Connect with us

.

YAZARLAR

Türkiye devleti iklim anlaşmalarında iki yüzlü…

AleviNet

Published

on

Türkiye’nin coğrafi olarak iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülke pozisyonunda olduğunu belirten Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği (SEHAK) Yönetim Kurulu Üyesi Nuran Yüce, Türkiye’nin iklim anlaşmaları konusunda ikiyüzlü bir politika sergilediğini söyledi

Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin etkileri, neredeyse her gün dünyanın bir köşesinde yaşanıyor. İstanbul’da geçtiğimiz ay 10 gün arayla yaşanan fırtına, yine ABD’de Ağustos ayında hızları yüzlerce kilometreyi bulan ve art arda yaşanan Harvey, Irma ve Jose kasırgaları son dönemde yaşanan doğa olaylarından bazıları. Sivil ve Ekolojik Haklar Derneği (SEHAK) Yönetim Kurulu Üyesi Nuran Yüce, iklim değişikliğinin nedeninin karbon salınımının olduğunu ve karbon salınımının ise aşırı fosil yakıtlarının kullanımından kaynaklandığını söyledi.

Türkiye’den ikiyüzlü politika…

Türkiye’nin “2023 kalkınma hedefleri programı”nda “yerli ve milli” olan bütün kaynakların kullanılacağını aktaran Yüce, bu kaynakların içerisinde başta kömür geldiğini ve var olan kömür termik santrallerine ek olarak çok sayıda kömür termik santralinin yapılmak istendiğini söyledi. Türkiye’nin coğrafi olarak iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülke pozisyonunda olduğunu dile getiren Yüce, Türkiye’nin iklim anlaşmalarında “İklim fonlarından faydalanmak zorundayım. Ve aslında kalkınmam için de belli bir tarihe kadar karbon salınımına devam edeceğim” şeklinde ikiyüzlü bir politika sergilediğini kaydetti. Karbon salınımını tüm küre düzeyinde azaltmak için her ülkenin katkı sunması gerektiğini ifade eden Yüce, “Kalkınmanın ya da enerji üretiminin tek aracı kömür değil, yenilenebilir enerjilere başvurulabilir. Türkiye’nin bunun yerine fosil yakıtlara yatırım yapması, teşvik ediyor olması, aslında iklim değişikliği konusunda hiçbir şey yapmayacağı, ama iklim değişikliği konusunda var olan fonlardan faydalanacağı anlamına gelir” ifadelerini kullandı.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Güden

KAYYUM VE TEHDİT POLİTİKALARI GİDİŞİN HABERCİSİDİR

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP-MHP koalisyonu Diyarbakır Van ve Mardin büyükşehir belediye başkanlarını görevden alarak yerine kayyım atamasını toplumun büyük bir kesimi tarafından kabülenilmedi ve doğru bulunmadı. Çünkü ortada olan iddiaların asılsız ve gerçek dışı olduğu çok açık. AKP içerisinden sızan bilgilere göre parti içerisinde dahi bu durumdan rahatsızlık duyulduğu belirtilmekte. Tüm tepkiler gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’nun da görevden alınan belediye başkanlarını ziyaret etmesi İçişleri Bakanını rahatsız etmiş olacak ki tehditler savuruyor ortalığa. İçişleri Bakanı Soylu, İBB Başkanı İmamoğlu’na ‘Cahil, Haddini Bil’ gibi bir atanmışın haddini aşan cümle kurarak aslında kendi konumunu bir kez daha ortaya koydu. ‘Başka İşlerle Meşgul Olursan Pejmurde Ederiz’ demesi ülkede yaşayan insanların ne kadar düşüncelerini ifade edebileceğini de gösteriyordu.

Diğer taraftan ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Konya’da düzenlenen bir toplu açılış töreninin de gerçekleştirdiği konuşmasında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ‘teröre destek verdiğini’ öne sürerek, “Terör örgütüne tavır koyamayandan belediye başkanı olmaz, siyasetçi hiç olmaz” diyerek başka bir yerden İmamoğlu’nun stabil tutmak istediği siyasetini bozmak istiyor.

Erdoğan, İmamoğlu’nun yerlerine kayyum atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ile Kayapınar Belediye Başkanı Keziban Yılmaz’la Diyarbakır’da gerçekleştirdiği görüşmeyi hedef alarak, “Karşımızda hiçbir konuda verdiği sözün arkasında duramayan bir parti ve ekibi bulunuyor. Kardeşlerim böylece ne sözün, ne belgenin hatta ne de namus üzerine edilen yeminlerin bunların gözünde hükmü olmadığını gördük. Bunun adı milleti kandırmaktır. Sözlerini tuttukları konular da var. Mesela, bölücü örgütün güdümündeki partiye verdikleri sözleri harfiyen yerine getiriyorlar. İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Diyarbakır’da. Kimlerle, neyi konuşuyor? Bakıyorsunuz, teröre bulaşmış olanlarla el ele. Onlara, “Biz sizlerle beraberiz” diyor.

Erdoğan’ın İstanbul’u kaybetmesini hazmedemeyen ve bundan dolayı da İntikam kokan sözleri sarf etmesi artık alışıla gelen bir durum. Fakat ne yazık ki demokratik tepkilerini dile getirmek ve kendileri gibi düşünmediklerini ifade etmek bile ülkemizde sorun haline geldiği de cumhurbaşkanı ve içişleri bakanı tarafında İstanbul büyükşehir belediye başkanına karşı yapılan açıklamalarla kendisini ortaya koyuyor. Bu durum AKP-MHP koalisyonu geleceğini ne kadar büyük bir çıkmazın içinde olduğunu gösteriyordu . İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının İstanbul’un gelirlerinin AKP’nin nasıl kullandıklarını ortaya koymaya çalışması da ayrı bir gerekçe tüm bu yaşananlar için. Ekrem İmamoğlu’nun yüzlerce kiralanmış aracın Yenikapı’da sergilemesi ve vakıflara giden akarları kesmesi gibi hamleleri AKP-MHP koalisyonu ipinin pazara çıkmasında korkanlar her türlü tehdidi ekmekten hiçbir sakınca görmedikleri bu yaptıklarıyla ortaya .ıkmış oluyor.
Diyarbakır, Var ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlarının görevden alınması, ise iç politik gelişmeler içerisinde aslında beklenen bir durum fakat bazı çevreler tarafından sürecin doğru algılanmaması sonuncu sürpriz bir durum olarak değerlendirildi.

Fakat AKP-MHP koalisyon iktidarının almış olduğu bu kararın hangi politik gelişmelerde etkilendiği başka bir açından bakarsak kendi iç politikaları gereği böyle bir kararın almak zorunda kaldıkları göz önünde bulundurmak gerektiği düşüncesindeyim.

Daha önceki yazımda da 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’ne ilişkin olarak yaptığım değerlendirmede, “AKP iktidarı, HDP’nin kazanmış olduğu belediyeleri yeniden Kayyum atlayacağını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafında defalarca dile getirdiğinde hepimiz de çok iyi biliyoruz. Fakat bazı çevrelerin halkın iradesine saygı gösterirse sorunların çözümü için yeni bir süreç başlayabilir” diye düşünenler bir kez daha aldandıkları en azında bir kez daha görmüş oldular.

AKP-MHP iktidarı, üç büyükşehrin belediye başkanlarını görevden alıp Kürt halkının iradesine karşı açık bir darbe yaparak, iktidarını korumak için her olanağı kullanarak saldırganlığı tırmandıracağını gösteriyor. Üç Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevde alınması Kürtlerin demokratik siyasetin dışına itmenin ötesinde bir anlam ifade etmediğini bilinmelidir. Üç büyükşehir belediye başkanının görevden alınmasında etkili iç politik faktörler çok ileri derecede etkindir.

Birincisi, belediye başkanlarının görevden alınması, AKP-MHP iktidarının izlediği Kürt politikasının somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkıyor. İktidar 40 yıldır devam eden askeri çözümü esas alan politikaların devam ettirileceğinin mesajını vermek istiyor. Dolayısıyla da Türk-İslam sentezinin güçlü bir şekilde kullanarak gelecekteki iktidarını garantiye almayı hedefliyor aslında.Ancak bu politikanın tutmadığı, bölgedeki bütün belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanmasına, devletin askeri, ekonomik ve bütün olanaklarının seferber etmesine rağmen 31 Marta istediği sonucu elde edemedi.

İkincisi, 2019 seçimlerinde, HDP’nin bu üç büyükşehir belediyesini büyük bir çoğunlukla kazanmasıyla ortaya çıktı. Kürt halkı bir bakıma, devletin çok yönlü saldırılarına yanıt vermiş oldu. Böylelikle, bölgede doğrudan devlet adına hareket eden AKP’nin, üç stratejik ilde bir başarı elde etmemiş olması esasen devletin politik bir yenilgisi olarak görüldü.
AKP-MHP iktidarının 31 Mart 2019 Belediye Seçimleri’nde kaybetmesinin politik arka planı, Kürt seçmen kitlesinin oyunu stratejik bir bilinçle kullanmasıdır. Örneğin İstanbul başta olmak üzere Adana, Mersin, Antalya, Hatay gibi illerde Kürt seçmen kitlesinin tercihi belirleyici oldu. AKP-MHP iktidarının çözülme sürecini hızlandıran ve özellikle büyük stratejik kentlerde AKP’nin politik ve ekonomik gücünü kaybetmesinde temel gücün Kürt seçmen kitlesinin olduğunu gayet iyi gördü.

Bu nedenle Kürtlerin kitlesel örgütlü bir güç olarak politik denklemi belirlemede son derece etkin olduğu üç stratejik ilin belediye başkanlarının görevden alınması, esasen bir politik-intikam operasyonudur.

Üçüncüsü, AKP-MHP iktidarının politik geleceği bakımından önemli sorunlardan biri de Davutoğlu ve Babacan-Gül ekibinin farklı kulvarlarda yürüttükleri parti kurma çalışmalarıdır. Bu iki gücün partileşme sürecini doğrudan AKP’nin politik gücünün kırılmasında önemli bir faktör olacağı açıktır. Her iki gücün özellikle Babacan ekibinin Kürt sorununa yönelik daha liberal bir politika izleyeceği ve AKP’ye oy veren Kürt kitlesinin Davutoğlu’na ve Babacan’a yöneleceğine dair çok sayıda veri var. Ayrıca bu iki gücün ülke genelinde alacağı oy AKP’nin politik sonunu etkileyeceği önemli bir faktör olarak görülüyor. AKP-MHP ittifakı, Davutoğlu ve Babacan hareketinin politik etki alanını kırmak için Kürt sorununun askeri çözümünü esas alıyor ve üç büyükşehir belediye başkanını görevden alarak milliyetçi dalgayı geliştirmeye çalışıyor.

Dördüncüsü, uzun bir süreden sonra avukatların İmralı’da Öcalan ile görüşmelerinde ‘yeni’ bir çözüm sericinin başlayabileceğine dair ciddi bir beklenti oluşmaya başladı. Hatta gelecekte belirlenecek politikaların oluşturulmasında olası yeni bir çözüm sürecine uygun hazırlıkların yapılmasını dile getirmeye başlayanlar oldu. Ancak ne İmralı’nın ne de Kandil’in yakın dönemde herhangi pozitif bir sürece dahil edilmeyecekleri ortaya çıktı. Bu bakımdan devletin politikasında esasa ilişkin bir değişikliğin olmayacağı görüldüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz aslında Çünkü bugün AKP MHP koalisyon hükümetinin ülke sorunlarının çözümü yerine kendi iktidarlarını nasıl ayakta tutabilecekleri çabası içerisindeler diğer tarafta ise devletin güdümündeki medya organlarının bütün propagandalarına rağmen AKP MHP koalisyonunun çıkmazlığını gizleme imkânına kavuşamadı.

Diğer tarafta ise AKP MHP koalisyonu kendi içerisinde ciddi çıkmazlarda karşı karşıya kalacağı AKP’nin muhalif kanadının oluşturacağı boşluğu Kürtlerin iradesine saldırarak Milliyet’i çevreleri etrafında toplamak istiyorlar. Bununla Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun olası bir partinin kurulması durumunda bunları boşa çıkarmayı hedeflemektedir . Fakat 31 Mart 2019 yerel seçimlerde Milliyetçi dalgayı yeniden yükseltmek isteyen AKP-MHP iktidarı, ortaya çıkan tablo karşısında tam tersi bir tepki almasına rağmen milliyetçi dalgada ısrar etmesi anlaşılır bir durum değil.

Sivil Darbenin olası siyasal sonuçları

AKP-MHP’nin halkın oylarıyla gelmiş belediye başkanlarını görevden alması sadece Kürtlere yönelik bir operasyon olarak görülmemelidir. Eğer, AKP-MHP iktidarının darbesine karşı açık bir tutum alınmamış olsaydı özellikle Ankara, İstanbul, Mersin, Adana, Antalya ve Hatay gibi iller için de aynı süreç yaşanabileceğini birçok çevreler tarafında dinlendirmektedir.
AKP-MHP ittifakına dayanan iktidarı bütünlüklü olarak kaybetme riski tahmin edilenin çok ötesinde ciddi bir sorun olarak politik gündemin merkezine oturdu. Bugünkü iktidarın 2023 yılına kadar mevcut politik konumunu korumasının giderek zorlaştığı görülüyor. Erken genel seçim belki de en çok iktidarın gündemine oturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile gölge cumhurbaşkanı Bahçeli arasındaki ilişki politik geleceklerini koruma üzerine kurulmuş bulunuyor aslında dolayısıyla da. Bir bakıma zamanla yaraşır durumdalar. Kafalarında belirledikleri bir seçim takvimi var fakat. Bunun çok uzak olmadığı tahmin ediliyor diyebiliriz. Bütün olanları buna göre yapılıyor, bu süreci kendi lehine çevirmek için birçok nokta gündemde tutularak elini güçlendirmek istiyor diyebiliriz. Çünkü artık AKP-MHP koalisyonu barıştan bahsetmesi mümkün olmayacağı bilinmektedir.

Dolayısıyla da Devletin iç dinamiklerinde Ergenekon ekibinin ve milliyetçi-İslamcı kanadın belirlediği politikalarda ısrarın devam ettiğini gösteriyor. Yani Kürt sorunun askeri çözümü esas aldıkları anlaşılıyor.

Sistemin iç dinamiklerinin belirlenmesinde HDP’nin artık belirleyici bir güç olduğunu artık herkes kabul ediyor. Olmasa da AKP-MHP koalisyonun kaygılarını her geçen gün artmasına vesile olmaktadır. HDP’yi politik denklemin dışına atmak ya da etki alanını sınırlandırmak için bir kısım planlar devreye sokmuş durumdadır.

Kayyum atamalarını dengelememek ve kayyumların gündemde düşürülmesi için her türlü yöntemi başvurduğu gözden kaçırılmamalıdır.

AKP-MHP iktidarının elindeki tek malzemenin Kandil’e yönelik daha kapsamlı bir operasyon planı olduğu görülüyor. Böylelikle içteki tepkiyi dengelemeye çalışacaklar. Hatta Fırat’ın doğusuna yönelik çapı çok sınırlı olacak şekilde bir operasyon görüntüsü vererek içteki desteği korumaya çalışacaklar.

İktidarın ekonomide beklenilen sıçramayı yapma şansı yok. Dövizde istikrarı sağlaması son derece zor, işsizlik en yüksek rakamlara ulaştı ve artacak gibi görünüyor. Enflasyon artmaya devam edecek. Bölgesel ilişkilerde herhangi bir iddiası kalmamış durumda. Küresel ilişkilerde bir denge kurma planı bulunmuyor. Geriye iki nokta kalıyor: Kürt sorununda askeri şiddeti ön plana çıkartarak milliyetçi dalgayı yeniden kışkırtmak ve net bir saflaşma sağlamak. Ekim ayında parlamentoya getirilecek olan ‘yargı’ paketiyle demokratikleşme yönünde adımlar atıldığı mesajını vermek.
Bu iki olgunun yaratacağı etkiye bağlı olarak erken genel seçime gitme hesapları yapılıyor. Peki, Erdoğan, muhalefete yönelik saldırıları artırarak bütün riskleri göze alıp erken genel seçime giderse ne olur? Tek bir yol görünüyor: AKP-MHP iktidarının kaybetmesine ve bir dönemin sona ermesine yol açması yüksek bir olasılıktır.

Erdoğan’ın bu düzeyde saldırması esasen çözülmenin durdurulamayacağını, politik kartların yeniden dizileceğini, yeni politik aktörlerin ön plana çıkacağı ve güç ilişkilerinin yeniden dizayn edileceğini gösteriyor.

Üç büyükşehir belediyesinin başkanlarının hiçbir hukuki dayanağı ve maddi temeli olmadan görevden alınmasının sarsıcı etkileri tahmin edilenden çok daha ağır olacaktır.

Diğer yandan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen Büyükşehir Belediye Başkanları Toplantısı atanan kayyumlara yönelik tepkileri kontrol altında tutmak amaçlıdır. Yapılan bu toplantıya kayyumların davet edilmesi ise ayrı bir sorundur. Bilinmesini isterim ki; kanaatimce bu girişimlerde boşa düşecektir.

Demokrasinin olduğu bir dünya ve ülke dileğiyle…

Saygılarımla

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

12 Eylül 1980 Darbe

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Hiçbir şey bilmeyen cahildir, ama bilip de susan ahlaksızdır!” Bertolt BRECHT.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun, 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece saat 04.00’te yönetime el koydular. Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi bütün yetkileri ele aldı. Dönemin siyasilerine siyaset yasağı getirildi. Parlamento feshedildi. 14 Eylül 1980’de ülkedeki tüm grevler kaldırıldı. Bir sonraki gün, DİSK, MİSK ve Hak-İş’in hesapları bloke edildi: evraklarına sıkıyönetimce el kondu. 17 Eylül 1980’de gözaltı süresi uzatıldı. 18 Eylül 1980’de Milli Güvenlik Konseyi’nin başkan ve dört üyesi TBMM Onur Salonu’nda törenle yemin etti.  19 Eylül 1980’de 1402 sayılı yasa, sıkıyönetim komutanlarının bütün kamu personelini gerekçesiz görevden alabilecek şekilde yeniden düzenlendi. Tüm il, ilçe belediye başkanları görevden alındı, yerlerine sıkıyönetim komutanlıklarınca atama yapıldı, birçok belediye başkanı gözaltına alındı.

21 Eylül’de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu tarafından kurdurulan darbe hükümeti göreve başladı. Darbe öncesinin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’a darbe hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı görevi verildi. 29 Eylül’de, hükümet programı açıklandı, programda 24 Ocak kararlarının uygulanacağı beyan edildi. 24 Ocak kararları silahların gölgesinde uygulanmaya konuldu. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Robert KOMER 1981 yılında yankı Dergisi’nde yayınlanan röportajında açık sözlü ve biraz şaşkın bir şekilde 24 Ocak-12 Eylül ilişkisine dair görüşleri açıklıyor: “Askerler beni şaşırtan bir tutumla “serbest Pazar” ekonomisini onayladılar. Bu çözüm genç ve yetenekli uzmanlarca bir reçete dâhilinde Demirel’e önerilmişti. Bunlar acı ilaçlardı! Bu programı Demirel hiçbir zaman uygulayamazdı, çünkü gerekli kanunları çıkaracak meclis çoğunluğu yoktu. MGK; Turgut Özal’ın yerinde kalmasını hatta başbakan yardımcılığı vererek daha yetkili yere gelmesini söyleyince bundan çok etkilendim. Çok isabetli bir iş oldu. Onu zor politikasında desteklediler. 12 Eylül olmasaydı bu programla ilgili önlemler alınamazdı. Bu konuda generallerin payı çok büyük” diyordu.

9 Ekim 1980’de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde sabaha karşı, solcu Necdet Adalı ve sağcı Mustafa Pehlivanoğlu infaz edildi. (2012 yılında görülen 12 Eylül Davası’nda, Kenan EVREN bu iki idamı kastederek “bir sağdan, bir soldan astık” diyerek tarafsız davrandıklarını ima etti.)  7 Kasım 1980’de Onur Yayınları Sahibi İlhan ERDOST, Mamak Askeri Cezaevi’ne götürülürken, dövülerek öldürüldü. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle yargılanan 17 yaşındaki Erdal EREN 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edildi. Erdal EREN’in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere bozulmasına rağmen, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla 17 olan yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Ulucanlar Cezaevi’nde infaz edildi. Erdal EREN’in yaşının tespiti için kemik muayenesi bile yapılmadı! “Kenan EVREN, 3 Ekim 1984’deki Muş gezisi sırasında yaptığı konuşmada Erdal Eren’in idamına ilişkin şunları söylüyordu: “Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?”

6 Kasım 1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile YÖK kuruldu. Yüksek Öğretim Yasası (YÖK) ile üniversitelerde bilimsel özerkliği yok eden yasal düzenlemeler yapıldı. Bu “düzenlemelerden” sonra sıkıyönetim komutanları “güvenlik soruşturması” adı altında 1402 sayılı sıkıyönetim kanununun 2301 ve 2766 sayılı kanunun değişik maddelerine dayanarak özellikle solcu-ilerici olduğu düşünülen Üniversite personelini görevlerinden uzaklaştırdı. Açıkçası, sıkıyönetim komutanları YÖK eliyle üniversitelerdeki nitelikli öğretim kadrosunu tasfiye ediyordu. Genelkurmayın açıklamalarına göre toplam 4891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent 1402’lik olmuştur. Ancak 1402’lik olmak istemediğinden bizzat istifa yolunu seçenler de dâhil edildiğinde bu sayının 20.000 civarında olduğu ileri sürülmektedir. Bütün bunların yanında, öğretmenlerin büyük çoğunluğunun üyesi bulunduğu TÖB-DER’in merkezi ve 670 şubesi kapatıldı, merkez ve şube yöneticileri, üyeleri gizli örgüt üyesi olmak suçlamasıyla yargılandılar. Bu dönem Kürtlerin “Dağ Türkleri” olduğu ilan edilmiş, Genelkurmay Başkanlığı’nın bastırdığı “Beyaz Kitap”ta bu şekilde açıklanmıştır.

12 Eylül faşizminin halklarımız üzerinde terör estirdiği o dönemde, 3 milyon kişi soruşturmadan geçirildi. “650.000 kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.  Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Askeri Yargıtay bunlardan 124’ünü onayladı. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 24 adli suçlu). İdamları istenen 259 kişinin dosyası Melis’e gönderildi. 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.  400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi kaçarken vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü.73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.” Ayrıca; Askeri mahkemeler hapis cezalarına ek olarak binlerce kişiye sürgün ve kamu hizmetlerinden men cezası verdi. Zorunlu din dersi getirildi; Türk İslam sentezci bir kültürün milli kültür olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı…

Sonuç: 12 Eylül darbesinin son şefleri de öldü ama 12 Eylül rejimi bugünde sürüyor.  Nasıl mı? 12 Eylül rejiminin darbe anayasası delik deşik olmasına ve onlarca kez değişikliğe uğramasına rağmen yerinde duruyor. 12 Eylül darbe anayasasının “değiştirilemez maddeler” üst başlığı altında, tekçilik ideoloji tanımıyla ve zorunlu din dersleriyle,  siyasi partiler kanunu ve %10 seçim barajı sistemiyle sürüyor. Güce, özel olarak devlet gücüne atfettiği merkezi değerler sistemiyle sürüyor. Yüzleşmeden yaralar kapanmayacaktır, yüzleşme sürecini tamamlamak gerekiyor. Unutmayalım ki; geçmişle yüzleşmek bugünle yüzleşmektir! Aşk ile.

   DİP NOTLAR:

 

1- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi, s. 261.

2- Siyasihaber. Org .

3- Yıldırım Türker, Erdal’ı unutmadık, Radikal Gazetesi, 6 Temmuz 2008.

4- Yıldırım Baskı, http://www.msxlabs.org/forum/siyasal-bilimler/19969–12-eylul–1980-darbesi.

5- Odatv.com, 15.11.2012.

6- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay.

Continue Reading

Bülent Felekoğlu

MUHALEFET FİKRİNDEN, KURUCU MECLİS GÖREVİNE

BÜLENT FELEKOĞLU

Published

on

Türkiye demokrasi tarihi mücadele süreci ibretlik örnekleri içinde barındırır. Huzura eremeyen kılıç ucu yaşam örnekleridir yaşadıklarımız. Demokratik yaklaşım içerisinde güçlü bir tarih aklı da barındırır. Bu bilgi toplumsal dinamiklerin, yaşam dinamikleri, refleksleri için gereklidir. Hakkaniyet ise temel ölçü olmalıdır. Yoksa bu zihin güvensiz, her fırsatı çıkarına kullanan ahlaki olmayan çıkarcılığa savrulur. Demokrasi demini bulmuş kemalet durumudur. Yani ahlaki, politik kurumsallık barındırır. Evrende Hakk Yasası değişmez hırsızlık tüm evrende meşru görülmez, öldürmek evrende kabul görmez,her varlığın doğmak ve yaşamak hakkı vardır. Hiçbir inanç kelamı zulmü kabul etmez. Yani yarın robotlar toplumu kurulsa da hakikat aynı yolu yürür. Demokrasi bu yolun doğruya yakın demlenmesine dair kurumsallık arzusu olarak anlaşılmalı. Sınırları ise özgürlüklerin yaşanma alanında birbirine etkileşimlerinde ki adil olma haline kadardır. Her varlık birbiri ile görünür ve özgürleşir. Yani bir ağaç, bir insanla, bir insan bir maymunla, bir bitki bir böcekle göründüğü vakit kendi farkına varır. Görülen canlı bir toplulukta varlık bulur. Her topluluğa edepli, açık ruhlu yaklaşım ise yaşamın kurumsallığına saygı ile ancak sürdürülebilir. Bu temel düstur yaşamda “ Kendini Bil” kelamı ile dile gelmiştir. Kendini bilen, yerini bilir, yerini bilen yer gösterir.

Türkiye demokrasi mücadele tarihi bugün yeni bir eşiktedir. Bu eşik doğru anlaşılarak yol yürümelidir. Türkiye iktidar ve muhalif dinamikler demokratik kurumsallığa dair güçlü yaklaşmalı. Vurdumduymaz yaklaşımlar Türkiye halklarına ciddi zararları içinde barındırmaktadır. Son yaşadığımız 31 mart seçimleri bu konuda önemli eşiklerden birisidir. İstanbul seçimleri ise kemaletli halk iradesinin doğru anlaşılmasının gerektirir. Siyasetçi toplumunun aynası olma görevini güçlü üstlenmelidir. Bugün iktidar bu şiyarı durmadan dillendirmiş ve bununla ayakta kalmayı anlamlı bulduğunu her platformda tekrarlamasına rağmen aksi davranışını hem İstanbul seçimlerinde, hem de kayyım atamalarında açık etmiştir. İstanbul seçimleri halkın kurucu gücünün doğru anlaşılmasını gerektirmektedir. Örneğin Halk CHP’ ye muhalefet fikrinden çık, emniyet subabı görevi artık bizi tatmin etmemektedir demiştir. Atatürkçülük dinselleştirilmiş ve tarafınızca manipüle edilmektedir demiştir. Yani siz her hatanızın bedelini Atatürk’e yaslanarak manipüle ediyorsunuz. Bundan vazgeçin Mustafa Kemal’in sosyal değerlerini, Anadolu’nun paylaşım, eşitlik değerlerini açığa çıkarın demiştir. Örneğin bir Dersim’li geçmiş yüzleşmekte ısrar etmekte ama bunun için demokratik olgunlaşmayı da anlar bir yerde durmaktadır. Bir Trabzonlu Rum diyarı olmasını çirkefçe, Halkları hakir gören yerden yaklaşılmasını affetmemekte demokratik olgunluğu edepli yaklaşımı önemsemektedir. Bir Diyarbakırlı Kürt olmasının demokratik olgunluk için şansa dönüşmesi için gereken olgunluğu ve bedeli göğüslemiş olmasını doğru anlamak gerekir. Tarihin üzerinden atlamak değil tarihi anlamak temel demokratik yaklaşımdır. On yılda bir darbe, travma yaşamış Cumhuriyet tarihi tüm dinamikleri ile süreci doğru okumalıdır. Örneğin Kayyımlar sürecinde tepki 15 Temmuz’da Demokrasi Şehidi namı almış her aile bu kayyım siyasetine, halk iradesini hiçe sayan siyasete karşı çıkmak zorundadır. Yoksa 15 Temmuz’un ne anlamı kalır. İktidar kendi bekası için her şeyin üzerine basma hakkını nereden alıyor. Vesayete karşı bu kadar ölüm demokrasi işgal edilecek bir ülke için mi olmuştur. Bunun hesabını kim verecek.

Mardin, Diyarbakır, Van belediyelerine “ Dağa para gönderiyorlar” suçlaması yapılıyor. Bunun çok gülünç yanları var. Buralar zaten dağlık yerleşimler. Mardin çöpü dağdan topluyor. Hem de sigortalı eşekleri bile var. Bu nasıl da çaldığı minareye kılıf uydurma çırpınışıdır. Türkiye muhalif dinamikleri artık Anadolu ve Mezopotamya halklarını birlikte temsil eden bir yerde olduklarını anlamak zorundadır. Kurtuluş savaşı bu ruhla başlamıştır. Türkiye sosyalist dinamikleri Anadolu ve Mezopotamya halklarının umutlarını doğru okumalıdır. Halkımız cahil değildir. İlla da tepeden örgütlülük ise yapay beyaz yakalı siyasetçilik doğurur. Ya da İdeolojik Atatürkçülük (1940’lardan itibaren iyi gözlemlenebilir) Dinselliğine sapmış fönlü siyasetin halkı cahil gören yaklaşımları gibi. Buna en güçlü cevap Sosyal Kemalizm değerleri ile yol bulmuş “Köylü Milletin Efendisidir” iyi cevap olur. Ya da Köy Enstitüleri daha doğru anlaşılmaya muhtaç bir yerdedir. Bugün elitist bir yere çekilmiş muhalif dinamiklerin fönlü siyasetçilikten arınarak IV. Kuşak Cumhuriyeti gezinin yarattığı ruhla sahiplenme ve taçlandırma görevi önlerinde durmaktadır. Bu açık görev belirdiği andan itibaren ve halktan önemli ölçüde ihtimam görüp, destek verdiği açık anlaşılmalıdır. Halk çözüm istiyor. İrade istiyor demokratik, sosyal değerler görmek istiyor. Halk öngörmeyeceği bir kargaşa istemiyor. Bu duyguya sahip çıkılmalıdır. Bezirgani yaklaşımlar hemen derin kaygıya düştü zaten. Diyarbakır ziyaretine veryansın ediyorlar. Çünkü yapacakları savaş istiyorlar. Bize iyilik yok gönüllerinde, yaşanacak bir vatan değil, ölünecek bir Vatan’ı muteber görüyor. Ölünen Vatan’da kimse yolsuzluğunuzun ve arsızlığınızın bedelini soramaz. Daya fetvayı gitsin, ver mehteri yanmasın, daya fönü mankurtlaşsın, ver Marks’ı titresin, ver PKK’yi konuşmasın. Zaten kendisi PKK’yi sorduğu kişiden daha fazla takip ediyor. Sonra istihbari tuzak kuruyor aklınca bu hikaye çok denendi de demiyor karşısında ki. Geç bunları efendi bir de yeni yetmeler var onlar çok komik, aldığı görevi o kadar açık ediyor ki ali ayağı dolanıyor. Bu olgunluktan yoksun yaklaşımlardan illallah ettik. Her şeyi halk konuşur kardeşim sana ne oluyor. Sözün kısası Türkiye İktidar ve Muhalif dinamikleri  IV. Kuşak Demokratik Cumhuriyeti Kurucu Meclis ruhu ile Anadolu ve Mezopotamya halklarına borçludurlar. Yeteri kadar bedel verildi. Bunu Türkiye bürokrasi dinamikleri de doğru değerlendirmeli gerisi ise daha derin bir kausun habercisidir. Kerbela günlerinde Şah Hüseyin’in duruşunun daha güçlü anlaşılması umuduyla. Sorumluluk her birimizin…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI