Connect with us

Ayhan Aydın

Bu Gidişle Balkanlar Elden Gider!

Uzun yıllardan beri sürekli duyurmaya çalıştığımız gibi, Balkanlar’da öncüsü Alevi Bektaşi toplumu üzerinde ve ulu erenlerin tekke/dergah/ocak/türbe merkezlerinde büyük oyunlar oynanıyor…

Bizler sahip çıkmazsak, gerekli gayreti göstermezsek, bu gidişle Balkanlar’da (Rumeli’deki) Alevi Bektaşi varlığının yok olmasını sadece seyreden pozisyonunda olacağız…

Romanya’da, Aleviliğin Balkanlar’daki öncüsü Sarı Saltuk’la ilgili etkinlikte tek bir Alevi Bektaşi aydını, inanç önderi, öncüsü, kurum ve kuruluş başkanı, temsilcisi yok…

Evet belki onlar çağırmadılar, zaten amaç da bu Alevi Bektaşi varlığından buraları soyutlamak…

Ama bizler ne yapıyoruz bu konularda?

Bizim bunu kendimize sormamız gerekmez mi?

Romanya’daki Sarı Saltuk Etkinliği Haberini bir gazeteden aktaralım… Ama mutlaka ama mutlaka bir düşünelim bugün; Balkanlar’da Aleviler Bektaşiler üzerinde hangi oyunlar sergileniyor, neler olup bitiyor burada?, diye.

Türkiye ve Romanya’da Hayat’tan…

6. Sarı Saltuk Buluşması yapıldı

2012 yılından bu yana Uluslararası Kalkınma ve İşbirliği Derneği – UKİD tarafından düzenlenen Geleneksel Babadağ – Romanya Sarı Saltuk Buluşması’nın altıncısı 15-16 Eylül 2017 tarihleri arasında büyük bir katılımla gerçekleştirildi.

2012 yılından bu yana Uluslararası Kalkınma ve İşbirliği Derneği – UKİD tarafından düzenlenen Geleneksel Babadağ – Romanya Sarı Saltuk Buluşması’nın altıncısı 15-16 Eylül 2017 tarihleri arasında büyük bir katılımla gerçekleştirildi.

Balkanlarda sevgi ve kardeşliğin sembol isimlerinden Sarı Saltuk Baba isminin ve felsefesinin yaşatılması maksadı ile düzenlenen program yine ünlü mutasavvıf ve halk önderinin türbesinin bulunduğu Babadağ’da yapıldı.

UKİD, TİAD ve Romanya Müftülüğü’nün destekleri ve iş adamlarımızdan Sabit Danış’ın organizesiyle gerçekleşen program Köstence’de Sulina otelde’deki açılış toplantısı ile başladı.
Büyükelçi Koray Ertaş, Başkonsolos Uygar Sertel, TİKA Romanya Koordinatörü Hacı Ahmet Daştan, UKİD kurucu başkanı Zeki Çalışkan, UKİD Başkanı Musa Serdar Çelebi, Romanya Müftüsü Yusuf Murat, TİAD Başkanı Murat Demiray, Romanya’daki sivil toplum kuruluşları başkanları, Beylikdüzü Belediyesi özel kalem müdürü Yavuz Saltık ve akademisyenlerin katılımıyla başlayan panelde Sarı Saltuk’un önemi ve mesajları üzerinde duruldu.

Romanya’nın çeşitli bölgelerinden gelen Sarı Saltuk Baba sevdalıları tarihi Gazi Ali Paşa Külliyesinde buluşarak buradan evliyanın türbesine yürüdüler.
Türbedeki programın ardından topluluk Koyun Baba türbesinin bulunduğu tepeye yürüdüler. Tepenin yamacında davetlilere lokma ikramı yapıldı, toplu yemek yenildi. Koyun Baba türbesine çıkanlar burada da Kur’an-ı Kerim okuyup dualar ettiler.

Continue Reading
Advertisement //pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Ayhan Aydın

Aleviler, Sorunları ve Alevilerin İstekleri

(Şahkulu Sultan Dergâhı’nda Eylül 2017’de  Muharrem Sohbetleri’ndeki Konuşmalarım)

Sevgili Dostlar; Aleviliğin kuralları vardır, değerleri vardır. Bu yolu kuran ve bugüne kadar getiren ulu erenler, aynı anlamda kullanılan veliler, evliyalar, dedeler, babalar, ozanlar, bilge insanlar bu yol ve onun kurallarını ortaya koymuşlardı, bize öğretmişlerdi. Bu öğreti de sadece kulaktan dolma bilgilerle bugüne gelen bir öğreti değildi, elbette bizlerin yazılı kaynaklarımız da vardı, buyruklarımız da vardı, dedelerimizin/babalarımızın ellerinde yolun yazılı inanç uygulama rehberleri olan erkannameler de vardı. Yani Alevilik öğretisi birçok insanın da söylediği gibi, kuralları – kaideleri olmayan işte gönül hoşluğuna, insan sevgisine dayanan bir gelenektir, gibi basite indirgeyici türden anlatılacak bir yol da değildir. Elbette ki merkezinde insanı kâmile ulaşma yolunda menzil kazanma anlayışı vardır. Ama o menzile de çok kolay varılmaz.
Menzil neyle kazanılır dostlar? Elbette ki aşkla kazanılır, hizmetle kazanılır, bilgiyle, edeple, erkânla, mücadeleyle kazanılır. Herkes o menzile eremez.
Eremez mi gerçekten dostlar? Elbette ki erebilir. Bu yolda her insanın amacı o menzile erebilmektir. Ama işte kurallara uyunca, Alevice yaşayınca o hedefe ulaşılmış olur.
Peki, can dostlar nasıl erecek Aleviler –Bektaşiler o menzile? İşte piriyle erecek, rehberiyle erecek, mürşidiyle erecek, babasıyla, dedesiyle, dervişle, ozanıyla, aşığıyla, deyişiyle, işte cemiyle cematiyle erecek, işte muhabbetiyle erecek o menzile. İşte muharremiyle erecek, işte 72 milleti gerçekten bir görerek erecek, bilgili olarak erecek, ileriyi görerek, toplumuna gözcü olarak erecek, işte Kırkları bilmesiyle erecek, işte edeple erkânla erecek, Dört Kapı Kırk Makamla erecek…
Dolayısıyla Aleviliğin – Bektaşiliğin hedeflemiş olduğu kâmil insana, insanı kâmile ulaşmak hiç de zor değildir. Yeter ki Aleviliğin – Bektaşiliğin kurallarını işletelim, yeter ki, yaşayan Aleviliğin içinde dürüstçe yürüyelim Alevi – Bektaşi Yolu’nda.
Dostlar, “bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil” diyen büyük ozan Yunus Emre’ler, Pir Hacı Bektaş’lar, Pir Sultan Abdal’lar, bu kutlu yolu kuranlar, kendilerinden önceki uygarlıkların birikimlerinden, Ehlibeyt’ten almış oldukları o öğretinin kurallarının öğretildiği okul yani mektep irfanını ocaklarla, dergahlarla, tekkelerle bize getirenler, bize bu yolda uymamız gereken kuralları söylemişler.
Peki, bizlere düşen neydi? Yüzyıllar boyunca yaptığımız gibi, ibadetlerimizle, sohbetlerimizde, muhabbetlerimde o gül yüzlü dedelerimizin, babalarımızın, ozanlarımızın, bilge insanlarımızın o hikmet dolu nefeslerini yani aslında öğretilerini, bilgilerini almaktı, onları yaşamımıza geçirmekti.
Peki, zamanla ne oldu? Evet, bunları bizler yüzyıllar boyunca yaşattık, bu günlere getirdik. Ama köyden/kırdan kente geldik, dağıldık, zamanla yozlaşmalar yaşadık, kültürümüzün bazı renklerini kaybettik. Pirimizi, rehberimizi, mürşidimizi, dedemizi, babamızı, gerçek ozanlarımızı, âşıklarımızı, dervişlerimizi ve inanç mekânlarımızı kaybettik. Dolayısıyla bir boşluğa düştük. İş kavgası vardı, aş kavgası vardı, ekmek kavgası vardı yaşamda. İşte bu büyük kentin varoluşlarında kendimizi yeniden toparlamaya çalışırken içimizde ruhumuzun derinliklerinde, genlerimizde Aleviliğimizi haykıran sesler de vardı. İyi güzel de, biz köyümüzde ocağımızı bilirdik, ocak dedemizi, pirimizi bilirdik, ziyaretlerimizi bilirdik, kurbanımızı bilirdik, komşu hakkını bilirdik, ata/dede hakkını bilirdik, ulu erenleri anardık, ulu ozanların nefeslerini söylerdik…
Dolayısıyla bizi hiçbir zaman yalnız bırakmayan ruhumuza, benliğimize, toplumsal hafızamıza, genlerimize kazınmış bir Alevi kimliği, Alevi öğretisi vardı, bunu hep kendimizle taşımıştık beraberimizde, o hep bizimle beraberdi. Niçin beraberdi peki? Çünkü temeli sağlamdı, mayası sağlamdı, özü sağlamdı. Özü hiçbir zaman çürümemişti ve çürümeyecekti. Çünkü inançla gidilen bir yoldu, çünkü bedeller ödenilerek yürünen bir yoldu bu Alevi Bektaşi Yolu, Öğretisi.

 

Sevgili dostlar, sevgili canlar… İmam Hüseyin aşkıyla buraya toplanan canlar…

Evet, o bilinç bizi diri tuttu. Ne yaptı bizim öncülerimiz? Taa İstanbul’a geldim de, Unkapanı’na, şuraya geldim de, buraya geldim de, bu iş-ekmek peşinde hayat kavgası içinde bir de o eski geleneklerimi mi yaşatacağım, o dedeleri şimdi nerede bulurum, da demedi. Ne yaptı bu gül yüzlü canlar peki? 1952 yılında Ocak Köyü Derneğini kurdu (Erzincan / Kemaliye Hıdır Abdal Sultan Ocağı’nın bulunduğu Ocak Köyü temelli), geldi Malatya Arapkir Onar Köyü Derneği’ni kurdu İstanbul’da. Ne yaptı salonlar tuttu, nefeslerini söyleyenleri dinledi. “Birlik Geceleri” yaptı. Spor Sergi Saraylarında “Dört Kapı Kırk Makam Oyunu”nu tüm içtenliğiyle sergiledi. Ne yaptı? Evinin zemin katında yorganları, döşekleri pencerenin önüne koydu kimse görmesin diye, cemlerini yine sürdürdü. Demek ki bu elli altmış yıl içinde de dedeler, cemler cemaatler bırakılmadı, bu inanç hep yaşatılmaya çalışıldı.
Ne yaptı bir de hazır davul zurnacı bekletti ki baskın olursa biz burada nişan yapıyoruz, deyilim yasakları aşalım, dedi. Böyle zorluklara göğüs gerdi. Ne yaptı 1966’da Cem Dergisi’ni kurdu. İnanç bırakılmaz, inanç sevgiyle gidilen bir yolsa o inanç bırakılmaz. Alevilik de öyle sevgiyle gidilen bir yoldu. Alevilerin de bu yolu bırakmaları mümkün değildi.
Bu güzelliklerden yana, erdemden yana olan tutum ve davranışlarımıza rağmen bu bizim Alevi kimliğimiz yüzyıllar boyunca olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de tanınmadı, üstümüzdeki baskılar kalkmadı, bizler inançlarımızı, kültürümüzü, öğretimizi tam yaşayamadık, yaşatamadık, gençlerimize öğretemedik can dostlar.

Aleviler Ne İstiyor?
Aleviler ne istesinler? Onlar aslında olması gerekenden başka hiçbir şey istemiyorlar; yani sadece ve sadece Alevi kimlikleriyle yaşamak istiyorlar.
Ülkemizde resmi inanç sistemi şeklinde benimsenen, devletin uyduğu, uyguladığı, öğrettiği, kabul ettiği Sünniliğin buyruklarına, yani şekil şartlarına uymadığımız, farklı bir dünya görüşüne sahip, farklı bir inanç sistemine sahip olduğumuz için halen dışlanıyor, yok sayılıyoruz bu ülkede.
Osmanlı devrinde fermanlarla süren yasaklama, hakir görme, yok sayma bugün de devam ettiği için en büyük sıkıntımız bundan kaynaklanıyor.
Bizler hep; Osmanlı’da olduğu gibi, öteki, başka, yabancı, İslam olmayan, Rafizi (din dışı), Mülhit (inkârcı-sapkın), dinsiz Kızılbaşlar görüldüğümüz gibi, şimdi de bugün hala bu hoşgörüsüz, yok sayıcı anlayışları, toplumların arasına bizzat devlet tarafından örülen demirden-betondan duvarları yıkamadık, inkârı yenemedik.
Bu çağda yine yok sayılmaya devam ediliyoruz.
Aslında Alevi – Sünni sorununu yaratan da, onu çözümsüzlüğe mahkûm eden de devlet içinde yuvalanmış, Osmanlı’dan bu yana devam eden kör bir zihniyet, kör bir anlayıştır. Buna ben bürokratik – teokratik faşizm, diyorum. Çünkü devleti yöneten idarecilerin de, tüm din adamlarının da aynı şekilde düşünmediğine, Alevi – Sünni kaynaşmasını savunan, Alevilerin isteklerine kulak vererek bu sorunun çözülmesini isteyen gerçek devlet adamlarının, yöneticilerin, sağduyu sahibi gerçek insan sever/ yurt sever vatandaşların, din adamlarının bu toplumda ve devlet yönetiminde olduğuna hep inandım, inanıyorum ben.

Gerçekten Aleviler Ne İstiyor?

Sevgili Dostlar; İmam Hüseyin aşkıyla buraya gelen canlar;
Bizler ne istiyoruz? Elbette insanca yaşamak istiyoruz, ibadetlerimizi serbestçe yerine getirmek istiyoruz. Bizler tanınmak istiyoruz, horlanmak, dışlanmak, bu ülkede “öteki, iğreti gibi duran, sapkın, yabancı, düşman, şüpheli, asi” insanlar topluluğu olarak anılmak, bu muameleye tabi tutulmak istemiyoruz.
Devletin herhangi bir biriminde, Alevi kimliğimden dolayı yani doğduğum köyümden dolayı, ismimden dolayı, inanç-ibadet-dünya görüşümden dolayı, bir başka gözle görülmek, dışlanmak, farklı bir muameleye tabii tutulmak istemiyorum. Yani bir Alevi – Bektaşi olarak, eşit vatandaş – eşit yurttaş dedikleri türden bir insan olup bu ülkede huzurlu bir şekilde yaşamak istiyorum.
Aleviler Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşları mı? Tabii ki kâğıt üzerinde öyle. Ama gerçekte tümüyle hayır, eşit vatandaşları değiller.
Bir vatandaş olarak, devletin her Türk vatandaşından istediği tüm yükümlülükleri yerine getiriyor muyum? Elbette. Askerliğimi yapıyorum, vergimi veriyorum, a’dan z’ye şu ülkede yerine getirilmesi gereken tüm vatandaşlık görevlerimi bir Alevi Bektaşi olarak yerine getiriyor muyum? Evet… Türkiye’de devlete bu Alevi – Bektaşi toplumundan bir zarar gelmiş mi? Hayır. Bu gül yüzlü insanlardan daha vatan, yurt, iş, çevre, insan sevdalısı bir başka topluluk var? Yok. Peki, siz ne istiyorsunuz bu insanlardan? Çünkü Alevilerin bu ülkeyi sevmekten, bu ülkeye bağlı olmaktan başka bir erdemleri yok. Bir devlet kurmak, askerden kaçmak, vergi kaçırmak gibi, talan edip bu ülkenin varlıklarını soymak, kendi menfaatlerini toplum menfaatleri üstünde tutmak gibi, hiçbir zaman bir görüş ve fikirleri yok, olmamış da bu kitlenin. Devlete ihanet etme gibi hiçbir zaman görüşleri olmamış, ne darbe yapmışlar, ne dini siyasete alet edip bir terör örgütü gibi çalışan faaliyetler içinde olan yapılar da oluşturmamışlar. Alın size en ideal, en mükemmel vatanda tipi Aleviler- Bektaşiler’dir. Bu ülkede bu insanlardan daha ülkeye sadık insan mı var?
O zaman sizin derdiniz ne be kardeşim? Bu toplumun başına vura, vura yok saydığınız yetmiyor mu? Haklarını ellerinden aldığınız yetmiyor mu? Bu çağda halen ayrımcılık yapmaya, bir kitleyi dışlamaya, onların haklarını vermemeye neden hala devam ediyorsunuz?
Senin Alevi kimliğini öğrendiği andan itibaren başlıyor bir ayrımcılık, başlıyor bir dışlama, başlıyor bir horlama, başlıyor bir dedikodu. İşte Aleviler artık bunlardan yıldı, bıktı, usandı.
Devlet bize analık yönünü göstermiyor. Ana şefkatlidir elbette Devlet Ana da gerçek Devlet Anaysa şefkatlidir, çocukları (vatandaşları) arasında ayrım yapmaz, hepsini eşit kucaklar, eşit sever, kol kanat gerer. Ama bizde devlet Alevilere Ana gibi davranmıyor, eşit davranmıyor. Devlet Türkiye’de Alevilere üvey evlat gibi davranmayı bıraktığı zaman Aleviler rahat edecekler.
Devlet hala beni tehdit olarak görüyorsa, elbette ki benim gönlüm buruktur, elbette ben de bu devletten davacı olurum, devletle benim bir mücadelem vardır. Devlet açık-gizli vatandaşları arasında ayrım yapmadığı, bunu tarihin derinliklerine gömdüğü zaman Aleviler rahat edecekler. Devlet Alevileri, Alevi kimliklerinden dolayı dışlamadığı, yok saymadığı zaman Aleviler rahat edeceklerdir.
Yani bu ülkeyi yönetmeye talip, kaymakam ve diğer mesleklerden idareci olabilecek zekâda, aydınlıkta, yeterlilikte gençler mülakatlarda Alevi oldukları için elenmedikleri zaman Aleviler rahat edeceklerdir. Pırlanta gibi gençlerimizin önü kesilmediği, devletin tüm kademelerinde üstün başarılarıyla hizmet edebilecekken kör zihniyetlerce engellenmediği zaman Aleviler rahat edecekler.
Alevilerden de vergi alınarak yayın yapabilen TRT tek yanlı bir propaganda aracı olmaktan çıktığı, sadece Sünni vatandaşlara hizmet veren bir yayın organı olarak değil de gerçekten tüm Türkiye’nin kanalı olduğu zaman Aleviler rahat edecekler. TRT’de Alevilik’te, Muharrem’de anlatıldığı, Alevilere de yer verildi zaman Aleviler rahat nefes alacaklar.
Çağın gerisinde kalmış yorumlarıyla çağdaş-laik anlayışın dışında, ülkemizde birliğin pekişmesine değil bazen ayrımcılığın öznesi olabilen Diyanet İşleri Başkanlığı, nerdeyse on bakanlığın bütçesiyle, hükümetleri tehdit eden, yönlendiren, bilirkişi olarak kararlar veren, açıklamalarıyla yani varlığıyla ülkeyi “din devleti” haline getirmediği zaman ve Alevileri de asimile eden bir merkez olmadığı zaman Aleviler rahat nefes alırlar.

Vatandaşı oldukları devletin inanç bazında hiçbir hizmetinden yararlanmayan bu gül yüzlü toplum, hiçbir zaman taşla-sobayla, şiddetle bu devlete karşı gelmemiştir.
Demokrat, ilerici, aydın, Atatürkçü yapılar içinde kendine yer edinen önemli bir kısmı sosyal demokrat- devrimci çizgide yer alan Alevi vatandaşların bu kimlikleri de devletin içindeki bazı gerici odakları rahatsız etmiş, ülkeyi 60 yıl boyunca yöneten sağ iktidarların ana hedefindeki toplumsal unsurlar da yine Aleviler olmuştur.
Ellerinde her zaman gül ve saz olan bu topluluk yine de tüm güzel davranışlarına rağmen yine de Türk devleti tarafından kucaklanmamış, aralarında devlet içindeki bazı faşist kafaların da bulunduğu tertiplerle türlü kıyımların/katliamların içinde yine asimile edilmeye devam etmiştir.
Devletin içindeki bazı guruplar ya doğrudan, ya dolaylı Alevilerin ilerici unsurların tabanı olmasını engellemek için bir yandan baskıyla, bir yandan kıyım, yok etme, katliamlarla bu topluluğu dağıtmak, sindirmek, yok etmek planlarını uygularken diğer yönden de boş durmamıştır.
TRT’yi, Diyanet’i, Milli Eğitim Bakanlığı’nı, Kültür Bakanlığı’nı “tek tip insan / tek tip inanç sistemi” ekseninde, diğer Devrimci-Demokrat- Aydın- Atatürkçü” topluluklarla bir bütünlük içinde “sağ ve Sünni dünya görüşü” ekseninde asimile etmek için gayretler sürmüştür. Emevilerden Abbasilere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar aralıksız devam eden her türlü yol ve yöntemi bu sefer kendileri devralmış bunu 24 saat sistemiyle, devletin tüm kademelerinde uygulamışlardır. Bugün de aynı şekilde bu devam etmektedir.

Sevgili Dostlar;
Aleviler bu ülkenin temel taşları, bu ülkenin vatandaşlarıdır. Her şeye rağmen bu ülkeyi seven insanlarıdır. Ama bakıyoruz, insanların içlerinde hala bir korku, bir titreme var Alevi kimliklerinden dolayı.
Bir ülke düşünki o ülkenin insanlarının bir kısmı, o ülkede yaşamaktan tedirginlik duyuyorlar. Gidecek bir başka vatan toprakları yok, bir başka ülkeleri yok. Zaten olmaması da gerekir, bu toprakları yurt yapanlar da gerçekten onların ataları zaten. Kanıyla, canıyla, ruhuyla, felsefesiyle, diliyle, özüyle bu ülkeyi yurt yapan temel unsurlar Alevi Bektaşi toplumunun atalarıdır. Bu ülke burada yaşayan herkesin olduğu kadar onların da ülkesi elbette ki. Ama hala bir dışlama, hala bir yok sayma var burada.
Hala canı gibi sevdikleri bir ülkede ürkek yaşamak, gelecekten endişe etmek… Bu çok ama çok üzücü bir durumdur.
Benim Alevi olduğum öğrenilirse ne olur sonum? Bunu tüm iş yerlerinde, askerde, okulda, devlet dairesinde Aleviler yaşıyor maalesef. Böyle bir ülke nasıl bir ülkedir?
Öteki olarak görülmek istemeseler de, halkın çoğunluğu onları şu veya bu şekilde benimsese de, devleti yönetenlerin gözünde düşman, başkası, güvenebilir miyiz, yabancı bir unsur olarak görülme hissi… Devleti yönetenler demek ki bu hissi uyandırmışlar, bu toplumda bu korkuyu yaymışlar, bunu gidermemişler bu çağda halen.
Bu ülkemiz adına, güzel Türkiye’miz adına çok ama çok üzücü, düşündürücü bir durumdur.
Yani devlet devletliğini yerine getirmemiştir/getirememiştir.
İşte bizlere düşen görev de, devlete devlet sorumluluklarını tekrar, tekrar, tekrar bıkıp usanmadan hatırlatmaktır.
Hakların alınması için yılmadan çalışmaktır.
Devlet asimilasyoncu yanını her zaman uygulayacaktır. Ama sevgili dostlar bize düşen görev hiçbir zaman yılgınlığa düşmeden, atalarımızdan aldığımız o direnci yaşatarak, kimliğimizden ödün vermeden Aleviliğimizi – Bektaşiliğimizi yaşatabilmemizdir.
Devlet beni asimile eder, devlet beni işten atar, devlet bana baskı yapar diye, özümüzde, ruhumuzda, var benliğimizde yaşattığımız Aleviliğimizi bir tarafa bırakırsak, ben sizlere söylüyorum, çok ağır bir kelime ama HARAMZADE olmuş oluruz, ihanet etmiş oluruz yolumuza.
Atalarımız çok büyük bedeller ödediler, en büyük bedeli de İmam Hüseyin ödedi. 72 yoldaşıyla canını seve seve, zalim Yezit’i buyrukları altında bizi ezdirtmedi, İslamiyet’i de, Aleviliği de kurtardı. Canını feda eden bir İmam Hüseyin’i düşündüğümüz zaman aslında bu dirençte fazla da bir çaba harcamadığımız görülür. Ama her birimiz de bir fedakârlıkta bulunmuşuzdur. Her birimize söylesek mutlaka ama mutlaka her birimiz bir “Alevi” sorunu yaşamıştır. “Alevi – Sünni” meselesiyle karşı karşıya gelmişizdir; okulda, iş yerlerinde, askerde, devletin herhangi bir biriminde, sokakta…
Ama bunları zamanla aşacağımız bilinciyle dirençli olmak zorundayız sevgili canlar.

Sevgili Dostlar;
Tüm devleti suçlayamayacağımız gibi yukarıda söylediğimiz gibi Sünni vatandaşlarımızın da önemli bir bölümü aslında Alevilerin haklarının verilmesi taraftadır, bu konuda Alevilerin yanındadırlar. Yapılan ciddi araştırmalar- anketler var bu konuda. İnsanlarımıza soruyorlar: Aleviler var, onların bazı talepleri var, örneğin ibadethane olarak cemevlerinin tanınmasını istiyorlar, siz bu konuda ne diyorsunuz? Diyorlar. Onların da çoğu niye olmasın, elbette olur, diyorlar. Aleviler zorunlu din dersleri olmasın ama seçmeli de olsa bu dersler de Alevilik yeteri kadar anlatılsın, diyorlar. Siz ne diyorsunuz deyince, elbette neden olmasın, diyorlar. Bu da bu ülkenin bir gerçeğidir. Bunları da inkâr edemeyiz sevgili dostlar.

Gelelim Bize;

Çok sevgili dostlar, hep devleti suçlayarak, Diyanet’i suçlayarak, Sünnileri suçlayarak bir yere gidemeyiz. Elbette ki Alevilik Sorunu’nda; “Alevi – Sünni” meselesinde suçun çoğu devletindir. Ama bizler her zaman yine de “bin kez mazlum olsan da bir zalim olma” diyen Hz. Ali’nin yolundan gidiyorsak, kendimize de bakacağız. Gerçekten iğneyi kendimize batırmasını da bileceğiz.

Can dostlar güzel insanlar.
Yola Birlikte Gidilir, Yol Cümleden Uludur, Yola Eğriler Girmez, Doğru Görenlerindir, der ulularımız. Bizler de bu sözleri hep söyleriz.
Bizim yolumuzun erdemlerini anlatmakla bitiremeyiz. Bir yeryüzü hazine sandığının içindeyiz gerçekten de. İnsanlığa dair ne varsa bu sandığın içindedir. Bu bir abartı değildir. Şu anda bizi bir araya getiren Hz. İmam Hüseyin ve 72 Yoldaşın’nın mücadeleleri bile bizlere bu konuda örnek olarak yeter de artar bile. Ama sadece bu değil, tarihi boyunca nice nice insanlık destanı yazmış kahramanlar, ulu pirler, erenler, veliler, ozanlar, mücadele insanları çıkarmış bir toplumun evladıyız. Düşünün İmam Hüseyin’in yolundan giden, onun davasını güden bir Eba Müslüm Horasani vardır. Zalimlerin korkulu rüyası olan Eba Müslüm. Hikmetiyle ve varlığıyla gönülleri titreten, içimde her daim yaşatmamız gereken bir büyük Alevi kahramanı, ulusu. İşte sevgili dostlar biliyor musunuz, Eba Müslüm’in başına gelenleri? O ki, İmam Hüseyin’e en yakışan kahramandır, o ki haksızlığa karşı koymanın destanıdır. Ama sevgili dostlar onu da katlettiler, hile ve oyunlarla. Hem de kim katletti biliyor musunuz? Onu da sözüm ona Hz. Peygamberi’ni akrabalarının kurmuş olduğu ve zalim Emevi saltanı yıkmasına ve onların iktidar olmasını sağlayan Abbasiler katlettiler. Böyle bir yiğidi, kahramanı onlar katlettiler. Yani onlar için mücadele verdi ama gücünden korktukları için Abbasiler alçakça onu katlettiler.
Bu örnekler acı örnekler ama işte bizler bu değerlerle bugünlere geldik.
Aleviler, Alevi değerlerini yaşattıkları, o benliğe, bilince, öze sahip oldukları için karanlıkları aşıp bugünlere geldiler.

Sevgili Dostlar, Canlar;
Ben sizin ayaklarınızın turabı olayım, canlar gerçekleri de konuşmak zorundayız. Ben “size şah damarınızdan daha yakınım” diyen yüce yaratıcının, “ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” diyen Hacı Bektaş Veli gibi velileri vardır. Yani insanı yaşamın temeline koyan, insana değer veren, insanca düşünen, her zaman aydınlığı, ilimi bilimi öğütleyen bir öğretiyi kuran insanlardır Aleviler- Bektaşiler. Alevi erenleri bu topraklarda, ta Balkanlar’a kadar bu aydınlık yolu sürüp götürmüşlerdir. Onların ektikleri ekinleri bugün bizler maalesef yaşatamıyoruz. Bizler değerlerimize yeteri kadar sahip çıkamıyoruz sevgili dostlar.
“Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” diyen bir Yunusumuz var. Onlar gibi yüzlerce ulu ozanın nefeslerinde bizim yolumuzun, töremizin, geleneklerimizin tüm zenginlikleri aslında mevcuttur sevgili canlar. Bizler kin ile kibiri atıp bu meydanlara öylece gelmişiz. Can dostlar bu meydanlara öyle kolay gelinmez, özümüzü paklayarak geleceğiz ki, İmam Hüseyin’e layık olamam. Ona yoldaş olmak, yar ve yaren olmak dünyanın en güzel nimetidir. Bu aşkı bulanlara ne mutlu erenler.
Can dostlar; yolumuz kurallarla örülüdür. Bu yola her can giremez. Özünü aklayan, paklayan canlar girebilir. Ölmeden önce ölenler bu meydanlara girebilir. Bizler Ehlibeyt’in bendesi olarak bu yolda menzil almak istiyorsak önce özümüzü yoklayacağız. Gerçekten ben yolda, yolakta mıyım, meydana girmeyi hak ediyor muyum? Demeliyiz kendi kendimize. Bu yolda dar vardır, didar vardır. Özünü dara çekmeyen neye yarar can dostlar?
Burasını (Şahkulu Sultan Dergahı Meydanevi / Cemevi) tasavvur edin ki, burası bir “Kırklar Meclisi” ola. Olabilir mi? Neden olmasın. Araştırmacı – Akademisyen Mahir Polat kardeşimiz geçen sene burada bir şeyler anlatmıştı. Hatırlayanlarınız olacaktır. Şu içinde bulunduğumuz meydan neye benziyor, şimdi altında bulunduğumuz üstümüzdeki kubbe neyi simgeliyor, şu direk neyi sembolize ediyor, diye sormuştu. Değil mi? Hatırlayanlarınız vardır mutlaka. İşte sevgili dostlar; içinde bulunduğumuz meydan Kırklar Meydanı olsun, Tuba Ağacının altında Rıdvan’dan gelen dosdoğru gidilen yolun ‘Tarik-i Müstakim”in kurallarının konduğu, Hz. Muhammed’in Hz. Ali’ye kutsal emanetleri verdiği meydan yeri olsun burası, Hz. Hüseyin’in meydanı olsun burası.
İşte o bilinçle, o aydınlıkla, o öğretiyle hareket eden ulu erenler/veliler kurdular bu yolu, o ulu ozanlarda her birisi cevher değerindeki deyişleri – mersiyeleri yani şiirleriyle bize sonsuz bir hazine bıraktılar.
Peki, can dostlar, sevgili dinleyenler… Bizler bu hazineye sahip çıkabildik mi, çıkabiliyor muyuz?
En başta kendim olmak üzere her zaman bunları sorguluyorum, sorguluyorum, kendimi sorgudan geçiriyorum.
Gül yüzlü insanlarım; bizler maalesef Aleviliğin – Bektaşiliğin değerlerine tam sahip çıkamadık, çıkamıyoruz. Kendi değerlerimizi yaşatamıyoruz. Elbette ki bizlerin üzerinde düşünmemiz gereken, yenilik gerektiren bazı uygulamalar olabilir. Bu bir zorunluluktur. Bunu da gül yüzlü inanç önderlerimiz dedelerimiz yapacaklardır.
Kurumlarımızın başında bulununlar ise gerçekten bu yola ne kadar layıklar bunları da çok iyi irdelememiz gerekir. Ben birçoğunun bu yola layık insanlar olduklarını düşünmüyorum. Onların islah edilmesi gerektiğine, zamanla da bu yolun kurallarına uymayan, çağın gerisinde kalmış, bu yola zarar bile verebilen kişilerden bu kurumlarımızın temizlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Canlar;
Şu anda büyük mücadelelerle onlarca kurum kuruldu, dernekler kuruldu, cemevleri kuruldu. Ama buralar da tam anlamıyla inancımız ve öğretimiz yaşanmıyor. Bunların yaşanması ise tümümüzün elindedir.
Bizler eskiden ocağımızı bilirdik, ocak dedemizi tanırdık, görgü sorgu yapardık, on iki hizmeti yerine getirirdik. Şimdi büyükşehirlerde cemevleri olsa da eski gelenekler uygulanmıyor artık. Dedeler kusura bakmasınlar işi bazen basite indirgeyerek Aleviliğe zarar da veriyorlar. Tek tip cemler, tek tip yapılar, basmakalıp sözler, özü olmayan konuşmalar, davranışlar bizlere büyük zararlar vermektedir.
Bizler ocak dedelerimizi bulmalıyız sevgili dostlar, ocaklarımıza sahip çıkmalıyız. Ocaksız, dergâhsız, tekkesiz, ocak dedesi olmayan bir Alevilik dünüşünülemez.
Ayaklar türabıyım ne olursunuz, değerlerimizi gerçekliğiyle yaşatalım dostlar. Hep yüzeysel gösterişe dönüştürdük işi. Bunlardan vaz geçelim. Dedelerimizi zorlayalım, bilgi sahibi olmak için onlardan bilgi alalım, bilgili, inançlı gerçek ocak dedelerine sahip çıkalım. Bugün bazı dedeler bu yolu yozlaştırıyorlar. Bunları birbirinden ayıralım sevgili dostlar.

Can Dostlar,
Bizler maalesef ama maalesef okumayan bir toplumuz. Biz birbirimizi kandırmayalım. Kitap okumayan bir toplumuz. Bilgi sahibi olmak kitap okumakla olur. İnsanları dinlemek, onlardan bir şeyler almak yetmez. İnsanlara bakıyorum, kitap okumuyorlar. En az kitap okuyan toplum olduk. Eğer kitap da alıyorsa, cemevine yardım olsun, diye alıyor bu kitabı okumuyor vatandaş. Veya da rafa koyuyor, orada bulunsun diye, gösteriş için bulunduruyor. Bunlar da bizlerin gerçeğidir dostlar beni yanlış anlamayın, çok yalvarıyorum, kitap okuyalım. Ben bir istisna insan olarak bu kurumlarda en uzun süre çalışan, 25 yıl çalışan bir insanım, araştırmacıyım. Cem Vakfı’nda da, burada (Şahkulu)’nda da bulundum, kütüphaneleri var. Çok şükür karşıda (Anadolu Yakası) Cem Vakfı Yenibosna Cemevi’nde, burada da, Şahkulu’nda kütüphane var. Ama yıllardır kitap okuyan insan görmedim. Hem yakınıyoruz, bilgi edinmek istiyoruz, Aleviliği öğrenmek istiyoruz, diyoruz. Hem okumuyoruz sevgili canlar. Ne olursunuz okuyalım, okuyalım, okuyalım. Bizi kurtaracak şey okumamızdır sevgili canlar.
Bir kere okumuyoruz, bir de gençlerimizi okutmuyoruz. Gençlerimiz okumazsa, bilinçlenmezse bu yollar yürünmez. İçimize çocuklarımızı, gençlerimiz alacağız can dostlar.
Çok az da bilsek, neyi ne kadar biliyorsak çocuklarımıza, gençlerimize bunu mutlaka ama mutlaka aktaracağız. Onlar böyle böyle bu konuları öğrenecekler. Dedeleri, yazarları, kurum başkanlarını bilgi almak konusunda zorlayacağız.
Bizim yüzyıllar boyunca oluşmuş bir “toplumsal hafızamız” var. Her türlü değerimiz, anılarımız, hatıralarımız, bilgilerimiz, güzelliklerimiz, nefeslerimiz, ozanlarımız, erenlerimiz, karşılaştığımız her türlü sorun, güzellikler, sorunlar, ne varsa o toplumsal hafızamızdadır.
İnsanların da biliyorsunuz hafızası vardır. İnsanoğlu hafızasını kaybederse yaşayamaz, ya da insan gibi yaşayamaz.
Değerli dostlar, bizim tarihimiz, inancımız, kültürümüz de toplumsal hafızamız içindedir. Teker teker insanların hafızaları gibi Alevilerin de Toplumsal Hafızaları canlıdır. Tek tek bireylerde olmaz, toplumun tümünde olur bu hafıza. İşte can dostlar, bu toplumsal hafızanın yok olmaması, yani biz biz yapan değerlerin mevcut olduğu, saklı olduğu bu belleği yaşatmazsak bizler o zaman gerçek anlamda yok oluruz. Anıları olmayan bir kişi neye benzer? Bizler de her geçen gün bir değerimizi, inanç uygulamamızı yitiriyoruz. Nefesleri unutuyoruz, bazı semahları dönmüyoruz, türbelerimizi yok olmaya terk ediyoruz, tarihte yaşamış bazı uluları anmıyoruz, nereden nereye geldiğimizi unutuyoruz. İşte tüm bunların çözümü, bunu kuşaktan kuşağa aktarmaktır. Bizler bunları gençlerimize, çocuklarımıza anlatmazsak bir gün bunlar yok olup gidecek. O yüzden bunları canlı tutmanın tek yolu bu geleneği yaşatmak, her şeyi birbirimize ve özellikle gençlerimize aktarmaktır.
Gençlerimizi okutacağız, onlara burslar bulacağız, üniversite de okutmanın yollarını bulacağız. Sadece iş için değil. Okumak en büyük erdemliliktir. Alevi toplumunun okumuş kişi sayısı çok yoktur. Her alanda okuyan, araştıran, akademik çalışma yapmış gençleri yetiştirmeliyiz. Bu kurumlar onlara sahip çıkmalıdır. Ama bu bugüne kadar fazla olmadı. Bugün benim en büyük acım bir Alevi Akademisi’nin, Araştırma Merkezi’nin olmamasıdır. Buralarda çalışacak gençler Aleviliğin değerlerini ortaya çıkaracaklardır. O yüzden özellikle üniversitelerde yüksek lisans, doktora yapan gençlerin ellerinden tutulmalı, bu konularda araştırmalar yapmaları teşvik edilmelidir.

Değerli dostlar;
Uzaya bakınca uzayın sonsuzluğunda parlayan yıldızlar görürsünüz. İşte bizim binlerle ifade ettiğimiz o ulu erenler, o ulu ozanlar, o ulu pirler birer yıldız gibi bizi Alevi kimlikleriyle aydınlatmaya ve bize Yolumuzla ilgili hep mesaj vermeye devam ediyorlar. Eğer onların aydınlığını, öğretilerini bırakırsak uzayın sonsuz karanlığında yok olur gideriz. Bugün en büyük tehdit ve tehlike de budur. Yani can dostlar, bizler Alevi – Bektaşi öğretisinin değerlerini kaybettikçe eriyoruz, asimile oluyoruz, yani yok oluyoruz. Bu en büyük dertlerimizden birisidir, aslında bugünkü sorunlarımızın da temelidir. Bazılarımızın da büyük desteğiyle birileri bizleri hızla Sünni ve Şii (Caferi) inanç pratikleri içinde asimile etme uğraşında bıkıp usanmadan çalışıyorlar. Eğer bizi biz yapan değerlerimizi (öğretimizi) yaşatmaz, asimilasyon çalışmalarını yok etmezsek, bunu sağlayamazsak gerçekten yakın gelecekte sadece tarihte yaşamış bir inanç ve inanç topluğu olarak anılmaya başlayacağız. Bizler de şimdi çoğumuzda olduğu gibi sözde Aleviler-Bektaşiler olarak, ruhsuz, kimliksiz, kişiliksiz bir şekilde yaşamaya bir süre daha devam edeceğiz. Sonra başka bir şeye dönüşeceğiz.
Bir de değerli dostlar en büyük derdim benim, yozlaşmamız, asimile olmamızdır. Ama benim asıl söyleyeceğim ise bunu kendimizin yapmasıdır. Yani bizler kendi kendimize asile oluyoruz.
Bir kere öğretimizin kurallarını yerine getirmiyoruz. Sünni uygulamaları kabul ediyoruz, ona yöneliyoruz. Alevilik ne Sünniliktir, ne Şiilik (Caferilik)’tir. Aleviler yüzyıllar önce yollarını kurmuşlar, o yoldan gidiyorlar. O yoldan gidilmediği için, yüzyıllardır olduğu gibi devlet baskısı olduğu için, bilinçsizlik nedeniyle sağa sola sapmalar olmuştur. Alevilerin kendi öz öğretileri kendilerine yeter. Sünniliğin, Şiiliğin değerlerini almak bir asimilasyon çabası ve çalışmasıdır.
Bugünlerde de çıkar için kendilerini ve şereflerini satan özellikle bazı dedelerin, ozanların, yazarların, kurum başkanlarının ve onlardan etkilenen bazı vatandaşların da dörtnala bu yönlü çalışmaları ve gayretleri Aleviliğin – Bektaşiliğin varlığına uzanmış en büyük tehditlerdir.
Zaten devletin temel amacı bellidir. Onunla işbirliği halinde bunu hizmet etmek yani Alevi özünden saptırıp, Sünni değerler Şii değerler ve inanç pratikleri içinde eritmek bu yola yapılacak en büyük ihanettir.
Tüm bunların deşifre edilmesi, yok edilmesi için çalışmak bu yola Hz. Hüseyin aşkına yapılacak en büyük hizmettir.

 

Continue Reading

Ayhan Aydın

Erenler katarı

Yokluklar içinden sıyrılıp geldiler. Karanlıklar içinden ellerinde çerağlarla çıkıp geldiler. Kimisi güvercin donunda, kimisi cansız duvarın, kimisi aslanın üstünde bir nur içinden akıp geldiler. Kimisi Rum erenleri, kimi Horasan pirleriydi. Kırkların katarına uymuş, Onikimamlar’ın yolunda, Ehlibeyt bendeleri olarak geldiler. Tüm Anadolu’yu, tüm Rumeli’ni baştanbaşa fethettiler. Issız dağ başlarına, vadi diplerine, ormanların kenarlarına veya dümdüz ovalara gelip saygıyla oturup kaldılar. Bu sefer onlarda benlik atı değil hikmet atı vardı. Çölleri cennete çevirdiler, açları ve susuzları doyurdular, yıldızları gökten indirdiler, bağı bostan ettiler, güller yetirdiler, gönülleri yeşerttiler.
Umutsuzluk diye bir sözcük yoktu dillerinde, umut ektiler insanların gönüllerine. Sadece umut ekmekle kalmadılar; kinleri, kibirleri, hırsları yenmek için de herkes için geçerli ölümsüz reçeteler sundular. Konuştukları dillerle, bereket fışkıran elleriyle, kerametleriyle, adım attıkları beldelerde sular çıkarıp, fidanlar büyüttüler. Keramet ehliydiler. Bakışları İmam Ali’nin bakışıydı. Ceylanlarla arslanları kucaklarına aldılar. Bir uzun yürüyüş eylediler, gönülleri birleyip, darda olanları dardan indirip, her gittikleri yere huzur getirdiler.
Hızır gibi darda olanlara yetiştiler, hem de tam zamanında ve tam yerinde!
Yaşanan bir coğrafya vardı; bozkırdı her taraf, talan edilmişti, yağma edilmişti, insanlar ekip biçemiyor, bir şeyler yetiştiremiyor, çocuklarını büyütemiyor, hastalıktan kurtulamıyorlardı. Köle yerine konuluyor, itilip kakılıyorlardı. Kişiliklerini yitirmişlerdi. Özlerini yitirmişlerdi. Yaşama güçlerini kaybetmişlerdi. Direnme güçlerini kaybetmişlerdi. Gördükleri atlılar onlara zulüm yağdırıyordu. Hırslı, kinli, zalim, gaddar, hayvandan daha hayvan varlıklar altında eziliyorlardı. Bağları, bostanları, tarlaları talan edilmişti. Su çıkan gözeleri kurutulmuştu, masmavi gökyüzünü kana bulamışlardı, karartmışlardı.
Keskin, dondurucu bir soğuk esiyordu, Anadolu’da ve Balkanlar’da. Karısının kızının namusu başkalarının elinde, hırsları öfkeleri kınında, gözyaşları ayaklarındaydı koca yiğitlerin, ak saçlı aksakallı dedelerin, yaşmaklı ninelerin.
Ürettiklerine yabancılaşmışlardı, yaşadıklarına pişman edilmişlerdi. Yarın diye bir şey düşlemez olmuşlardı.
Utanıyorlardı kendilerinden binlerce yıl önce buralarda yaşayıp gitmiş arkalarında nice heykeller, koca koca yapılar, sütunlar bırakmış eski uygarlıklardan geriye kalanlardan, onların canlı ruhlarından. Kendileri açlık, yokluk, sürgün nedeniyle bir umut olarak gelip yerleşmişlerdi bu kutsal ve bereketli topraklara. Daha daha daha batıya gitseler de böyle güzel bir coğrafyayla, böyle bir yurtla zaten karşılaşamazlardı. Bu topraklar ne de güzel diyarlardı. Dağı dağ, yaylası yayla, gölü göl, suyu suydu.
Ne de bereketli topraklardı Halep, Musul, Kerkük diyarı, tümden Anadolu ve Tuna boyları. Gidebilecekleri yerlere kadar gitmişlerdi. Yerleşmişlerdi. Ama çeteler vardı, haramiler vardı, yağmacılar vardı, işbirlikçiler vardı, istilacılar vardı, Moğollar vardı. Paralı askerler vardı, insanı birbirine kırdıran zihniyetler vardı. Açlık vardı, susuzluk vardı, üstelik bir gelecek de yoktu. Evladı olması gereken vatandaşını köle yapan devlet zihniyeti vardı, daha çok tüketmeye, sömürmeye, alışmış alıştırılmış bir zihniyet vardı devletin başında. Nedense hep elin gâvurları daha akıllı, daha saygılı, daha bir refah içinde yaşıyorlardı.
Halk perişandı, halk çaresizdi, halk aç, halk işsiz, yurtsuz, topraksız, karamsardı. Bulutlar kaplamıştı gökyüzünü insanlar unutmuşlardı, güneşi, ayı, yıldızları. Ot otluyorlardı, yaylaklarında hayvanları yoktu, ordan oraya sürülüp duruluyorlardı. Bazen istemedikleri halde zorla bir yerde oturmaya zorlanıyorlar bazen de tam tersi oturup yerleşmek isteseler de ordan oraya sürgün ediliyorlardı. Devlet diye sarıldıkları gücü elinde bulunduran hükmedicilerle insanların kanlarını içen çetecilerin yan yana olduklarını görüyorlardı. Nice savaşlardan, nice kavgalardan bıkıp usanmışlardı.
İşte fırtına içinde, bu kâbus içinde, bu karanlık içinde bu topraklara geldiler erenler, veliler, ozanlar…
Korkusuzca geldiler, ormanları, dağları aşıp geldiler. Tüm zorluklara karşın geldiler. Yanlarında bazen yarenleriyle geldiler, bazen bir hırka bir lokma dayandıkları büyük sopalarıyla varıp geldiler. Geldiler dergâhlar kurdular, tekkeler kurdular, ocaklar yaktılar. Veya kendilerinden önce kurulan inanç ve kültür merkezi olan mekânlara sığındılar. Baldan tatlı sözleriyle yaralı gönülleri sağılttılar. Bereketli ellerinden bostanlar yeşerdi. Her türlü zorluğa tahammül edilmesini öğrettiler ilk önce.
Sonra yaşamda yılgınlığın yeri olmadığını, sabrın her şeyin ilacı olduğu felsefesini aşıladılar insanların benliklerine. İnsanları ikna etmeleri çok zor oldu. Kimi asiydi, kimi yaşadıklarından dolayı ilkin inanamadı onlara. Kimi garip karşıladı, kimi küçümsedi onları. Bundan daha doğal ne vardı ki, kendi aralarında bile çekememezlik yok muydu? Evvel de benliğini yenemeyenler, keramet atına binemeyenler öbürlerini küçük görmemiş miydi? Hünkâr Hacı Bektaş Veli dahi, güvercin donuna girip göğe kanat açtığında, alıcı kuş kılığına giren Toğrul Abdal tarafından engellenmek istenmemiş miydi Anadolu’ya gelişi?
İşte hem insanlar hamlıklarından kurtulmaya hem de erenler daha da kâmilleşmeye birlikte devam etmişlerdi. Ama onların arasında öyleleri vardı ki, yazdıklarıyla, yaşamlarıyla, sözleriyle halkın gönlüne bir iyice kazındı ve ölümsüzler arasına katıldılar. Tez zamanda Anadolu’nun ve Rumeli’nin mühürleri oldular. Buraları bir Türk yurdu yaptılar, ayak bastıkları toprakları erenler yurdu, erenler bahçesi yaptılar. Bıkmadılar, usanmadılar, yılmadılar. Sabırları taşları çatlattı, nankör gözleri kör etti. Ama onlar yollarından hiçbir zaman geri durmadılar. Zamanla ağular bal oldu, koyunların memelerine süt, kör pınara su geldi.
Oturup bir yerde kalmadılar. Çalışkanlıklarıyla örnek oldular insanlara, namuslu onurlu insan olarak baskılara boyun eğmemeyi öğrettiler, miskinlikten kurtardılar toplumu.
Yurdunu, toprağını işgal edenlerden kurtulmak için hiç istememelerine, karşı olmalarına rağmen gerekirse her türlü karşı gücü kullanmayı salık verdiler. Direnen Türkler oldular, yabancı işgalcilere karşı. Vatansever oldular, yurtsever oldular. İnsandan, emekten, haktan, adaletten yana bir dünya düzeni kurmak için ömürleri boyunca çalıştılar. Halkın ve Hakk’ın sesi olarak ölümsüz dizeler yazdılar, ozan oldular.
Her birinin mucizevî hayat öyküleri destanlaşarak kuşaktan kuşağa aktarıldı. Onların olduğu yerde haksızlık yoktu, hak ve adalet vardı, eşitlik vardı. Kin ile kibiri terk edenler dergâhlara, ocaklara alınıyordu.
Cem kurdular, kadınla erkeği bir araya getirdiler. Hakk geldi onlarla, batıl zail oldu eridi gitti. Postlarını serdikleri meydanlarda doğruluk, dürüstlükten başka bir şeye yer yoktu. Kara kazanda pişen lokmadan herkes payını alıyordu. Hayatlarında zenginden alıp fakire verme ilkesi vardı. Elinde fazla olan paylaşıyor, fakirler doyuyorlardı.
Dergâhlar, tekkeler, ocaklar ilim irfan yuvasıydı. Ham ağaçlara aşı vurmayı, boş arazileri tarla etmeyi, insan bedenini bir mükemmel alet olarak kullanıp sanat öğretmeye, hayvan derisini insanın birçok ihtiyacını gideren ürünlere dönüştürmeyi erenler sayesinde öğrendi Anadolu ve Rumeli insanı.
Bir oymakla Anadolu’ya yürüyen Hünkar Hacı Bektaş gelince külekler yağla, balla doldu, kayalar dile geldi. Kuru değneğini diktiği yerden yeşeren çınar ağacının dalları dört kıtaya yayıldı. Adının ulaştığı yerlere esenlik, sağlık, barış gidiyordu. Hacı Bektaş halk adamıydı, kulda eksiklik aramıyordu. Eksiklik noksanlık insanda bunları arayanlardaydı. Musa’yı Kazım soyundan gelen Hünkâr kırk gün, kırk gece derin düşüncelere dalıp dünyayı, insanı, varlığı, kâinatı, Tanrı’yı düşünmüş tefekkür etmişti. Kırk gün kırk gece semah edip, dolup boşalmıştı. Tüm kâinattaki canlıları ruhunda hissetmiş, Muhammed Ali’nin nurunu eliyle, kurutulmuş topraklara değdirmiş, bereket ve bolluk getirmişti. Onunla dile gelen kuşların dilinden anlayan, âlemi nurla donatan Muhammed’in nefesiydi. Nice zorluklarla karşılaşmış Eyüp gibi sabretmişti. Zekeriya gibi testereyle kesilmek mi istenmemiş, Yakup gibi diyar diyar mı gezmemişti? Atalarının, yol önderlerinin emanetleri, şifreleri kendisine nasıl ulaşmışsa o da yanında yetişen dervişlerine bunları aktarmamış mıydı?
Türkistan ilinin manevi önderi ve ulusu, Dedem Korkut’un dilinden konuşan Koca Ahmet Yesevi’nin emanetleri kendisine intikal etmemiş miydi? En büyük hazine olan dili, Türk dilini konuşarak hasetleri def etmemiş miydi?
Ya dervişleri, dedeleri, babaları, ozanları, âşıkları, kamberleri? Onlar da bu dergâhta öğrendiklerini, duyduklarını dört kıtaya yaymamışmıydılar? Ta Yemen’e kadar uzanmamış mıydı bu ulu düstur? Alevi-Bektaşi Yolu/Erkanı denilen, batini tasavvuf yolu denilen, Ali yanlılarının, yani Hakk’ı insanda bulan, insanda çok keramet gören, ezilenden yana, haklıdan yana, güçsüzden yana, doğrudan yana, dürüstten yana bir düzen kurmak ve bu dünyada hesabını vermek isteyenlerin yolu Viyana’ya kadar gitmemiş miydi?
Gönülleri birbirine bağlayıp sular gibi çağlayan, bağlamanın ezgisinde dertlerini unutup umut deryalarına dalan, çocuklara em olup gelen bu yol nasıl bir yoldu?
Buna akıl sır erer miydi? Sabırla bu yolun sonuna kadar gidilebilir miydi?
Âşık Veysel gibi uzun ince bir yolda günlerce, yıllarca gidilse tünelin ucundaki ışık görünebilir miydi?
Yangınlar içinden geçip, denizler üzerinde yürüyerek, dağlar üstünde uçup umutsuz hastalar iyi edilir miydi?
Eski bir dost, eski bir hatıra gibi hani uzun yıllar önce kaybettiğimiz bir akrabamızı bulmuş gibi sevinir miydik, dedelerimizi, babalarımızı, ozanlarımızı yani Hacı Bektaş bendelerini görünce?
Bir hastanın son demlerinde onu güldürür müydü anlatılan Bektaşi fıkraları? Yani yaşamı biraz da alaya alarak, nafile olduğunu bu hayatın, geçici olduğunu söyleyip kahkahayla gülünmez miydi? Bir çimene ayak basar gibi göçüp gitmek nasip olmaz mıydı, ozanların dizelerini dinleyene?
Adları anılmayan meçhul ama kandilde, nurda parlayan erenlerin yolu ne kutlu bir yoldu?
Bu yola binlercesi hizmet etmişti. Hangi birini sayalım ki, hangisinin insanlığı, ululuğu diğerinden aşağıdır?

Pir Sultan Abdal’ım eydür erenler nerde
Kayasız çalısız bir sahra yerde
Kerbela çölünde kandilde nurda
Gel dinim imanım İmam Hüseyn

Hoy’dan çıkıp gelen ve Hacı Bektaş’ın fikirlerini Batı Anadolu’ya yayan ve bir büyük dergâh kuran Abdal Musa Bursa’dan başlayarak Antalya’ya kadar uzanıp bu yöredeki insanları aydınlattı. Büyük tarlalarından derilen başaklar nice değirmende öğütülüp nimet olarak sofralara serilmişti. Yanında onlarca derviş yetiştirmişti. Onlar da nice insanları aydınlatmış, insanlığın, tasavvufun zenginliklerini onlara taşımışlardı. Abdal Musa’nın Dergâhı’nda yetişen Kaygusuz Abdal bir büyük ozan olarak Mısır’a kadar tasavvuf kültürünü taşıdı. Şiirleri dilden dile ülkeler aştı, Tuna boylarına ulaştı.
Bir büyük ulu Yunus Emre vardı, Hakk’a sığınmış, Hakk’tan şiirler söylemişti. Ama o halkın içindeydi, halktan, halkından yanaydı. Hakk’ı bilen zaten nasıl halktan ayrı olabilir ki! Yüzyıllar sonra sözde onu seven sürüngen tayfasına bakın ki dostlar, güya Hakk adamı olan Yunus; uyuşturucu almış gibi, robot gibi, bozuk plak gibi aynı şeyleri söylemiş, suya sabuna dokunmamış bir fani adam! Hele mollaya bak sen, yüzyıllar aşıp gelmiş şiirleri yaşam kokan, yiğit iken ölen gençlere ağıt yakan, hayat kavgasında, işgalcilerin karşısında, Hakk’ı insanda gören, insan seven bir Yunus’u alıp kendine koz yapacak! Kendisi gibi dini kullanan, çıkar pazarlarında poz veren, bazı formülleri yerine getirmeyi ibadet sayan bir adam yapacak! Yok ya!
Yunus Emre halk adamıdır aynı zamanda; fakirliği, yokluğu, insanın insanın kurdu olduğunu görmüş, şiirlerini halktan yana yazmıştır. O zaten farklı bir eren profili çizmektedir. İşte böyle büyük erenler de vardır bu topraklarda.
Eren demek, veli demek, ozan demek belli bir mekânda ikamet eden hayatını sadece oraya adayan insan demek değildir, sevgili dostlar.
Eren demek, ozan demek gezen demektir, gören demektir, halkın içinde olan demektir, gerçekleri ama saf gerçekleri yazan demektir. Dünyanın gerçeklerinden soyutlanmış, kendisini her şeyden yalıtmış, aynı şeyleri ezbere okumaktan başka bir şey bilmeyen insan ne ozandır, ne erendir, ne de velidir. Kadıya, mollaya minnet etmeyendir eren. Halkın yanında şiirler söyleyendir ozan. Bir dergâhın başköşesinde posta oturup sabahtan akşama kadar uyuklayan kişi veli değildir.
Bir Gözcü Karacaahmet vardır, Anadolu’nun gözcüsüdür. Şahin gibi bakar, ışığı bile deler bakışları. Terazisi doğru tartar. Haksızlığa geçit yoktur onun olduğu yerde. Gören, gözetendir. Böyle olmazsa nasıl veli olur, nasıl eren olur. Yoksa nasıl olur da yetmiş bin âlemi nurundan yaratan Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olur?
Veliler, erenler Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri değil midirler? Nice peygamberler gelip geçmiştir âlemi nura batırmışlardır da onların yolundan izinden giden erenler, veliler aynı tanrısallığı taşımazlar mı?
On İki İmamların soyundan, yolundan gelen; Seyid Battal Gaziler, Ebul Vefalar, Dede Garkınlar, Baba İlyaslar, Baba İshaklar, Baba Mansurlar, Ağuiçenler, Seyyid Mahmut Hayraniler, Kureyş Babalar, Cemal Sultanlar, Kolu Açık Hacım Sultanlar, Haydar Sultanlar, Hamza Babalar, Üryan Babalar, Sultan Süceattin Babalar… Aynı yolun yolcuları değil miydiler? Karadeniz’i bir baştan bir başa geçen Güvenç Abdallar, Kumral Abdallar, Geyikli Babalar, Sarıballar aynı ailenin fertleri değil miydiler?
Karadeniz’i aşıp Romanya’ya Babadağ’ına giden Saru Saltuk değil midir beyaz atı üstünde ejderha yenen Hıristiyan mitolojik kahramanı bile geçip onların kalbinde yer edinen. Gücüyle, kuvvetiyle değil sadece haksızlıkları yok eden bir Türk eren olarak da Hıristiyanların gönlünü fetheden.
Horasan yurdundan Anadolu’ya, Anadolu’dan Balkanlar’a, sonra tekrar Anadolu’ya uzanan Zülfikar’dan ışıldayan nuru kuşatmıştı âlemi.
Bir büyük Seyyid Ali Sultan vardır, Rumeli’nin gözcüsü, fetihçisi, kapıları açan, kaleleri yıkan, haktan adaletten yana bir düzeni, bereketli Balkan topraklarına götüren. Ve onun yolundan giden nice eren kök salmıştır ve Aleviliğin Bektaşiğin de buralara ebediyen kök salmasını sağlamıştır. Akyazılı Sultanlar, Otman Babalar, Demir Babalar, Hüseyin Babalar, Yunus Abdallar, Kademli Babalar, Kız Analar, Sofi Babalar, Hıdır Babalar, Dikmen Babalar, Elmalı Babalar, Sersem Ali Dedebabalar, Gül Babalar daha niceleri, yüzlercesi, binlercesi.
Erenler yurdunda, masmavi gökyüzünün içinde birer pırlanta gibi parlayan yıldızlar gibi kurdukları tekkelerde, dergâhlarda, ocaklarda, ayaklarını bastıkları tüm topraklarda huzur ve güvenin adresleriydi erenler. Gülü gülle tartan terazileri vardı. Çocukla çocuk, kadınla kadın, yaşlıyla yaşlı, dertliyle dertli olan kişilerdi. Onlar birer insan değil, birer melektiler. Işıktan yaratılmışlardı adeta. Ama toprak adamı oldular. Ayak bastıkları yerin toprak olduğunu, kendilerinin geldikleri toprağın ise turaplık simgesi olduğunu gördüler. Kışını, yazını, selini, baharını, kıtlığını yaşadıkları topraktan bir dakika bile ellerini kesmediler, umutlarını yitirmediler.
Hakk âdemdeydi. Hakk insanda olduğuna göre hizmetin en iyisi insana yapılmalıydı. İnsan insana yaklaştıkça, insan insan gönlüne girdikçe Tanrı’ya yaklaşabilirdi.
Soyut olarak ne yerde, ne gökte olmayan bir Tanrı’ya yakarmak niyeydi?
Özünden fışkırttığı insana hizmet Tanrı’ya da en büyük ibadet değil miydi?
Tanrı’nın insanın ibadetine ne ihtiyacı vardı? Elbette ismi anılacaktı, elbette ona eller açılacaktı, rahmet kapılarından geçilmek istenecekti ama insanı ezerek, ona işkence yaparak, her türlü kötülüğü ona reva görerek nasıl bir din önderliği, devlet adamlığı olabilirdi? İnsanı doğuştan günahkâr gören bir anlayış, Allah’ın hiç ihtiyacı yokken ona ibadet etmeyeni kırbaçlayan anlayış nasıl bir anlayıştı? Bu hangi barbarlığın artığı bir anlayıştı? İnsanın kalbine korku salan, itlerini insanın üstüne salan bir devlet yöneticiliği nasıl bir yöneticilikti? Nerdeydi Allah’ın adaleti? Tanrısallık, asalet, adillik bu muydu?
Yaşamı insana zindan eden bir anlayışın iyi bir yönetim olduğu söylenebilir miydi? Değiştirilemeyen bir düzen kötü bir düzen değil miydi? Dinlemesini bilmeyen, sürekli konuşan, kendi bildiklerini dayatan bir anlayış insancıl olabilir miydi? Barış ancak özgürlüğün olduğu topraklarda sağlanamaz mıydı? İnsan özgür olmazsa, aklı hür olmazsa, yurt bağımsız olmazsa oradaki yaşam kölelik değil miydi? Tutsaklık sadece ayakların, ellerin zincirle bağlanmasıydı mı? Mağara kovuklarında bile bir araya gelip Hakk’ı zikreden, zalime boyun bükmeyen, erenlerin yolundan giden insanlar gerçek bir aydınlık yolda değil miydiler? Bu insanlar değil miydi, harama el uzatmayan, dahası Pir Sultan’ın köpekleri gibi, haram eti yemeyen hayvanlara sahip olanlar?
Bir ulu ozan Pir Sultan Abdal ki, adının anıldığı yerde yürekler titrer. Bir eren bir evliya, bir ulu ozan Pir Sultan Abdal. Ali’nin aşkıyla yanmış, yazmış; Onikiimamlar’ın aşkıyla yanmış yazmış… Korkmadan, çekinmeden doğru bildiği şekliyle yazmış, söylemiş, çalmış… Çağları aşan, karanlıkları yırtıp geçen bir ulu ozan olmuş Pir Sultan, direncin sembolü olmuş, haykırışın örneği olmuş çağlayıp gelmiş dünden bugüne…
Her biri damlanın denizi anımsattığı gibi birbirine benzeyen, bir büyük yolun yolcuları…
İlim, irfan, fen sahipleri…
İnsandan, emekten, doğrudan yana bir dünya düzeni kuran, kurmak isteyen ulular…
Kimilerinin hayallerine bile sığmayacak güzelliklerin yaratıcıları…
Karanlıkları aydınlatanlar…
Can suyunu insanın kuru bedenine getirenler…
Bastıkları yerleri yeşertenler…
Erenler, veliler, alp erenler, ozanlar, bilgeler…
Bu toprakların erozyon gibi toptan sürüklenmesini, değerlerinin yok olmasını, insanlığının yanmasını engellemiş gönül savaşçıları…
Sevgi ormanları…
Kaf dağının ardındaki düşleri bu dünyaya taşıyanlar…
Mezarları türbe olan…
Ayak bastıkları yerler ziyaret olan…
Anamız, babamız, yarimiz, evladımız, atamız, geçmişimiz, geleceğimiz, hafızamız, nurumuz, belleğimiz, hatıramız, bizi bize anlatan büyük değerlerimiz…

 

Continue Reading

Ayhan Aydın

ABF İnanç Kurulu toplantısına dair

Alevi Bektaşi Federasyonu tarafından, 4-5 Mart 2017 tarihleri arasında Maltepe Belediyesi Türkan Saylan Kültür Merkezi’nde düzenlenen Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nda birçok Alevi Bektaşi kurum ve kuruluş temsilcisi, inanç önderi olarak dedeler söz alarak, dedelerin, pirlerin, anaların, babaların, dervişlerin, zakirlerin, bu yola inanç bazında hizmet eden öncülerin önemini vurgulayan konuşmalar yaptılar.

Uzun zamandır bazı bölgesel toplantılarla olgunlaştırılan ve Türkiye’nin birçok bölgesinden de inanç önderi dede ve pirlerin, anaların, zakirlerin katıldıkları iki günlük toplantıdaki oturumlarda kalıcı bir Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nun oluşturulmasının zorunluluğu dile getirilirken, bu konuda yapılmak istenenler sıralandı.

Konuşmacılar, Alevilerin yaşadıkları sorunlara değindikleri konuşmalarında bugüne kadar büyük fedakârlıklarla Alevi Bektaşi Yolu’nu bugünlere getiren dedelerin, pirlerin, babaların, zakirlerin haklarının yok sayıldığını, onlar üzerinde büyük oyunlar oynandığını, bu inanç temsilcilerinin hak ettikleri yerin elde edilmesi için mücadele verip, kurumsallaşmanın şart olduğu söylendi.

Konuşmacılar çok güzel konulara değindiler, nefesler, semahlar eşliğinde Alevilik’le ilgili önemli bir etkinlik daha gerçekleşmiş oldu…

Bir Önceki Acı Deneyim…

Daha önce Cem Vakfı tarafından gerçekten de çok iyi niyetlerle uzun yıllara dayanan çabalar sonucunda Dedeler/Babalar konusunda ciddi çalışmalar yapıldı. Yerel araştırma gezileri, dedelerin, babaların tespiti, onların görüş ve düşüncelerinin alınması, 6 uluslar arası toplantı, iki kalıcı kitap… Daha nice nice işler… Bu çalışmalar bile bir kitabın/ kitapçığın konusu olur…

Neyse olayı derinleştirmek istemeden sadece şunları söylemek istiyorum:

Cem Vakfı’nın çok iyi niyetlerle ve çok iyi niyetli insanların çabaları ve içtenlikli çalışmalarıyla olgunlaşan “Dedeler-Babalar Çalışmaları”, sonuçta biraz da amaç farklı olduğu için hiçbir zaman yeteri kadar anlaşılamadı, tam değerlendirilemedi, sonuca ulaşamadı.

Cem Vakfı’nın elinde muazzam bir kaynak oluştu; inanç önderi olan dede, baba, derviş, zakir, ozan vd. isim, telefon, ocak listesi vs. bu daha iyi kullanılabilirdi.

İnanç Önderlerinden elde edilen sözlü bilgiler derli toplu bir şekilde yayınlanabilirdi.

Dedeler, babalar konusunda ciddi çabalar gösterileceği inancı ve ilanıyla kurulan “Alevi İslam Din Hizmetleri Başkanlığı” ismi bile tartışma yaratıp, Bektaşileri dışarıda tuttuğu için daha ilk başta eleştirilmesinin ötesinde, tüzüğünde yazılanların yani hedeflerin hiçbirisini yapmadığı için bir hayal kırıklığı oldu.

Tek tip cem dayatması âdete bu kurumun temel işlevi ve görevi haline geldi-getirildi.

Tekelci bir anlayışla, dayatmacı bir kafayla tüm dedelerin babaların üstünde emir-komuta zinciri içinde bu kurumu yozlaştıran, içini boşaltan, zamanla Aleviliğe, dedelik ve babalık kurumuna zarar veren tepeden inmeci bir yönetim anlayışı burayı çoraklaştırdı.

Dedelerin Babaların özgün ve özgür fikirleri tam alınmadan “devlete bağlanma, devletten maaş alma, kadroya girme” gibi görüşler onlara dayatıldı.

Bektaşilik

Biraz da benim çok büyük sevdam ve bazı baba ve dostlarla da olağanüstü gayret ve çabalarla, İzzettin Doğan’ın da kişisel ilgi ve sevgisiyle Balkanlar’da, Trakya’da yani Rumeli dediğimiz Anadolu’nun bir uzantısı ve ona bir başka kapı açan bu topraklardaki Bektaşilik ve Bektaşi inanç önderleri Cem Vakfı’nın aslında en önemli dayanaklarından birisi oldu.

Buradaki dervişlerin, babaların, halifebabaların Cem Vakfı’nın çabalarına çok yoğun katkıları ve katılımları oldu. Onların, dışarıda kalmışlık duygularının da etkisiyle, “devlet, bayrak, vatan” konularında daha bir duyarlılıklarıyla aradıkları adresin Cem Vakfı olduğu algısı oluştu.

Birçok dergâh/tekke/ocak babası Cem Vakfı’na bağlandı. Cem Vakfı’na en büyük desteği verenlerden bir kesim de Trakya ve Balkanlar oldu. Buralara çok yoğun ziyaretler yapıldı, oradan sayısız kere dedeler, babalar, analar Türkiye’ye gelerek toplantılara, gezilere katıldılar.

Bunlar aslında çok güzel çabalar/çalışmalardı. Birçok yararları da oldu.

Fakat; Cem Vakfı’nın Anadolu’daki hatta onun da bir bölümünde uygulanan ve o kısmı bile yozlaştırılmış “tek tip cem” oralara kadar sokulmak istenince, dayatmacı kafa ortaya çıkınca, işler değişti.

Bir de “baba, derviş, Bektaşilik” lafları hep zikredilse de, özde aslonanın Ocakzadeliğe bağlı Alevilik olduğu, “dedelerin (pir-seyyid) gidemediği yerlerde yüzyıllardır (idareten) babaların bu işleri yürüttükleri, ama aslolanın Anadolu’daki seyitlik olduğu, mutlaka bir seyide bağlanmak gerektiği” görüşü de yavaş yavaş oralara zekredilmeye (yedirilmeye) çalışıldı. Bundan bir kısım Bektaşinin ve Bektaşi babasının haberi (farkındalığı) oldu ve onların buna tepkileri de doğmadı değil. Ama önemli bir kısmının tam da haberi olmadı.

Dolayısıyla başta hedeflenen çok farklı bir şeyken, sonradan bu sefer de bir asimilasyonu da hiç de doğru olmamak üzere Cem Vakfı, Trakya’da, Balkanlar’da, birlik, beraberlik, dirlik adına yapmaya başladı. Zaten birçok nedenden dolayı (yarı korku, ürkeklik, çekingenlik, önyargılar), “bayrak-ülke” sevdalısı bu can insanlar her şeye rağmen Cem Vakfı’nı bir şemsiye olarak gördüler, görmeye de devam ediyorlar.

Sonuç:

Cem Vakfı’nın birçok olumlu, güzel çalışması gibi, Balkanlar ve Trakya konusunda da hizmetleri olmuştur.

Ama şunu da çok net söylemek lazım, Cem Vakfı bazen de yarardan çok zarar getirici adımlar atarak, buraların yozlaşmasına, bu inancın yozlaştırılmasına da vesile olmuştur/olmaktadır.

Babalara yani Bektaşilere bir parmak bal çalarak, bir kısım babayı gezdirerek, gri pasaport verdirip Balkan ülkelerine göndererek, cemevi yapmak gibi bazı taahhütlerde bulunarak, saf iyi niyetli insanların bu duygularını, çaresizliklerini sömürmek Alevi Bektaşi erkânına uymamaktadır.

Ben çok daha uzun yazılar yazmak isterim. Şimdilik bu kadar yazmakla yetineyim.

Konuyu bağlayayım;

Çok güzel bir girişimle, Alevi Bektaşi Federasyonu tarafından iyi niyetlerle “Dedeler (Pirler), Babalar” Toplantısı yapılıp, bir kalıcı kurul oluşturulmak istenirken, bir umut dalgası yaratılırken, geçmişi tümüyle silip atmadan; daha önceki çabalara tamamen iyi, tamamen kötü demeden, yaşananlardan ders çıkararak, geleceğe daha sağduyulu bakmalıyız.

Cem Vakfı’nın dedeler babalar konusundaki tecrübesine iyi bakmamız lazım. Aynı hataları yapmamak, daha emin adımlarla, bu sorunu gerçekten de ciddi bir şekilde çözmek için, meselenin önemi doğrultusunda çabalar göstermek lazım.

Benim sadece bu toplantıyla ilgili sormak istediğim, bu iki günlük toplantıda hemen hemen hiçbir Bektaşi temsilcisinin, Rumeli temsilcisinin olmaması doğal mıdır?

Elbette bunun bazı gerekçeleri vardır ama Cem Vakfı örneği önümüzdeyken herhalde biraz daha dikkatli olmak gerekir diye düşünüyorum.

Emeği geçen, toplantının organize edilmesinde ciddi katkı sunan, bu toplantıyı yapan tüm kurum temsilcilerine içtenlikle teşekkürlerimi sunuyorum…

Muhabbetlerimle…

Continue Reading

EN SON EKLENEN HABERLER

Haberler10 saat ago

17-25 Aralık yolsuzluk iddialarına adı karışan bakanlar ne yapıyor?

17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları, şüphesiz Türkiye’nin siyasi ve toplumsal hayatını en fazla etkileyen olaylardan biri. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki...

Dünya10 saat ago

Sri Lanka saldırılarını IŞİD üstlendi

Sri Lanka’da üç kilise ve beş yıldızlı üç oteli hedef alan eş zamanlı bombalı saldırıları IŞİD üstlendi. Örgütün yayımladığı açıklamada, “Sri...

Politika10 saat ago

Buldan: İnsanlığın yerlerde sürüklendiği bir noktadayız!

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, 23 Nisan özel gündemiyle toplanan Meclis Genel Kurulu’nda konuştu. Buldan’ın konuşma...

Politika10 saat ago

HDP’nin Meclis yeni Grup Başkan vekili Oluç

Ayhan Bilgen’in 31 Mart Yerel Seçimlerinde Kars Belediye Eşbaşkanı seçilmesinden sonra Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) yeni Grup Başkanvekili İstanbul Milletvekili...

Güncel10 saat ago

Oyuncu Deniz Çakır’a hapis talebi

Oyuncu Deniz Çakır’ın, Beşiktaş’taki bir kafede bulunan bazı kadın müşterilere söylediği sözlerle, “halkın bir kesimini, sosyal, sınıf, din, mezhep, cinsiyet,...

Güncel10 saat ago

Tonlarca domates ve çilek Türkiye’ye geri gönderildi

Rosselhoznadzor basın dairesinden yapılan açıklamada, ajansın Bryansk ve Smolensk müdürlüklerinde görevli çalışanların geçici muhafaza depolarında tutulan Türk menşeili toplam 39.5...

Haberler10 saat ago

Kars’ta protokol krizi: Tugay komutanı tokalaşmadı

Kars’ta 23 Nisan kutlama törenlerine 14. Mekanize Piyade Tugay Komutanı Tuğgeneral Özgür Nuhut, Kars Belediye Eş Başkanları ile tokalaşmadı. Kars...

Forum11 saat ago

Sırça köşk çatırdıyor!

ALİ ERDOĞAN Saygı ile andığımız edebiyatçı Salahattin Ali, Edebiyat dünyasına sayısız eserler bırakmıştı. Halk TV’nin açtığı kitap kanpanyasında sekiz kitabını...

Güncel14 saat ago

YSK kararını verdi: KHK’liler oy kullanabilir

AKP’nin KHK ile ihraç edilenlerin oy kullanmaması yönündeki itirazı YSK tarafından reddedildi. AKP, YSK’ye sunduğu ek dilekçede KHK’lilerin oy kullanamayacağını...

Haberler15 saat ago

Almanya’dan silah ihracatında Türkiye 19’uncu sırada

Almanya’nın silah ve teçhizat ihracatında bu yılın ilk üç ayında düşüş kaydedildi. Yeşiller milletvekili Omid Nouripour’un soru önergesine Ekonomi Bakanlığı’nın...

Röportaj15 saat ago

Kati Piri: AB Erdoğan’ın otoriterliğine güç veriyor

Avrupa Parlamentosu (AP) Hollanda milletvekili ve Türkiye Raportörü Kati Piri, AKP iktidarının Türkiye’yi felakete sürüklediğini belirterek, “Türkiye basın konusunda hiçbir...

Güncel15 saat ago

HDP, Kemal Türkler’i mezarı başında andı

1 Mayıs Dünya Emekçi gününe sayılı günler kala Halkların Demokratik Partisi (HDP), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurucularından ve onursal...

Advertisement

Facebook

Öne Çıkan Yazılar

bahis siteleri kaçak bahis siteleri kaçak iddaa siteleri casino siteleri film izle canl? iddaa

porno izle

porno indir

istanbul escort