Connect with us

.

Tarih-Araştırma-Belge

Kanuni’nin idam ettirdiği Pargalı’nın mezarının bulunduğu iddia edildi

AleviNet

Published

on

Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın kudretli vezirlerinden Pargalı Damat İbrahim Paşa’nın yıllardır tartışılan mezar yeri için yeni bir iddia ortaya atıldı. Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ilgi uyandıran “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin ardından geniş kitlelerin tanıyıp merak ettiği “Pargalı İbrahim”in olduğu düşünülen mezar yeri için İstanbul Kabataş Fındıklı’da bulunan Canfeda Çıkmazı’ndaki kabir gösteriliyordu.

Habertürk’ten Nihat Uludağ’ın haberine göre, Pargalı’nın mezarının tespiti için 1 yılı aşkın süredir çalışma yapan Arkeolog Murat Sav, öncelikle iki kaynaktan yola çıktı. İstanbul hakkındaki çalışmalarıyla tanınan İhtifalci Mehmet Ziya Bey’in (1865-1930) “İstanbul ve Boğaziçi” isimli eserine göre, Pargalı’nın Galata’da bulunan Canfeda Tekkesi’ne defnenildiği ihtimali çok yüksekti. Ünlü tarihçi Solakzade Mehmed Hemdemi Efendi’nin (1590-1657) günümüze ulaşan eserlerine göre, Pargalı’nın Canfeda Tekkesi’nde gömülü yerinin belli olması için baş tarafına bir erguvan ağacı dikili. Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi de mezar için hem Galata’yı hem de Okmeydanı’nı işaret ediyordu.

Canfeda tekkesi iki yerde var

Arkeolog Murat Sav, vakıf kayıtlarında iki ayrı Canfeda Tekkesi’nin olduğunu belirledi. Biri Kabataş Fındıklı’da Canfeda Çıkmazı’nın olduğu yerde, diğeri de Galata’da (Karaköy), eski adıyla Yağkapanı Camii olan Makbul İbrahim Paşa Camii’nin yanında bulunuyordu.

Pargalı’nın yattığı yeri tespit etmek için Kabataş’taki mezarlıktan araştırmaya başlayan Sav, buradaki mezar taşlarını Türkçe’ye çevirtti. Pargalı’nın burada yattığını gösterir mezar taşı bulunmayan alandaki mezarlardan birinde Attar Hacı Süleyman’ın eşi Fâtıma Hanım’ın (1785) adı yer alırken, diğer mezarda da 1787 tarihi bulunuyordu. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre bu mezarlık Canfeda (Feza) Baba Türbesi olarak geçerken, sadece 1787 tarihi olan ikinci mezarın da tekkenin kurucu şeyhine ait olma ihtimali ağırlık kazandı. Canfeda Tekkesi’nin faaliyetlerinin 1700’lü yılların sonlarına denk gelmesi, 1536’da ölen Pargalı’nın mezarının burada olmadığı görüşünü kuvvetlendirdi. Sav’a göre Kabataş bölgesi, Kanuni’nin, Boğaz’ı izleyen yol güzergâhında bulunuyordu ve mezarın bu güzergâhta olması mantıklı değildi.

‘Mezar yeri caminin yanında’ iddiası

Murat Sav’ın yaptığı araştırmaya göre bütün veriler, Karaköy’de (Galata) bulunan tekkeyi işaret etti. Arkeolog Sav, mezarın Karaköy’deki tekkede gömülü olduğunu gösterir delilleri nasıl bulduğunu şöyle anlattı: “Mezarın olduğunu tahmin ettiğimiz Canfeda (Koyun Baba) Tekkesi, Galata’da eski Feremeciler Sokağı’nda bulunuyor. Buradaki tekke, diğer adı eski Yağkapanı Camii olan Makbul İbrahim Paşa Camii’nin bitişiğinde. Cami, Pargalı’nın ölümünden hemen önce ve kendisi tarafından yaptırılmış. İnşaat 1536’da, İbrahim Paşa’nın ölüm yılında tamamlanıyor. Kayıtlarda Koyun Baba Tekkesi olarak geçen türbenin üzerine Bilginol Han yapılmış. Mezar bodrum katında. Türbe harap olsa da mezar korunmuş. Mezarın kime ait olduğunu gösterir mezar taşı yok. Zaten Koyun Baba Türbesi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde de bulunuyor.”

Şimdi ne olacak?

Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre, Galata’da bulunan yer Koyun Baba Türbesi olarak görünüyor. Galata’daki bu yerin Pargalı İbrahim Paşa’ya ait olduğu kesinleşirse, Anıtlar Kurulu burayı tescil edebilir.

‘İtalyan kökenli’

Arkeolog Murat Sav, bu mezarın Pargalı’ya ait olma olasılığının çok yüksek olmasının nedenlerini şöyle anlatıyor: “Burası, türbe mimarisinde değil, tonozlu ve zindanı andıran bir yapıda. Muhtemelen mezar buraya taşındı. Hücre görünümündeki türbenin, buraya birileri tarafından gizlenmiş gibi bir hali var. Osmanlı döneminde de türbeye bir meyhanenin içinden geçilerek girilmesi, buranın Pargalı İbrahim’in mezarı olduğu ihtimalini güçlendiriyor. Pargalı’nın Galata’da gömülmesinin doğal sebeplerinden biri de Galata’nın tarih boyunca Latin kökenli tacirlerin merkezi oluşu ve paşanın da İtalyan kökenli oluşu sayılabilir”

Mehmet Kabadayı

2 Temmuz 1993, Sivas Madımak Oteli Katliamını unutmadık!

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Dünya Çok Acı Çekiyor. Ama Kötü insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.”  NAPOLEON.

Pir Sultan Abdal büyük bir Alevi Ozanı ve Alevi halk önderidir. “O Anadolu halkının bağrında açmış bir kızıl güldür.” Pir Sultan Abdal, 16. yüzyılda Osmanlı’nın baskıcı, inkârcı, soyguncu ve katliamcı yönetimine başkaldırmış liderdir. Pir Sultan Abdal, “Kadılar, müftüler fetva yazarsa/  İşte kement, işte boynum asarsa/ İşte kılıç, işte kellem keserse/  Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan” dediği için, Hızır Paşa tarafından asılarak katledilmiştir. O yaşamı boyunca zalimin karşısında asla geri adım atmamış, dik duruşunu darağacında da sergilemiş ve düşünceleri için, inancı için, halk için serini (başını) meydana koymuştur. Osmanlı, bu büyük halk önderini sadece darağacında katletmekle yetinmemiş, deyişlerini ve şiirlerini de yasaklamıştır. Ama tarihin akışının önünde kimsenin duramayacağı gerçeği Pir Sultan Abdal ile de bir kez daha kanıtlanmış; halkımız 400 küsur yıldan fazla bir süredir ki, Pir Sultan’ın deyişlerini, türkülerini, şiirlerini kuşaktan kuşağa aktararak söyleyegelmiş ve bu büyük önderi sahiplenmiş davasını ve ilkelerini benimseyerek bu günlere kadar gelmiştir.

 4 EYLÜL 1978 SİVAS!

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan Madımak Oteli Katliamı, 1980 öncesi yaşanan Sivas Katliamı’nı “gölgede” bıraktığı için, Sivas Katliamı denince, akla ilk olarak, Madımak Oteli katliamı gelmektedir. “Bütün toplulukları dağıtıla, bütün malları talan edile, bir tek ferdi canlı bırakılmaya…” denilen 1514 Tarihli İbni Kemal Fetvası uygulanmaya sokularak, 4 Eylül 1978 sabahı; “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Aleviler, komünistler namazdan çıkan Müslümanlara saldırdı, Müslümanlar katledildi” anonslarıyla Aleviler üzerine saldırılar başlar. Bu saldırılarda, ilk olarak yaşlı bir kadın, katledilir. Çok sayıda da insan yaralanır. Saldırganlar tarafından pazar yeri ve sokaklar, yıkılır, tahrip edilir, evler yakılır, yıkılır. Halk, şaşkınlık ve panik içindedir. Sıkılan kurşunlar altında, sığınacak yer için, sağa sola kaçar. Megafonlarla slogan atarak dolaşan saldırganlar, “Aleviler camiyi bombaladı, 300 dindaşımız katledildi, gün cihat günüdür” propagandasıyla, saldırılarına destek aramaya çalışırlar.

Bu yalan ve kışkırtıcı anonslara karşı çıkan bir Cami imamı, saldırganlar tarafından dövülüp etkisizleştirilir. Saldırılarda 10 Can katledilir, 100 Can’da yaralanır.  Saldırılar, 1000’e yakın işyerinin tahribi, talanı ve çok sayıda evin yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanır. Saldırılarda Alevi mahallelerine (Alibaba Mahallesi) ambargo uygulanır, mahalleye giriş ve çıkışlar engellenir. Bu saldırılar yaşanırken, güvenlik kuvvetleri, ya etkisizdirler veya saldırganların işini kolaylaştıran bir tutum içindedirler. Bu arada suçlular izlerini kaybettirmişler, bunların yerine, her zaman olduğu gibi, evleri ve işyerleri yıkılan yakılan, talan edilen ve saldırıya uğrayanlar gözaltına alınmışlardır. Yapılan sözde yargılamalarda, hiçbir sonuç çıkmadığı gibi, saldırılar, Alevilerin ve devrimcilerin üzerine yıkılmak istenmiş, mağdurlar suçlanmıştır.

1 VE 2 TEMMUZ 1993’TE SİVAS’TA YAŞANANLAR!

Dönem 1991’de kurulan DYP-SHP koalisyon hükümeti dönemidir! Sivas’ta,  1–4 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal etkinliklerinin dördüncüsü düzenlenecektir. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticileri, etkinlikleri demokrasi ve özgürlük yanlısı kesimlerin temsilcileriyle ortaklaşa yapma kararı alır ve bu amaçla, çeşitli demokratik kitle örgütlerine, yazarlara, ozanlara, sanatçılara çağrı yaparlar. Derneğin çağrısına çok sayıda örgüt, yüzlerce yazar, ozan ve sanatçı olumlu yanıt verir. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin yöneticileri, Kültür Bakanlığı’nın ve Sivas Valiliğinin katkılarını da ister. Kültür Bakanlığı ve Sivas Valiliği, bu istemi olumlu karşılar ve mali katkı yanında, konaklama ve ağırlama konusunda da katkıda bulunulacağını bildirir. 4 günlük etkinlik programına katılmak için, 30 Haziran 1993 akşamı, ozanlar, yazarlar ve sanatçılardan oluşan yüzlerce kişi otobüslerle Ankara’dan Sivas’a hareket eder ve ertesi gün Sivas’a gelirler.

Sivas Kültür Merkezi’nin konferans salonunda yapılacak olan 1 Temmuz’daki program oldukça yoğundur.  Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Genel Başkanı Murtaza DEMİR bir açış konuşması yapar. Devamında Sivas Valisi Ahmet KARABİLGİN ve yazar Aziz NESİN’de birer konuşma yapar. Saat 17.00’de Kültür Merkezi’nde Hasret GÜLTEKİN’in dinletisinden sonra, “Çağların Pir Sultanlarından Günümüz Pir Sultanlarına” başlığıyla düzenlenen panel başlar. Yazar – Gazeteci Sami KARAÖREN’in yönettiği panele, Asım BEZİRCİ, Prof. Dr. Afşar TİMUÇİN, Aydın ÇUBUKÇU ve Hüseyin GÜLKANAT panelist olarak katılırlar. Pir Sultan Abdal etkinliklerinin birinci günü, halkın ilgisi ve coşkusuyla noktalanır.

2 Temmuz Cuma günü program saat 10.00’da başlar. Etkinliği düzenleyen ekip, gün içindeki çalışmaların daha başarılı ve coşkulu geçmesi için hazırlıklarını tamamlamaya çalışır. Buruciye Medresesi’ndeki fotoğraf ve kitap sergilerine gösterilen ilgi aynı yoğunlukta sürer. Saat 14.00’de Kültür Merkezi’nde Arif SAĞ’ın dinletisinden sonra, “medya ve emperyalizm” paneli yapılacaktır. Hasan UYSAL’ın yöneteceği panele, Sami KARAÖREN, Raif TÜRK, Şükrü GÜNBULUT, Mustafa YALÇINER ve Soner DOĞAN da panelist olarak katılacaktır. Etkinlik programı devam ederken,  bazı Cami önlerinde ve yakınlarında birtakım gruplaşmalar görüldüğü ve bir saldırı olabileceği haberi fısıltı halinde yayılır. Irkçı-gerici örgütler, Malatya, Maraş, Elazığ, Çorum, Tokat, Kayseri gibi çevre illerdeki deneyimli militanlarını Sivas’a taşımışlar ve militanlar, Belediye’nin ve dini vakıfların yurtlarında konuk edilmişler.

Sivas halkının dini duygularını “tahrik”  etmek amacıyla katliamdan iki gün önce bir bildiri dağıtılmış! Katliamdan iki gün önce dağıtılan bildirilerden biri aynen şöyle: “Müslüman Kamuoyuna, Bismillâhirrahmânirrahim, “Peygamber, müminlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da müminlerin analarıdır.” (Ahzâb:6) “Müminlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resulü (S.A.V.)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kâbe’ye) ve Kitab-ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve müminlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır. Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar.

Bunun başını ise satılmış, mürtet Salman Rüşdi köpeği çekmektedir. Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir. Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; Aydınlık gazetesi denilen bir paçavrada, mel’un Rüşdi’nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz NESİN, aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur.

Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır. “Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir. Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâm’ın Peygamber’ini ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.ü

Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. Gün, Allah (C.C.)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e, o’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tagut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ ( Nisa:76) “Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.” Müslümanlar!  Aslında bu bildiri ileride olacakların da habercisidir.

Birinci bildiriye ek olarak, 1 Temmuz gecesi de başka bir bildiri de evlere dağıtılır: “Halkımıza Çağrı; “Müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, İslam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti’ adı altında, Müslümanların kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz. “Biz Müslümanlar, canımız pahasına da olsa, bu değerlerimizi korumakta kararlıyız.” Müslüman halkımızdan bu konularda duyarlı olup, İslam’ın değer yargılarını alaya alanlara izin vermemelerini, ne pahasına olursa olsun bunu engellemeyi dini bir görev olarak bilmelerini, bu alçaklar karşısında susulduğunda, yarın mahşerde Allah’a nasıl hesap vereceğimizi düşünmelerini istiyoruz.

‘Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeyi gerekir. O’nun eşleri, onların anneleridir…’ ( Ahzâb Suresi, Ayet: 6) ‘Ve kâfirlerin hesapları varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.’ (Enfal Suresi, Ayet: 30)“ “Kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.” ( Saff Suresi, Ayet:8) “Not: Bu yazıyı okuyan, Allah rızası için çoğaltarak dağıtsın.” Müslümanlar! Dağıtılan bu bildirilerin yanında, etkinliklerin ikinci günü, Sivas’taki sağ eğilimli yerel basında (Hürdoğan, Bizim Sivas, Hakikat, Anadolu, Yeni Ülke, vb. Gazetelerde) halkı “tahrik” edici başlıklarla donatılmış haberler çıkar. Dağıtılan bu iki bildiriye ve sağ eğilimli yerel basında çıkan haberlere rağmen, devlet yetkilileri gerekli güvenlik tedbirlerini almamışlardır!

Bu kışkırtıcı bildirilerin ve ‘tahrik edici’ yayınların ardından, 2 Temmuz Cuma günü saat 13.00 sularında değişik camilerden çıkan yüzlerce kişi öncelikle etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezine doğru “tekbir” sesleriyle ve önceden hazırlanmış, sopalar ve çeşitli saldırı aletleriyle donanmış bir şekilde “Sivas laiklere mezar olacak”, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu”, “Sivas’ta yıkılacak”, “Şeriat gelecek”, “batıl zail olacak” sloganlarıyla saldırmaya başlarlar. Kültür Merkezi önünde yeteri sayıda güvenlik gücü yoktur, var olanlarda saldırıyı engelleyecek güçte değildir. Kültür Merkezi’nin camları, kapıları ve pencereleri kırılır. Ve nihayet Kültür Merkezi boşaltılır, içerdekiler güvenli yerlere götürülürler. Bu arada, yeni katılımlarla saldırganların sayısı on bine yaklaşır.

 

Saldırgan kitle, büyük bir hırsla Kültür Merkezi’nden Valiliğe yönelir. Valilik önünde toplanan binlerce saldırgan, “Vali istifa, Sivas size mezar olacak, şeriat gelecek, zulüm bitecek, yaşasın şeriat, Muhammed’in ordusu kâfirlerin korkusu, yaşasın Hizbullah, kahrolsun laiklik, şeriat isteriz…” sloganlarıyla valilik binasını taşa tutarlar. Saldırganlardan bir grup da Halk Ozanları Heykeli’ne yönelir ve heykeli, kazma ve balyozla parçalayıp yerlerde sürüklemeye başlar. İlerleyen saatler de sayıları 15 bine yaklaşan saldırganlar, oradan da kent dışından etkinlikler için gelen, yaklaşık 150 insanın kaldığı Madımak Oteline yönelirler.

Oteldekiler büyümekte olan tehlikeyi fark etmiş ve telefonla Sivas Valisini, Emniyet Müdürünü ve diğer siyasi yetkilileri arayarak önlemlerin arttırılmasını talep ederler. Ulaşılan her yetkili, “korkmayın, her türlü önlem alınmıştır” yanıtını verir! Ellerinde benzin bidonlarıyla Otel’in önüne gelen saldırganlar Otel’in camlarını kırarlar.  Saatler 18.00 civarıdır. Madımak Oteli’ne sığınmış yüzlerce kişi, pencerelerden saldırganların oteli yaktığını izlemekte, korku içinde kurtarılmayı beklemektedir. Karanlık çökmek üzeredir, elektrikler de kesilmiştir. Saldırganlardan kimileri, otelin önündeki arabaları ters çevirerek ateşe verirler, kimileri de lobinin olduğu ikinci kata çıkarak, gaz ve benzin dökerek sloganlar eşliğinde Otel’i ateşe verirler.

Gözü dönmüş caniler, Oteli yakmak için ellerinde benzin bidonlarıyla ve molotof’a benzeyen bir şeyle yürüyorlar. Bu azın güruha göz yumanları, seyredenleri ve aklayanları unutmadık unutmayacağız!

Alevler, otelin giriş ve alt katlarını sarmaya başlar. Sivas itfaiyesi gecikmeli de olsa yangın yerine gelir, ancak saldırganlar itfaiyecilerin çalışmasını engel olurlar. İtfaiye araçlarının su hortumlarını keserler, lastiklerinin havasını boşaltırlar. Bu engellemeler sonucunda, yangın Otel’i tamamen sarar. 8 saattir Otel içerisinde kurtarılmayı bekleyenlerin umudu tamamen tükenmeye başlamıştır. Yangın bütün Otel’i sararken, dışarıda gözlerini kan bürümüş canilere, güvenlik kuvvetleri tarafından müdahale edilmedi. Televizyon kameraları eşliğinde tarihin en vahşi katliamlarından birisi bizlere ve tüm dünyaya canlı yayınlarla izlettirildi.

Sivas’a davet edilen takviye kuvvetler (güvenlik güçleri) zamanında gelmez! Mevcutlar ve gelenler de yetersizdir. Gereken tedbirlerin alınmamasından dolayı, Madımak Otel’inin yakılması sonucu Asım BEZİRCİ, Nesimi ÇİMEN, Muhlis AKARSU, Metin ALTIOK, Hasret GÜLTEKİN’in içinde bulunduğu ikisi otel çalışanı olmak üzere 35 Can, (ikisi otel çalışanı) canice-hunharca devletin gözü önünde saldırganlar tarafından canice yakılarak katledildiler. Semahta düştüler türkülerin yanı başına! Katledilen 33 Can’ın en yaşlısı 66 yaşındaki Asım BEZİRCİ, en genci ise 12 yaşındaki Koray KAYA’ydı! Aralarında Aziz NESİN’in, Lütfü KALELİ’nin ve Arif SAĞ’ında bulunduğu 60 kişi  (Can)  Madımak Otel’i katliamında ağır yaralı şekilde kurtulur. Valilik akşam saatlerinde 2 gün sokağa çıkma yasağı ilan eder. 2 Temmuz 1993 tarihi, o dönemin siyasi iktidarı için utanç verici bir tarihtir!

Sivas Madımak Otel’inde Katledilen Canlarımız

3 TEMMUZ 1993 GÜNÜ SİVAS MADIMAK OTEL’İ KATLİAMIYLA İLGİLİ GAZETE MANŞETLERİ VE HABERLERİNE KISACA BİR BAKALIM:

Hürriyet Gazetesi: Sivas’ta ‘Aziz NESİN’ isyanı manşetiyle; “Aziz NESİN’in ‘Bin yılık Kuran’a neden inanayım. Bu yüzden Müslüman değilim.” İçişleri Bakanı Gazioğlu: “Olaylara heykel neden oldu”, “bugün 13.30’da Cuma namazına müteakip kent merkezinde Pir Sultan Abdal törenleri ve açılışı yarın yapılacak Pir Sultan Abdal’a ait heykel sebebiyle halk galeyana gelmiş, maalesef hepimizin bildiği müessif olaylar meydana gelmiştir.” 

 Sabah Gazetesi: Alevi-Sünni çatışması yok manşetiyle; “Pir Sultan Kültür ve Sanat etkinlikleri için Sivas’a gelen Aziz NESİN’in bir gün önce yaptığı konuşmada ‘Kuran’ın devri bitmiştir’ demesi tahriklerin gerekçesi oldu. Cuma namazından çıkan bazı gruplar ‘Kur’an’a uzanan eller kırılsın’ diye slogan atıp yürüyüşe geçerek Vilayet önünde toplandılar.” Milliyet Gazetesi: Olay konuşma manşetiyle; “Aziz NESİN olaylara yol açan bir gün önceki konuşmasında Türk milletinin yüzde altmışının aptal, tamamının da korkak olduğunu söylemişti”, diyerek manşet atmıştı.

Türkiye Gazetesi: “Aziz NESİN’in 1400 yıl önce yazılan Kuran geçersizdir” sözleri halkı galeyana getirdi… Sivas’ta fitne: 35 ölü” Pir Sultan Abdal şenlikleri için gittiği Sivas’taki konuşmasında İslamiyet’e ağır hakaretler yağdıran Aziz Nesin’i binlerce kişi şiddetle protesto etti.” İhlas Haber Ajansı (İHA): “Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a gelen Aziz NESİN yaptığı konuşmadan İslamiyet’e hakaret edince Sivas karıştı. Olaylarda 35 kişi hayatını kaybetti. 14’ü güvenlik görevlisi olmak üzere 60 kişi de yaralandı.”

Meydan Gazetesi: “Aziz NESİN’in konuşması halkı galeyana getirdi; Sivas’ta ayaklanma: 35 ölü. “Yazar Aziz NESİN’in Pir Sultan Abdal kültür etkinliklerinde yaptığı konuşmada “Ben dinsizim” demesinden sonra galeyana gelen on bin kişi kültür merkezini taşa tuttu ve Nesin’in kaldığı Madımak Oteli’ni ateşe verdi. Yanan otelde 35 kişi dumandan zehirlenerek ölürken çıkan olaylarda dördü polis 145 kişi yaralandı.” Evet, görüldüğü gibi boyalı basın diye tabir ettiğimiz ve her süreçte egemenlerden, komprador sermayeden, faşizmden ve gericilikten yana olan gazeteler bu insanlık tarihinin en vahşi katliamlarından birisini olay olarak tanımlayıp, sadece Aziz NESİN’in yaptığı konuşmaya karşılık halkın tepkisi olarak kamuoyuna anlattılar.

MADIMAK OTEL’İ KATLİAMININ ARDINDAN SİYASİLERİN SARF ETTİĞİ SÖZLER TARİHİN HAFIZALARINA YAZILDI; SİYASİLERİN SARF ETTİĞİ SÖZLERE KISACA BİR BAKALIM: 

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL: “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin” diyerek ilgilileri uyarıyordu. Kastettiği “halk” oteli kuşatıp Canlarımızı diri diri yakan faşist, gerici, ırkçı, güruhtu! DEMİREL,  şu açıklamaları yapıyordu: “Olay münferittir, ağır tahrik var, bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik Kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır. Devlet bu tür olaylarda aşınmaz.” Gerçi Süleyman DEMİREL, politik yaşama kazandırdığı, “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” şeklindeki veciz sözü ile tarafını çoktan belirtmişti.

DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin Başbakanı Tansu ÇİLLER: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyordu. Hatta daha sonra TBMM’de yaptığı bir konuşmada da Van’da yakılan bir oteli, Madımak Oteli ile karıştırmış ve “Bir vatandaş, sigortadan para almak için sigortalı oteli yakmıştır” diyordu.  İçişleri Bakanı Mehmet GAZİOĞLU saldırı ve katliamı: “Aziz NESİN’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” şeklinde ifade ediyordu. DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı Erdal İNÖNÜ:  “Merek etmeyin bütün tedbirleri aldık” diyordu. Muhalefet Partisi (ANAP) Lideri Mesut YILMAZ; “Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” diyordu.

DAVA SÜRECİNDE NE OLDU?

Soruşturma ve yargılamanın gelişimi şöyledir:  Sayıları 10–15 bini bulan saldırgandan ancak 35 kişi,  gözaltına alınmış, daha sonra artan toplumsal tepkiler sonucu, gözaltına alınanların sayısı 190’a çıkmıştır. Gözaltına alınanlar hakkında “Sivas Cumhuriyet. Başsavcılığı, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına muhalefetten dolayı soruşturma başlatmış ve Sivas 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açmıştı, bu mahkemede görülen davada, 190 kişiden 124’ü tutuklanmış, geri kalanlar serbest bırakılmışlardır.

Devamında, Sivas 2. Asliye Ceza Mahkemesi 23. 08. 1993 gün, 1993/302 Esas, 1993/315 kararıyla, kamu güvenliği yönünden davayı Ankara Asliye Ceza Mahkemesine gönderir. Ankara 19. Asliye Ceza Mahkemesinin 1993/1185 E. Kararıyla dava Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM’ye) gönderilir. Sivas Cumhuriyet. Başsavcılığı, ayrıca 22. 07. 1993 gün ve 1993/2212 Hz. Sayılı iddianamesiyle Sivas Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açar. Mahkeme de kamu güvenliği nedeniyle dava dosyasını Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderir. Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi de, oluşumunun DGM’yi ilgilendirdiği gerekçesiyle 11. 10. 1993 gün, 1993/169 E. 1993/150 sayılı kararıyla davayı Ankara DGM’ye gönderir.

Sivas İli, Kayseri DGM kapsamındadır. Bu yüzden, Kayseri DGM Savcılığı da soruşturma başlatır. Sonra 25. 08. 1993 gün, 1993/175 Esas, 1993/197 sayılı kararıyla davayı kamu düzeni bakımından Ankara DGM’ye gönderir. Ankara DGM, kendisine gönderilen dava dosyaları hakkında 27. 10. 1993 tarih ve 1993/129 Esas, 1993/109 sayılı kararıyla görevsizlik kararı verir. Böylece Mahkemeler arasında uyuşmazlık sonucu dava dosyası Yargıtay’a gider. Yargıtay 16. Ceza Dairesi de 08. 11. 1993 gün ve 1993/11824 Esas, 1993/11804 sayılı kararıyla Ankara DGM’nin yetkili olduğuna karar verir.  Ankara DGM, gerek Asliye Cezada açılan davaların dosyasını, gerekse Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dosyayı 1993/106 Esas kararıyla birleştirir.

Sonuçta dava, Ankara 1 No’lu DGM’de açılır. Ankara 1 Nolu DGM’ye sunulan iddianame olayların nedeni, “şenliklere katılanlar” olarak gösterilir. Aziz Nesin’in şenliklerdeki varlığı “eylemin hazırlayıcı sebepleri” arasında sayılır.  İddianamede Şu İfadeler Yer Alır:  “Aziz Nesin’in İslam Dini’ne karşı tutum ve davranışları ve de açıklamaları, kapalı bir salonda düzenlenen toplantıda terör örgütü militanları için saygı duruşunda bulunulması, eylemin hazırlayıcı nedenleri arasında sayılabilir.” DGM Savcısı Nusret Demiral dava daha sonuçlanmadan, “olayda örgüt yok, tahrik var” açıklamasını yapar. Devam eden davanın karar metninde de Nusret Demiral’ın açıklamasına paralel bir yaklaşım vardır.

 

Gerekçeli kararda Aziz Nesin vurgusu vardır:  …Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri Kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz Nesin’e yönelik bir eylem olduğu belirtilir. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası verilir. 37 sanık hakkında da tahliye kararı verilir. Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize götürürler.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozar. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlatır. 28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 Maddesine göre idam cezasıyla, 14 sanıkta 15 ile 20 yıla kadar değişen hapis cezasıyla cezalandırılır.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onar. 33 idam cezası ise usul noksanlıkları nedeniyle bozar. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2001’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırılır. 2000 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezasıyla cezalandırılan hükümlülerin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrilir.  Uzun süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Madımak Oteli davası 21 yılın ardından zaman aşımı gerekçesiyle düşürüldü!

SİVAS; 4 EYLÜL 1978 VE 2 TEMMUZ 1993 MADIMAK KATLİAMINI UNUTMA UNUTTURMA! AŞK İLE.

KAYNAKLAR:

1- Pir Sultan Alevi Kültür Derneği Arşivi.

2- Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını.

3-  Lütfi Kaleli, Sivas Katliamı.

4- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay, 2015.

 Mehmet KABADAYI.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading

Tarih-Araştırma-Belge

Dersim’de bir derviş: Seyid Ozan Mahmut Baran

AleviNet

Published

on

ALİ BARAN

Dersim müziği denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Mahmut Baran’ı 53 yaşında kaybettik. Kısa süren yaşamına birçok beste, kılam ve ağıt sığdıran Baran, kılamlarıyla, şarkılarıyla bu topraklardaki varlığını ve etkisini devam ettiriyor. Mahmut Baran’ın yaşamı birçok Dersimlide olduğu gibi acılar, sürgünler, gurbetler ve özlemlerle geçmiştir. Verdiği eserler irdelendiğinde yaşadığı bu duyguları bulmak mümkündür. Bir dönemin canlı tanığı olarak yaşadıklarını kılamlarıyla günümüze taşıyan Mahmut Baran, anlaşılması ve unutulmaması gereken önemli değerlerimizdendir.

Mahmut Baran 1922’ de Dersim’in Hozat-Bargeni köyünde dünyaya geldi. Babası Mehmet Baran, Bargenli seyit ve halk ozanı olup saz ve keman çalmaktadır. Halk içinde sevilen, sayılan bir aileden gelir. Mehmet Baran, 1938’ de yakılan Seyit Turabi’nin kardeşidir. Mehmet Baran köklü bir aileden gelir ve yine kendisi gibi Alevi ocağından olan Sarı Saltıklı Besime Baran’la evlenir. Mahmut, Besime ile Mehmet’in onuncu çocuğudur. Baran Kürtçe dilini ve Zazaca lehçesini iyi konuştuğu gibi Türkçe de türküler söyler, ölenlerin cenazelerinde ağıt yakar. Ağıtlarının çoğunda Dersim Katliamı’nı, Axdad’ı, Keki Ağa’yı, Ali Ağa’nın Erzincan’a vali olmasını, Axzonik’te insanların nasıl kasatura ile lime lime edildiğini, Hozat’taki zalim Sait Sağıroğlu’nun tutukluların kafalarını postallarıyla vurup vurup dağıttığını, hatta Ali şer’in Koçgiri direnişini dile getirir. Mahmut Baran düğün ve eğlencelerde ise Kürdün aşkını, Xezalı ve Tew le Tew le gibi klamlarını söyler. Türküleriyle yöresinin kılam, stran, ağıt ve beyitlerini diğer halklara taşır.

Tew lê Tew lê
Baranek jî bari yo, hey lê hey lê heyl canê
Huwra kýrýn xurme xurme, tew lê tew lê tewl canê
Ramîsana jinebîyan, dilo hayê
Nanê nanê garisî, tew lê tew lê tewl canê
Lo rabe lawik rabe
Lo rabe xortik rabe
Gul mîvanê me hatin
Li ser çavan û rûyanê…

Ew gulê gula zerê, hey lê hey lê heyl canê
Ew dukan û bajare, tew lê tew lê tewl canê
Ramisana qiz û bukan, dilo hayê
Nanê nanê genime, tew lê tew lê tewl canê
Ramisane qîzan, dilo hayê
Derdê mira dermane, hey lê hey lê heyl canê
Lo rabe lawik rabe…

Mahmut Baran 1940’larda askere gider, savaş dönemi olduğu için dört yıl askerlik yapar ve askerliğini yaptığı Gelibolu’da nalbantlık mesleğini öğrenir. 1945’ te evine döndüğünde önce geçimini nalbantçılık yaparak sağlar, daha sonra ise hayvan alıp satar. Hozat’taki, Elazığ’daki mezbahalara hayvan toplayıp getirir. Bir taraftan da diğer üç kardeşiyle rençberlik yapar. Baran ikinci kez evlenir, iki hanımını ve on çocuğunu geçindirmek için daha fazla çalışmaya başlar. Hayatı daha da zorlaşır; ama direnir ve tütün toplayıp Erzincan, Bingöl ve Elazığ üçgeninde satarak geçimini öyle sağlamaya çalışır. Baran ailesi müzikle iç içe olan bir ailedir. Çok dilli bu ailede, Kürtçenin Kurmaci ve Kirmanckî lehçelerinde ve ayrıca Türkçe eserler söylenir. Müzik ve çok dillilik Baran ailesinin önemli bir özelliğidir…Mahmut Baran sadece dışarıda değil aile içinde de müziğe önem verirdi, o yüzden de çocukları doğalında müzisyen olarak yetişti. Baran’ın yaşamı sevda üzerineydi. Klamlarında aşkın tüm güzelliğini bulmak mümkündü. Onun parçalarında aşk, özlem, acı aynı zamanda yaşamın doğasının bir zorunluluğuydu.

Aşkın Divanesi

Aşkın divanesiyem yar yar düştüm yollara
Merhametin yok mu yok mu halim sorasın
Zari zari ağlar ağlar yanar gezerim
Merhametin yok mu yok mu halim sorarsın…

Haydar’ımın ahı yar yar tuttu cihanı
Tahammül edemem yar yar verin dermanımı
Ayrılık günlerinin yar yar geldi zamanı
Merhametin yok mu yok mu halim sorasın

Mahmut Baran oldukça sosyal bir insandı. Çevresiyle hiçbir sorunu olmayan, bir sorunu olsa dahi mahkemeye gitmek yerine, bu sorununu sevdiği dostlarıyla hal ettiği çok anlatılır. İki eşli olduğu halde, iki hanımı ve on çocuğu bir arada tutabilen, biz çocuklarıyla oturup konuşan; hatta dertleşen bir babaydı. Yaşadığı zorlukları bize anlatır ve küçük görevler verip çalışmalarına ortak ederdi. Bize hep okumanın önemini ve her dilin bir insan olduğunu anlatır ve dilin yaşatılmasının çok önemli olduğunu vurgulardı. Dede olması itibari ile halkının sorunlarını kendine dert etmiş, çektiği acıları klamlarına yansıtmıştır. Baran’ın hanımı Bese de çok ağıt söylerdi. Annem, yakılan yirmi dört canın üzerine yakılan ağıdı, genellikle babamın çaldığı keman eşliğinde söylerdi.

SEKESUR
Bira Aziz tu Çawuşe şirkete
Tu dermekev daira Hukmate
Ev zamlıman te dinivisine
Bıra telve mala bav u Xale…

Bıra Erde Xane hındık e,
Mın tede ajot qefleyek fidan u dendike
Mın nezani va zaliman a ten
Bı kok u riçiken va hıldikın

Yine Hozat klamında Zabit Sağıroğlu’nun zalimliğini ve kendisinde yaratmış olduğu duyguları keman eşliğinde şöyle ifade eder:

Dayê narim Xozatê Hundirê mın ditırse
Saxır oxlî kafıre bavo lemin mın dekuje

Derê Hepısxanê babo wi dayê li mın vekırın
Lı ser mın bekesi li min babo kilit û zırze kırın
Qehreman axa, li mın derdo Rıca Ali kekan qebul nekırın
were li mınê babo li minê daye…

Na ser Xozatê dayê hevrên tarî
Tav li tavê nasekınê dıbare tav lı tavê
Kesek tune ku xeberê bıde qîza sur oxli
Destê zaruyên xwa bıgre here mala bavê

Axzonig katliamını anlatırken Cemşi ve Memed Ali Ağa’nın, devletten söz aldığını kendilerine dokunulmayacağını; ama Dersim Katliamı’nın sonunda tarafsız kalan Memed Ali ve Cemşi gibi ağaların devlete inanmakla hata ettiklerini anlatır. Hozat bölgesinin önce tarafsızlaştırıldığını; ama en sonunda onların da katledildiklerini ve Hozat halkının da onlarla birlikte yakılıp yıkıldığını anlatıyor.

AXZONİG A WESAYE
Axzunig kowo vêsayi yo wi lemin
No çi miz û duman o wayi lemine biko
Cemşi Axayi be Memed Ali Axayi re
Bınê sungiyan de mılqi danê wayi lemın lemın!
De wayi wayi wayi,lemin lemın wayi !..

Cemşi vano To dıma yeno niyade
No çıko ma sero voreno lemin wayi
Koyê Axzunige mız û dumano
Na hukmatê tereşi rê itivar nêbeno lemin wayi!
De wayi wayi, lemın wayi!

14 Ağustos 1938‘de köye baskın yapan askerler Seyid Turabi Baran ve Seyid Hasan Canan ailesinden 24 canı tutuklar. Tutukladıkları insanları elleri kolları tellerle bağlanarak Sekesur denen yerleşim alanına getirirler. Zulüm ise burada başlar; askerler tutukladıkları bu insanları, kasaturalarla delik – deşik ettikten sonra, samanlıkta benzin döküp diri – diri yakarlar. Mahmut Baran klamında bu acıyı şöyle dile getirir:

MEZREK A SEYİDAN
Mezrêk a Seyidana way pepo pepo way lemin bi çekeri
Bejna biraye mı henikı rindo têlêka mina na ipegi
Wakılaminê ez mırena wi wİ.
Mıra ta biya deste kıtabane mıne Ecemi dana kami
Şima na deste kıtabane mine Ecemi dana kami

Mezrêk a Seyidana wiy pepo pepo Way lemine bi Zembule
Bejna bırayê mi hêni kı rındo têlêka mina na Tembure
Da bıra wezo çimanre korbi wiy lemin bıra
Dorme çımane bıraye mıda sono kepega na sabune

Mezrêk a Seyidana way lemine bira vay lemine bı kemeri
Bıraye mi wano cılamı bere yolaxa na teberi
Na kıla minê dinya gevrikı zaf şirina wiy lemin
Ez be teyna teyi sebıkeri, Ez di teyna sebıkeri

Mahmut Baran 1964 yıllarında sanatçı olarak Ankara TRT’de bir müzik programında misafir konuk olarak katılır. Türkçesi iyi olmadığı için: ‘Senin diksiyonun kötü. Türkçe öğrenmen lazım’ derler; ama o: “Ben dilimle söylemek isterim” der ve oradan ayrılır. Bir yıl sonra da 1965’te Almanya’ya işçi olarak çalışmaya gider. Anadiline verdiği önemi daima önde tutmuş, yaşadığı acıları, zorlukları anadilinde klamlarına dökmüştür. Hayatının bir dönemini oluşturan gurbet yıllarının kılamlarını ise Almanya’da yapar. Almanya’dan izine gelen gurbetçi Dersimliler getirdikleri bant teyiplerde hep Mahmut Baran’ın eserlerini çalardı ve birbirlerinden kopyalayıp çoğaltırdı. Böylece Baran’ın sesi sınırları aşmış; Almanya, Fransa, Hollanda’dan Türkiye’nin çeşitli bölgelerine ulaşmıştı.

DERDO DERDO

Derdo derdo derdo derdo derdo
Lo lo kuro kur maro min go
Sibeye kavilê gundê we ye bisewûtî li yane
Delal ya dilê min sekinî li roka der û li orta erd û Ewliyane
Êv dibarîne istrê çavane
Ez çi bikim bê bext bû qîza heramê mêrane,wayê
De hayê hayê de wiy derdo derdo kula bê mirinê derdo

Derdo derdo derdo
Lo lo kuro kur maro mi go sibeye
Karwanek di bin gundê meda derbas bû qêy naleqê
Ez çum pêþiyê, min go karwancî tu bi xwe kî bi xudê dekî barê te çiye
Go Ez terim welatê xerîb xerîbîstana sewûtî
Ser barê min kulê bin barê min meraqe
Xelk û alêm bûn masûqê malê dinyayê ez terk nakim suretê bi xal û deqê
De hayê hayê li welatê xerîb xerîbîstana sewûtî
Seva sevên resini xewa çavên min nayê

Mahmut Baran bu dönemde büyük bir acıyı, akrabalarıyla birlikte yaşar. Oğlunu devlete asker olarak veren amcazadeleri, İstanbul’da oğlunun ölüsünü dahi alamaz. Yaşadığı bu büyük acıyı Baran sözlerine döker. Oğluna yaktığı ağıtta ise ciğer acısının zor olduğunu, Allah’tan böyle bir acıyı dağa taşa vermemesini diler.

Daye estenbolo way lemine istenbol o
Tayine re na gol o tayinre waye na çol o
Piye kokim vano; ez şiyo xestexane Heyder Paşayi
Mi te de niya da ke cile cigere mi tip u tol o
Ez pey ser vejiya teber wax biko oy oy

De urze urze cigere mi urze
Welate xeribe weşaye de ti sere xo we dare
Piye xoye kokimi re weşiyane xo biye oy oy biko biko
Xebere de piye kokimi, vane”lace te zeweciyo
To sera ciya beno be hesa cigera xo xo dest ra ci de
wax lemine

1975 yılına kadar Almanya’da işçi olarak çalışan Baran, aynı yılın yazında ülkeye izne gelir. Keban Barajı’nda arkadaşlarıyla eğlenirken, kalbi durur ve hayatını kaybeder. Sağlığında sevdiklerinin teyplerine klam söyleyen Baran’ın stranları, ağıtları ve beyitleri birçok Dersimlinin evinde, en değerli hazine olarak halen saklanıyor. Dersim’in bu değerli hazinesini geleceğe taşımak ve daha derli toplu bir arşiv oluşturmak için bu kayıtları bir araya getirmeye çalıştım. Bu amaçla Mahmut Baran’ın 1985 ‘te Almanya’da Hunerkom tarafından ‘Derdo Derdo’ adlı ilk albümünü çıkardık. 2001’ de ise KOM müzik tarafından Türkiye’de aynı albümü çıktı. Mahmut Baran anısına 2010 yılında Dersim Hozat Bargeni köyünde ölümünden 35 yıl sonra bir anıt mezar yaptık. 29 Temmuz 2010 tarihinde anıtın açılışını BDP Dersim Milletvekillisi Şerafettin Halis, Hozat, Pertek belediye başkanları ve birçok sanatçının da katılımıyla yaptık ve ilk kez bir anma etkinliği yapıldı. Bu anma etkinliği ile Dersim halk ozanı Mahmut Baran bir kez daha halkı ile buluştu ve sesi yeniden kendi topraklarından yükseldi.

XEZALXEZAL
Hey le Xezal xezal
Delalya dıle mın sebe çave reş û belek bum filar û be Mal
Lê lê te ez helandım lı welaten xerib sebe Çaven reş û belek
Qey heliyam bum pırpırekan Wi Xezal wi bemal wi delal
Eman eman sebe çaven reş û belek,
bejna zırav coten ser memıken ferfuri heliyam neman xezal wi delal

Hey le haye haye
Delalya dıle xwe caran jı bira dılen xwe nekır
Şeva şeva reşini xwa çaven min naye wiy xezal wiy delal wi bemal
Ez xezalım xezalım xezalım mina berxa ber gazê dıkalım xezal wi delal
Eman eman sebe çaven reş û belek heliyam nemam wiy xezal

Hey le xezal delalya dıle mın çıma isali te lı mın varkır
Te ez helandım omre mın tevakır
Qeyi te lı soza xwe û kula dıle mıne sadıq boa xude fedi nekır xezal
wi delal oy le le dine dina dine
eman eman sebe çaven reş û belek, bejna zırav cote ser memıken
ferfuri heliyam nemam xezal wi bemal

Yazılı bir tarihe sahip olmayan Dersim Kürt tarihinde sözlü tarih çok önemlidir. Bir dönemin sosyal yaşamından, tarihsel olaylarına, acılarından sevinçlerine kadar her duygu ozanların sesinde dile getirilmiştir. İşte Mahmut Baran’ı önemli kılan en önemli yönlerden biri budur. Mahmut Baran, Dersim’in bir dönemini anlatır eserlerinde. Bizler geçmişimizin acılarını, sevinçlerini Mahmut Baran ve diğer ozanlarımızın o yürek dağlayan klamlarından öğrendik.
Mahmut Baran gibi ozanlar olmasaydı tarihin bir parçası yok olurdu ya da eksik kalırdı. Bunun yok olmasını engellemek, günümüze taşımak tabii ki her insanın görevidir. Eğer Mahmut Baran, Dersim için bir ozan ve bir değerse hepimizin o değere sahip çıkması lazım. Bu da bu ozanlarımızı, türkülerimizi gençlerle buluşturmaktan geçer kanısındayım.

Continue Reading

Tarih-Araştırma-Belge

Elbistan olaylarının 52. yıl dönümü

AleviNet

Published

on

11 Haziran 1967 yılında onlarca kişinin yaralandığı Elbistan olaylarının tanığı Cuma Karay, “Jandarma ve polis yok denecek kadar azdı. Herkes kendi imkanlarıyla kendi güvenliğini sağladı. Devlet her şeyi bilmesine rağmen hiçbir tedbir almadı” dedi.

Kul Ahmet ve Aşık Mahsuni Şerif gibi ozanların 11 Haziran 1967’de Maraş’ın Elbistan  ilçesinde yer aldığı konserde Alevi deyişleri söylenince, bir grup İstiklal Marşı okuyarak aleyhte sloganlar attı. Yazlık bir sinemada düzenlenen konserin seyircileri arasında bölgede görev yapan üst düzey devlet memurları da vardı. Aleyhte atılan sloganların ardından kitle içinde bulunan kişiler arasında tartışma çıktı. Bu tartışma kavgaya dönüşerek, konser durduruldu.

Ozanlar ise orada bulunan otele ve köy evlerine sığındı. Ertesi gün Elbistan’ın pazarına ürünlerini satmaya gelen Alevi köylülere bir grup, “Allahu Ekber”, “Alevilere ölüm” sloganları atarak sopalarla saldırdı. Saldırıda Alevilere ait iş yerleri tahrip edildi ve yağmalandı. Alevi olduğu bilinen kişiler ise dövüldü. Olayın sonunda çok sayıda ağır yaralananlar oldu.

Elbistan olaylarına dair saldırganlar hakkında şu ana kadar hiçbir soruşturma açılmadı. Olaylar sonrasında birçok Alevi, Elbistan’dan başka yerlere göç etti. Bugün Elbistan olaylarının 52. yıl dönümü. Dönemin tanığı Elbistan’ın Kürecik köyünden Cuma Karay, o dönem yaşananları anlattı.

“‘ALEVİLER GÖVDE GÖSTERİSİ YAPIYOR’ DEDİLER”

Olaylar sırasında henüz 12 yaşlarında olan Karay, “Çocuk olmamıza rağmen siyasal hareketleri hissediyorduk. Türkiye’de gelişen siyasetin Elbistan’da bir başlangıcı olduğunu gördük. Cumartesi günü Aşık Mahsuni Şerif Elbistan’da sinemada konser veriyor. O konserde ‘yuh yuh’ adlı türküsünü söylüyordu. Bunun üzerine ‘Elbistan’daki solcu Aleviler burada gövde gösterisi yapıyorlar’ diyerek çeşitli köylere haber saldılar. Bu haber salmalardan sonra Elbistan’ın en büyük pazarı olan nal pazarında toplandılar” dedi.

“DEVLET BİLDİĞİ HALDE TEDBİR ALMADI”

O gün kendileri için zor bir gün olduğunu anlatan Karay, “Zor ve lanetlediğimiz bir gündü. O gün herkes evlerine çekilerek olayların dinmesini bekledi. Bir kısmı da tanıdık köylerde yakınlarına giderek bekledi. Jandarma ve polis yok denecek kadar azdı. Herkes kendi imkanlarıyla kendi güvenliğini sağladı. O dönemde bulabildiğimiz araçlarla çoluk çocuğu toplayıp köylere doğru kaçıyorduk. Devlet her şeyi bilmesine rağmen hiçbir tedbir almadı” diye konuştu.

Karay, “O gün 2 ölü ve 30/40 yaralı olduğu biliniyordu. Dükkanlar ve iş yerleri yağmalanıyordu. Alevi olduğunu bildikleri kişileri linç ediyorlardı. Bu dönemde herkes şehri terk etmeye çalışıyordu. Çoluk çocuk herkes perişan olmuştu” diye ekledi.

“BİR GÜN ÖNCE HAZIRLANARAK SALDIRDILAR”

Aşık Mahsuni Şerif’in yeğeni Şerif Hacı Çirik, o gün konserin çok kalabalık olduğunu ancak Mahsuni sahneye çıktıktan sonra bir grup insanın rahatsız olduğunu ve gece konserin basılacağı, konserin yapılmayacağı şeklinde tehditler geldiğini söyledi. Alevilere saldıranların akşamdan hazırlanarak geldiklerini belirten Çirik, birçok ev, iş yeri, dükkan, kahvehanenin basılarak yağmalandığını yineledi.

PİRHA/ Rohat EMEKÇİ

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI