Adır-Newroz
Sümerlerde (MÖ.4000) “Adaru“ Aramcadaki “Adar“ olarak tanımlanan ve Kürtçedeki Adır-Adar/ Mart ayının, antik Kürt tarihinde Zerdüşt inancında kutsanan simgesi Adır < Ateşdir. Yeni günün başlangıcı olan Newroz‘un ilk günü 21 Mart’tır. Bu vesileyle Mart ayı, antik Kürt atrihinde Zerdüşt inancının da kutsanan simgesi olan Adar/ Ateş ayıdır. Kürtçe bir deyim olan “Ateş“ yani Atar/ Adar/ Adır, aynı zamanda Avestadaki Yazata’dır. “Yazata“, günümüz literatüründe “yaratıcı melek, yaradan“ Yezda, Yezdan’dır. Bâtıni manada, kalpteki ateşi simgeler. Bu vesileyle Bâtıni Alevi süreğinde İmam Ali için “Allahın Arslanı“ anlamına gelen Kürtçedeki “Yezdan Şer“ yada “Şer-i Yezdan“ denilerek, bir antik ari kültü olan başmelek “Yezdan“ Ali örtüsü altında takkiye amaçlı gizlenmiştir. Ayin-i Cemler’de “cerax uyandırma“ deyimiyle yakılan cıra /ateş, bir nevi Cem’in Cem-şid’ini temsil etmektedir. Eskiden Newroz gününe (21 Mart) has bağlanan Ayin-i Cemlerde Réberler, Pirler, Mürşidler tarafından verilen “Newroziye gılvankları/ gulbankları (gırtlaktan çıkan kutsal nefes, doğaçlama dua, Ananın kutsal nefesi)“ verilirdi (Noyan, 1995: 197). Asıl önemli konulardan birisi de Ateş/ Adır’ın; Réya/ Raa Heqi inancının Evliyaları için anlatılan mitik aktarıların baş fenomeni olmasıdır. Bu İnanç Wayirleri (tanrısal sahipleri); karşıtları tarafından hep ateşle sınanmışlardır. Bu bağlamda 21 Mart gününde meydanlarda yakılan ateş üzerinde atlama töreniyle , bedenlerin Ateşle korunması, kutsanması amaçlıdır. Arya geleneklerindeki Newrozun önemli özelliklerinden ve bu törenlerde yaygın geleneklerden biri de doğanın, toprağın ve mevsimin değişmesi günlerinde soyun üremesi maksadıyla, hamile kalınmasına teşvik etme amacı gütmesidir (Yıldırım, 2012: 247).

Kılami/ Wengi Newrozi
Réya Heqi itikatında, Mart ayı geldiğinde Newroz’u karşılamak maksadıyla evlerde bireysel Cuma akşamları (Perşembe geceleri) özel hazırlanmış (yağlanmış, temiz beyaz bez parçası) çıralar yakılır, lokmalarla dualar edilir ve “Kılami/ Wengi Newrozi“ dillendirilirdi. “Kılami/ Wengi Newrozi“ geleneği; daha sonraları Alevi Edebi-müzikal formunda “Nevruziye“ olarak yer almıştır. Mart ayında kutsanan dağlar, ağaçlar, su kenarları, evliyaların mekânları ziyaret edilir ve sonrasında, toplu halde “Cıvat é Newroz, Cem-i Newroz, Cemat é Newrozi“ adları altında gerçekleştirilen Ayin-i Cemler/ Civatlar bağlanırdı. Bu Cem-i Civat’ın maksadı, isminden de anlaşıldığı üzere Newroz (-tarımda bahar uyanışı ve yeni bir yaşamla, kurtuluşa ermek) içindir. Ama ne varki, bu tarihsel “Bâtıni“ gerçeklik; günümüzde artık “zahiri“ isimler altında mimlenmiştir. Nitekim itikat süreğindeki Newroz’un; eksen kaymasıyla “İmam Ali’nin doğum günü“nden ötürü gerçekleştirildiği varsayılmıştır. Oysa İmam Ali’nin doğum günü; İslamiyete göre kutsal sayılan üç aylardan Temmuz (Recep) yada Ekim (Şevval) miladi 598’dir. Fakat bu tarih, 21 Mart olarak değiştirilip varolan bu antik Newroz erkânı geleneği; ”İmam Ali’nin doğum günü” kılıfı altında gizlenerek yaşatılmıştır. Cêjna Newroza we piroz be!

Bibliografya
Avesta/Zerdüşt,(2012) Avesta Yay, İst.
Bender, Cemşid, (1991) “Kürt Tarihi ve Uygarlığı“ Kaynak Yay. İst.
Evliyâ Çelebi, (2003) “Seyahatname“ Hazırlayanlar: Robert Dankoff – Seyit Ali Kahraman – Yücel Dağlı, Yapı Kredi Yayınları,
Firdevsi, (1992),“Şehname I“, Çeviren: Necati Lugal, Kenan Akyüz M.E.B Yayınları, İst.
Irach J.I. Taraporewala, (2002)“Zerdüşt Dini / Zerdüşt’ün Gathaları Üç Unutulmuş Din: Mitraizm, Maniheizm, Mazdakizm“ Avesta Basın Yayın, İst.
Noyan, Bedri (1995) “Bektaşilik, Alevilik, Nedir?“ Ant/Can Yayınları İstanbul
Özcan, Ahmet, (2011).“Uzun Kasan Kanunları ve Osmanlı Dönemine Yansımaları“ (OTAM, 29/Bahar
Yar,Erkan & Yalgın, Erdoğan, (2014) “Şeyh Dilo Belincân‘ın بلنجان دلو الشيخ Şeceresinin Kısa Bir Analizi” Tunceli Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 2, Sayı 4, Bahar, Sayfa 7- 32
Yalgın, Erdoğan, (2017)”Dersim’in Gizemli Tarihi” Şeyh Dilo Belincan’ın (Berxécan) Şeceresi ve Kürt Aşiretleri, Fam yayınları, istanbul
Yıldırım, Nimet (2012) “İran Mitolojisi“ Pinhan Yayl. Ist.

Continue Reading

Erdoğan Yalgın

Sersala we pîroz be! (Kürt Takvimi)

AleviNet

Published

on

Bireysel acı ve tatlı hatıralarla bir yılı daha geride bıraktık! Toplumsal açıdan bakıldığında 2017 yılı, özellikle Ortadoğuda statüsüz bırakılmış mazlum halkların, belkide acı çektikleri yıllardan bir yıl oldu! Bu kadim coğrafyanın sahiplerinden olan Kürt halkı; son bir asırdan beri, kör dünyanın gözleri önünde zalim yönetimler karşısında kanı pahasına yaşam mücadelesi vermektedir. Her geçen yıl, özgürlüğe biraz daha yaklaşan Kürtler ve aynı kaderi paylaşan dostları olan topluluklar; 2017 yılını aslında onurlu mücadeleleriyle taçlandırdılar. 2018 yılında; birlik ve beraberlik içinde haraket etmeleri halinde onurlu bir özgürlüğü, bölgedeki tüm mazlum halklara getireceklerinden kimsenin kuşkusu olmamalıdır! Bu temelde Kürtler arasındaki eski yılların, köhnemiş politik yaklaşımları, 2017 yılında bırakılmalıdır! Yeni bir ruhla, 2018 yılının bu ilk günlerinde özgürlükler için işbaşı yapılması zaruridir!
Yeni yıl vesilesiyle bu makalemizde, Kürtlerin kullandığı takvim hakkında bazı özlü bilgileri sizlerle paylaşmayı uygun gördük! Bir çok yeni buluşların sahibi olan Sümerler (MÖ.3000) astroloji, matematik, geometri ve benzeri bilimlerin de mucidi sayılmaktalar. Takvimi bulan Sümerler, bir yılı 12 aya, bir ay’ı 30 güne ve 12 ay’ın toplamını ise 360 güne bölmüşler. Bir günü 24 saate ve bunun 12 saatini gece, 12 saatini ise gündüz olarak tespit etmişler.
Dolayısıyla Sümerler günümüzde kullanılan modern/miladi takvimin sahipleri sayılırlar. Bununla birlikte Sümerlerin, “Ay takvimi“ kullandıkları sanılmaktadır. Sümer buluşları üzerinden hareketle, Dünyada bir çok ulus; arkaik tarihlerdinde farklı zaman sayaçları/takvimler geliştirmiş ve kullanmışlardır. İbraniler, yeni yılın başlangıcı olarak 7. ay olan Tişri’yi, Mezopotamya’da ise Nisan ayı yeni yıl olarak kabul edilmiştir. Kürtçe dillerinde farklı yörelere göre “rojnîş, teqwîm, bername“ adlarıyla anılan takvim; daha çok “Rojimér“ yada “Salnâme“ olarak telaffuz edilir.
Yıl; Kürtçede “Sal“, Hurricede “Sawali“, Hatti/ Hititçe’de “Salé“; Urartuca da ise “Sali“ olarak karşılık bulmuştur. Dildeki bu benzeşme; Kürtlerin bu antik topluluklarla bir dilsel geçmişini gösterir. Kürtçede “yeni yıl‘a/ Yılbaşı‘na “serr sal“ denilmektedir. Kürt takviminin bu haliyle MÖ. 700’lü yıllarda uygulandığı sanılmaktadır! 12 aydan oluşan Kürt takviminde; yılın ilk günü < Nû roj < yeni gün yani; 1 Newroz’dur. Miladî takvime göre bu, 21 Mart/Adar olarak tespit edilmiştir. Dolayısıyla. günümüzde kullanılan Miladi takvim ile Kürt takvimi arasında yaklaşık 20 günlük bir fark vardır.
Kürt Alevileri yani Réya/ Raa Heqi bağlıları; eski yılın bitimi olarak 9-21 Aralık arasında Gaxan kutlamaları yaparlar. 21-22 Aralık gecesi en uzun gece olduğundan bu gecede Güneş tanrısı Mitra için yapılan, “en uzun“ anlamına gelen “yeldâ bayramı“ kutlanır. Mart ayı ise, Réya/ Raa Heq bağlıları için çok kutsaldır. İnançsal bayramları arasında yer alan Heftémalé Qıc-ık (küçük), Mart’ın 7‘si, Heftémalé Pilé (Büyük) Mart ayının 17. günlerinde anılır. Doğayla içiçe yapılan bu bayramsal günler; 21 Mart, yani 1 Adar/Newroz/yeni yıl’a hazırlıktır.
Yine Newroz’dan/ 21 Mart’dan önce; “Nef(v)é Marti“ adıyla başlattıkları Newroz bayramını; Mart ayının 9’undan, 21’ine kadar sürdürürler. Kadınlı-erkekli bir arada Pir-i Piranların huzurunda çok edkilerde Newroz Ayin-i Cemleri, Civatları bağlarlardı. Bütün bu kutlamalar; eski bir yılın bitimine ve yeni bir yılın başlangıcına istinaden yapılan inançsal ve ulusal motifli etkinliklere işaret etmektedir.
Dolayısıyla Kürtlerde yeni yılın; Newroz’un başlangıcı, yukarıda da bellirttiğimiz üzere 9 Mart/Adar’da başar. Kürt dillerindeki aylara, günlere, mevsimlere dayalı takvimsel kavramların çok derinlikli felsefik, etimolojik ve morfolojik tanımları/açılımları vardır. Buna küçük bir örnek olarak; New-Roz iki ayrı kelimede oluşmuştur. Güneş’e yani Roz/Roj’a istinaden Kürtçede; Roz < gün demektir. New/ Nehe < “dokuz“ ve “yeni“ anlamına gelmektedir. Kısacası Mart’ın 9‘u; “Yeni gün“ yada “9. Gün“ olarak ifade edilir. 21 Mart’ta ise kutlamalar sonlandırılır. Sersala we pîroz be!

Continue Reading

Erdoğan Yalgın

Marassa: Mar a aş, Maraş

AleviNet

Published

on

Giriş:

Tarihe geçen “Maraş Katliamı (1978)“, devletin; en basit tanımıyla Türk-İslam sentezci, paramiliter ırkcı güçleri tarafından Kürt Réya Heqi inanç mensuplarının hunharca katledilişlerini tanımlar. 21.yüzyılın bu son çeyreğinde gerçekleştirilen bu etnik, sosoyo-kültürel katliam, 39 yıldan beri, özellikle  her yılın bu günlerinde hep anımsanır. Yoğun çalışmalar sonucu bugüne kadar konu hakkında bir çok yazıllı, sözlü ve görsel meteryaller açığa çıkarılmıştır. Bütün bunlar yeterlimidir? Elbette değildir! Zira Maraş ve İç Toroslar çevresinin sözlü tarih araştırmaları üzerinde yeteri kadar durulmamıştır! Maraştaki Kürt Alevilerinin yani Ré/Ra İnancı/ Réya/Raa Heqi (Yol-Doğruların yolu, hakkın yolu) bağlılarının  tarihi, kültürel, folklorik etnik dilsel ve inançsal değerleri noktasında istenilen düzeyde bilimsel araştırmalar yeterince yapılmamıştır! Alana ilişkin kalıtsal etnografik kültürel meteryaller, görsel fragmanlar yazıya dökülüp arşivlenip, saklanmamıştır. Oysaki sözün uçtuğu, yazının kaldığı bir çağda yaşadığımızı, asla unutmamalıyız!

Coğrafi Arkaplan!

Antik çağlarda Maraş ve çevresi; Çorum’a 82 km. uzaklıkta bulunan Boğazköy (Hattuşaş) başkentli merkezi olan Hint-Avrupa ailesine mensup olduğu sanılan Hititlerle birlikte, MÖ. 2000‘li yıllardan beri tarih yazımına girmiş bir bölgedir. Zira Maraş ve yakın çevresi, Ari soylu Kizzuwatna Vasal (soyluluk ve bağlılığa dayalı feodal yönetim/ başka bir ülkeye bağlı) krallığına bağlıydı. MÖ. 12.yüzyıllarda yıkılan bu krallığın yerine, daha sonraları burada M.Ö. 9. yüzyılda Suriye dağ prensliğinin bir başkenti olan Marqasi (Gurgum) Krallığı kuruldu. Bilinen tarihiyle birlikte bölgenin yerli halkı, Kürt klanlarının kökeni olan Hatti ve Hurri-Mitanilerden oluşmaktaydı. Bölgenin yönetimi sırasıyla Asurlular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Memluklular, Dulkadiroğulları, Osmanlılar ve nihayetinde Cumhurriyet idaresine geçmiştir. Maraş ve çevresinin Kürtlerden oluşan demografik yapısı, Selçukilerle başlayarak, daha çok 15. 16. yüzyılda, Osmanlı tarafından Balkanlardan, ve Orta Asyadan getirilen Türkmen-Yörük boylarıyla değiştirilmiştir. Bölge, planlı bir şekilde Türkleştirilmiştir. Ve bu süreç hala devam etmektedir.

Etimolojik kapsam!

Maraş adının etimolojik kökeninin Hititlere dayandığı tahmin edilmektedir. Hitit çivi yazılarında kentin adı “Marasa/ Marasin/ Marqasi“ olarak geçmektedir. Yine dağlık Kilikya’da, Ermenek bölgesinin adı “Marassa“ olup, bu isim aynen Bizanslılar tarafından da kullanılmıştır. “Marasin“ ve “Marassa“  adlarının eşdeğer anlamı “Ma-(u)ra-(a)ssa“ yani “Yüce Ma Kenti“ tamlamasıyla anılmaktadır. “Ma“ adı, Hititlerde de kullanılan Luvi dilinde “Ana“ anlamına gelmektedir. Buna göre; “Yüce Ma Kenti“; Ana tanrıçaya adanmış bir şehir tapınağını kastetmektedir. Asur kralı II. Sargon zamanında (MÖ.722-705), Asur yazıtlarında Maraj (ş) olarak kaydedilen bu ismin, daha sonraları halk arasında Kurmanci tanımıyla “Mar a aş“ yani “Yılanlı Değirmen“ olarak anılmıştır. Güney Kürdistan (El-Cezire) ve Suriye’de hüküm sürmüş (890-1004) Hamdaniler; bölgede bulunan siyah yılanlardan dolayı, buraya “Marraş/ Mar a Raş“  demişlerdir. Yine Halk etimolojisi bağlamında Evliya Çelebi (1671), Maraş isminin kaynağını yılanlarla bağlantılı değerlendirir. Çelebi; Newroz mitolojisindeki Dehaq ilintili anlatımlarla, “Ejderha“ anlamına gelen “Mar-ı iş“ den bozma, “Maraş“ olduğunu bellirtir.

Kurtuluş savaşından sonra Maraş’a; 7 Şubat 1973’den itibaren TBMM tarafından “Kahramanlık“ unvanı verilmiştir. 1978‘deki toplu katliamın ardından diasporaya dağılan katliam mağdurları ve akrabaları kendilerini, “Maraşlı“ değil’de kayıtlı bulundukları ilçe (Pazarçık, Elbistan..) ve köylerinin (Tilkililer..) adlarıyla tanıtırlar. Bu durum; katliamın, Maraş adıyla özdeş tutularak, ortak hafızalardaki yarattığı travmaların 39 yıldan beri devam ettiğini göstermektedir.

Soykırım ve Katlaimla; Kürtlerin Demografik Yapısı Değiştirildi!

Osmanlılar; kuruluşundan (1299) beri merkezileşerek, hep coğrafi yayılma politikaları gütmüştü. Bölgenin mazlum halk çocuklarını savaş meydanlarına sürerek, kendi saltanatları için onların yokolmasına neden olmuştu. Ve fakat savaş zoruyla 600 yüz yıldan beri kazandığı toprakları, zaman içinde kaybetmişti. Derken, Osmanlı-Turan hayelleri; başından beri sürekli tartışılan önce misakı milli, daha sonra ise bugünkü sınırları içine hapsedildi. Dikkat edilecek olursa; Yavuz’la birlikte, 16. yüzyılda başlayan ve günümüze kadar devam ettirilen bir devlet politikası var! Bu politika; otokton/ yerleşik yaşayan Kürtlerin demografik yapısıyla planlı ve sistematik bir şekilde oynama politikasıdır!

Tarihsel geçişlerde; Kürt aşiretleri ve dahası Kürt Réya/ Raa Heqi-Alevi inancına mensup topluluklar ana yurtlarından, topraklarından sökülerek başka uzak diyarlara hep sürülmüşlerdir. Kadim topraklarında yerleşik olan Kürt aşiretleri Batıda, Eğe kıyılarında, Orta Anadolu’da zorunlu iskâna tabi tutulmuşlardır. Bu devlet siyasetiyle milyonlarca Kürt nüfusu asimile edilerek, Türkleştirilirken; Aryenik kökleriyle Réya/ Raa Heqi inancına mensup Kürtler, buna ek olarak zorunlu ve sorunlu bir şekilde Müslüman/ Sünnileştirilmiştir.

Boşaltılan Kürt Topraklarının İşgali!

Göçertilen Kürt aşiretlerinin yerlerine; Balkanlardan, Arap yarımadasından ve Orta Asya steplerinden getirilen Muacır, Arap, Çerkez, Türkmen, Yörük, Oğuz boylarından aileler yerleştirmiştir. Öncesini saymazsak; örneğin  1980 askeri darbesiyle Afganlar, Kırgız, Ahıska Türkleri getirilip başta Urfa, Muş, Kars, Van ve bir çok Kürt merkezlerine yerleştirilmiştir. Bugün mevcut Kürt illerinde, bu etnik kimliklere mensup aileler-köyler bulunmaktadır. Yerleşik, evsahibi Kürtler; bu etnik kökenden ailelere asla dokunmamışlar, tek taraflı da olsa, onlarla hep dostluk ilişkileri geliştirmişlerdir! Ama ne varki; Maraş katliamında da açığa çıktığı gibi, Devletin yerel katliamlarında bu muacır-göçmen kesimler; Alevi Kürtlere ilk saldıranlar olmuşlardır.

Mesalâ 1925 tarihinde, 27 maddeden oluşan Şark Islahat Planıyla; Fırat’ın batısı Kürtsüzleştirilmek istenmiştir. Bu eksende; Kürtlerin dilini ve etnik kimliklerini yoketme politikaları devreye sokulmuştur. Bütün bunlar yaşanmamışcasına, 2016 yılının ilk aylarında AKP hükümeti; Rojava’da yaşanılanlar için, oradaki “Kürtlerin; Araplara ve Türkmenlere karşı bir etnik temizlik yaptığına, bölgedeki demografik yapının değiştirilmek istendiğine“ dair demogojik söylemler geliştirdiğini biliyoruz! Oysaki Rojava’nın demografik yapısı, özellikle Araplar tarafından son yüz yıldan beri hep Kürtler aleyhine değiştirilmişti.

Maraş’ta demografik katliam devam ediyor!

Günümüze gelindiğinde, Maraş iline 3 km. uzaklıklta olan Merkez ilçesi Dulkadiroğlu’na bağlı Aşağı Terolar/ Sivricehöyük  mahallesinde; Suriye’den gelen 25 bin mülteci için özel kamplar yapıldı. Akdeniz’deki coğrafi konumuyla Dulkadiroğlu ilçesi, nüfus yoğunluğu bakımndan Maraş’ın 2. büyük ilçesi konumunda. Burada yaklaşık 20 köyde, 1978 katliamından arta kalan Kürt Alevileri geleneksel kültürleriyle yaşamakta. Yapılan kamp ise tam da bu alanda inşâ edildi. Asırlardan beri burada yerleşik olan Kürt Alevileri bu duruma karşı olduklarını bellirterek, günlerden beri eylem halindeydiler. Fakat sonuç değişmedi. Kamp yapıldı.

Son söz yerine;

Son olarak, tarihten bir notla bağlıyalım: Maraş ve benzeri katliamlarla 12 Eylül 1980 Askeri darbesine zemin hazırlayanlar, ülke yönetimini ele geçirdiler. Darbeciler; TBMM’ni ve Atalarının kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’ni bile kapattılar. Darbeden aylar sonra da, yani 17 Ocak 1981 yılında; Kahramanmaraş’ta halka yaptığı bir konuşmasında Darbeci Kemalist Kenan Evren;  Muaviye’ye, tıpkı M. Kemal gibi “Haziret” sıfatıyla sayğınlık ünvanı vererak, aynen şöyle seslenmekteydi: “(…) Eğer bir zaman gelecek böyle mezheplere ayrılmış Müslüman kişilerin biribirilerinin gırtlağına sarılacaklarını bilselerdi, bilselerdi böyle bir şey olacağını, muhakkak ki; Hazreti Ali ve Hazteri Muaviye biribirileriyle ters düşmezlerdi. Ne bilsinler bir zaman gelecek de böyle olacak…!” diyerek, katliamın nedenlerini 1350 yıl öncesine götürmekte ve  katliamın sorumluları olarak Ali ve Muaviye çatışmalarını göstermekteydi. Oysa kendisinin de rol aldığı bu kanlı katliam, sadece dış görünümüyle Türk-İslam Sentezli bir Cumhurriyetin; Kürt Alevisine reva gördüğü en kapsamlı ve planlı bir katlaimıydı.

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI