Connect with us

Tarih-Araştırma-Belge

Dersim hakikat ve yüzleşme

Bülent FELEKOĞLU- Tarihçi – Yazar

Pir Seyit Rıza, Dersim(Harde Dewreş) topraklarında, yola adanmış bir ömür. Yola canfeda Kurban veren bilge. Toprağına hakkını veren, cümlesinin canında dor olmuş, Munzur’un sularında çağıldayan Dersim evlatlarını anıyoruz. Anmak, ruhuna sahip çıkmaktır. Anmak Irkçılığın Alçaklığına karşı direnmektir. Anmak, düştüğün yerden diz çökmediğin zamanların gayreti ile ayağa kalkmaktır. Ayağa kalkmak uyuşturulan toplumsallığı diriltmektir. Ruhlarını anmak hatırlamak, halklara düşmanlık edenleri deşifre etmek. Oyun ve hilelerini ortaya çıkarmaktır. Anmak, Çerağ uyandırmaktır. Umudun, direncin, sevdanın çerağını uyandırmaktır. Anmak asla katliamları meşrulaştırmak değildir. Anmak asla başını öne eğmek değildir. Anmak, zamanı kendinde çürütmek değil, her anı doğru anlamak ve yerine koymaktır. Anmak, ders çıkardıklarından geleceğe gayret açığa çıkarmaktır.

Biz Reya Heq / Raa Heqi / Hak Yol Aleviler Çerağımızı uyandırırken geçmişi ve geleceği anın nuruna bağlarız. Uyanan Çerağımız çaresizliğin değil umudun, aydınlığın nurudur. Lokmalarımız cümlesinin ked u emeğidir. Kursaklara düşen gayret lokmasıdır. Her lokma gayret yeminidir. Bu yemini edecekler meydana gelsin. Koçgiri, Dersim, Zilan Reya Heq / Raa Heqi / Hak Yol Aleviler ve hakikat yoldaşları için İkrarlaşma, Ahidleşme coğrafyasıdır. Yoksa entelektüel fantazi coğrafyası değil. Ya da yıllık duygusal ah, vahlar içerisinde gaz alıp bindesti(sömürge)  edebiyatı yapmanın, sömürücüden medet ummanın coğrafyası değil. Direnç halen dağında, taşında, kurdunda, böceğinde, toprağında, suyunda dimdik ayakta. İnanmayan, Bawa Duzgun’un, Munzur Bawa’nın zirvelerine baksın umut dimdik ayakta. Pir Seyit Rıza taşında, toprağında evlatlar her ağacın dibinde hergün yeniden yeşeriyor.  Her yakılan Çerağ da, Bargini’de Ana Fatma’da, Jele’de Haskar da dimdik ayakta. Onlar ayakta Çaresizce biat edenler bizleriz. İnancın, coğrafyanın, dilin olmadığı Sanatta, edebiyatta, müzikte hergün yeniden biat ediyoruz. Dersim ki doğanın milyon tınısının yankılandığı varlığın coğrafyası. Anma Pir huzurunda Darda durmaktır. Talan edilen Ocak Kültürüne sahip çıkmak, ikrarlı olmaktır. Yol düşmanını bile Hakikatli bir yere koyar. Mertlik ve kemalet Reya Heq / Raa Heqi / Hak Yol inancının temel düsturudur. Düşmanının zulüm gerekçelerini böyle elinden alır. Bizim özrümüz katletmekten değil, katledenlere sahip çıkamamaktandır. Nefse kurban vermiş olmaktandır. Der u ciranımıza (Konu, Komşu) sahip çıkamamaktandır.

Bu mana ile;

  • Anmaların formatı geniş Reya Heq, Raa Heqi, Hak Yol Alevi toplumlarına geniş perspektif veren şekilde, geçmişi güçlü anlamlandıracak, geleceği güçlü kuracak bir yaklaşımla Hakikatine uygun gerçekleşmelidir.
  • Her yıl kasım ayı içerisinde Yerel ve Ullararası ölçekte “ Hakikat ve Yüzleşme” şiarı ile tüm toplumsal dinamiklerin dahil olduğu, belge ve bilgi, döküman aktarımının yapılacağı, diplomatik görüşmelerin hedeflendiği. 3 günlük sempozyumlar hedeflenmeli.
  • Reya Heq / Raa Heqi / Hak Yol Alevilik yaklaşım ve yasasının Ocaklar, Pirler ve Taliplerin katılımı ile ortak gelecek planlamalarının yapıldığı Cıvatlar organize edilmeli.

Bu öneriler oluşan geniş kapsamlı ortaklıklarla geliştirilebilecek şekilde önerilerimiz olarak düşünülmelidir.

 

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading
Advertisement //pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
1 Comment

1 Comment

  1. Ali Atay Sungurl

    16 Şubat 2018 at 11:59

    Alevilik adı altında Kürt ve Zaza milliyetçiliği ve dinsizlik vs getirmeyin buraya. Alevilik Türkmen mezhebiydi ve hala ülkedeki 12 milyon alevinin 10 milyonu Türkmendir ve devleti ile sorunu yoktur. Ben de mesela şu anki hükümet yanlısı değilim ama devlete isyan edenleri de savunacak degilim. Sapla samanı birbirine karıştırmayın alevilerin de kafasını karıştırmayın.
    Bir kaç kişi gelmiş burda bütün alevilerin adına konuşuyor . Alevi kardeşlerim kendimize gelelim. Canlar bir olalım Hacı Bektaş da Yunus Emre de buluşalım. Kaldı ki alevi ulularina bak hepsi Türk.
    Türk devletini seven lerde buluşalım. Atatürk nasıl Cemalettin dedeye geldi ve aleviler kurtuluş savaşında bu ülke için çabalarıyla çarpıştı işte orda buluşalım yoksa böyle devletine isyan edenler de değil . Bozmayın artık aleviligi zaten tarihe bakın sonradan alevi olmuşsunuz. bakarsaniz mutlaka bir Türkmen vardır soyunuzfa eğer gerçekten alevi iseniz. Türkmen alevileri olarak susuyoruz ama bir yere kadar. evet ülkesini sevmekse ne mutlu türk olana değil ama en azından ne mutlu Türküm diyene ne güzel deyiş. Bunu vatandaşlık olarak anlarsınız sorun kalmaz canlar. Rica ediyorum.
    Alevilik adı altında ayrılıkçıların ağaların oyununa gelmeyelim.
    Ya Allah ya Muhammed ya Ali.
    Yaşasın Türkiye

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih-Araştırma-Belge

Kanuni’nin idam ettirdiği Pargalı’nın mezarının bulunduğu iddia edildi

Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın kudretli vezirlerinden Pargalı Damat İbrahim Paşa’nın yıllardır tartışılan mezar yeri için yeni bir iddia ortaya atıldı. Türkiye’de olduğu kadar dünyada da ilgi uyandıran “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin ardından geniş kitlelerin tanıyıp merak ettiği “Pargalı İbrahim”in olduğu düşünülen mezar yeri için İstanbul Kabataş Fındıklı’da bulunan Canfeda Çıkmazı’ndaki kabir gösteriliyordu.

Habertürk’ten Nihat Uludağ’ın haberine göre, Pargalı’nın mezarının tespiti için 1 yılı aşkın süredir çalışma yapan Arkeolog Murat Sav, öncelikle iki kaynaktan yola çıktı. İstanbul hakkındaki çalışmalarıyla tanınan İhtifalci Mehmet Ziya Bey’in (1865-1930) “İstanbul ve Boğaziçi” isimli eserine göre, Pargalı’nın Galata’da bulunan Canfeda Tekkesi’ne defnenildiği ihtimali çok yüksekti. Ünlü tarihçi Solakzade Mehmed Hemdemi Efendi’nin (1590-1657) günümüze ulaşan eserlerine göre, Pargalı’nın Canfeda Tekkesi’nde gömülü yerinin belli olması için baş tarafına bir erguvan ağacı dikili. Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi de mezar için hem Galata’yı hem de Okmeydanı’nı işaret ediyordu.

Canfeda tekkesi iki yerde var

Arkeolog Murat Sav, vakıf kayıtlarında iki ayrı Canfeda Tekkesi’nin olduğunu belirledi. Biri Kabataş Fındıklı’da Canfeda Çıkmazı’nın olduğu yerde, diğeri de Galata’da (Karaköy), eski adıyla Yağkapanı Camii olan Makbul İbrahim Paşa Camii’nin yanında bulunuyordu.

Pargalı’nın yattığı yeri tespit etmek için Kabataş’taki mezarlıktan araştırmaya başlayan Sav, buradaki mezar taşlarını Türkçe’ye çevirtti. Pargalı’nın burada yattığını gösterir mezar taşı bulunmayan alandaki mezarlardan birinde Attar Hacı Süleyman’ın eşi Fâtıma Hanım’ın (1785) adı yer alırken, diğer mezarda da 1787 tarihi bulunuyordu. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre bu mezarlık Canfeda (Feza) Baba Türbesi olarak geçerken, sadece 1787 tarihi olan ikinci mezarın da tekkenin kurucu şeyhine ait olma ihtimali ağırlık kazandı. Canfeda Tekkesi’nin faaliyetlerinin 1700’lü yılların sonlarına denk gelmesi, 1536’da ölen Pargalı’nın mezarının burada olmadığı görüşünü kuvvetlendirdi. Sav’a göre Kabataş bölgesi, Kanuni’nin, Boğaz’ı izleyen yol güzergâhında bulunuyordu ve mezarın bu güzergâhta olması mantıklı değildi.

‘Mezar yeri caminin yanında’ iddiası

Murat Sav’ın yaptığı araştırmaya göre bütün veriler, Karaköy’de (Galata) bulunan tekkeyi işaret etti. Arkeolog Sav, mezarın Karaköy’deki tekkede gömülü olduğunu gösterir delilleri nasıl bulduğunu şöyle anlattı: “Mezarın olduğunu tahmin ettiğimiz Canfeda (Koyun Baba) Tekkesi, Galata’da eski Feremeciler Sokağı’nda bulunuyor. Buradaki tekke, diğer adı eski Yağkapanı Camii olan Makbul İbrahim Paşa Camii’nin bitişiğinde. Cami, Pargalı’nın ölümünden hemen önce ve kendisi tarafından yaptırılmış. İnşaat 1536’da, İbrahim Paşa’nın ölüm yılında tamamlanıyor. Kayıtlarda Koyun Baba Tekkesi olarak geçen türbenin üzerine Bilginol Han yapılmış. Mezar bodrum katında. Türbe harap olsa da mezar korunmuş. Mezarın kime ait olduğunu gösterir mezar taşı yok. Zaten Koyun Baba Türbesi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde de bulunuyor.”

Şimdi ne olacak?

Vakıflar Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre, Galata’da bulunan yer Koyun Baba Türbesi olarak görünüyor. Galata’daki bu yerin Pargalı İbrahim Paşa’ya ait olduğu kesinleşirse, Anıtlar Kurulu burayı tescil edebilir.

‘İtalyan kökenli’

Arkeolog Murat Sav, bu mezarın Pargalı’ya ait olma olasılığının çok yüksek olmasının nedenlerini şöyle anlatıyor: “Burası, türbe mimarisinde değil, tonozlu ve zindanı andıran bir yapıda. Muhtemelen mezar buraya taşındı. Hücre görünümündeki türbenin, buraya birileri tarafından gizlenmiş gibi bir hali var. Osmanlı döneminde de türbeye bir meyhanenin içinden geçilerek girilmesi, buranın Pargalı İbrahim’in mezarı olduğu ihtimalini güçlendiriyor. Pargalı’nın Galata’da gömülmesinin doğal sebeplerinden biri de Galata’nın tarih boyunca Latin kökenli tacirlerin merkezi oluşu ve paşanın da İtalyan kökenli oluşu sayılabilir”

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Tarih-Araştırma-Belge

Ahmet Altan’ın tarihi savunmasının tam metni

Sayın Yargıç,

İddianame olduğu ileri sürülen, zekâdan ve hukuktan yoksun, ağırlaştırılmış müebbet gibi heybetli bir cezayı taşımaya mecali yetmeyen bu cılız metin ciddi bir savunmayı asla hak etmiyor.

Ama benim hakkımda söylenen yalanları gördüğümde 15 Temmuz’dan sonra hapse atılan binlerce insanın nasıl bir hukuk katliamının kurbanı olduklarını daha iyi anladım. Hakkında yalan söylenen tek insan ben olamayacağıma göre bu tür yalan dolu iddianamelerin zehirli bir sarmaşık gibi yargıya dolanıp onu boğduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Bu iddianameyi yazan savcının yalan söyleme ve saçmalama konusunda gösterdiği pervasızlık, bunun yargı sisteminde bir alışkanlık hâline geldiğini kanıtlıyor.

Bu iddianameyi okuduğunuzda, içinde sanıkların, sanık sandalyelerinin, avukat sıralarının, silahlı jandarmaların, kürsülerin, cübbelerin bulunduğu ve Adliye Sarayı diye adlandırılan yerlerin nasıl bir hukuk mezbahasına döndürüldüğünü rahatça kavrıyorsunuz.

Mehmet Altan’ın çok sevdiği bir sözü vardır, “bir damla kana baktığında bünyedeki bütün hastalıkları görürsün” der.

Şimdi bu iddianameyi, bu bir damla kanı incelediğimizde, hukuk sisteminin cüzzama yakalandığını, etlerinin lime lime döküldüğünü bütün dünyayla birlikte göreceğiz.

Size, hukuk sisteminin yakalandığı korkunç hastalığı, bu iddianameyi madde madde inceleyerek göstereceğim.

Bunu, Türkiye’de şu anda bağımsız ve âdil bir yargı bulunduğunu sanmak gibi safça bir yanılgıya düştüğüm için yapmayacağım.

Mahkeme tarafından tahliye edilen insanların aynı mahkemenin kapısında yeniden tutuklandığı bir utanç ve zorbalık çağında yaşadığımızın, hukukun bizzat hukukçular tarafından katledilmeye çalışıldığı bir zorbalık döneminin tanığı ve sanığı olduğumun elbette farkındayım.

Ama ben, “hukuk bazen uyur ama asla ölmez” diyen atasözüne inanırım. Bugün vurulan, yaralanan, kanayan, komaya sokulan hukukun bir gün sağlığına kavuşup geri döneceğini biliyorum.

Şu anda iktidarda bulunan siyasetçilerle hukukçuların yalnızca bugünü düşünmelerine, 28 Şubat generalleri gibi “bugünün bin yıl süreceğini” sanmalarına karşın ben yarının geleceğini, daima geldiğini bilirim.

Bu nedenle, iddianame olduğu söylenen bu köksüz ve temelsiz metni parça parça ederek, baskının biteceği, hukukun geri geleceği güne şimdiden bir belge bırakmak, bu iddianameye cevaben bir karşı iddianame yazmak için anlatacağım anlatacaklarımı.

Şimdi gelelim iddianame olduğu söylenen bu hukukî garabete.

Ne diyor iddianame?

Birkaç yazımla, bir televizyon konuşmam dışında bu iddianamenin “darbeciliğimize” temel dayanak olarak sunduğu iddia şu:

Biz, darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıyormuşuz.

Bu özetin sizin kulağınıza bile gülünç geldiğine inanıyorum ama suçladığı birkaç yazımla bir konuşmam dışında üstüne yerleştiği temel, bu garip ve gülünç iddia.

Bu darbeyi yönlendiren bazı adamlar varmış… Onları tanıyan bazı adamlar da varmış… Biz de onları tanıyan adamları tanıyormuşuz.

İnanmak çok güç biliyorum ama bu iddianame sayfalarca bunu anlatıyor.

Önce şunu sorayım, birini “tanımak” nasıl bir suç kanıtı olarak kabul edilebilir?

Bir suçluyu tanıyorsanız bu size suçlu yapar mı?

Komşunuz kalpazanlıktan yargılanırsa siz de onu tanıdığınız için kalpazanlıktan yargılanır mısınız?

Ya da komşunuz karısından boşanırsa, onu tanıdığınız için siz de karınızdan boşanmış sayılır mısınız?

Bir eylemden dolayı suçlanabilmeniz, o eylemden sorumlu tutulabilmeniz için bizzat o eylemi yapmış ya da o eyleme katılmış olmanız gerekmez mi?

O eyleme katıldığınızın kanıtlanması gerekmez mi?

Elbette gerekir.

Peki var mı öyle bir kanıt?

Tabii ki yok.

Sadece yalanlara dayanan bir laf kalabalığı var.

Gerçek olsa bile suça kanıt olmayacak bir iddianın kendisi bile tamamen yalan.

İddianame, “terör örgütü yöneticilerinden” Said Sefa’ya ait bir haber sitesinde haftada bir yazı yazdığımı söyleyerek başlıyor.

Said Sefa hakkında henüz kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok bildiğimiz kadarıyla. Ama savcı söze böyle kesin bir hüküm varmış gibi giriyor.

Buna hukuk değil, algı operasyonu deniliyor genellikle.

Hadi diyelim ki Said Sefa suçlu.

Eeee?

Bir gazete sahibi dolandırıcılık yaparsa, ya da karısını vurursa ya da darbeye karışırsa onun yönettiği yayın organında yazı yazan ya da haber yapan herkes otomatikman suç ortağı mı sayılıyor?

“Suçun şahsîliği” diye bir kavram duymuş olduğumu hatırlıyorum.

Hukuku vururken bu kavramı da mı öldürdünüz?

İddianamenin açılışını böyle yapabilmeniz için önce Said Sefa’nın suçunu kanıtlayıp kesinleştirmeniz sonra da benim bu suça iştirak ettiğimi kanıtlamanız gerekir.

Var mı böyle bir kanıt?

Elbette yok.

Zaten bu iddianameyi yazan savcı, bütün iddianame boyunca göreceğimiz üzere öyle “kanıt” falan gibi ayrıntılarla uğraşmak zorunda hissetmiyor kendini.

O suçluyor ya, yeter işte, daha ne kanıtı istiyorsunuz?

Bu iddianamede kanıt yerine sadece savcının suçlamaları var, onlar da yalan.

Girişin ardından Ahmet Keleş diye birinin tanıklığı geliyor. Karmakarışık yazıldığı için bu tanığın ne dediğini anlamak epey zor.

Anladığım kadarıyla bu Ahmet Keleş, Gezi olaylarının bir komplo olduğunu ve “Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan’ın yazıları okunduğunda” bunun daha net anlaşılacağını söylüyor.

Burada küçük bir sorun var.

Gezi olayları sırasında ben Taraf Gazetesi’nden çoktan ayrılmıştım. Eve kapanmış roman yazıyordum.

Eğer Gezi olaylarının gelişimini benim yazılarımdan anlamaya kalkarsanız biraz zorlanırsınız. Çünkü Gezi öncesinde ben yazı yazmıyordum.

Elbette savcı da yalancı şahidi de böyle küçük ayrıntılara aldırmıyorlar.

Ben Taraf’tan 2012’de ayrılmışım, onlar hâlâ benim 2013’teki Gezi olayları kapsamında Taraf’taki yazılarımdan, yani olmayan yazılarımdan söz edip, bir de utanmadan bunu iddianameye yazıyorlar.

Ben o dönemde Taraf’ta yazmıyordum ama yazsaydım kesinlikle Gezi’yi desteklerdim. Gezi olaylarının devletin ve halkın vicdanına seslenen bir hareket olduğuna inanıyorum. Devletin vicdanında, eğer öyle bir vicdan varsa, Gezi kendine bir yer bulamadı ama halkın vicdanında bir yer buldu. Örgütsüz, lidersiz, halkın içinden kabaran, zeki, cesur ve barışçı bir hareketti. Tarihimizde bir örneği de yoktur bildiğim kadarıyla.

Savcı böyle yalanlar yazmak yerine bana Gezi olayları hakkındaki fikirlerimi sorsaydı ona da bunları söylerdim. Yalan olduğu bu kadar kolay kanıtlanacak yalanları iddianameye yazıp kendini rezil etmezdi.

Aynı tanık benim Uludere olayları sırasında “Devlet halkını bombaladı” diye manşet attığımı da söylemiş.

Bunun için tanığa gerek yok. O başlığı ben 2011’de attım, başlık gazetenin üstünde duruyor. Yargılandım, mahkûm oldum. Roboskî olaylarından dolayı mahkûm olan tek insan benim. Bombalayanlar, bombalama emrini verenler değil ben mahkûm oldum.

Ve, evet, bugün de aynen böyle düşünüyorum, devlet halkını bombaladı. Zavallı insanları öldürdü.

Ama bunun 15 Temmuz darbesiyle ne ilgisi var? Bu iddianamede bu konu ne arıyor? Onu da kafası epey karışık olan savcıya soracaksınız artık.

Bu Ahmet Keleş bir şey daha söylemiş.

Keleş’in söylediğine göre Gezi olaylarından önce bir adam gelip “dolarla borçlanma” demiş. Haberi gönderen de “Hocaefendi” denilen örgüt lideriymiş.

Savcı karmakarışık yazdığı için bu haberin Ahmet Keleş’e mi yoksa bana mı gönderildiğini tam anlamadım.

Eğer haberi Keleş’e gönderdiyse bundan bize ne? Hakkımdaki iddianameyle bunun ne alakası var?

Yok, haberi bana gönderdiği iddia ediliyorsa, o zaman iş epeyce gülünçleşiyor.

Fethullah Gülen neden evinde oturmuş roman yazan bir adama “dolarla borç alma” diye haber göndersin?

Ayrıca ben niye dolarla borç alayım? Müteahhit miyim ben? Ne dolarla ne başka parayla hayatımda borç almadım ben. Ne kadar param varsa o kadarlık yaşarım, borç almam.

Taraf Gazetesi için borç almaktan söz ediyorlarsa o tarihte ben Taraf’tan ayrılalı çok olmuştu.

Neresinden tutsanız anlaşılmıyor. Ama savcının anlaşılır olmak gibi bir derdi de yok. Aklına geleni yazmış. İddianame de karmakarışık bir yalan çorbasına dönmüş.

Onun hemen altında Osman Bey isimli bir gizli tanığın sözleri yer alıyor.

Osman Bey, Gezi sırasında Cemaat’ten insanların gizli hesaplardan hükümet aleyhtarı twitler attığını söylemiş.

Hükümet aleyhtarı twit atmanın niye darbecilik suçu olduğunu anlamadım.

Bunun benimle alakasını ise hiç anlamadım.

Gizli ya da açık, ben hayatımda tek twit bile atmadım.

Bu olayın benimle ya da bu iddianameyle ilişkisi ne? Anlayan beri gelsin.

Bu tür saçmalıklarla biz aylardır hapis yatıyoruz, üstelik bir de müebbet hapis isteniyor hakkımızda.

İşte, bu duruma hukuk deniyor bugün.

Bütün bunları böyle ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum çünkü bu savcının ve benzerlerinin nasıl bir pervasızlıkla insanların hayatlarını kararttıklarını, görevlerini nasıl kötüye kullandıklarını herkes görsün ve hukuk bir gün uyandığında bütün bunlar belge olsun istiyorum.

Osman Bey’in ardından da Nurettin Veren isimli bir adamın tanıklığı geliyor. Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımıza dair ilk tanıklık.

Bu Nurettin Veren, Alaattin Kaya’nın benimle, Mehmet Altan’la, Nazlı Ilıcak’la Fethullah Gülen arasındaki ilişkiyi sağladığını ve bizim Alaattin Kaya ile sık olarak görüştüğümüzü bildiğini söylüyor. Dikkat edin, “bildiğini” söylüyor.

Şimdi ben bu Nurettin Veren’i tanımıyorum ama onun bir sahtekâr olduğunu biliyorum. Bir sahtekâr olduğunu size hemen kanıtlayacağım.

15 Temmuz’dan sonra ben bu adamı televizyonda bir canlı yayında izledim.

O programda benim Cemaat’in televizyonlarından birinde, adını tam hatırlamıyorum, ya Mehtap dedi ya Samanyolu, haftada iki program yaptığımı, program başına 3 bin dolar aldığımı söyledi.

Bunu öyle bir güvenle, gözünü bile kırpmadan söyledi ki parayı bizzat kendisinin ödediğini sanırdınız. Sonradan gördüm ki aynı yalanı iddianameye giren ifadesinde de söylemiş.

Şimdi söyleyeceğime lütfen dikkat buyurun.

Ben yirmi yıldır tek bir televizyon programı yapmadım.

Bu adam, Alaattin Kaya’nın Gülen’le bizim aramızda ilişki kurduğunu, bizim Kaya ile sık sık görüştüğümüzü “bildiğini” söylüyor.

Ve bizim savcı, “nereden biliyorsun” diye sormuyor.

“Kanıtın var mı” diye sormuyor.

Sormadığı gibi kendisi de bu iddiayla ilgili tek bir kanıt koymuyor iddianameye.

Savcı şaşkın olduğu için bu ifadeyi iddianameye yazıyor, sonra aynı iddianamenin içine koyduğu bir belgeyle bu sözlerin yalan olduğunu kanıtlıyor.

Kendi yazdığı iddianameyi okusa yalan olduğu açıkça belli olan bu lafları o iddianameden çıkarırdı. Ama savcı kendi yazdığı iddianameyi bile okumak zahmetine katlanmıyor.

Şimdi burayı da lütfen dikkatle dinleyin.

Mehmet Altan’la benim 10 yıllık telefon kayıtlarımızı incelemişler ve Alaattin Kaya’yla görüşmelerimizin yekûnunu da çıkarıp iddianameye koymuşlar.

Biz “sık sık görüştüğümüz” söylenen Alaattin Kaya ile 10 yılda kaç kere görüşmüşüz, biliyor musunuz?

Mehmet Altan 10 yılda sadece bir kere görüşmüş Kaya ile. O da 2008 yılında.

Ben de sadece iki kez 2010 ve 2012 yılında konuşmuşum.

Daha sık görüştüğümüz bir adam da olabilirdi, bu herhangi bir suçun kanıtı olmazdı.

Ama suç olmayan bir eylem hakkında söyledikleri bile yalan.

On yılda bir adamla bir ya da iki kere konuşmak nasıl “sık sık” görüşmek oluyor?

Artık hukuktan vazgeçtim biraz utanma duygusu arıyorum. Ama o da yok. Zaten hukukun ırzına geçmek için önce hukukçuların utanma duygusunu kaybetmesi gerekiyor. Hukukçular utanma duygusunu kaybetmeseler bu kadar rahatça yalan söylemezler, hukuka ve adalete bu kadar rahat düşmanlık etmezlerdi.

Bizim savcı o kadar kendinden geçmiş ki Nurettin Veren’in ifadesini iddianamenin içine iki kere yazmış. Yalana doymuyor anlaşılan.

Savcının kafası karışık olduğu için iddianameyi de hoplaya zıplaya, daldan dala atlaya atlaya yazmış. Bu kadar yalan yazmak kolay değil tabii.

Onun yerine ben iddianameyi bir düzene sokarak anlatacağım, bu “tanışıklık” konusunu iyice ortaya çıkartıp Balyoz ve Ergenekon konularına geleceğim.

İddianamenin içinde bir anlatım disiplinini, sıradan bir kompozisyon ödevinin gerektirdiği konu sıralamasını beceremeyen savcı, benim yazılarımdan, Balyoz’dan, Ergenekon’dan söz ettikten sonra tekrar en sevdiği konuya “darbeyi yönettikleri iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları bizim tanıdığımız” iddiasına dönüyor.

Bu konudaki en favori ismi de anlaşılan Alaattin Kaya.

Bu konuda yalan söylemeye hakikaten doymuyor.

Şimdi gizli bir tanık çıkıyor karşımıza, kod adı Söğüt. Pek de güzel, pek de zarif bir isim seçmişler.

Bu Söğüt, Alaattin Kaya’yı Taraf Gazetesi’ne getirip götürüyor, ifadesine göre kendisi aşağıda bekliyor.

Ve, her 15 günde bir Alaattin Kaya’nın Başar Arslan’la, benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü söylüyor.

Basit bir soru çıkıyor burada karşımıza.

Aşağıda bekleyen adam, Alaattin Kaya’nın yukarıda benimle ve Mehmet Baransu ile görüştüğünü nasıl bilebiliyor?

Bakın, Taraf Gazetesi bir binanın tek katında hazırlanırdı. Başar Arslan’ın odası üst kattaydı ama ben de dahil gazeteyi hazırlayan herkes bir alt katta çalışırdı. Benim bir odam vardı. Gazetede çalışan herkes her zaman gelebilirdi. Herkes iç içeydi.

Biz sabah toplantılarını gazetenin stajyerlerinin bile izleyebilmesi için gazetenin ortasında yapardık. Gazetede çalışan herkes haberlerle ilgili fikirlerini söyleyebilirdi.

Gazetenin birinci sayfasını herkesin rahatça girip çıktığı yazı işleri odasında hazırlardık.

Taraf Gazetesinin yayını konusunda gizli bir şey olma ihtimali yoktur.

Savcı, Taraf Gazetesi’nde çalışan kime sorsa bunları öğrenebilirdi.

Niye sormamış?

Ya da sormuş da öğrendiklerini buraya yazmamış mı?

Ben Alaattin Kaya’yı hayatımda ya iki kere ya üç kere gördüm.

Onunla görüştüğümü de yazdım zaten.

Babam, bir konuşmasında “ben en gizli lafımı Taksim Meydanı’nda söylerim” demişti, bize de öyle öğretti. Bizim gizli işimiz yoktur. Özel hayatımız dışında her şeyi okuyucularla paylaşırız. Hep öyle yaptık.

Mehmet Altan da ben de yıllarca devletin istihbarat birimleri tarafından resmen izlendik.

Bizim hayatımızda toz zerresi kadar gizli bir iş olsaydı bunu çoktan yüzümüze çarparlardı.

Zaten bu yüzden savcı bir türlü bizi suçlayabileceği somut bir şey bulamıyor. Kıvranıp duruyor.

Bu gizli tanık Söğüt’ün ifadesinde beni öfkelendiren bir iddia gördüm. Kızdığım çok şey var da ben birini söyleyeceğim.

Alaattin Kaya’nın gazeteye her gelişinden sonra biz AKP’yi eleştiren yayın yapıyormuşuz.

AKP aleyhinde yayın yapmak ne zamandan beri suç? AKP’yi eleştirmem, bir siyasî partiyi hataları konusunda uyarmam nasıl olur da darbecilik kanıtı olarak bir iddianameye yazılabilir?

Ama kızdığım o değil.

Kızdığım, savcının benim “birisinin” talimatıyla AKP’yi eleştirdiğimi söylemesi. İnsan utanır bunu söylemeye.

Ben otuz beş yıldır bu ülkede yazı yazıyorum. Çizgim milim değişmemiştir. Demokrasi ve hukuk isteyen herkesi destekler, demokrasi ve hukuka karşı çıkan herkesi eleştiririm.

İnsan, iddianamesine böyle şeyler yazmadan önce benim 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl önce yazdıklarıma bir bakar. Hakkında üç müebbet istediği adam hayatı boyunca ne yazmış bir okur.

Ben ilk defa yargılanmıyorum. 300’e yakın davadan geçtim. Yazılarım nedeniyle yargılandım.

O yazıları kimin emriyle yazmışım?

Kim bana bunca davadan geçmeme yol açacak yazıları yazdırmış?

Askerî vesayetle kimin emriyle mücadele etmişim? Benim AKP’yi eleştirmek için birisinin lafına mı ihtiyacım var? Son beş yıldır yanlış politikalarıyla koca ülkeyi çökertmiş bir partiyi eleştirmek için neden bir talimata gerek olsun?

Beni hapse atabilirsiniz, hukuku hiçe sayabilirsiniz ama böyle terbiyesiz, saygısız davranamazsınız. İzin de vermem zaten.

Benim kitaplarım milyonlarca okura ulaştı, 17 dile çevrildi, son romanım ben hapisteyken peş peşe İtalya’da ve Amerika’da yayımlandı.

Ben bunca kitabı, izansız bir savcının saygısızlıklarına muhatap olmak için yazmadım.

Bir iddianamenin kompozisyonunu düzenlemekten aciz, anadilini bile düzgün yazamayan bir adam kalkmış 35 senelik yazara “yazılarını emirle yazdın” diyor.

Hukuku unuttuk bari terbiyeyi unutmayalım.

Bu savcı öyle bir iddianame yazmış ki neresinden tutsan elinde kalıyor.

Söğüt’ün iddianamedeki ifadesine göre benim Alaattin Kaya’yla ilişkilerim 17-25 Aralık 2013’e kadar devam etmiş. Kaya, o tarihe kadar Taraf Gazetesi’nde bana dosyalar ve kapalı zarflar getirmiş.

17-25 Aralık 2013’te ben Taraf Gazetesi’nden ayrılalı bir yıldan fazla olmuştu.

Bu kadar net.

Bu iddianameyi yazan savcı “bu Ahmet Altan Taraf Gazetesi’nden ne zaman ayrıldı” diye hiç mi merak etmez?

Bu kadar açık bir yalanı iddianamesine nasıl yazabilir?

Hukukun ve hukukçuların bugün içine düştüğü durum bu işte. Alabildiğine bir pervasızlık, alabildiğine yalan, alabildiğine utanmazlık.

Yalanının bu kadar çabuk ortaya çıkacağından bile endişe etmiyor. Onun için söylediklerinin doğru olup olmadığı önemli değil çünkü. Onun için önemli olan bizi hapiste tutmak. Bu yalanların bizi hapiste tutmaya yeteceğini düşünüyor. Hakikaten de bu yalanlarla bizi hapiste tutabiliyor.

Türkiye’de hukukun geldiği yer burası işte.

Bir de uzun uzun Başar Arslan’la Alaattin Kaya arasındaki iş ilişkilerini anlatmış iddianamesinde. Aralarında bir matbaa alışverişi olmuş.

Başar Arslan, bir dönem benim kitaplarımın yayıncısıydı. Ayrıca benim 2012’ye kadar genel yayın müdürlüğünü yaptığım Taraf Gazetesi’nin sahibiydi.

Başar zeki, esprili, çalışkan ve arkadaşlığından her zaman zevk aldığım biriydi. Benimle birlikte çalışmak zordur, beş yıl birlikte çalıştıktan sonra dostluğumuz yoruldu, 2012’de gazeteden ayrıldım, bir daha da görüşmedik.

Başar Arslan’ın darbeyle ya da darbecilerle bir ilgisi olduğuna asla inanmıyorum. Somut kanıtlar ortaya konana kadar da inanmayacağım.

Ayrıca, 2012 yılından sonra bir daha hiç görmediğim, karşılaşmadığım, konuşmadığım bir iş adamının bir başka iş adamı ile arasındaki iş ilişkisinden bana ne?

İş ilişkilerinde yasadışı bir uygulama varsa Ticaret Mahkemesine gidin.

Hayatımda gitmediğim, görmediğim, nerede olduğunu bilmediğim bir matbaanın el değiştirmesinin benimle ilgili bir iddianamede yeri ne?

Savcı, Taraf Gazetesi’nin “terör örgütü lehine süreklilik arz eden yayınlar yaptığını” da iddia ediyor.

Bayılıyorum böyle muğlak, afaki, boş lafların hukuk diye ortaya konmasına.

“Terör örgütü” dediği benim gazetecilik yaptığımda adı “Cemaat” olan örgüt.

Onun “lehine süreklilik arz eden” yayınlar yaptığımı ileri sürüyor. Bir başkası da kalkıp “cemaat aleyhine süreklilik arz eden” haberler yaptığımı söyleyebilir.

Cemaat’in bizim yayınlarımızdan şikâyetçi olduğunu, bize bunun için üyelerini gönderdiğini zaten ben açıkça yazıp okuyucularımıza duyurmuştum.

Şimdi gelelim hukuka.

Bu iddianamenin temelini oluşturan suç ne?

Askerî darbe.

Suç tarihi ne?

15 Temmuz 2016.

Ben gazeteciliği ne zaman bırakmışım?

2012’de.

En yenisi suç tarihinden 4 yıl önce yapılmış haberler suça kanıt olabilir mi?

Taraf Gazetesi, hiçbir dönemde Cemaat “lehine süreklilik arz eden” haberler yapmadı.

Yapsaydı da suç olmazdı.

Savcı “örgüt lehine süreklilik arz eden” yayınlara ve söylemlere bakmak istiyorsa AKP’ye bakacak.

Cemaatin örgütlediği bir toplantıda Fethullah Gülen’e “muhabbetlerini” sunan Tayyip Erdoğan’a bakacak. Meclis kürsüsünden Gülen’i kendini parçalayarak savunan bugünkü Adalet Bakanı’na bakacak.

Cemaati sürekli savunanlar onlar.

Bu bir suçsa onlar neden tutuklu değil? Suç değilse bu boş laf bu iddianamede ne arıyor?

Bu sorunun tutarlı bir cevabı var mı?

Yok.

Tutarsız bir hukuk olabilir mi?

Olamaz.

Hiçbir tutarlılığı olmayan, kanıtlara dayanmayan suçlamalar ileri sürmek, bunları iddianameye yazmak hukukun ırzına geçmektir.

Zaten bu savcı hukukun ırzına geçmeyi öyle bir alışkanlık hâline getirmiş ki bizim iddianame hukuk pornosuna dönmüş.

“Darbeyi yönlendirdiği iddia edilen adamları tanıdığı iddia edilen adamları tanıdığımız” iddiasıyla ilgili iki isim daha var.

Biri Önder Aytaç.

Ben Önder Aytaç’la karşılaştığımda AKP hükümetinin danışmanı ve Polis Akademisi’nin öğretim görevlisiydi.

Bana Taraf Gazetesi’nde yazmak istediğini söyledi. Ben de mümkün olduğunca geniş yelpazeli bir yazı kadrosu istediğimden “olur” dedim.

Savcının, beni darbeyle ilişkilendirmek için adını iddianameye yazdığı Önder Aytaç, benim işine son verdiğim sanırım tek yazar.

“Apo idam edilsin” dediği için yazılarına son verdim. Taraf Gazetesi’nde her görüşe yer vardı ama insanların ölümünü, öldürülmesini, devletin cinayet işlemesini isteyenlere yer yoktu.

Savcı benim Önder Aytaç’la telefonda konuştuğumu yazmış ama ne zaman, kaç defa konuştuğumu yazmamış.

Niye yazmamış?

Yazsa, iddiasının saçmalığı iyice ortaya çıkacak, herhalde ondan yazmadı.

Üçüncü isim de Ekrem Dumanlı.

Şimdi benim Alaattin Kaya’yla, Önder Aytaç’la bir ahbaplığım yoktur ama Ekrem Dumanlı’yla vardır.

Ekrem, edebiyattan, sinemadan, bokstan, futboldan, benim de sevdiğim bu konulardan anlayan ve hoşlanan bir gazetecidir.

Onunla sohbet etmekten her zaman hoşlandım. Bir iki kere buluşup yemek yedik, bir kere de beraber Beşiktaş maçına gittik.

Ekrem Dumanlı’yla telefonda konuştuğum için üç müebbedi hak ediyorsam Beşiktaş maçına gittiğim için herhalde elli kere falan müebbedi hak ediyorumdur.

Biz konuştuğumuzda ben Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürüydüm, Ekrem de Zaman Gazetesi’nin genel yayın müdürüydü.

Ben o sıralarda sadece Zaman’ın değil Sabah’ın, Star’ın yöneticileriyle de konuşuyordum. Taraf Gazetesi’nin sıkıntıları vardı. Kâğıt, matbaa, dağıtım olanakları arıyorduk. Doğrusu kimse de doğru dürüst yardım etmedi, belki de edemedi. Bizim sıkıntılarımız hiç bitmedi.

Şimdi bu “tanışıklıklar” konusunda iki şey söyleyeceğim.

Birincisi, “tanımamız” sanki büyük bir suçmuş gibi iddianameye yazılan bu adamlar, celep, kabzımal, inşaatçı değil.

Bu insanlar medya dünyasının içindeki insanlar. Medya dünyasında herkes herkesi tanır biraz, karşılaşır, konuşur.

Aynı meslekî dünyada dolaşanların birbiriyle konuşmasında bir tuhaflık, bir anormallik, bir suç yoktur.

Hayatın doğal akışına uygundur.

İkinci söyleyeceğim de şu:

Bir bakın, eğer benim Ekrem Dumanlı ile konuşma sayın, Ekrem’in Tayyip Erdoğan’ın uçağına binme sayısından fazlaysa gelin Dumanlı ile konuşma suç mu değil mi tartışalım.

Ama eğer Dumanlı, Erdoğan ile benle konuştuğunun on misli konuştuysa o zaman benim karşıma bu saçmalıklarla gelmeyin.

Erdoğan’ın herhangi biriyle konuşması suç değil ama benim aynı insanla konuşmam suç, öyle mi?

Hukuk mu bu, mantık mı, akıl mı?

Saçmalıktan başka ne bu?

Bu konuda son bir şey söyleyip daha ciddi konulara geleceğim.

Bizim savcı da dahil birçok savcı son zamanlarda “suçlanan” insanlarla “konuşmayı” suç sayıyor.

Bir suç ortaklığının “kanıtlarını” ortaya koymuyorlar.

Bizatihi “konuşmayı” suç sayıyorlar.

Suçlanan hattâ mahkûm olan insanlarla konuşmak suç değildir. Öyle olsaydı hapishanelerdeki mahkumları ziyaret eden herkes yargılanırdı.

Suçlanan insanlarla konuşmayı suç sayan bir hukuk yoktur.

Son zamanlardaki bu uygulamanın karşılığını hukukta bulamayız.

Bunun karşılığını sadece Katolik Kilisesi’nin “aforoz etme” müessesinde bulabiliriz.

2017 yılında bizim hukuk sistemi, Katolik Kilisesi’nin Ortaçağ’daki uygulamalarını mı kendine örnek alıyor Sayın Yargıç?

Savcıların suçladıkları “aforoz” mu ediliyor? Hukuk bu hâle mi geldi?

Şimdi gelelim biraz daha ciddi konulara.

Önce şu Balyoz meselesinden başlayalım.

Bakalım bu Balyoz neymiş, öyle herkesin ağzını doldura doldura söylediği gibi “kumpas” mıymış?

15 Temmuz 2016’da darbe yapan generalleri o mevkilere kim getirmiş, nasıl getirmiş?

Onları o mevkilere getirme “suçunu” kim işlemiş?

Benim hakkımda bir iddianame yazılır gibi yazılıp aslında kimin için iddianame yazılmış?

Savcı, beni suçladığını söylerken aslında kimi suçluyormuş?

Bir görelim bakalım neler oluyormuş.

Savcı, iddianamenin genelindeki savruk zekâsızlığa hiç benzemeyen, derin bir hazırlığı düşündüren, fevkalâde stratejik bir açılışla giriyor Balyoz konusuna.

Benimle hiç ilgisi olmadığını biraz sonra sizin de göreceğiniz çok ilginç bir suç tanımını benim iddianamemin içine yerleştiriyor.

Şimdi başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticileri ve Yüksek Askerî Şûra üyeleri dikkatle dinlesinler.

Çünkü bu bölüm benden çok onları ilgilendiriyor.

Savcının, Taraf Gazetesi’ndeki Balyoz darbesiyle ilgili başlıkları sıraladıktan sonra yazdığı o çok ilginç suç tanımını bir daha birlikte okuyalım:

“Bu şekilde Balyoz soruşturmasının başlatılarak Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki terör örgütü mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirildiği ve devam eden süreçte örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bu sözde soruşturmalarla kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirdiği ve 15/7/2016 tarihli darbe girişimi için örgütün kendi zeminini hazırladığı…”

Savcının tarif ettiği suç ne?

“Terör örgütü” mensubu olmayan subayların tasfiye edilerek yerlerine örgüt mensubu subayların getirilmesi… Ve örgütün “bu süreçte” kritik öneme sahip yerlere kendi mensuplarını yerleştirerek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlaması…

Suç bu.

Örgüt mensubu olmayan subayların tasfiyesi, yerine örgüt mensuplarının yerleştirilmesi ve darbe zemininin hazırlanması.

Savcı bu suç tarifinin içine çok da ilginç bir kelime yerleştiriyor:

“Bu süreçte…”

Hangi süreç bu?

2010’dan 2016’ya uzanan 6 yıllık bir “süreçten” söz ediyor?

Suç, bu 6 yıllık “süreçte” işlenmiş.

Bu 6 yıllık süreçte “suçlular” bazı askerleri tasfiye, bazı askerleri tayin ederek 15 Temmuz darbesinin zeminini hazırlamışlar.

Savcı cevap verilmesi gereken bir soruyu getirip koyuyor önümüze:

6 yıllık bu süreçte bu suçu kim işledi?

Savcı akılları zorlayan bir “saflıkla” bu suçu benim işlediğimi söylüyor.

Zekice bir soruya aptalca bir cevap veriyor ama cevabın saçmalığı sorunun yakıcılığını ortadan kaldırmıyor.

Balyoz darbe haberlerini ben yayınladım. O haberlerin yayınlanmasının tek sorumluluğu bana aittir. O gazetenin genel yayın müdürü bendim, benden başka kimse o haberlerin yayınlanmasına karar veremezdi.

“O haberleri yayınlamak suç mudur, değil midir” sorusuna cevap vereceğim daha sonra.

Ama önce savcının “6 yıllık süreçte” işlendiğini söylediği “tasfiye ve terfi” işlemlerinin “suçlusunun” kim olduğunu bir bulalım.

İzninizle önce bir soru sorayım.

Bir gazete, 2010 yılında yayınladığı bir haberle 2016’ya kadar 6 yıllık süreçteki bütün askerî tasfiye, tayin, terfi işlemlerini yapacak bir güce sahip midir?

Ben, 2010’da bir haber yayınlayarak 2016’ya kadar bütün tayin ve terfileri gerçekleştirebilir miyim?

Üstelik de 2012’de gazeteciliği bırakarak bunu yapabilir miyim?

Ne kadar şeytanî bir zekâya, ne kadar stratejik bir dehaya, ne kadar ölümcül bir kötü niyete sahip olursa olsun hiç kimse altı yıllık süreci tek başına belirleyemez.

Hele bir gazeteci bunu hiç yapamaz.

Altı yıllık süreçte bu kadar tayin, terfi, tasfiye yapılabilmesi için devletin içinde büyük yetkilere sahip insanların organize bir çalışma yapması gerekir.

Altı yıllık süreçte bu organize çalışmayı kim yaptı peki?

Bunun cevabını bulmak zor değil. Cevap çok açık.

Bu tayinlerin, terfilerin altında kimlerin imzaları varsa onlar yaptı.

O tayin ve terfilerin altında benim imzam var mı?

Yok.

Kimlerin imzası var peki?

Bu “süreçte” görev yapmış genelkurmay başkanlarının, Yüksek Askerî Şûra üyesi generallerin, hükümet üyelerinin, başbakanların ve cumhurbaşkanlarının.

Ve bu altı yıllık süreçte hiç değişmeyen tek bir imza var.

Başbakan ve Cumhurbaşkanı olarak Tayyip Erdoğan’ın imzası.

Savcı suçu tarif ediyor, bu suçun bir “süreçte” işlendiğini söylüyor, suçluların kim olduğunu işaret ediyor, sonra da dönüp benim cezalandırılmamı istiyor.

Bir daha soruyorum, savcının tarif ettiği suç ne?

2016 yılında darbe yapacak generalleri kritik görevlere terfi ettirip, diğer subayları tasfiye etmek.

Ben generallerin terfi ya da tasfiye edilmelerini sağlayabilir miyim? Böyle bir gücüm ya da yetkim var mı?

Yok.

Bu “suç” hangi süreçte işlenmiş?

2010-2016 arasında.

O süreçte benim herhangi bir rolüm var mı?

Yok.

Üstelik “askerî tasfiye yasası” 2015’de geçirilmiş. Bunu CHP Milletvekili Muammer Erkek 6 Haziran Salı günü CNN’de yaptığı konuşmada bir kere daha hatırlattı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise hazırladığı iddianamede, 17-25 Aralık’tan sonra çıkarılan iki yasa ile hem askerî tasfiyelerin kolaylaştırıldığını hem de darbeci subaylara generallik yolunun açıldığını yazmış.

Bunu da Mehmet Tezkan 7 Haziran 2017’de yazdığı yazıda hatırlattı.

Bizim savcı bunları bilmiyor mu?

2015’de çıkarılan yasadan ben sorumlu olabilir miyim?

Suçu işleyen ben değilim, suçun işlendiği süreçte ben yokum. Peki, bu savcı benle hiçbir ilgisi olmayan bir suçlamayı neden benimle ilgili bir iddianameye koyuyor?

Buna mantıklı bir cevap verebilecek kimse var mı?

Olduğunu sanmıyorum.

Bu suçlama, başka bir iddianameden firar edip, bir süreliğine benim iddianameme saklanmış bir suçlama gibi gözüküyor.

Ha, bu suçlamanın benim iddianamemde olmasını açıklayacak benimle ilgili tek bir neden olabilir.

Savcı, Erdoğan’dan, AKP’li bakanlardan ve generallerden oluşan bir örgütün gizli liderinin ben olduğumu iddia edebilir.

Böyle bir suçlamanın benim iddianamemde yer almasını ancak bu açıklayabilir.

İtiraf edeyim, bu, bütün dünyanın ilgisini çekecek çok ilginç bir iddia olur.

Ama savcının böyle bir şey söyleyebileceğini hiç sanmam.

Öyleyse bu mesele benim iddianamemde ne arıyor?

 

Böyle bir suçlamanın benim iddianamede bulunmasının saçmalığını da gördükten sonra şimdi gelelim Balyoz darbesinin benimle gerçekten ilgili olan kısmına. Şu “kumpas” denilen benim yayınladığım Balyoz haberine.

Savcı da Balyoz’a “kumpas” diyor ve benim bu haberi yayınlayarak “darbecilik” suçu işlediğimi ileri sürüyor.

Anayasa Mahkemesi’nin bu tür haberlerin suç olmayacağını belirten kararına hiç değinmeyeceğim bile. O konuyu avukatlarım söyler.

Ben daha net, daha açık, daha kesin biçimde, Balyoz haberine “kumpas” diyen bu savcı da dahil herkesle bir hesaplaşacağım.

Önce “Balyoz” denilen olay neydi, ne zaman, ne şartlar altında yapılmıştı ona bakalım.

Balyoz 2003 yılında yani dönemin MİT Başkanı Şenkal Atasagun’un Mustafa Balbay’a “Birinci Ordu darbeye hazır” dediği, dönemin genelkurmay başkanının Birinci Ordu komutanına “Sen darbeye mi hazırlanıyorsun” diye sorduğu dönemde yapılan bir “sıkıyönetim hazırlığı” semineri.

Genelkurmay, Birinci Ordunun hazırlıklarının farkında olduğu için “asla sıkıyönetim hazırlıklarını görüşmeyeceksin, asla iç sorunlarla ilgili hazırlık yapmayacaksın” diye kesin emir veriyor.

Bir emir yetmiyor, aynı konuda ikinci bir emir daha gönderiyor.

Birinci Ordu’nun generalleri ne yapıyor?

İki emre de uymuyorlar.

Açıkça emre itaatsizlik ediyorlar.

Olay, generallerin emre itaatsizliği ile başlıyor.

Generaller toplanıp ne tür hazırlıklar yapıyorlar peki?

Bütün siyasî parti liderlerini gözaltına almak, isim isim saydıkları belediye başkanlarını değiştirmek, tutuklayacakları 200 bin kişiyi yerleştirecekleri stadyumları belirlemek, “halkı yanlarına çekmek” amacıyla Yunanistan’la bir çatışma çıkarmak için hazırlıklarını ve planlarını görüşüyorlar.

Hazırlıklarını yaptıkları daha epey konu var ama bence bu kadarını saymak bile yeterli.

Bu hazırlıkları belirleyen konuşmaları da komutanlarının emriyle kaydedip kasete alıyorlar.

Benim generallerin bu hazırlıkları yaptıklarına dair kanıtım, gerçekliği tartışmalı olan CD’ler değil. Bizzat kendileri tarafından kayda alınan konuşmalar.

O konuşmaları dinleyen herkes bu hazırlıkları dehşetle görür.

2010 yılında Mehmet Baransu gelip “bir darbe hazırlığı yapılmış olduğunu” söyledi.

“Belgesi var mı” dedim.

“Var” dedi.

“Belgesi varsa getir, bakalım” dedim.

Birkaç gün sonra bu konuşma kayıtlarını ve içinde yazılı belgelerin bulunduğu CD’leri getirdi.

Konuşma kayıtlarını dinledik, CD’lerdeki yazılı belgeleri inceledik.

Doğru olduklarına kanaat getirdik ve yayınladık.

Olay bu.

Şimdi Balyoz haberine “kumpas” diyen herkesin cevap vermesi gereken bir soru var.

Basit bir soru.

Şu soruya bu iddianameyi yazan savcı da, bu salonda bulunanlar da, Balyoz haberine “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler de cevap versinler:

Bugün Birinci Ordu’nun generallerinin toplanıp, Genelkurmay’ın “asla iç meselelerle ilgili hazırlık yapmayacaksın” emrine açıkça karşı gelerek, “bütün siyasî partilerin liderlerini” gözaltına alma hazırlıkları yapmaları yasal ve doğal mıdır?

“Bugün Birinci Ordu’nun generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma, belediye başkanlarını değiştirme, 200 bin kişiyi tutuklayıp stadyumlara doldurma, Yunanistan’la çatışma planları yapabilirler, kimse karışamaz” diyor musunuz?

Buna gür bir sesle ve açıkça cevap vereceksiniz.

“Bugün Birinci Ordu generalleri toplanıp siyasetçileri gözaltına alma planları yapma hakkına sahiptir” diyor musunuz?

“Evet, tabii böyle planlar yapabilirler, elbette Genelkurmay’ın emirlerine itaatsizlik edebilirler” diyorsanız bunu açıkça söyleyin.

Söyleyin, herkesle birlikte ben de duyayım.

Ama bunu söyleyemiyorsanız, “olur mu öyle şey, generaller nasıl siyasetçileri gözaltına alma hazırlığı yapabilirler” diyorsanız, o zaman Balyoz haberlerine “kumpas” diyemezsiniz.

Hiçbiriniz diyemezsiniz.

Bu savcı da diyemez.

Eğer bugün generallerin böyle hazırlıklar yapmalarının suç olduğunu kabul ediyorsanız, bunun 2003 yılında yapılmış olmasının suç olduğunu da kabul etmek zorundasınız.

Ve bir suçun belgelerini bulan gazetecinin o belgeleri yayınlaması hem hakkı hem görevidir.

Şu soruyu da sorayım:

Bugün bir gazeteci, generallerin böyle hazırlıklar yaptıklarının belgelerini bulursa yayınlamalı mı?

Yoksa susmalı mı?

Bu sorulara herkes açıkça ve gür bir sesle cevap versin.

Bu sorulara cevap vermeden Balyoz haberlerine “kumpas” demek kimsenin haddi değildir, bu savcının da haddi değildir.

Üstelik bugünkü başbakan da, Adalet Bakanı da, Yargıtay Başsavcısı da o haberlerin kumpas olmadığını düşünüyorlar. Bunu açıkça beyan ediyorlar.

Onlarla aynı fikirde olduğum nadir konulardan biri bu.

Balyoz seminerine “darbe hazırlığı” dediğim için beni darbecilikle suçlamaya kalkan savcı, Başbakan, Adalet Bakanı, Yargıtay Başsavcısı için suç duyurusu yapmıyor.

Neden yapmıyor?

Benim söylediğim suçsa onların söylediği de suç. Onların söylediği suç değilse benim söylediğim de suç değil.

Çok net ve açık.

Karışık bir tarafı yok bu konunun.

Bütün bu gerçekler ortadayken siz nasıl kalkıp Balyoz planlarını yayınladığım ve Balyoz seminerine darbe hazırlığı dediğim için beni suçlayabilirsiniz?

Bana bu çelişkinin hukukî ve mantıkî nedenlerini açıklayın, açıklayabilirseniz.

Açıklayamazsınız.

Çünkü bu saçmalığın hukukî ve mantıkî bir açıklaması yok.

Ne bu savcı, ne bu habere “kumpas” diyen gazeteciler, televizyoncular, siyasetçiler bu sorulardan kurtulabilir.

Beni hapse atmak onları bu sorulardan kurtarmaya yetmez.

Ayrıca bu savcıya ve herkese şunu da hatırlatayım, Tayyip Erdoğan Balyoz seminerindeki konuşmalar için “o konuşmaları dinleyince şoke oldum” demişti. Gidin bir sorun bakalım niye “şoke” olmuş.

Generallerin Genelkurmay’ın emirlerine karşı gelmesine aldırmadan, yaptıkları tüyler ürpertici konuşmaları dinlemeden, isim isim düzenlenen tutuklama listelerine bakmadan kolayından “kumpas” deyip geçiyor, bir de bu saçmalıkla beni suçlamaya kalkıyorsunuz.

Benim sorduğum sorulara cevap vermeden beni kim, ne hakla yargılayacak?

Var mı bu sorulara cevap vermek isteyen?

Bu salonda demiyorum, bu ülkede var mı benim sorularıma cevap vermek isteyen?

Bunlara net ve açık cevap verecek, verebilecek birinin çıkacağını, çıkabileceğini hiç sanmıyorum.

Sayın Yargıç,

Ben “Balyoz” haberlerini yayımladığımda askerî vesayet hâlâ devam ediyordu.

Bugün AKP’nin medyası olduğu gibi o zaman da askerî vesayetin medyası vardı.

Bugün korkak ve çıkarcı gazetecilerin AKP’ye yaranmaya çalışması gibi o gün de korkak ve çıkarcı gazeteciler generallere yaranmaya çalışıyorlardı.

Eğer benim yayımladığım Balyoz haberlerinin benzerlerini daha önce yayımlama cesaretini göstermiş olsalardı bu ülke böyle bir darbe çöplüğüne dönmezdi.

Bu cesareti hiçbir zaman gösteremediler.

Askerî vesayetin baskısı altında ezilen solcuların, Kürtlerin, aydınların, yazarların, gerçek dindarların acılarına sırtlarını döndüler.

Şimdi medyanın önemli bölümü aynı utanmazlığı AKP döneminde sergiliyor.

Balyoz haberi gibi haberleri yayımlamak bir gazetecinin en önemli görevlerinden biridir.

O haberi yayımlamayan bir gazeteci kendine, mesleğine, insanlarına ihanet etmiş demektir.

Ben kendime, mesleğime, insanlarıma ihanet etmediğim için askerî vesayet döneminde de yargılandım, bugün de yargılanıyorum.

Ne yazık ki bu ülkede demokrasi isteminin bedeli budur.

Savcı, benimle ilgili iddianamede Ergenekon ve Askerî Casusluk davalarından da söz etmiş. Türkçeyi doğru dürüst yazamadığı için ne dediğini anlamak epey zor.

İddianamede lafını geçirdiğine göre herhalde beni bunlarla da suçluyor deyip kısaca cevap vereceğim.

Askerî Casusluk konusundaki haberleri Taraf Gazetesi çıkarmadı. O meseleyi çok iyi anlamadığımız için biz o konuyla ilgili çok fazla haber yapmadık.

Bizim gazeteyle ilgili bir konu değil. Niye savcı o davadan söz etmiş, anlamadım.

Ergenekon davalarına gelince…

Ergenekon soruşturmaları Taraf Gazetesi açılmadan çok önce başladı.

Biz daha sonra o davanın haberlerini diğer gazetelerle birlikte verdik.

Ergenekon’un varlığına kesinkes inanıyorum. Ergenekon dediğimiz devletin içine yerleşmiş suç çeteleri. Susurluk çetesi gibi, 17 bin insanı faili meçhul cinayetlerle kurban edenler gibi, Danıştay saldırısını örgütleyen güç gibi, Malatya Zirve katliamını kışkırtanlar gibi, öldürdükleri insanları “Sapanca ölüm üçgenine” atanlar gibi, Hrant Dink cinayeti gibi… Daha böyle epey suç sayabilirim.

Ben bu çetelerin ortaya çıkarılmasını kesinlikle destekliyordum. Bugün de destekliyorum.

Ne yazık ki bizim iddianameyi yazan savcının 15 Temmuz soruşturmasını sulandırıp ana mecrasından saptırması gibi birileri de Ergenekon soruşturmasını sulandırıp çarpıttı.

Suç örgütlerini devletin içinden temizleme imkânı yok edildi.

Yazık oldu.

“Darbeyi yönettiği iddia edilen adamları tanıdıkları iddia edilen adamları” tanıdığımızın iddia edilmesi gibi saçmalıkları, Balyoz konusundaki çarpıtmaları cevapladığımıza göre geriye kaldı benim üç yazımla Can-Erzincan televizyonundaki konuşma.

Şimdi bir savcı düşünün ki üç yazıyla bir konuşmadan müebbetlik darbecilik suçu çıkartsın. Üstelik de evrensel hukuk, yazılarla konuşmalardan “suç çıkmaz” diye açıkça yazarken.

Yazılarımla konuşmalarımın darbecilikle ilgili olduğu iddialarının ciddiye alınacak bir yanı yok aslında ama bugünkü hukuk sisteminin ciddiyetsizliğini, insanların nasıl kolayca hapse atıldığını göstermek için o iddialara da teker teker cevap vereceğim.

Şimdi bu savcıya da acımıyor değilim. Ona yazarları hapse atmasını ve onları orada tutmasını söylemişler. O da bunu yapabilmek için bir imkânsızlığın peşine düşerek bizi 15 Temmuz darbesiyle ilişkilendirmeye uğraşmış.

Önce “darbeci olduğu söylenen adamları tanıdıkları söylenen adamları tanıyorsunuz” diye bir saçmalıktan giriyor.

Daha önce kanıtladığım gibi bu tez yürümüyor. Kendi iddianamesinin içine kendini yalanlayan paragraflar yazmak zorunda kalıyor.

Arkasından bana dönüp “Sen 2010’da yayınladığın haberle 2016’daki darbenin kadrolarını işbaşına getirdin” diyor.

Eh, bu da pek mantıklı olmuyor.

Sonunda geliyor, “Siz darbe olacağını biliyordunuz” tezine dayanıyor.

Anladığım kadarıyla kurduğu mantık silsilesi şöyle işliyor:

“Darbenin olacağını biliyordunuz, demek darbeciler size darbe olacağını söyledi, darbeciler bunu size söylediğine göre demek sizin darbecilerle doğrudan ilişkiniz var, doğrudan ilişkiniz olduğuna göre demek siz darbenin destekçisi ve parçasısınız.”

Kurduğu mantık silsilesi bu.

Peki, bu mantık silsilesinin dayandığı bir kanıt var mı?

Hayır, tek bir kanıt bile yok.

Peki, ne var?

Savcının “kanaati” var, “ben öyle hissettim” demeye getiriyor.

Savcının hissiyatı bizim davada kanıt yerine geçiyor.

Savcı öyle hissetmiş, o zaman yazarları hapse atalım.

Hukukun geldiği nokta bu işte.

Şimdi bakalım bizim hisli savcımızın hissiyatı nereye dayanıyor.

Ortada üzerinde konuşacağımız bir kanıt olmadığı için savcının hissiyatını dayandırdığı konuşmayı inceleyeceğiz.

Kanıtla, belgeyle ilişkisi olmayan savcımızın “hissiyatının” da yanlış olduğunu ortaya koyacağız.

İşe bakın, bir “hissiyat” davasında biz müebbetle yargılanıyoruz.

Savcının “hissiyatını” hareketlendiren şey benim Can-Erzincan Televizyonunda Nazlı Ilıcak’la Mehmet Altan’ın ev sahipliğini üstlendiği programda yaptığım konuşma.

Bizi hapse attırmak için kıvranıp duran savcı, biliyorsunuz bizi önce o konuşmada “subliminal mesaj” verdiğimiz gerekçesiyle gözaltına aldırıp tutuklattı.

“Subliminal mesaj” gerekçesi sadece Türkiye’yi değil bütün dünyayı güldürüp alay konusu olunca bu “subliminal” lafı hokkabaz topu gibi birden ortadan kayboluyor.

Sanki savcı hiç böyle bir iddia ileri sürmemiş, sanki biz 12 gün Terörle Mücadele Şubesinin nezarethanesinde bu iddiayla tutulmamışız gibi “subliminal” lafı unutuluyor.

Onun yerine sahneye “siz darbeyi biliyordunuz” iddiası çıkıyor. Savcının yazdığı saçmalıklar tiyatrosunun yeni aktörü bu iddia oluyor.

Bir savcı, kanaatine göre, hissiyatına göre bir iddianame yazabilir mi?

Savcı öyle hissetti diye insanlar hapislerde yatabilir mi?

Bir savcının hissiyatı gereği, insanlar için “ağırlaştırılmış müebbet” hapis istenebilir mi?

Hukuka göre bunların hepsinin cevabı “hayır.”

Hukuka göre ortada hiçbir kanıt olmadan sadece savcının “hissiyatına” dayanan bir dava olamaz.

Ama burada oluyor.

Biz de bu saçmalıklara cevap vermek zorunda kalıyoruz.

Gayriciddi iddialara ciddi cevaplar vermek zorunda kaldığımız için hukuk tanrısı bizi affetsin deyip gelelim o konuşmaya.

Sayın Yargıç,

Biliyorsunuz bu tür konuşma programlarında gündemi genellikle konuğun özellikleri belirler.

Benim programa davet edilmemin iki güncel nedeni vardı.

Birincisi, yeni yayınlanan Ölmek Kolaydır Sevmekten isimli son romanım.

Bu roman, Balkan Savaşlarını ve iktidara gelen İttihatçıların beceriksizliklerini, ülkeyi yönetmekteki yetersizliklerini saklayabilmek için uyguladıkları zorbalıkları anlatır kişisel maceraların arka planında.

O nedenle o dönemdeki İttihatçılar ve bugünkü uygulamaları ile o ittihatçılara çok benzeyen AKP iktidarı konuşuldu.

İkinci güncel konu ise o programdan yaklaşık bir buçuk ay sonra başlayacak olan ve benim 52 yılla yargılandığım Balyoz davası idi.

Balyoz konusu da bu nedenle konuşuldu.

O nedenle de konuşma bu iki konu ve bu konuların güncel siyasetle ilişkisi üzerinden ilerledi.

O gün söylediklerimi bugün de aynen düşünüyorum. Düşüncelerimde en küçük bir değişiklik yok. Üstelik bütün gelişmelerin de benim öngörülerimi doğru çıkarttığını görüyorum.

O konuşmada bugünkü AKP iktidarının İttihatçılara çok benzediğini, iktidara gelebildiklerini ama ülkeyi yönetemediklerini söylüyorum.

Durum tam da bu.

AKP’liler “dinbaz İttihatçılara” dönüştüler. Baskıyı artırdılar ve ülkeyi yönetemiyorlar.

AKP iktidarında Türkiye her gün biraz daha çöküyor.

Enver Paşa ile Erdoğan’ın benzediğini söylüyorum. Çok benziyorlar gerçekten de. Enver dünyadaki Türklerin lideri olma hayaliyle Osmanlı’yı çökertti. Erdoğan da dünyadaki Müslümanların lideri olma hayaliyle Türkiye’yi tam bir çöküntüye soktu.

Erdoğan’ın Suriye ve Ortadoğu politikalarına bugün Erdoğan’ın kendisi bile sahip çıkmıyor. Hata ettiklerini AKP yöneticileri bile söylüyorlar.

Cumhuriyet tarihinde eşine rastlanmamış bir dış politika faciası yaşanıyor.

Erdoğan’ın “bütün yargı bana bağlıdır” sözünü eleştiriyorum o konuşmada. Yargının bir adama bağlı olmasına bugün de sonuna kadar karşıyım.

Hukuka değer veren herkes de buna karşı çıkar zaten.

Şimdi geliyorum savcının büyük harflerle yazdığı iki cümleme.

“Erdoğan’ın ben başkan oldum demesi suç, ki ileride birisi buna hatırlayacak” diyorum.

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazdığını hiç anlamadım.

Erdoğan, “fiilî başkan” olduğunu söyledi. Bu söz, anayasanın dışına çıktığının itirafı.

Anayasanın dışına çıkmak, anayasayı ve anayasal düzeni yok saymak suçtur. Erdoğan bu suçu işlediğini kendisi açıkça kabul ediyor.

Elbette ki bir devlet, eğer gerçekten devletse, işlenen bir suçu unutmaz. Unutamaz.

Bunu söylemekten, bu gerçeği hatırlatmaktan daha doğal ne olabilir?

Hukuku ve yargıyı hatırlatmak, bunların varlığını vurgulamak nasıl suç olabilir?

Suçu Erdoğan işliyor. Onun suç işlediğini söylediğim için ben yargılanıyorum.

Buna da “adalet” deniyor.

“Fiilî başkanlığını” ilan etmek anayasal bir darbedir.

Zaten bu son anayasa değişikliğine Erdoğan’ın işlediği suçu yasallaştırmak için gittiklerini kendileri de söylemediler mi?

Devlet Bahçeli, “fiilî durumu” anayasaya uydurmak gerektiğinin altını çizmedi mi?

Yapılan eylem anayasaya uygun olsa, o eylemi anayasaya uydurmak için yeni bir anayasa yapmak neden gereksin?

Doğru dürüst bir devlette “fiilî duruma” izin verilmez, herkes yasaların içinde kalmaya zorlanır.

Bizde ise siyasetçi yasaya uymuyor, yasa siyasetçiye uygun hâle getiriliyor.

Savcının büyük harflerle yazdığı bir cümle daha var.

“Yasadışı, gayrimeşru bir suça bir toplum ve devlet direnmezse sonucu iyi olmuyor” diyorum.

Bu cümle suç değil.

Bu cümlenin tersini söylemek abes.

Bir toplumun ve devletin suça direnmesi gerektiğini söylemek neden suç oluyor?

Eğer bunun suç olduğunu düşünüyorsanız bu cümlenin tersini yüksek sesle söyleyin bakayım.

“Yasadışı suçlara toplum ve devlet direnmesin, teslim olsun,” deyin.

Diyebilir misiniz?

Eğer derseniz, “yasadışı bir suç olan darbeye” direnmeyi nasıl savunacaksınız?

Savunamazsınız.

Konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Bence bugün askerî vesayetle el ele çalışıyorlar. Askerî vesayetin kendi tarihi boyunca özlediği ama hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleştiremediği her türlü fantezisini Erdoğan ve adamları gerçekleştiriyor.”

Evet, durum tam da bu.

Askerî vesayetin paşaları Türkiye’yi gelişmiş dünyadan koparmak istiyordu. Erdoğan ve AKP bugün bunu gerçekleştiriyor.

Paşalar yargıyı ve hukuku yok etmek istiyordu. Bugün yapılan aynen bu.

Paşalar bütün muhalifleri, bütün demokratları hapsetmek istiyordu. Bugün yapılan bu.

Paşalar bütün medyayı denetim altına almak istiyordu. Bugün gerçekleşen bu.

Daha sayayım mı?

Bunları söylemenin, bu benzerlikleri dile getirmenin suçla, darbeyle ne ilgisi var?

Askerî vesayet günlerine dönmeye karşı çıkmak nasıl askerî bir darbenin destekleyiciliği olarak algılanabilir?

Bu arada savcı benim konuşmamda geçen her “Erdoğan” sözcüğünü de iddianamede büyük harflerle yazmış.

Niye?

Çünkü benim Erdoğan’ı eleştirdiğimi ve bunu yaptığım için hapsedilmem gerektiğini söylemek istiyor.

Yeni dönemin hukuku bu işte:

“Erdoğan’ı eleştiremezsin. Eleştirirsen hapse girersin.”

Erdoğan’ı eleştiriyorum, siz de beni hapse atıyorsunuz.

Bu, hukuk değil.

Bu ne?

Bu, fiilî başkanlığa uygun düşen “fiilî” hukuk.

Hukuk adına suç işlemek bu.

Ben suçlu olduğum için değil, “suçluların hukuku” iktidarda olduğu için hapisteyim.

Bazen olur böyle şeyler. Hukuku savunduğun, haklı olduğun için hapse girersin. Suçu işleyen de savcı rolüne girebilir.

Ama kimse korkmasın, telaşlanmasın. Bu çok uzun sürmez. Hukuk bir gün uyanır.

Konuşmamdan savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümlemi okuyorum şimdi:

“Öyle bir anlatıyorlar ki Erdoğan sanki hayatı boyunca burada kalacak. Erdoğan iki sene sonra gidecek. Seçim geliyor, iki sene sonra seçimde ne olacağını kimse bilemez.”

Savcının bu cümleyi neden büyük harflerle yazmadığını anlıyorsunuz herhalde.

“Ertesi gün darbe olacağını bildiğini” iddia ettiği adamlar, iki sene sonra Erdoğan’ın seçimle gideceğini konuşuyorlar.

Ertesi gün darbe olacağını bilen adam nasıl oluyor da “Erdoğan’ın iki sene sonra seçimle gideceğini” söyleyerek “subliminal” darbe mesajı veriyor?

Bir siyasetçinin “seçimle gideceğini” söylemek suç mu?

Ne suçu?

Üstelik bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Erdoğan seçimle gidecek.

Erdoğan’ın iktidardan gitmesi için darbeye ihtiyaç yok ki, Erdoğan izlediği siyasetle zaten gidişini hazırlıyor.

Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi aslında durum.

İzlediği siyasetle bindiği dalı kestiğini görüyorsun. Söylüyorsun. Savcı “nereden biliyorsun, darbecisin” diyor.

Erdoğan’ı darbe falan değil ekonomi indirecek iktidardan. Bunun nasıl olacağını da anlatacağım daha sonra.

Biz şimdi iddianamedeki konuşmamızı izlemeyi sürdürelim.

Savcı, Mehmet Altan’ın bir cümlesini büyük harflerle yazıyor iddianamesine.

Mehmet Altan “iki seneye kadar da ne olacağı belli değil bu ülkede” diyor.

Ben cevap veriyorum:

“Belli değil, elli tane AKP’li milletvekili biz Akşener’le parti kuruyoruz dese, ayrılsa bütün sistem sarsılıyor. Bu adam sağlam bir zeminde durmuyor.”

Meral Akşener’in adı durduk yerde geçmedi elbette.

Akşener’le arkadaşları parti yönetimini değiştirecek bir kongrenin toplanması için çalışmalarını sürdürüyordu o günlerde.

Parti tabanında güçlü oldukları görülüyordu.

Aradan daha bir yıl geçmeden söylediklerimizin ne kadar gerçekçi bir ihtimale dayandığı ortaya çıktı.

Erdoğan ve AKP yöneticileri MHP’yle birleşerek % 65’lik bir seçmeni yanlarına alıp ebediyen iktidarda kalacaklarını hayal ediyorlardı.

Ne oldu 16 Nisan referandumunda?

AKP ile MHP bütün hilelere, kanunsuzluklara, baskılara, yasaklara rağmen zor bela % 51’i bulabildiler.

Meral Akşener arkadaşlarıyla birlikte MHP tabanını alıp götürdü.

Akşener liderliğindeki bazı MHP’liler, bazı AKP’liler, Saadet Partililer, HDP’li Kürtler, Vatan Partililer, birçok küçük partinin seçmeni CHP öncülüğünde bir araya gelip Erdoğan’a da baskıcı rejimine de “hayır” dediler.

Erdoğan’ın üstünde durduğu zemin sağlam mıymış?

Toplumun yarısı sinmedi, korkmadı, dimdik ayakta durdu. Ve AKP’lilerin hiç hesap etmediği yepyeni bir “demokrasi platformu” oluştu.

Bu arada gözümüzün önünde bir rol değişiminin yaşandığını gördük.

Bir zamanlar askerî vesayetin ve baskının partisi olan CHP, Kılıçdaroğlu’nun liderliğinde demokrasinin temsilcisi hâline gelirken, “cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmayı” bir proje hâline getirirken, bir zamanlar demokrasinin temsilcisi olan AKP baskının, zorbalığın, vesayetin temsilcisi hâline geldi.

Bunun sonucunda AKP ilk kez Ankara, İzmir, İstanbul, Antalya, Adana ve Mersin’i aynı seçimde kaybetti.

Gençleri kaybetti.

Kadınları kaybetti.

Büyük şehirleri, gençleri, kadınları kaybeden hiçbir parti, hiçbir lider iktidarda kalamaz.

Yüzde ellinin baskıya “hayır” dediği cesur bir toplumda zorbalık rejimi çok uzun süremez.

Söylediklerimiz daha bir yıl geçmeden gerçekleşiyor.

Savcı bizi neyle suçluyor?

Gerçekleri ve gelişmeleri görmekle mi?

Gerçekleri söylemekle mi?

7 Haziran seçimleri bütün bu gelişmelerin işaretini vermişti zaten.1 Kasım yapay bir seçimdi. Yapay bir sonuçtu.

7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki değişim 600’den fazla insanın ölümünün yarattığı dehşetle gerçekleşti.

Ama bir noktadan sonra ölüm de şiddet de siyasetçilerin beklediği iktidarı sağlamaz onlara.

İnsanlar ölümden yorulur, ölümden bıkar, ölümle özdeşleşmeye başlayan partiden uzaklaşır.

Askerî vesayet aynen böyle yıkıldı.

Hayatla değil ölümle özdeşleşti. Ölümü yüceltti, ölümü kutsadı.

Toplumu yordu, bıktırdı ve yıkıldı.

Şimdi aynı şeyi AKP yapıyor.

Ölümü kutsuyor, ölümü yüceltiyor, sürekli şehadet propagandası yapıyor, gençlere hayat yerine ölüm vaat ediyor.

Ölümün ürkütücü karanlığına sokuyor bütün ülkeyi.

Yoruyor, bıktırıyor toplumu.

Onun için de gidecek iktidardan.

O gün de böyle düşünüyordum, bugün de böyle düşünüyorum.

Suç mu böyle düşünmek?

Darbecilik mi?

Değil tabii.

Sadece iktidar ve onun savcıları gerçeklerin söylenmesini istemiyor. Onun için de bizim gibi insanları hapse atıyor.

İstediği kadar hapse atsın.

Gerçekleri ve geleceği değiştiremez.

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“MİT TIR’ları denilen, Can Dündar’ı mahkûm ettirdiler kendi mahkemelerinde. Ama uluslararası suç sayılabilecek bir tuhaflık duruyor ortada. Bütün darbecilerle, Ergenekoncularla işbirliği var. Yolsuzluk davaları var.”

Can Dündar mahkûm edildi.

Peki ne oldu?

MİT TIR’larının ne olduğunu öğrenebildik mi? Mesele şeffaf bir şekilde ortaya çıktı mı? O TIR’ların içinde ne olduğunu anladık mı?

O TIR’ları kimin gönderdiğini, kime gönderdiğini biliyor muyuz?

Bunlar şeffaf bir siyasî iktidarın yapacağı işler mi?

Bunlar tam da “Ergenekon” dediğimiz “derin devletin” yapacağı işler.

Derin devleti yeniden hatırlattılar.

“Öyle değil” diyen varsa o TIR’larda ne olduğunu, olayın içyüzünü anlatsın bu halka.

Yolsuzluk davaları olduğunu söylüyorum.

O davalar burada bitti ama Amerika’da devam ediyor. Amerikalı yetkililer o davaların üzerinden Erdoğan’la pazarlık ettiklerini açıklıyorlar.

Neyin pazarlığını ediyorlar?

Ne verip karşılığında ne istiyorlar?

Biliyor muyuz?

Hayır.

Bilme hakkına sahip miyiz?

Evet.

Neden bilmiyoruz? Neden bu gerçekleri Amerikalılardan öğreniyoruz?

Bunları söylemek nasıl oluyor da darbecilik suçu sayılıyor?

Devletin şeffaf olmasını istemek darbecilik mi?

İddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle daha:

“Türkiye’de gerçekleşmiş askerî darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor. Şehirlerin yönetiminde mesela generallere sivillerden öncelik tanıyan bir yasa çıkarttı. İsterse general şehri yönetecek. Bu, EMASYA denilen planı bir daha canlandırdı. Ayrıca sen askerlerin yargılanmasını izne bağlarsan adam darbe hazırlığını çok daha rahat yapar.”

Şimdi, bu cümlelerden bir darbecilik çıkartabilmek için zekâsızlık yetmez, ölümcül bir kötü niyet de gerekir.

Bunlar benim 30 yıldır savunduğum düşünceler. Hukukun önemini, askerlere ayrıcalık tanımanın tehlikesini vurgulayan cümleler.

“EMASYA” denilen ve şehirlerin yönetiminde askerlere öncelik tanıyan uygulamayı AKP kaldırmış ve bunu yapmakla çok övünmüştü.

Bu uygulama iyiyse niye kaldırdı, kötüyse niye getirdi?

Askerî vesayet dönemine benziyor dediğimiz bu işte.

Sonuçlarını da görüyoruz.

Türkiye hızla bir çöküşe gidiyor.

“Bunu yapmayın” dediğimiz için mi darbeci oluyoruz?

Bu sözlere darbecilik demek için “biz mantıkla, akılla, hukukla bağlarımızı kestik” demek gerekir ki savcı da onu diyor aslında.

Nazlı Ilıcak, “ben görüyorum ki bugünkü şartlar değişecek, bunu da çok güzel anlattınız” diyor bana.

Savcı, Ilıcak’ın sözlerini de büyük harflerle yazmış iddianamesine.

“Bu şartlar değişecek” sözünü tehlikeli ve suç nedeni olarak görüyor anlaşılan.

“Aynı suda iki kere yıkanılmaz” diyerek hayatın sürekli değiştiğini söyleyen Heraklit’i bulsa asacak herhalde.

Mehmet Altan da, “mümkün değil gitmesi” diyor. Savcı bu üç kelimeyi de büyük harflerle yazmış.

Mümkün mü peki böyle gitmesi?

Gidiyor mu?

Ekonomideki rakamlara bakın, referandum sonuçlarına bakın, “böyle gitmesinin” mümkün olup olmadığını görürsünüz.

İddianamedeki konuşmamda savcının büyük harflerle “yazmadığı” bir cümle söylüyorum.

“Zorbalık yapabilirsiniz ama eğer bu hukuka aykırıysa yenilirsiniz” diyorum.

Bugün de aynen böyle düşünüyorum.

Zorbalık, eline silah geçirmiş zayıflıktır. Zorbalık arttıkça zayıflık da artar.

Sonunda zorbalık yenilir, hukuk galip gelir.

Savcının bizi tutuklatma nedeni olan bu konuşmanın neredeyse her satırında hukuka sahip çıkıyoruz, neredeyse bütün konuşma bir hukuk savunması ama hukuku savunmak savcı tarafından darbecilik sayılıyor.

Ve biz hapis yatıyoruz.

Bu ülkede hapis yatmamak için hukuk düşmanı mı olmak gerekiyor?

Galiba savcı, hukuku savunanın hapse gireceğine dair hiç de “subliminal” olmayan fevkalâde açık bir mesaj veriyor Türkiye’ye.

Gene iddianamedeki konuşmamdan büyük harflerle yazılmış bir cümle:

“Haklı adamlar hapisten de mücadeleyi kazanır. Haksız adamlar sarayda da kaybeder.”

Büyük harflerle yazdığına göre savcı bu cümlede de suç buluyor.

Savcı bu cümlede neye itiraz ediyor?

Haklıların kazanamayacağını mı, haksızların kaybetmeyeceğini mi düşünüyor?

“Haksızlar kaybeder” demeyi mi yasaklamaya çalışıyor?

Şu hâle bakın, hakkı, haklıyı, hukuku savunan bir konuşmadan dolayı biz yargılanıyoruz.

Hiç utanmadan “hukuku savunmanın” darbecilik olduğunu söylüyorlar.

Aslında savcının söylemek istediği şu:

“Hukuku savunan herkesi bundan sonra hapse atacağız.”

Aferin sana. At gitsin.

Zaman senin zamanın.

Ama zaman değişir, zaman hep değişir.

İktidarların, zorbaların sorunu da bu gerçeği bir türlü görmemeleridir.

28 Şubat’ın generalleri de “28 Şubat’ın bin yıl süreceğini” sanıyorlardı. O generallerin savcıları da insanları içeri atıyordu.

Biz o zaman da “bu böyle gitmez, hukuksuz davranmayın, hukuka dönün” diyorduk.

Böyle söylediğim için defalarca yargılandım.

Ne oldu?

Sürdü mü?

Sürmedi. Süremezdi.

Bugünkü zorbalıklar, baskılar, haksızlıklar, hukuksuzluklar da süremez.

Baskı rejimleri kibrite benzer. Etrafı yakıp kül ederken kendileri de kendi ateşleriyle tutuşup tükenirler.

Hukukla ekonomi arasında ciddi bağlar vardır çünkü.

Siz baskıyı artırıp hukuku boğdukça ülkenin güvenilirliği yok olur. Hukuksuz ve güvenilmez ülkelerde iç ve dış yatırımlar durur. Ekonomi çöküşe geçer. Enflasyon, işsizlik patlar gider.

İnsanlar çocuklarına tek bir köfte yediremez, bir muz alamaz.

Çocuklarının lokantalara, pastanelere, manavlara o arzu dolu sessiz bakışları karşısında çaresizce acı çeker, kendi çocuklarından utanır hâle gelirler.

Sonunda çocuklarının aç bakışlarına dayanamaz ve bütün bunlara neden olan siyasî iktidarı gönderirler.

Bugün bu ülkede yaşanan süreç tam da budur.

Bizim gibi insanları hapse atacağız derken hukuku yok edip ekonomiyi batırıyorlar.

Avrupa Konseyi, Türkiye’yi 2004’den beri ilk defa “denetime” aldı. Darbe döneminin Türkiye’sine davrandıklarını gibi davranıyorlar çünkü bugünkü siyasî iktidar darbeci askerlerin zorbalığını benimsedi.

Avrupa’nın değerlerinden uzaklaşmanın faturası bu ülkeyi ekonomik bir cehenneme çevirecek.

İşsizlik, pahalılık, çaresizlik, açlık artacak.

Siz sürebilir mi sanıyorsunuz bir iktidar bu şartlarda?

Sürmeyeceğini, süremeyeceğini göreceksiniz.

Bizi hapse atmak, yalan dolu iddianameler yazmak kurtarmaya yetmez bu iktidarı.

Bu iktidar Türkiye’yi yakarken kendini de tutuşturup yok ediyor.

Her gün kendi ateşiyle tükeniyor.

Kendilerini de Türkiye’yi de yakmamaları için çok uyardık, hâlâ da uyarıyoruz.

Onların cevabı da savcılarıyla polislerini gönderip bizi hapse atmak oluyor.

Bunları söylemek, hukuka dönün, zorbalığı bırakın demek darbecilik mi oluyor?

İktidarın artık hiçbir eleştiriye dayanamayan zavallı çaresizliği bu. Türkiye’yi yakarken kendilerini de öyle bir yaktılar ki cılk yara oldu her yanları.

En küçük bir eleştiri tenlerine değdiğinde canlarını delice acıtıyor, cevap veremiyor, polisleriyle savcılarını gönderiyorlar.

Bugün yaşadığımız maceranın özeti bu zavallılık işte.

Hapiste olanların değil, hapse atanların zavallılığı.

O zavallılığın somut bir ifadesi olan bu iddianameyi okumaya devam edelim.

Benim konuşmamdan savcının büyük harflerle yazdığı cümle şu:

“Bu hırsız iktidar orada çok fazla kalamaz, bu hırsız iktidar hukuka karşı geliyor, hakka karşı geliyor, ahlaka karşı geliyor, hattâ siyasete karşı geliyor, siyaset dışı işler yapıyor…”

Bu cümlenin “küçük harflerle” yazılan devamı da şöyle:

“Bu orada duramaz, bunun sihri haksızlığa uğrayanların bir araya gelmesi, dayanışması, birbirine sahip çıkması, omuz vermesi ve hukuku talep etmesi.”

Savcı, “hırsız iktidar” sözünü darbeciliğe kanıt gösteriyor anladığım kadarıyla. Buna karşı insanların bir araya gelip hukuk talep etmelerini önermem de bu iktidarın savcılarına göre darbeciliğe giriyor herhalde.

İktidarın hırsızlık yaptığını düşünüyorum ve söylüyorum. Yasalarımıza göre bunu söylemek suç değildir. Darbecilik hiç değildir.

Her ne kadar ahir zaman şeyhülislamları, dini de, ahlâkı da ayaklar altına alarak “yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvası verse de, bu fetva yolsuzluğun hırsızlık olmadığını değil, o fetvayı verenin dinle de ahlâkla da bağının kalmadığını gösterir.

Yolsuzluk hırsızlıktır.

Bu iktidar yolsuzluk yapıyor. Sadece şu köprüleri yaparken devlet kesesinden müteahhitlere ödedikleri milyonlarca dolar yeter onların yolsuzluktan yargılanmasına.

Savcı bunları söylememi istemiyor.

Savcıya mı soracağım ne söyleyeceğimi?

Paraları çalsınlar, sonra da çalmayın diyenleri darbeci diye hapse atsınlar.

Biz de buna hukuk diyelim.

Savcı, iddianameye aldığı konuşmada Nazlı Ilıcak’ın da bir cümlesini büyük harflerle yazıp, suç olduğunu işaret etmiş.

Ilıcak, “fiilî durumun mutlaka hesabı sorulacak, bu anayasa ihlallerinin, sadece yolsuzluklar değil bir de açık anayasa ihlalleri var. Bir gün mutlaka bunun hesabı sorulacak” diyor.

Savcı buna kızmış.

Bizim savcının en tahammül edemediği laf galiba “hukuksuzlukların hesabı sorulacak” lafı.

Nasıl bir hukuk adamıysa, hukukun hiçbir yolsuzluğun, hukuksuzluğun, suçun hesabını soramayacağı bir düzen istiyor.

Bu savcının istediği düzende suç işleyenler değil, “suç işleyenlere hesap sorulacak” diyenler cezalandırılıyor.

AKP, aradığı savcıyı bulmuş.

Bunlardan kaç tane daha var acaba? Yargı sisteminin içinde daha kaç kişi bu ülkenin hukukunu ve ekonomisini çökertmek için faaliyet gösteriyor?

Sonra gene geliyoruz benim büyük harflerle yazılmış cümlelerime.

Menderes’le onun genelkurmay başkanı Rüştü Erdelhun’un ilişkilerini örnek göstererek şöyle diyorum:

“Bu ülkelerde sivil siyasetçiler askerle oyun oynamaya başladıkları zaman darbenin önünü açarlar.”

Mehmet Altan, kendisini güvenceye almak için General Sisi’yi göreve getiren ve Sisi tarafından devrilen Mısır Devlet Başkanı Mursî’yi örnek göstererek, “Mursî, Sisi’yle oynadı” diyor.

Ben de devam ediyorum:

“Askerle oynadı. Askerle oynamak darbenin önünü açmaktır. Asker olmayan biri kendi iktidarı için askeri kullanamaz.”

Savcı “suç” diye bu satırları iddianamede büyük harflerle yazmış.

Bizim savcı, darbecilikle suçladığı adam daha önce neler yazmış diye hiç merak etmediğinden benim 30 yıldır bu konuda yazılar yazdığımı, AKP’den önceki iktidarları da askerden kendi iktidarları için destek almaya kalkışmamaları için uyardığımı bilmiyor.

Sanıyor ki biz ilk kez bu konuları o programda konuştuk.

Bir siyasî iktidar meşruiyetini ve gücünü halktan ve hukuktan alır.

İşleri ellerine yüzlerine bulaştırmaya, bu durumu saklamak için baskı yapmaya ve bu baskı için de askeri kullanmaya kalktıklarında darbe olur.

Bu, her zaman böyle olmuştur.

1960’da da böyle oldu, 70’de de, 80’de de…

Siz hukukun dışına çıkıp askerin silahı ile iktidarınızı pekiştirmeye kalktığınızda, asker de “iktidar benim silahımın ucunda duruyorsa, o zaman o silahı tutan güç olarak o iktidarı ben hak ediyorum” der ve darbe yapar.

Demirel kendini güvenceye almak için Kenan Evren’i, Mursî kendini güvenceye almak için Sisi’yi genelkurmay başkanı yaptı.

İkisi de kendi getirdikleri generaller tarafından devrildiler.

Bir sivil iktidarı bu açık tehlikeye karşı uyarmak nasıl suç oluyor?

Nasıl darbecilik oluyor?

Akıldan, mantıktan, hukuktan kopmadan bunu açıklayabilecek kimse var mı?

Savcının o televizyon konuşmasında suç olarak gördüğü cümleler bunlar işte.

Hepsi de hakkı, hukuku, adaleti, dürüstlüğü, şeffaflığı savunan cümleler.

Şu anda Türkiye’de savunulması en tehlikeli olan, siyasî iktidarın yok etmek için çırpındığı değerler bunlar.

Şimdi gelelim savcının bu konuşmayı suçlamak için yazdığı sonuç bölümüne.

İlk cümlesine bayıldım.

Çaresizlikten aklı karışmış bu savcı bende bazen bir acıma ve sempati duygusu uyandırmıyor da değil.

Savcı, bizi programda “Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümet üyeleri hakkında tehdit ve hakaretvari söylemlerde bulunmakla” suçluyor.

Anlatımın kusuruna bakmayın. Anadilini düzgün kullanamadığı için cümleyi böyle yazmış.

Bizim Erdoğan’ı ve hükümeti tehdit edecek bir güce sahip olduğumuzu düşünmesi çok sevimli değil mi gerçekten?

Adamlar hukuk falan tanımadan bizi sallasırt edip hapse atmışlar, savcı “bunlar Erdoğan’ı tehdit ediyorlar” diyor.

Nasıl tehdit ediyorum ben Erdoğan’ı?

“Hukuk vardır” diyerek mi?

“Böyle giderse seçimi kaybedeceksin” diyerek mi?

Nasıl tehdit ediyorum?

Gerçekten benim onları tehdit edecek bir güce sahip olduğumu düşünüyorlarsa, benden bu kadar korkuyorlarsa, bunu eğlenceli bulurum doğrusu, onu da söyleyeyim.

Bunu eğlenceli bulmayacak birinin çıkacağını da sanmıyorum.

Bir de şu “hakaretvari söylemler” lafını çok sevdim.

Ne demek “hakaretvari” Sayın Yargıç?

Bu kavramın yasalardaki karşılığı ne?

Eğer hakaret ettiysem “hakaret” demesi gerekir, ki bu eylemin ceza kanununda başka bir maddesi var zaten. Darbecilikle ilgili bir suç değil.

“Hakaret” demiyor. Belli ki hakaret etmediğimi o da görüyor.

Peki, “hakaretvari” demek sert eleştirmek mi?

Eleştirmek suç değil.

E, bu “hakaretvari” ne demek?

Suç uyduracağım derken savcının aklı iyice karışmış gözüküyor.

Sonra diyor ki bu siyasî iktidarın “yaptıkları iş ve işlemlerin hukuka aykırı olduğunu söylüyorlar.”

Bu siyasî iktidarın hukuka aykırı işler yaptığını söylüyormuşuz.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

Bir siyasî iktidarın hukuksuz işler yapmasını eleştirmek, “yapma” diye uyarmak suç mu?

Darbecilik mi?

Uyarmayalım mı iktidarı?

Savcı, “uyarmayın, eleştirmeyin, konuşmayın” diyor.

Savcının bunu söylemeye hakkı yok.

Benim iktidarın hukuksuzluklarını eleştirmem savcıyı hiç ilgilendirmez.

Onun işi iktidarın hukuksuzluklarını izlemek, soruşturmak, kanıt bulduğunda dava açmak. Ama nerede onda bu cesaret…

O, hukuksuzluğun değil, hukuksuzluğu eleştirenlerin peşine düşüyor. Tipik bir AKP dönemi savcısı.

“Kısa süre içinde ülke yönetiminden gideceğini söylüyorlar bu iktidarın” diyor.

Evet, aynen öyle söylüyorum.

İlk başkanlık seçimlerini de kaybedeceklerini düşünüyorum.

Bir siyasî iktidarın gideceğini söylemek suç değildir. Sorunlu olan, ne olursa olsun iktidarın asla gitmeyeceğini söylemektir.

İktidarlar gelir gider.

Siyaset budur, demokrasi budur.

Bir savcı, “iktidarın gideceğini söylemek darbeciliktir” dediği anda yasaları çiğnemiş, iktidarın seçimle değişebileceği kuralını reddetmiş ve çok ciddi bir suç işlemiş olur ki bu savcı bu ciddi suçu işliyor.

Bu iddianamenin, bu iddianameyi yazan savcıya karşı bir suç kanıtı olarak kullanıldığını ileride göreceksiniz.

“Yargılanacaklarını söylüyorlar,” diyor.

Bu iktidarın yargılanacağını söylüyormuşum.

Evet, söylüyorum.

Suç işledilerse neden yargılanmasınlar?

AKP iktidarı hukukun üstünde mi?

Savcı, onları hukukun ve yargının üstünde mi görüyor?

Asla yargılanmayacaklarına mı inanıyor?

Bu inancın hukukî dayanağı nedir?

Savcının ne bu inancının ne de iddialarının hukukî bir dayanağı var. Savcı, hukuku açıkça çiğneyerek “bu iktidarı eleştiremezsiniz, eleştirirseniz hapse atarım” diyor.

Şimdi en güzel yere geldik.

AKP iktidarının ülke yönetiminden gideceğini söyleyerek, “bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini” beyan etmişiz.

Darbe girişimini terör örgütüyle fikir ve eylem birliği içinde olmadan bilmemiz mümkün değilmiş. Amacımız gerçekleşecek darbe girişimini meşrulaştırmakmış.

Ve böylece maskesini indirip ağzındaki baklayı çıkarmış oluyor.

Bu savcı, sayfalarca süren laf salatasından ve saçmalıklardan sonra asıl söylemek istediğini nihayet söylemiş oluyor okuduğum bu son paragrafta.

Savcı, 15 Temmuz’da darbe olacağını bildiğimizin ve darbecilerle “fikir ve eylem birliği içinde olduğumuzun” kanıtı olarak hangi sözümü kanıt gösteriyor?

“AKP iktidarı ülke yönetiminden gidecek” demişim.

Aynen böyle düşünüyorum.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek nasıl darbecilerle “eylem birliği” içinde olduğumuzu kanıtlıyor?

Daha önce de sordum, bir daha soruyorum:

Bu savcı ne düşünüyor? AKP’nin asla iktidardan gitmeyeceğini mi?

Neye dayanarak böyle düşünüyor?

Ekonomi cehenneme dönmüş, turizm batmış, işsizlik patlamış, hukuka güvensizlik had safhaya varmışken, bütün bunların sebebi olan siyasî iktidarın asla ülke yönetiminden gitmeyeceğini düşünmesinin dayanağı ne?

Bu savcıya göre AKP seçimle işbaşından gidemez mi? Neden seçimle gidemez?

Savcı bizi darbecilikle suçlamadan önce bunu açıklamak zorunda.

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin asla iktidardan seçimle gitmeyeceğini iddia edebiliyor?

Hangi bilgiye dayanarak AKP’nin gideceğini söyleyen herkesin darbeci olduğunu iddia edebiliyor?

AKP yöneticileri “biz asla seçimle gitmeyeceğiz” mi dediler, savcıyı buna mı inandırdılar?

Nedir?

Birisi bana bu savcının mânâsız, mesnetsiz iddialarının gerekçesini açıklasın.

Bakın bir daha söylüyorum, bir partinin iktidardan gideceğini söylemek asla suç değildir. Gitmeyeceğini söylemek suçtur.

Sayın Yargıç,

Bu savcının, lafı evirip çevirip bizimle ilgili iddianamenin sonunda “darbecilerle eylem birliği içinde olduğumuzun kanıtı” diye ortaya koyduğu benim söylediğim iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar” cümleleri.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” demişim.

Böyle diyorum.

Bir hukuk devletinde gerçekleşmesi fevkalâde muhtemel iki meşru ihtimal bunlar.

Bu iki meşru ihtimalin bir hukuk devletinde asla gerçekleşmeyeceğini söyleyebilir misiniz?

“AKP asla iktidardan gitmeyecek ve asla yargılanmayacak” diyebilir misiniz?

Bir hukuk devletinde fevkalâde meşru iki ihtimali dile getirmek nasıl “darbecilerle eylem birliği içinde” olmanın kanıtı olarak gösterilebilir?

Savcının kanıt olarak ortaya koyduğu sadece bu iki cümle.

“AKP iktidardan gidecek ve yargılanacak” dediğim için biz aylardır hapis yatıyor ve müebbetle yargılanıyoruz.

Ülkenin, hukukun, adaletin geldiği noktaya bakın.

Bir siyasî partinin iktidardan gideceğini söylemek artık “darbecilerle eylem birliği içinde olmanın kanıtı” sayılıyor.

Savcı, bizi darbecilerle “eylem birliği” içinde olmakla suçluyor. “Eylem” hareket demek.

İki söz, iki cümle nasıl “eylem birliği” sağlıyor?

Söz ve eylem arasında hiçbir fark kalmadı mı artık?

Hukuksuzluk, zorbalık bu dereceye mi vardı? AKP’nin iktidardan gideceğini söylemek “darbe eylemi” mi sayılıyor?

“AKP iktidardan gidecek” demek “darbe eylemi” ise Meclis’i bombalamak ne?

“AKP iktidardan gidecek” sözü ile Meclis’i bombalama eylemi arasındaki farkları tümüyle ortadan kaldırıyor muyuz?

“AKP gidecek” demek, Meclis’i bombalamak kadar ağır bir suç mu artık?

Savcıya göre öyle.

Şu siyasî iktidarın ülkeyi getirdiği hâle bakın. Kelimeleri bombalarla eşdeğer tutuyorlar.

Şimdi durumun korkunçluğunu, rezaletin boyutlarını, yargının içine düşürüldüğü faciayı iyice vurgulamak için bir daha söylüyorum:

Benim “AKP iktidardan gidecek ve yargılanacaklar” sözlerim, 15 Temmuz darbesine katıldığımızın, darbecilerle “eylem birliği” yaptığımızın, 15 Temmuz’da darbecilerle birlikte hareket ettiğimizin “kanıtı” olarak sunuluyor iddianamenin sonunda.

Kanıt, benim söylediğim dört kelime.

AKP’nin iktidardan gideceğini söylediğim için savcı üç kere ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmamızı istiyor.

Üç müebbet bana az geldi. Bunu altı müebbede çıkarmak için bir daha söyleyeyim:

AKP iktidardan gidecek. Ve yargılanacaklar.

Üstelik büyük bir ihtimalle bu ilk seçimde olacak. Referandum sonuçları bunun ilk işaretlerini verdi zaten.

İyice gülünçleşen, ciddiyetini, önemini, güvenilirliğini, ağırlığını kaybeden hukuk sisteminin açık bir örneği olan bu davadaki başka bir garabete daha işaret etmek istiyorum.

Benim katıldığım televizyon programında ev sahipliğini Nazlı Ilıcak ile Mehmet Altan yapıyordu.

Ilıcak ile Altan ev sahibi oldukları için büyük bir kibarlık göstererek konuşma hakkını bana verdiler. Bu nedenle programın çok büyük bölümünde ben konuştum.

Zaten savcının iddianameye koyduğu konuşma metninin neredeyse yüzde doksanından fazlası benim sözlerimden oluşuyor.

Suç diye büyük harflerle yazdığı cümlelerin yüzde doksanından fazlası da bana ait.

Savcının “kanıt” diye gösterdiği o dört kelimelik cümleyi de ben söyledim.

Peki, konuşmayı ben yaptığım, kanıt olduğu ileri sürülen cümleleri ben söylediğim hâlde neden Mehmet Altan benimle birlikte gözaltına alınıp tutuklandı?

Mehmet Altan’ın tutuklanması sadece kendisini ilgilendirmiyor. Onun tutuklanması bu davanın altında yatan gerçeği bütün çıplaklığıyla gösteriyor.

Şimdi bu davada bizimle ilgili tek bir kanıt bile yok. Olamaz da zaten.

Benim tutuklanmam için ileri sürülen bir “bahane” var. Söylediğim dört kelime.

Benim için kanıt yok ama bahane var.

Mehmet Altan için “bahane” bile yok.

İddianamenin ona ayrılan 2,5 sayfasını da dikkatle okudum. İki buçuk sayfanın bir sayfası onun “hukuk ve demokrasi olmadan olmaz” diye biten bir yazısına ayrılmış.

O iki buçuk sayfada bir “bahane” bile bulunmuyor.

Çöken bu hukuk sisteminin herhangi bir kanıt bulmasından vazgeçtik, artık bir bahaneye bile razıyız ama Mehmet Altan için o bahane bile bulunamıyor.

Peki Mehmet Altan niye tutuklandı?

Ve onun tutuklanıp bir bahane bile olmadan müebbetle yargılanması bize neyi gösteriyor?

Bizim tutuklanmamızın kanıtla, bahaneyle, darbeyle bir alakası yok. Bize bunu gösteriyor.

Biz AKP’yi ve izlediği politikaları eleştirdiğimiz için tutuklandık. Bu yüzden müebbetle yargılanıyoruz.

Erdoğan’ın “Allah’ın bir lütfu” dediği 15 Temmuz darbe girişimi, AKP ve onun savcıları tarafından bir fırsat olarak değerlendiriliyor.

Sadece biz değil, muhalefet eden herkes saçma sapan gerekçelerle hapse atılıyor.

Amaç, bizi susturmak değil sadece. Sesimizi duyurabileceğimiz, politik görüşlerimizi dile getirebileceğimiz bir mecra da yok zaten.

Amaç, biz ve bizim gibi insanlara uygulanan hukuk ve mantık dışı şiddetle bütün toplumu korkutup sindirmek.

Ama bu amaçlarına ulaşamadılar.

Referandum sonuçları, bu amaçlarına ulaşamadıklarını, toplumu korkutamadıklarını herkese gösterdi.

Bu utanç verici davalarla Türkiye’yi dünyaya rezil ettiler, koca ülkeyi dünyanın şamar oğlanına çevirdiler.

Tek sonuç bu oldu.

Sayın Yargıç,

Savcının bir iki mânâsız iddiası daha var, izninizle onlara da değineceğim.

Savcı benim sadece “darbeci” olduğumu iddia etmekle yetinmemiş. “Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için “PKK terör örgütü lehine kaos ortamı oluşturulmaya çalışılması faaliyetleri doğrultusunda dezenformasyon faaliyetinde bulunduğumu” da iddia ediyor.

Cümle çok çetrefil ama aldırmayın. Adam Türkçe yazamıyor.

Onun söylemek istediğini ben size sadeleştirerek söyleyeyim.

“Cizre’de insanların öldürüldüğünü” söylediğim için PKK lehine çalışmışım. Kaos ortamı oluşturmaya çalışmışım. Dezenformasyon yapmışım.

Duyan da Cizre’de kimse öldürülmedi sanır.

Cizre’de insanlar öldürülmedi mi? Yaşlı kadınlar, bebekler vurulmadı mı?

Gerçek bu değil mi?

Gerçekleri söylemek neden kaos ortamı oluşturmak olsun?

Gerçekleri söylemek neden dezenformasyon olsun?

Savcının bizden talebi hep aynı:

“Gerçekleri söylemeyin.”

Tehdidi hep aynı:

“Gerçekleri söylerseniz sizi hapse atarım.”

Benim de savcıya cevabım şu:

Senin hapishanen bana vız gelir, ben gerçekleri söylerim. Siz söylenmesinden korkacağınız işler yapmayın. Masum insanları öldürmeyin, yolsuzluk, hırsızlık, adaletsizlik yapmayın.

Ben hayatım boyunca gerçekleri söyledim, bundan vazgeçecek değilim.

Benim hapishaneden korkacağımı, önümde kalan birkaç yılı hapiste geçirmek fikrinden dehşete düşeceğimi bekleyenler varsa, onlara da cevabım şu:

Boşuna beklemeyin. Ben sizin korkutabileceğiniz bir adam değilim.

Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri de değilim.

Ayrıca Hüseyin Cahit’in ünlü sözünü biraz değiştirerek şunu da söyleyeyim:

Böyle bir davanın iddianamesini yazan savcı olmaktansa, böyle bir davanın sanığı olmayı, hayatımın geri kalanını hapiste geçirmeyi daha onurlu bulurum.

Savcı 14 Temmuz gecesi programına katıldığım Can-Erzincan TV’nin 15 Temmuz’dan sonra bir KHK ile kapatıldığını söyleyip bu televizyonun “terör örgütü ile iltisaklı” olduğunu ileri sürüyor.

Bu iddialar benim iddianamemde ne arıyor?

Biz orada konuştuğumuzda televizyon yasal ve meşru değil miydi?

Bu nasıl bir mantık?

Televizyonun daha sonra kapatılmış olması nasıl bizim suçlu olduğumuzun belirtisi olarak sunulabilir?

Sadece bu örnek bile hukuka nasıl tasallut edildiğini göstermeye yeter.

Savcının çok hoşuma giden bir suçlaması var, ona da cevap verip yavaş yavaş ifademi bitireceğim.

Savcı, konuşmamda Mehmet Baransu’yu savunduğumu, “bu şekilde ülkemizde ifade özgürlüğünün olmadığı şeklinde yorumlarda bulunarak örgütsel amaç doğrultusunda soruşturmaları itibarsızlaştırmaya çalıştığımı” söylüyor.

Savcının yazdıklarını Türkçeye tercüme edersek söylediği şu:

Ben ifade özgürlüğünün olmadığını söyleyerek, soruşturmaları “örgütsel amaç doğrultusunda” itibarsızlaştırmaya çalışmışım.

Utanmazlığın bir sınırı yok gördüğünüz gibi…

Savcıya göre “örgütsel amacı” olmayan biri “ifade özgürlüğü yok” demez.

Bu söylediklerine kendisi de inanıyor mu onu da merak ediyorum gerçekten. Eğer gerçekten inanıyorsa, o zaman hukuku değil tıbbı ilgilendiren bir vak’a var karşımızda demektir.

Ben “fikir özgürlüğü yok” diyerek soruşturmaları da itibarsızlaştırıyormuşum.

Önce savcıya kötü haberi vereyim.

Soruşturmalarınızın en küçük bir itibarı yok. Ne Türkiye’de ne dünyada.

Soruşturmalarınızı itibarsızlaştırmak için kimseye de ihtiyacınız yok. İddianame diye yazdığınız yalanlarla bu işi bizzat kendiniz yapıyorsunuz zaten.

İtibarsızsınız.

“Fikir özgürlüğü yok” demek suçmuş.

160’tan fazla gazeteciyi hapse atacaksınız, binlerce akademisyeni tek bir kararnameyle işten çıkaracaksınız, bir de “fikir özgürlüğü var” diyeceksiniz, öyle mi?

Fikir özgürlüğünün zerresi yok bu ülkede.

Askerî vesayet günlerinden bile daha beter, daha rezilâne bir baskı düzeni var sadece.

Fikir özgürlüğü olsa ben yaptığım konuşmalar, yazdığım yazılar nedeniyle müebbetle yargılanır mıydım?

Mehmet Altan, hakkında bir “bahane” bile olmadan bir şafak vakti tutuklanır mıydı?

Ne fikir özgürlüğü?

Hangi fikir özgürlüğü?

Savcıların yalan söyleme özgürlüğünden başka özgürlük kalmadı bu ülkede.

“Fikir özgürlüğü yok” demeyecekmişim.

Savcı beyimiz “dünya dönüyor” demeyi de yasaklasın bari.

Engizisyon savcılarını geçti bu savcı. Her türlü gerçeğe düşman.

Bu ülkede fikir özgürlüğü yok Sayın Yargıç.

Benim bu mahkemede yargılanmam bile fikir özgürlüğü olmadığını kanıtlamaya yeter.

Solcu, Kürt, liberal, Atatürkçü, ulusalcı, muhafazakâr 160’dan fazla gazeteci hapiste bugün.

Aralarında büyük görüş farklılıkları olan bu insanların ortak özelliği ne?

AKP muhalifi olmak.

Sadece bu tablo bile bugün fikir özgürlüğünün ve hukuk sisteminin bu ülkede ne hâlde olduğunu ortaya koyuyor işte.

Bu gerçeği bütün dünya görüyor.

Türkiye’de fikir özgürlüğü olduğunu iddia eden bu savcı, beni darbecilikle suçlamak için üç de yazımı almış iddianameye.

Fikir özgürlüğü var ama yazılar darbecilik sayılıyor.

Sevsinler fikir özgürlüğünü.

“Mutlak Korku” başlıklı yazıda Erdoğan’ın anayasaya uymadığını, bütün yasaları çiğnediğini söylemişim. Yasama, yürütme ve yargıyı denetim altına alan bir diktatör olduğunu, siyasî hayatının sonuna geldiğini söylemişim.

Ve, “sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor ama biteceğini bilmek gene de iyi” diye yazmışım.

Kendimle tamamen aynı fikirdeyim.

Erdoğan, “fiilî” başkan olduğunu söyleyerek, Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadığını söyleyerek anayasayı çiğnedi.

Güçleri tek elde toplamaktan bahseden de zaten kendisi. Güçleri tek elde toplayan siyasetçiye de diktatör denir.

Evet, kötü bir piyesin sonuna geliyoruz. Evet, bedeli ağır oldu. Evet, yakında bu bitecek.

İlk seçimde Erdoğan çok büyük bir ihtimalle iktidarı kaybedecek.

Bunun bütün ipuçları da referandumda görülüyor zaten.

Bunları söylemek neden darbecilik oluyor?

Erdoğan’ı eleştirmeyi, onun iktidarı kaybedeceğini söylemeyi bu savcı neden darbecilikle eşdeğer hâle getirmek istiyor?

Hangi yetkiyle bir siyasetçinin eleştirilmesini önlemeye çalışıyor?

Bir siyasetçiyi eleştirmeyi darbecilikle eşdeğer tutmanın hukukî açıklaması nedir?

Böyle bir hukukî açıklama yoktur.

“Ezip Geçmek” başlıklı yazımda da Erdoğan’ın iç savaş istediğini söyleyip “saray duvarları top mermileriyle çöktüğünde iç savaşın ne olduğunu anlar ama geç olur” demişim.

Bir yazar, Erdoğan’ın bir eski bürokrata “iç savaş çıkarsa çıksın, ezer geçeriz” dediğini yazdı. Bürokratın kendisi ona anlatmış. Bu yazı yalanlanmadı. Belli ki Erdoğan bunu söylemiş.

Bir cumhurbaşkanı ülkesinde iç savaş çıkmasını nasıl isteyebilir, nasıl “iç savaş çıkarsa çıksın” diyebilir?

İç savaş korkunç bir şeydir.

Hiç kimse ülkede “iç savaş çıkarsa çıksın” diyemez.

Bunu eleştirmek değil, bunu söylemek suçtur.

Tabii ki bunu eleştirdim.

Bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu anlattım.

15 Temmuz’da bunun küçük bir örneğini yaşadık.

Erdoğan’ın sarayı değil ama Meclis bombalandı.

Bunun nasıl dehşet verici bir iş olduğunu görmediniz mi?

“İç savaş istemeyin” demek nasıl suç sayılabilir?

Biri “iç savaş çıkarsa çıksın” diyor, ben de “böyle şeyler söyleme, iç savaş korkunçtur” diyorum.

Ve savcıya göre suç işleyen ben oluyorum.

Savcının hoşuna gitmek için ben de mi “iç savaş çıkarsa çıksın” demeliyim?

Bu nasıl suçlama?

Delirmiş mi bu savcı?

Benim bu yazım Osman Özsoy diye birinin Erdoğan’ı “tehdit ettiği” döneme rastlamış. Savcının karışık Türkçesinden ne dediğini tam anlamadım ama sanırım bunu söylemek istiyor.

Osman Özsoy’u tanımıyorum.

Erdoğan’ı tehdit etti mi etmedi mi hiçbir fikrim yok.

Ama bir başkasının sözleriyle ben nasıl suçlanabilirim?

Bizim savcı ipi kopmuş uçurtma gibi, uçup gidiyor. Birisinin bir şey söylediğini iddia ediyor, bunu da benim hakkımdaki iddianameye koyuyor.

Hiç tanımadığım birinin söylediğini iddia ettiği sözlerle benim suçlu olduğumu kanıtlamaya kalkıyor.

Ben Erdoğan’ı tehdit etmiyorum, uyarıyorum. “İç savaş isteme” diyorum.

Aynı şeyi şimdi de söylüyorum.

İç savaş korkunçtur.

Suç mu bunu söylemek?

Üçüncü yazım da “Montezuma” başlıklı yazım.

Erdoğan’ın askerî vesayet isteyen ulusalcılar tarafından esir alındığını söylemişim.

Evet, söyledim.

Şimdi de söylüyorum.

Erdoğan’ın Rusya ve Suriye politikalarını belirlediklerini, arabuluculuk yaptıklarını zaten ulusalcıların kendileri de açıklıyor.

Bunu söylemenin darbecilikle ne ilgisi var?

Savcı hep aynı noktaya geliyor:

“Erdoğan’ı eleştirmek darbeciliktir” diyor.

Ben de “hayır” diyorum.

Bir siyasetçiyi eleştirmek darbecilik değildir. Erdoğan bir siyasetçi. Son beş yılda çok fazla hata yapmış bir siyasetçi.

Tabii ki eleştirilecek.

Ülke gözümüzün önünde çöküyor bu yanlış politikaların sonucunda.

Bunu eleştirmeyeceğiz de neyi eleştireceğiz?

Savcı savcılık yapmıyor.

Bir yasakçılığın sözcülüğünü üstleniyor, görevini kötüye kullanıp bir siyasetçinin fedailiğine soyunarak herkesi tehdit ediyor.

Bütün bu iddianamenin, bu iddianamenin içindeki yalanların özeti bu.

Bu iddianamedeki yalan dolu suçlamalara vereceğim cevaplar bunlar.

Bir tek kanıt bile ortaya koyamayan bu yalan dolu iddianamenin tek amacı insanları korkutmak ve susturmak.

Dünyanın hiçbir gelişmiş demokratik ülkesinde insanlar bu suçlamalarla hapse atılıp yargılanmaz.

Sırf fikirlerimizden ve eleştirilerimizden dolayı bizi hapse atıp yargılamak bu ülkenin ve bu ülkenin yargı sisteminin utancıdır.

İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok.

O nedenle bir talebim de yok.

Vereceğiniz kararın benimle bir ilgisi olmayacak.

John Fowles, bir romanında “dünyadaki bütün yargıçlar verdikleri kararlarla yargılanır” der.

Doğru bir söz.

Bütün yargıçlar kendi kararlarıyla yargılanır.

Siz de kendi kararlarınızla yargılanacaksınız.

Nasıl yargılanmak istiyorsanız, hakkınızda nasıl hüküm verilmesini istiyorsanız, nasıl hatırlanmak istiyorsanız öyle karar verin.

Hakkında hüküm verilecek olan sizsiniz çünkü…

Vaktiniz ve sabrınız için teşekkür ederim.

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Tarih-Araştırma-Belge

Mehmet Altan’ın savunmasının tam metni

Sayın Başkan ve Sayın heyet
Hukuk değil de algı üzerinden başlatılan yargılamada, 10 Eylül’den bu yana özgürlüğü elinden alınmış, düşünceleri yargılanan birisi olarak karşınızdayım.
Devleti çeteden ayıran en önemli özellik evrensel hukuk kurallarına ve kendi çıkardığı yasalara uyma özen ve titizliğidir.
Devletin yaptırım gücü, hukuksal mevzuattan koptuğu an orman yasaları devreye girer. Devleti ele geçirdiğini sanan güç, istediğine istediğini yapmaya başlar.
Hukuk buharlaşır.
15 Temmuz vahşi ve kanlı darbe girişimi ertesinde, bu kanlı vahşetin fiili sorumlularının cezalandırılması beklenirken, devletin yaptırım gücü ile hukuk arasındaki bağın koptuğunu gördük.
Siyasetin “Allah’ın lütfu” olarak nitelediği bu yeni dönem, “hoşa gitmeyen” tüm seslerin ve kişilerin susturulması ve cezalandırılmasına yöneldi.
Ben de bu cezalandırılmak istenenlerden birisiyim.
Çok uzun bir bayram öncesi, suç olmayan bir uydurma suçlamayla gözaltına alınmamdan, çok kullanışlı formül olan “örgüte üye olmamakla birlikte” bu örgüte yardımcı olduğum noktasına gerileyen iddiaya rağmen tutukluluğum aynı matbu ret kâğıtları ile devam etti.
Suçlama hafifledi, tutukluluk ve istenen ceza arttı.
Bir yandan da 10 satırlık “hukuk ve demokrasi” hatırlatmasından dolayı kanıtsız, delilsiz , hukuksuz suçlamalar ve  hakimliklerin buna itiraz etmeden, suç olmayan bir suçlamayı kabul etmesine, yarın bir skandal olarak yargı tarihine bırakılacak bir hüküm paragrafıyla tutuklanmama, devamında hiç bir somut ve kanıta dayanmayan algı ve niyet okuma ile müebbet hapis cezasına çarptırılmak istenmeme ve hukuki tüm itirazlarımın okunmadan ret edilmesine  kadar ürkütücü bir sürecin mağduruyum.
“İslamcı terör örgütü üyesi” olmakla tutuklanıp daha sonra malum bir genişlik ve rahatlıkla suçlanarak, derhal bırakılmamı engelleyecek şark usulü bir kurnazlıkla algı operasyonundan medet umuldu.
Evrensel düzeyde’’ olma çabasındaki bir “yazarlık gayreti’’ ve ‘‘çaycı markası’’ gibi sadece yerel olmayan bir “akademisyenlik” için en önemli özellik “itiraz kültürü” ile yıkanmış olmasıdır.
Bu yazarlar ve akademisyenler için “biat kültürü” ya da “emir-komuta” içinde yer alma söz konusu olamaz.
Tek pusulaları kendi doğru bildikleri gerçeklerdir.
Gerçekleri arama uğraşısıdır.
İddia makamının, yazarlık ya da akademisyenlik konusunda bilgisi ve birikimi nedir bilemiyorum ama bunları ilk imzasını 49 yıl önce gören, 40’a yakın kitabı olan bir yazar, 31 yıllık bir akademisyen, 24 yıllık bir profesör olarak söylüyorum.
Keşke iddianame öncesi, iddia sahibi biraz da o çabalara bir göz atsa, hukuksal hiç bir zemini olmayan şaşırtıcı yakıştırmalara kalkışmasaydı.
Maalesef hukukun öldüğü, algı operasyonu üzerinden yargılama yapıldığı, ‘medya yargıçlığının’ revaçta olduğu, bir askeri darbe dönemlerinde bile rastlamadığım bir utanç dönemi yaşıyoruz.
Dün ‘’askeri vesayet’’ andıçlamıştı, bu gün aynısını ‘’siyasi vesayet’’ yapıyor.
Jean-Jacques Rousseau 1763 yılında yazdığı ‘‘Toplum Sözleşmesi’’ isimli eserinde şöyle der;
Dağılma önce hükümetin yasalara göre yönetmemeye başlaması ve devlet gücünü zorla ele geçirmesi ile olur.
O zaman önemli bir değişiklik meydana gelir.
Hükümet değil devletin kendisi sıkışıp daralır.
Yani büyük devlet eriyip gider ve onun içinde yalnız hükümet üyelerinin kurduğu bir başka devlet ortaya çıkar demek istiyorum.
Bu da halkın geri kalanı için efendiden, zorbadan başka bir şey değildir”. (T.İş Bankası Yayınları say.83)
Rousseau 254 yıl önce yazdıklarını bugün televizyonda söylese hiç kuşkusuz ‘‘darbeyi biliyordu, subliminal mesajları veriyor, darbeye zemin hazırlıyor’’ yakıştırması ile göz altına alınırdı. Ardından 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talebiyle Silivri zindanlarına atılırdı.
Rousseau’nun temellerini attığı hukuk bilinci ile benim de söylediklerim; anayasal düzen yürürlükte iken ‘‘parlamenter rejimi bekleme odasına alan’’, ‘‘fiili durum var’’ diyenlere karşı Rousseau’nun ikazlarını tekrarlamaktan ibarettir.
Tabi ki FETÖ’cü bir darbeden haberdar değildim ama hukuk devletinin ne olup olmadığını gayet iyi biliyorum.
“Demokrasinin katledilişine’’ alkış tutmadığım için burada olduğumun bilincindeyim.
2 yıl içinde yapılacak genel seçim sonuçları ve o zamana kadarki olabilecek siyasal ve hukuksal gelişmeleri tartışan bir programdan başka türlü nasıl 3 müebbetlik hapis cezası çıkarmak gibi bir sihirbazlık söz konusu olabilirdi?
Gözaltına alınmamdan bugüne kadar ki yaşadıklarım düpedüz ‘‘hürriyeti tahdit’’ eylemidir.
TCK’nun 77. maddesinde tanımlanan bir suçun mağduru olmaya devam ediyorum.
Türk Ceza Kanunu değiştiğinde delilden sanığa gidileceği için çok sevinmiştim.
Ama bu gün görüyorum ki, “hoşlanılmayan demokratlar”, “eleştiri yapan özgürlükçüler”, “askeri vesayete herkesten çok karşı çıkanlar”, “ 28 Şubat gibi post modern darbelere herkesten fazla karşı çıkanlar” zorla susturuluyor.
Önce gözaltı, sonra tutukluluk…
Ardından da ‘acaba bir şey bulabilir miyiz’ arantı ve çabasına girme saçmalığı.
Yaşanan budur.
Suçsuz olunca da hukuksuz iddialar, algı üzerinden delil yaratma gariplikleri.
Bu iddianameye savunma hazırlarken beni en çok bunaltan ‘suç niteliğinde olmayan iddiaların suç olmadığını’, ‘delil sayılmayanın delil olamayacağını’ anlatmak gibi akıl dışı bir konuda savunmak yapmak oldu.
Gözaltına alındıktan 7 ay sonrasında içeriği bir başka iddianamenin kopyalanması ile 247 sayfaya ulaşan ancak hakkımda sadece iki sayfası ilgili kılınan iddianame, az evvel söylediğim gibi mahkemeniz huzuruna çıktığım 283. günde devam eden hürriyeti tahdit eyleminin açık ve kesin delilidir.
Geride kalan 282 gün Anayasa’dan, Türk Ceza Yasasından dem vurmanın manasızlığını da anlamsızlığını da bana fazlasıyla kanıtladı. Ancak böylesi bir dönemin sanığı yapılmış bir kişi olarak mağduriyetleri ve bu günlerin zulmünü, hukukun geri geleceği günler için şimdiden not düşmek gerektiğine inanıyorum.
Bunun durup dururken oluşmadığını, biri tutukluluğumun başında, diğeri ise mahkemeye çıkmadan önce olmak üzere iki örnekle ifade etmek istiyorum.
“15 Temmuz kanlı ve vahşi darbe” girişiminden yaklaşık 2 ay sonra, çok uzun sürecek bir bayram öncesi, bir Cumartesi sabahı haftalık televizyon programında paylaştığım düşüncelerimden dolayı ‘‘darbe çağrışımlı subliminal mesaj vermek’’ suçlamasıyla gözaltına alındım.
Malumunuz üzere gerek Anayasa’nın 38. maddesi gerek TCK’nın 2.maddesi gereği böyle bir suç ve suçlama olamaz.
Diğer yandan TV programında ‘‘darbe çağrışımlı subliminal mesaj’’ da yoktu ama “olmayan bir mesaj gibi olmayan ve işlenemez bir suç” nedeniyle gözaltına alınmış oldum.
Normalde bir hukuksal vahameti gene hukuk çözer sanıyorsanız bu büyük bir yanılgı.
Çünkü Savcılığın talebini Sulh Ceza Hâkimliği bir noter soğukkanlılığı ile onaylamıştı.
9 ay boyunca peşi sıra sıralanmış Sulh Ceza Hakimliği 20’ye yakın tutukluluk itirazını, onca belge onca kanıta hiç mi hiç aldırmadan muhtemelen hiç okumadan ve incelemeden matbu gerekçelerle ret etti;
‘‘…atılı suçun vasfı ve mahiyeti, kuvvetli suç şüphesi’’ kalıbı benim zihnimin ezber bölümünde yer etti.
Hürriyetimin bu kadar büyük aldırmazlık içinde engellenmesi bir rutin haline döndü.
Ama hala mahkemeleri hakimlikten daha farklı yere koyma eğilimindeydim. Sonuncu tutukluluğa itirazımı reddeden Ağır Ceza Mahkemesinin gerekçesini görünceye kadar.
Gerekçe ‘‘delillerin toplanmamış olması’’
9 ay boyunca hazırlanamayan iddianamede toplanamayan deliller nihayet toplanmıştı oysa;
2 yazım ve bir 1 TV konuşmam.
Anladım ki ortalıkta adaletin yerini almış olan korkutucu ve bir o kadar da ürkütücü bir başka refleks var.
Şayet bana yönelik iddianameye kırıntı düzeyinde bir ilgi gösterilmiş olsaydı, önemsenmesi gereken bir hukuksal gelişmeden de haberdar olunurdu.
12 gün boyunca Emniyette gözaltı evresi, polis sorgusu ve hemen ardından daha sonra tamamen şekli olduğunu kavradığım savcı sorgusuna, sonrasında da sabaha karşı Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildim.
400 küsur davadan geçmiş bir ailenin ferdi olarak, hiç görmediğim, duymadığım, rastlamadığım bir siyasal söylemle oluşturulan hukuk gerekçesiyle ve “örgüt üyesi olduğum” iddiası ile tutuklandım.
9 aylık süreç sonunda, sosyal yaşantım nedeniyle, “İslamcı bir örgüt üyesi olamayacağım” noktasına geldi.
İddianameye göre İslamcılıkla alakam yok ama gene aynı iddianameyle “teokratik bir devlet kurmak” için “kanlı ve vahşi bir darbe girişimine” zemin hazırlamak gayreti içinde olmakla suçlanıyorum.
İddianame sayfa 155’de FETÖ/PDY örgütünün amacı; ‘‘Şer’i yasaların hâkim olduğu teokratik bir devlet kurmak…’’ olarak gösteriliyor.
Sosyal yaşantım nedeniyle üye olamayacağım bir İslamcı terör örgütü, teokratik devlet kursun diye mi darbe zeminini yaygınlaştıracağım?
Yıllarca Siyasal İslam’a ağır eleştiri getiren pek çok yazım varken üstelik.
Değişik yıllarda yazdığım, bazı yazılarımdan cümleleri okumak isterim;
‘Türkiye, siyasal İslamcı faşizmin ne olduğunu da görmüş bulunmakta…’
‘’Türkiye, bir şekilde cami ve kışla üzerinden siyasetin sonuna geldi. Bundan sonra ne asker üzerinden, ne de siyasal İslam üzerinden siyaset olur’’.
 ‘‘Siyasal İslam’ın en çok mağdur ettiği kitle kent dindarlarıdır’’
 ‘‘Siyasal İslam, Kültürel İslam’ın önündeki en büyük engel haline geldi’’ 
“Şöyle söyleyeyim; siyasal İslam’ın bir rezillik olduğu anlaşıldı…”
“Türkiye askerî vesayeti aşmak zorundaydı. Siyasal İslam korkusuyla hep aynı askerî vesayetin içinde taşlaşıp kalmaktansa, o vesayeti temizleyip sonra Siyasal İslam’la hesaplaşmak, Türkiye’yi demokrasiye bütün bu aksaklıkları aşarak taşımak evladır. ..”
Bana yapılan bu yakıştırmalar mantık ve tutarlılık açısından çok sorunlu durmuyor mu?
İddia, TCK’da suç tanımı olmayan suçlama ve delil bağlantısı yokluğu izahına geçmeden önce bildirmek isterim ki; ben siyasetçi, bürokrat ya da asker değilim.
Hakkımda birlikte dava açılanlardan Ahmet Altan abimdir, Nazlı Ilıcak uzun yıllardır tanıdığım arkadaşımdır, diğerleri ile bir ilişkim yoktur.
30 yılı aşan akademisyenlik hayatımda 49 yıllık imza ve 40’ı aşkın kitabın yazarıyım.
Darbenin medya ayağı iddiasına karşı, 2012 yılından itibaren de hiçbir gazetede yazmadığımın altını çizmek isterim.
Akıl dışı suçlamanın hareket noktası  “üyesi” olmadığım bir İslamcı terör örgütü ile hiçbir muvazzaf asker tanımadan darbe girişiminde rol oynayan kimseyi bilmeden “darbeden önceden haberdar olduğum” iddiasıdır.
Askeri ya da sivil her türlü vesayete karşı mücadelem, demokrasi ve hukuk yolundaki duruşum, toplumun gözü önünde saptanan kimliğim, kişiliğim,  yıllardır yazdığım yazılar, kitaplarım kayıtlara geçen konuşmalarım belli iken neden, nasıl, niçin darbeyi önceden bileyim, darbeyi neden destekleyeyim?
Neden İslamcı gruplar ile işbirliği yapmış olayım?
Hangi amaç, hangi beklenti uğruna?
İddianamede bunu izah eder bırakın delili mantıklı bir gerekçe yok, olamaz da zaten…
Ama görüyorum ki böylesi bir iddianame ve böylesi bir suçlama için kanıta, delile ve elbet hukuka hiç ihtiyaç yok.
İlk aşamada örgüt üyesi olmakla suçlanırken, iddianamede örgüt üyesi olmaktan çıkmak bile “kuvvetli suç şüphesi oluşturan somut delil mevcudiyeti” iddiasını kendiliğinden ortadan kaldırıyor oysa.
Ne yazık ki bu gariplikler nedeniyle 283 gündür tutukluyum ve daha da garibi 3 kez müebbet hapis cezası ile cezalandırılmam istenmektedir.
Şiddet içermeyen, cebir unsuru olmayan ifade özgürlüğü bir suça konu edilebilir mi?
Edilemez.
Ama ülke normale ve hukuka geri döndüğünde bir utanç olarak anımsanacak bu çok özel dönemin, hukuk dışına fazlasıyla taşmış şartlarında, algı operasyonlarıyla “İslamcı terör örgütü” ile irtibatlı darbecilik suçlaması gibi skandal bir zulmün konusu edilebilir anlaşılan.
TCK’da suç tarifi olarak yer almayan “darbeyi önceden bildiğim” gibi iddia makamının hukuki değil şahsi görüşünden hareket ile, kendince niyet okumaya yönelik sözde iddiaları tek tek mercek altına almak isterim.
Ancak bilinmeli ki üzerime atılı suç özelliği olmayan tariflere karşı suçsuz olduğum yolunda savunma yapmak zorundayım.
Yasalar gereği üzerime atılı eylemin sabit kabul edilmesi için kanunun suç kabul ettiği bir eylemin ispat bulması gerekmektedir. Buna karşın benim suçsuzluğumu ispat gayretinde olmam, birey olarak her türlü hukuk güvenliğinden mahrum bırakıldığımın en somut ispatıdır.
İddianamenin bana yönelik çıkış noktası; “darbeyi önceden bildiğim”.
Darbeyi önceden biliyorum, çünkü TV programında darbe olacağına dair subliminal mesaj veriyorum, demek ki darbeciler ile görüşüyorum ki onlar bana darbe yapacaklarını söylüyorlar. Yoksa darbe olabileceğini bir insan nasıl söyler?
Darbe olacağını söylemiş miyim, hayır.
Benim darbeci olduğuma dair bu kocaman kocaman cüsseli iddialar sadece bir görüş.
İddianameyi hazırlayan Savcılığın görüşü.
Ama kanıttan, hukuki dayanaktan yoksun olduğu için de büyük cüssesine rağmen içi boş, içi boş olduğu için de cılız düşen ve çöken bir görüş.
Yüzlerce sayfada benimle hiç ilgisiz konuların yazılı olduğu iddianameye dâhil olmamım hareket noktası, benimle ilgili kısmı sadece bu görüşten ibaret.
–I–

  1. Temmuz Tarihli TV Programı

Sayın Mahkeme Heyeti;
Bir TV programındaki bir paragraf anlatımıma göre ben darbeyi önceden biliyorum ve 3 kez müebbet hapis cezası ve ilaveten de 15 yıl hapsim isteniyor.

  1. Bu TV programı her hafta Perşembe günleri yapılan ve tüm haftanın gelişmelerinin yorumlandığı bir programdır.

Program iddia edildiği üzere kasıtlı olarak “darbeden bir gün önce” yapılmamıştır, her hafta olduğu gibi Perşembe günü, normal gününde ve normal saatinde yapılmıştır, o hafta Perşembe günü 14 Temmuz’a tesadüf ettiği için program o Perşembe günü her zamanki saatinde yapılıyor.

  1. Can Erzincan TV, programının yapıldığı gün de her zaman olduğu gibi devlet denetimindeki TURKSAT’tan yayın yapmıştır, ayrıca D Smart 220 kanalından abonelerine de ulaşmaktadır. Özetle resmi, yasal, meşru bir kanaldır.

 

  1. Programın konukları ise hep liberal, demokrat ağırlıklı olmuş; büyükelçiler, profesörler çoğunlukla tercih edilmiştir.
  2. 14 Temmuz günü her Perşembe olduğu gibi haftanın öne çıkan konuları seçiliyor ve tartışılıyor.

Haftanın gelişmelerinden olan EMASYA, Mayıs ayından itibaren devam eden süreçte MHP Kongresi ve Meral Akşener’in MHP’nin başına geçme ihtimali,  konuk Ahmet Altan’ın da yargılanacağı yakında duruşması olan davası ve konuğun yeni yayınlanmış olan “Ölmek Kolaydır Sevmekten” isimli romanı seçilmiştir. Romana ve içeriğinde yer alan tarihsel olaylara daha geniş yer verilmiştir.
Program konuklarının ve program içeriğinin, program konuşmalarının bu bağlamdan kopartılarak;
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti yetkilileri hakkında tehdit ve hakaretvari söylemlerde bulunularak, yaptıkları iş ve işlemlerin hukuka aykırı olduğu, suç İşledikleri, askeri darbeye zemin hazırladıkları, ülkemizde gerçekleşmiş askeri darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Sayın Cumhurbaşkanı’nın günümüzde aynı kararlan vererek o yollan teker teker açtığı, kısa bir süre içerisinde ülke yönetiminden gideceği ve yargılanacaklarının defalarca dile getirildiği, bu söylemler kapsamında darbenin gerçekleşeceğini beyan ettikleri, darbe girişimini terör Örgütünce fikir ve eylem birliği içerisinde olmadan bilmelerinin ve bunu bir gün önce kamuoyu algısını şekillendirecek biçimde beyan etmelerinin mümkün olamayacağı, amaçlarının gerçekleşecek darbe girişimini meşrulaştırmak olduğu” iddiası…
Aynen “darbeyi önceden bildiğimiz” iddiası bir niyet okuma, o niyeti de yanlış okuma çabası olarak karşımıza çıkıyor.

  1. EMASYA, bilindiği gibi askeri otoritenin, sivil otoriteden bağımsız ve emir almadan, “kriz” tespiti halinde harekete geçmesine olanak veren bir uygulamanın adıdır.

Siyasal iktidar tarafından, askeri yetkililerin doğrudan yargılanmasını engelleyen, bunu sivil otoritenin iznine bağlayan bir uygulamaya da imza attığı için tartışılan konu olarak seçtik.
Programda da Siyasal iktidarın, Emasya’yı yürürlüğe sokması, askeri bürokrasiye dokunulmazlık zırhı getirilmesi ve teamüller dışına çıkan zorlama yasalarla darbecilerin terfisine yol vermesinin ne denli tehlikeli olduğunu tarihsel bir perspektif içinde anlatıyor, uyarı ve eleştirilerimizi yapıyoruz.
Uyarı ve eleştiri yapan darbeci olur mu?
Uyarı ile darbeye zemin mi hazırlanır?
Nitekim Ankara Cumhuriyet Savcılığının FETÖ iddianamesinde, darbeci askerlerin geleneksel terfi süreci dışına taşınarak hızlıca terfi almalarını sağlayan bir yasanın 37 iktidar milletvekillerinin önerisiyle gerçekleştiği belgelenmiştir.
TV programında vurgulanan tam da budur.
Bunun demokrasi açısından büyük bir tehlike olduğu, seçilmiş iktidarın denetimi ve onayı olmadan, askeri bürokrasinin harekete geçebilmesine olanak veren bir uygulamanın Türkiye’nin geçmişinde yaşanan gayrı meşru askeri girişimlere yol açabileceğine dikkat çekiliyor, siyasal iktidar uyarılıyor ve bu uyarılar üzerinden eleştiriliyor.
Örneğin programda;
Ahmet Altan; ‘‘sivil siyasetçiler askerle oyun oynamaya başladıkları zaman darbenin önünü açarlar.’’ Diyor.
Ben de örneklemek adına;
-‘İyi Mursi Sisiyle oynadı’ diyorum.
Çünkü Sisi’nin eşi başörtülü idi ve Mursi bundan medet umarak orduya siyaset soktu. Sisi’yi göreve getirdi, Sisi Mursi’yi devirdi.
Konuşmanın bu bölümünde, sürekli olarak darbeye yol açabilecek hatalara düşülmemesi isteniyor.
Bu içeriği uyarı olan, geçmiş tecrübelerin paylaşıldığı anlatımdan, iddianamede garip bir şekilde kanıtsız, olgusuz, mesnetsiz tam bir algı ve propaganda amacıyla başlangıç noktası olarak gösterilen “darbe girişimini önceden bilmek” gibi bir çıkarımda bulunmak farklı bir maharet ürünü olsa gerek.
Meşru, yasal, demokratik ve hukuka dayalı bir anlayış ve zihniyet zorunluluğu her aşamada ve fırsatta vurgulanıyor olmasına karşın üstelik.
2 yıl sonra seçim olacağı, iktidar oylarının düştüğü, seçimi kazanamayabileceği, seçim yılına kadar da parlamentodaki bir meşru gelişmenin siyasal tabloyu değiştireceğini konuşuyoruz.
Örneğin;
Bu kısımda Ahmet Altan, ‘’Seçim geliyor, iki sene sonra seçimde ne olacağını kimse bilemez’’diyor.
Ben de yasamada meşru bir gelişme olabileceği ihtimaline ve  yapılacak MHP kongresine göre ;
-‘’Hayır iki seneye kadar da ne olacağı belli değil bu ülkede’’ diyorum.
Bu görüşe cevaben de Ahmet Altan; ‘‘elli tane AKP’li milletvekili biz AKŞENER’Ie parti kuruyoruz dese, ayrılsa, bütün sistem sarsılıyor’’ cevabını veriyor.
Darbe olacağını önceden bilen biri, 2 yıl sonraki seçimden ve o zamana kadar parlamento çatısı altında olabilecek muhtemel meşru gelişmelerden söz eder mi?
Baktığınız vakit aslında o günden bu güne, programdaki konuşulanlar parantezindeki gelişmeleri yaşadı Türkiye.
AKP ile MHP referandum öncesi birlikte hareket etme kararı aldılar. Ancak çıkan sonuç bu iki parti tabanının birlikte hareket etmediğini göstermedi mi? Hedeflenen hesap ile ortaya çıkan netice birbirini tutmadı değil mi?

  1. Nitekim 15 Temmuz Darbesine giden yol, tam da bu uyarılara kulak asılmayan bir süreçte gerçekleşti.

Bir parça geriye gidelim;
Cumhurbaşkanı Erdoğan Mart 2015’de toplu açılış konuşmasında; “herkesin farklı zamanlarda başlattığı parlamenter sistem, 10 Ağustos’ta bir daha geri dönüş olmamak üzere milletimiz tarafından bekleme odasına alındı” dedi.
(Bu konuşma sonrası Avukat Prof. Dr. Hüseyin Durdu’nun Denizli Cumhuriyet Savcılığı’na TCK 309 ve 311. maddelerine aykırılıktan suç duyurusunda bulunduğunu okumuş idim.)
Cumhurbaşkanı Erdoğan Ağustos 2015’te yaptığı bir başka konuşmada; ‘İster kabul edilsin, ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken bu fiili durumun hukuksal çerçevesinin anayasal anlamda kesinleştirilmesidir’’
Başbakan Binali Yıldırım Haziran 2016’da yaptığı açıklamada; ‘’Başkanlık fiilen uygulanıyor. Ortada bu gerçek varken anayasa filli durumla aynı hale getirilmeli’’
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ 13 Ekim 2016 tarihinde “Uluslararası İstanbul Hukuk Kongresinde” yaptığı konuşmada; ‘’Türkiye’de fiili başkanlık var” dediler.
Anayasa değişmeden “fiili başkanlık” uygulaması olduğu Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı tarafından ifşa ediliyor.
Bunun anayasal düzen açısından doğuracağı mahsur ve çalkantıları hatırlatmak “darbecilik” mi dir?
Yoksa “anayasal düzeni, hukukun üstünlüğünü savunmak siyasal iktidarın suç işleme özgürlüğünün olamayacağını hatırlatıp gayrı meşru gelişmelere karşı uyarı” yapmak mıdır?
Anladığım kadarı ile iddianameye göre hukuku ve meşru düzeni, Anayasanın hükümlerini hatırlatmak ve savunmak suç sayılıyor.
Size bu noktada konuşmamın başında değindiğim Jean-Jacques Rousseau’yu tekrar hatırlatmak isterim; ‘‘dağılma önce hükümetin devleti yasalara göre yönetmemeye başlaması ile olur’’.
Geçmişi hatırlatmaya devam edelim;
MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın iseFiili durum devam ederse yeni bir darbe ile de karşılaşabiliriz uyarısında bulundu.
Nihayetinde 15.10.2016 tarihinde MHP Genel Başkanı Bahçeli “fiili durum devam ederse Türkiye kriz ve kaos ortamına sürüklenir” dedi.
AKP Başbakan Yardımcısı Türkeş de Ocak 2017’de ‘’Fiili durumu hukuki çerçeve yerleştiriyoruz sözleri tuzaktır. Açık ve net söylüyorum. Ne siz söyleyin ne de kimseye söyletin . Bu lafı savunursanız zımnen siz mevcut Cumhurbaşkanının yetkisini aştığını ve suç işlediğini kabul etmiş olursunuz’’ uyarısını yaptı.
Türkiye’de anayasa aykırılık teşkil eden fiili başkanlıktan ötürü “fiili durumdan hareket ile kriz ve kaos ve darbe endişesi”ni gidermek adına anayasa değişikliğine gidildi.
16 Nisan 2017 tarihinde yapılacak referandum yolculuğuna başlandı ve fiili başkanlığa son verildi.

“parlamenter, demokratik, hukuk devletinde” buna dikkat çekenleri ve tehlikelerini anlatanları “darbeyi önceden biliyorlardı” yakıştırması ile 3 kez müebbet hapis cezası ile yargılamak buralara özgü bir garabet olsa gerek.
Anayasaya aykırı hareket edildiğini, edenler açık açık ikrar ederken, hukuku bu şekilde kırmanın toplumu ve devleti nasıl derin sarsacağına dair uyarıları yapan, dikkat çekmek isteyen ömrünü darbelere karşı her türlü vesayetle mücadele ederek geçiren ben bir darbeci oluyorum öyle mi?
Anayasa değişmeden ‘fiili bir durum’ yaratmanın meşru yürürlükteki parlamenter rejim söz konusu iken bu rejimi zorla bekletme odasına geri gelmemek üzere göndermenin devlet ve toplum açısından ne kadar büyük sakıncalar yarattığını anlatmaya çalıştığım o paragrafın bu gün de arkasındayım ve tekrarlamak istiyorum. Bu benim yıllardır anlatmaya çalıştığım düşüncelerim çünkü.
Türkiye’de darbeler üzerine otuz yılı aşkın süredir yazan konuşan kitapları olan biri olarak uyarılarımı TV programında da bu sebeple yapıyorum. Bakın ne diyorum;
“Meşru olmayan biri o kadar güçlü olamaz”
“……..hukuk dışı bir anlayışı suç işleyerek, bir devleti ele geçirmeye kalkacağını sanmak… Eğer o devlet var olmaya devam edecekse, bu bir gaflettir ve Türkiye Devletinin içinde de muhtemelen bütün bu gelişmeleri dış dünyadan daha fazla belgeleyen, izleyen bir başka yapı var. Yani onun ne zaman torbadan yüzünü çıkaracağı, nasıl çıkaracağı da belli değil.
Çünkü devleti ele geçirmeye kalktığın vakit, bir metabolizmayı yok etmek istiyorsun. Eee …. o metabolizmanın da kendi refleksleri var. O refleksleri gösterecek unsurlar nedir? Bunları yok edemezsin. Edersen o zaman zaten devlet ve toplum yok olur. Bu olmayacaksa etmen mümkün değil.’’
Gözetleyenler kimler size sayabilirim; Yasama, yürütme, yargı, Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu, Venedik Komisyonu, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu.
Yüzünü nasıl gösteriyorlar; AKP’yi kapatma davasında Anayasa Mahkemesi örneğin ya da 27 Nisan Muhtırasında Yürütme, OHAL KHK ları ile ilgili Venedik Komisyonu ya da Sarıyer’de polis bir kızı vurduktan iki yıl sonra silindi denilen görüntülerin Jandarma Kriminal tarafından geri getirilmesi gibi.
Anayasada başkanlık düzenlemesi yok, fiilen başkanlık düzenlemesi de yok.
Anayasa yürürlükte iken onun yol gösterici meşru değişikliklerini yapmadan “fiili durum var” diyenlere hukuksal yaptırım uygulamayan sindirilmiş ortam, “yasama, yürütme ve yargının” varlığına dikkat çeken uyarı içerikli anlatımı müebbet hapisle cezalandırılmak istiyor.
Bu çok yaman ve üzücü bir çelişki değil mi?
İşte böyle bir ortamda ben huzurunuzdayım.
Anayasanın 2. maddesi Cumhuriyetin niteliklerini “insan haklarına saygılı, demokratik, laik, hukuk devleti” olarak sayıyor. Bu sıfatların ileri düzeyde fanteziye dönüşmüş bir durumu var.
Hukukun hayatta olması halinde; olmayan ve dolayısıyla işlenmemiş bir suçtan göz altına alınmam, aşırı siyasallaşmış bir yaklaşımla kanıtsız delilsiz tutuklanmam, matbu kağıtlarla hukuksal itirazlarımın sürekli reddedilmesi, yarına belge olarak kalabilecek bir özensizlikle tutukluluğuma hiç bir inceleme yapmadan devam kararı verilmesi söz konusu olamazdı.
Anayasa başta tüm hukuksal mevzuat paspas gibi defalarca çiğnenmezdi.
Yaşantıma ve düşüncelerime bir bütün olarak bakmayı ret edip bir bahane yaratmak gibi özel gayret de hiç bir zaman söz konusu olmazdı.
Üstelik gerçek bir devletin bünyesinde hukuksal mevzuat dışında faaliyet gösteren bir ‘’cemaate’’ yaşam olanağı verilemeyeceğini de yıllar önce söylemişim.
‘‘Paralel devlet’’ eleştirisini gene yıllar önce yapmışım.
Hepsinin örneklerini biraz sonra arz edeceğim.
Keşke yayınlanan 40’a yakın kitaplarıma bir göz gezdirilseydi ve zoraki bir esaret için aşırı bir gayret içine girilmeseydi.
Peki neden girildi, ne oluyor, olup biteni nasıl açıklamalı?
İddianamede tırnak içinde sayılan delilleri çürütmeden önce ne olduğunu arz etmek isterim;
28 Şubat döneminde garip bir tesadüfle ve gene bu mahkemenin sanığı ağabeyim Ahmet Altan ile post modern darbe failleri tarafından yani darbeciler tarafından andıçlandık, bu andıcı da gene mahkemede sanık Nazlı Ilıcak buldu, ortaya çıkardı.
28 Şubat andıcının bugün beni hedef alan zihniyetle neredeyse aynı olan maksadını hatırlatmak isterim;

Bugün görüyoruz ki; 28 Şubat failleri yargılanıyor ama andıçlama ve andıç anlayışı daha da canlanmış olarak yaşıyor.
Eğer benim gibi yıllarca hem askeri vesayet hem de sivil vesayete,
eğer benim gibi yıllarca hem askeri darbeye hem de din devletine karşı iseniz,
gene benim gibi bir ömür evrensel bir demokrasi ile AB üyesi bir anlayışla Cumhuriyetin demokratikleşmesini isterseniz,
bunun için çaba sarf ederseniz sizi hem askeri darbeler hem sivil vesayet andıçlar.
Askeri vesayete karşı onca çabanız herkesin malumu iken, örgüt üyesi olmadığı halde darbeci,
‘demokratik laiklik’ için onca yazı, yıllardır değişmeyen duruşunuza ve sözünüze rağmen ‘İslamcı bir örgütle iltisaklı’,
Anayasal demokratik düzenin nitelik kazanması için onca çabanız karşılığında “hükümeti darbeyle ortadan kaldırmaya” yönelik bir terörist olarak andıçlanıverirsiniz.
İddianamenin 127.sayfasında FETÖ/PDY örgütünün 28 Şubat’ı desteklediğine ayrıntılı yer verilmekte.
Ben az evvel anlattığım gibi 28 Şubat’ta ‘‘andıçlandım’’.
Bu kadar derin ayrılıklara rağmen ‘‘darbeye nasıl zemin hazırlıyorum?’’
Üstelik “teokratik bir devlet” amaçlayan bir darbe…
İddianamenin kendi içeriğindeki çelişkiye bir başka örnek daha verebilirim Size;
İddianamede sayfa 55’de Hrant Dink’in öldürülmesinde FETÖ/PDY örgütü suçlanmaktadır.
Sadece 1 TV programımdaki konuşmam üzerinden darbecilikle suçlanırken, tüm yazılarım gibi Hrant Dink cinayeti hakkında yazdığım pek çok yazım, yazılarımda örgütü yerden yere vurmam nedense görmezden geliniyor.
Sadece bir yazımdan alıntı yaparak okuyorum;

Sadece yazılarımda değil “Milliyetçilik ve Çeteler” isimli kitabımın 164-190 sayfalarında aynı görüşlerimi dile getirmişken nasıl böyle bir örgüte olabilirim ki?
Kim olduğum, ne yaptığım, yazılarım, konuşmalarım, kitaplarım, bir gece yarısı KHK’sı ile bitirilmek istenen 30 yıllık üniversite hocalığım ortada.
Anlatmama gerek yok.
“Askeri ve sivil vesayet” dönemlerinin neden aynı amaçla beni andıçladığını yıllar önce 2012’de yayınladığım “Cami Kışla Parantezinde Türkiye” adli kitabımdaki bir cümleyle daha hatırlatmak isterim;
“28 Şubatın 15. yılında 12 Eylül rejiminden AB standartlarında bir demokrasiye geçip geçmeyeceğimiz hala bir muammadır. Siyasetçiye 12 Eylül rejimini berhava etmek yerine ele geçirmek daha cazip geliyor.”

Bu tecrübelerden çıkmış gelmiş birisi olarak yukarıda saydığıma bu gün artık ’15 Temmuzu’ da eklemek durumundayım.
3 kez müebbet hapis cezası ile cezalandırma isteğine gerekçe gösterilen TV programında anlattıklarım benim yıllardır savunduğum, mücadelesini yaptığım bu düşüncelerimdir.
1990 yılında yazdığım “Darbelerin Ekonomisi” kitabım ki yanımdadır buyurun göstereyim, bu anlatım ve düşüncelerimi kaleme aldığım kitabımdır.
İşleyen devlet sisteminde, bir darbeye doğru yol olabilecek cehennem taşları döşenmekte olduğunu düşündüğümde, bu kitapta 27 yıl öncesinden paylaştığım görüşlerimi hatırlatır, kaygılarımı paylaşır, uyarılarımı yaparım.
03.09.2010 yılında yaptığım röportajımdan bir paragraf okuyayım size;

“Demokratik bir hukuk devletinde sivil dikta kurulabiliyorsa zaten o senin devletleşemediğini gösterir. Örneğin bir cemaat devleti ele geçirebiliyorsa o zaman devlet devlet değildir. Demokrasilerde anti demokratik eğilimlere karşı sistemin kendi reaksiyonunu koruması gereken refleksleri vardır. Devlet hiç kimsenin ele geçiremeyeceği büyük bir organizmadır. Askeri rejim olduğu vakit devlet ele geçmiyor da bir başkasının yönetimde etkinliği artınca mı ele geçiyor. Aslında devlet hiç kimsenin etkin olmadığı evrensel hukuk kuralları çerçevesinde etkin olmalıdır.”
Ben 2010 yılında hukuk ve demokrasiye bağlılık üzerinden dikta, askeri vesayet ya da cemaatlerin devleti ele geçirmesi haline dair uyarılarda bulunurken, dönemin Başbakanı ABD’de bulunan Fethullah Gülen’e teşekkür etmişti. “Okyanus ötesinden bu sürece destek veren tüm kardeşlerimi kutluyorum” diyen Başbakan, “Buradan okyanus ötesine mesajlar olduğuna göre bizim de bu mesajı verenlere bir cevabımız olması lazım” şeklinde konuşmuştu.
2010 yılında MGK’da Cumhuriyet tarihinde ilk kez “irtica”  sözcüğü Kırmızı Kitap’tan çıkarıldı ve “isimleri sayılan cemaatlere” de yer verilmedi.
Sistemi demokratikleştirme yerine sistemin sahibi olma çabası…
13.10.2011 tarihli Star Gazetesinde “Askeri vesayet bitti mi” başlıklı yazımda gene aynı anlatım ve açık uyarım var;
“Askeri vesayet bitti mi?”
Bitti diye propaganda yapıp, kurumsal, kalıcı ve köklü tedbirler alınmaz ise atılan olumlu adımlar geçici olur…
Çünkü temel ihtiyaç mevcudu raptı zapt altına almak değil, rejimi demokratikleştirmek…
Bu yapılmaz ise hiç de beklenmedik bir anda çok sert rövanşist bir geri dönüş kimseyi şaşırtmasın…
Duyan olur mu bilmem ama tecrübeli bir vatandaş olarak bir kez daha uyarıyorum…”
2012 yılı Köprü Dergisine verdiğim röportajda;

  • anlatımım gene aynı öz ve içerikte.

27.01.2014 tarihli yazımda gene aynı uyarı var;

Süleyman Demirel rejimi demokratikleştirmek yerine, askeri statükoyu korumanın, orduyla işbirliği yaparak iktidarını pekiştirme hayalleri kurmanın bedelini  defalarca devrilerek ödedi.

Keza Erbakan…Susurluk’a “fasa fiso” diyerek derin devletle kol kola girme kurnazlığı 28 Şubat’ı getirdi.
Orduyla işbirliği yaparak ülkeyi yönetme hesapları her zaman darbeyle sonuçlandı.

Her zaman da darbeyle sonuçlanır.

Hukukun dışına çıkarsanız, meşru güçler dışındaki güçleri siyasete sokarsanız, suç işlerseniz, hukuku yok edersiniz, ülkeyi hukuksuz bir yönetime mahkûm edersiniz.

Eğer ülke “hukuksuzlukla” yönetilecekse, yalnızca “güçlü” olanın sözü geçecekse, meşruiyetin temeli hukukta aranmayacaksa, o zaman “en güçlü” olan iktidarı alır.

En güçlü olan da silahın gerçek sahibi olan ordudur. Hukuk yok edilip gayrimeşrunun kapısı açıldığında o kapıdan önce ordu geçer. Kendisine kapıyı açanı da içeri atar.
Gittiğimiz yer hayırlı bir yer değil.

Askerler kışlasından çıkarsa sadece “demokratları” alıp götürmezler, sizin de tepenize binerler.

Bu iktidarı yeniden “meşruiyetin” içine çekmek, hukuku yeniden canlandırmak, demokrasiyi sahiplenmek, orduyu siyaset dışında tutmak, darbeciliğin suç olduğunu kuvvetli biçimde yeniden vurgulamak hepimiz için kaçınılmaz bir mecburiyet bugün.
Gördüğünüz üzere bir TV konuşmasında  yıllardır savunduğum görüş ve düşüncelerimi ifade ederken darbecilikle suçlanan ben yazar, gazeteci akademisyen profesör Mehmet Altan özgürlüğümden, hürriyetimden mahrum edildiğim gibi aynı zamanda anayasal haklarım ve hukuk devletinde yaşama güvencemin de elimden alındığını görmekteyim..
Anayasanın 24. Maddesine aykırı olarak düşünce ve kanaatimden ötürü suçlanıyorum,  yargılanıyorum ve düşüncemi açıklamaya zorlanıyorum.
Bu zulüm bir yeni versiyonu ile yıllardır tazelenmektedir, güç ve iktidarın beğenmediği düşünce boğulmak istenmektedir.
Az evvel anlattığım “andıçlama” devam etmektedir.

  1. TV programında bir yazar, bir akademisyen olarak bilgimi, düşüncelerimi açıkladım.

Ama “kasıtlı ve planlı bir iftira oyunu” olarak algıladığım bu süreçte yaptığım araştırma, adeta benim dışımda herkesin bu darbenin gelmekte olduğunu bildiğini gösterdi bana.
Hatta Ankara C.Savcılığının 06.06.2016 tarihli, Soruşturma No. 2014/37666, E. 2016/24769 sayılı iddianamesinde “FETÖ/PDY isimli örgütün darbe teşebbüsünde bulunma tehlikesinin açık ve yakın olduğu” nun yazılmış olduğunu okudum.
Bu bilgiye Anayasa Mahkemesinin 04.08.2016 tarihli kararından ulaştım.
Benim suçlandığım iddianamede, sık sık Ankara C.Savcılığının 06.06.2016 tarihli, Soruşturma No. 2014/37666, E. 2016/24769 sayılı iddianamesinden söz edilmesine karşın iddianamenin bu önemli kısmının yani “FETÖ/PDY isimli örgütün darbe teşebbüsünde bulunma tehlikesinin açık ve yakın olduğu” kısmının nedense pas geçilmiş olduğunu da gördüm.
Acaba hakkımdaki “darbeyi önceden bildiğim” iddiasının tamamen çökeceği endişesi ile mi bu önemli bilgi pas geçildi dersiniz?
Ne gariptir ki benim dışında darbenin gelmekte olduğunu bilenlerin hiç birisine karşı da bu güne kadar hukuk harekete geçmedi.
Bilmeyenler eğer tutarlı ve ilkeli duruşları var ise “darbecilik” iftirasına muhatap olurken, bilenlere karşı ise muhalif değilseler tavana bakmakla durumu geçiştirmek, habercilik yaptıklarını kabul etmek gibi çok siyasi koruma sağlandığını gördüm.
Belgeleri size sunmak isterim;
05 Ocak 2015 Akşam Gazetesi Turgay Güler; “Uyarıyorum darbe pişiriyorlar” yazısında,
16 Mayıs 2015 Star Gazetesi Cem Küçük “Dikkat paralel yapı ordudaki adamlarını harekete geçirmeye çalışıyor” yazısında,
Mart 2016 Michael Rubin “Türkiye’de darbe olabilir mi” yazısında
04 Nisan 2016 Milat Gazetesi Hüsamettin Aslan “CIA Türkiye’de darbe hazırlıyor” yazısında,
02.Nisan 2016 OdaTV’de yayınlanan “Askeri darbe söylentilerinin altında ne var”  başlıklı yazıda,
02 Nisan 2016 Türkiye Gazetesi Fuat Uğur “Cemaat hususileri darbe için Ankara’da topladı” yazısında,
27 Mart 2016 Sabah Gazetesi Rasim O. Kütahyalı “Türkiye ve Erdoğan’ı hedef alan operasyonlar” yazısında,
27 Haziran Yeni Şafak Hüseyin Likoğlu “Şakird subayların altın vuruşu” yazısında (arandığından daha da fazlası bulunacaktır) Türkiye’de darbe hazırlığı olduğu açık açık yazılmış, değişik içeriklerde okuyucu ile paylaşılmıştır.
Hatta bu gelişmeler üzerine Genelkurmay Başkanlığı 31 Mart 2016 tarihinde, “darbe iddialarını yalanlayan ve basın yayında bu yönde iddialarda bulunanlar hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını’’ ifade eden bir bildiri hazırlamıştır.
Putin’in özel temsilcisi Dugin’in “14 Temmuz’da Türk ordusunda hareketlilik var uyarısı yaptığı’’ da sonradan açıklanmıştır.
Hatta Doğu Perinçek gene aynı tarih olan 14 Temmuz’da yardımcısının Yeni Şafak Gazetesine giderek darbe olacağını bildirdiğini açıklamıştır.
14 Temmuz 2016 tarihli Yeni Şafak Gazetesinin manşeti “18 Paşaya FETÖ suçlaması”dır.
Anlatmak istediğim 2015 yılından itibaren darbe söylentileri gündemi oluşturmuş, yazarlar tarafından yazılmış, siyasiler tarafından konuşulmuştur.
Hala da devamı olacağı konuşulmakta, gene yazılmaktadır, TV programlarında tartışılmaktadır.
Yazanların ya da konuşanların hiç birisi hakkında gene bir işlem yapılmamaktadır.
Tam bu noktada sormak isterim, demokratik hukuk devletinde iki yıl boyunca “darbe hazırlığı” gündem olur yazılır çizilir mi?
İşte hukuktan ayrılmanın sonuçlarıdır bu yaşananlar.
Hep söylediğim bozulan, hastalanan metabolizmanın bize kendisini gösterdiği bir görüntüsüdür.
Düşünün bir zeytinyağı atölyesinde bile bu kadar çok “sızma”dan söz edilemez.
İddianamenin her yerinde “sızmışlar” açıklamasına rastlıyoruz.
Bu ülkede “devlet” yok mu ?
Denetim fonksiyonları, aygıtları işlemiyor mu?
Siyasal iktidarın görevi devleti işletmek, yönetmek değil mi?
Devlet çalışmıyor, hükümet yok, eli kanlı gözü dönmüş İslamcı terör örgütü her yere her daim sürekli sızıyor.
Böyle bir ön kabul ile bir iddianame olabilir mi?
Bir kez daha söylüyorum hukuktan ayrılmanın, hukuku rahmetli etmenin, üzerini toprakla örtmenin, nefessiz bırakmanın, pas pas etmenin sonuçlarıdır tüm bu yaşananlar…
Tıpkı benim bu gün burada,  sizin huzurunuzda sanık olarak bulunmam ve düşüncelerimden ötürü yargılanıyor olmam gibi…
40 yıldır ne diyorsam aynısını o TV programında anlattım, gene aynı fikirdeyim, gene bu gün burada bu duruşma salonunda suçlandığım TV programında anlattıklarımı savunmam olarak tekrar anlatıyorum;

Bu yüzden de Demokrasilerde anti demokratik eğilimlere karşı sistemin kendi reaksiyonunu koruması gereken refleksleri vardır. Bu reflekslerden kastım yasama, yürütme ve yargı yani güçler ayrılığı sayesinde siyasal iktidarın anayasal düzen dışına çıkma ya da suç işleme eğiliminin önleneceğidir. Devletin içindeki kurumların anayasal ve yürürlükteki mevzuat dışına çıkışa yönelik suç işleme gayretini önleyeceği, tespit edeceğini ve dolaysıyla hukuk konusu edeceğini vurgulayarak hukuk devleti güvenini teyit etmesidir.
 Örneğin bir cemaat devleti ele geçirebiliyorsa o zaman devlet devlet değildir.
Eğer ülke “hukuksuzlukla” yönetilecekse, yalnızca “güçlü” olanın sözü geçecekse, meşruiyetin temeli hukukta aranmayacaksa, o zaman “en güçlü” olan iktidarı alır.
En güçlü olan da silahın gerçek sahibi olan ordudur. Hukuk yok edilip gayrimeşrunun kapısı açıldığında o kapıdan önce ordu geçer. Kendine kapıyı açanı da içeri atar.
Bu yüzden sağlıklı toplum için, devlet hiç kimsenin etkin olmadığı evrensel hukuk kuralları etkin kılınmalıdır.
Fiili başkanlık dönemini açan siyasi iktidarı yeniden “meşruiyetin” içine çekmek, bu durumun yaratacağı sakıncaları hatırlatmak, hukuku yeniden canlandırmak, demokrasiyi sahiplenmek, orduyu siyaset dışında tutmasını istemek “darbeyi önceden bildiğimin” delili olamaz reddediyorum.
Aksine anayasal düzenin suç işleyerek zorlanmasının gayrı meşru gelişmelerin önünü açacağı uyarısı tam bir “darbe karşıtlığı” dır.
Yıllardır yazdığım anlattığım bu uyarılarım dikkate alınmamış ve neticede bir darbe girişimi daha yaşanmıştır.
 Hukuktan sapma sonucu toplum bozulmuş, metabolizma hastalanmıştır.
Bu gün gene yeni darbe olabileceği konuşmaları yapılmakta, yazıları yazılmaktadır. Bozulan metabolizma hala iyileşmemiştir.
 Metabolizmanın hastalanmış olduğunun bir başka kanıtı bu gün burada yapılan yargılamada benim sanık sandalyesinde bulunmamdır, bu ülkenin vatandaşı olarak sahip olduğum anayasal haklarımın ve hürriyetimin elimden alınmış olmasıdır, anayasanın 25 . maddesine aykırı olarak düşünce ve kanaat hürriyetim elimden alınmıştır, düşünce ve kanaatimi açıklamaya zorlanmaktayım ve düşünce ve kanaatlerimden ötürü suçlanmaktayım.
Evet metabolizma bozulmuştur, yargı ve hukuk sistemi büyük sıkıntı içindedir, 5000’e yakın yargı mensubu görevden alınmıştır, hakimi tutuklayan hakim tutuklanmış, tutuklayan o hakimi bir diğer hakim tutuklamıştır.
 Mahkeme üyeleri verdikleri kararlardan ötürü bir gecede açığa alınmaktadır. Hukuk güvenliği ciddi saldırı altındadır.
Bu yaşananların demokratik hukuk devletinde olağan olduğunu kimse söyleyemez esasen söylememelidir de…
İDDİANAMEYE GERİ DÖNERSEK;
–II–
“Darbeyi önceden bildiğim” iddiasından hareket ile “darbeci” olduğumu pekiştirmek adına darbenin “medya ayağı” olduğum ileri sürülmektedir.
2012 yılına kadar Star Gazetesi başyazarı iken görevime son verilmiştir. O tarihten sonra 2016’ya kadar hiç bir gazetede yazar kadrosunda yer almadım.
“Medya ayağı” isem bir gazetede yazıyor olmam gerekmez mi?
Yazıyor olmam gerekmez ama 2008 yılında yaptığım telefon görüşmeleri delil olabilir öyle mi?
İddianamede “Önceden terör örgütünde üst düzey yöneticilik yapmakta iken ayrılan ve örgütün mensup ve faaliyetleri hakkında açıklamalarda bulunan Nurittin Veren’in 24/10/2016 tarihinde C.Başsavcılığımızca alınan ifadesinin ilgili kısmında; kendisinden sonraki dönemde yapılanmanın medya unsurunun en güçlü adamının Alaeddin KAYA olduğunu, ülkemizde faaliyet gösteren medya mensupları ile Fetullah GÜLEN arasındaki ilişkiyi bu şahsın sağladığını, bu kapsamda Ahmet ALTAN, Mehmet ALTAN ve Nazlı İLICAK gibi gazetecilerin Terör örgütü lideri GÜLEN ile arasındaki İlişkiyi sağladığını ve kendilerinin Alaeddin KAYA İle sık olarak görüştüklerini bildiğini beyan etmiştir” anlatımı delil gibi sunuluyor.
İfadesine başvurulan kişi bir itirafçıdır.
Sadece benim için değil pek çok kişi hakkında akıl ve izandan yoksun, hikâye anlatır gibi, gerçek ilgisi olmayan yalan yakıştırmaları olmuştur.  CNNTürk’de Didem Arslan ile saatlerce süren program yapmış,  pek çok yalanı hiç utanmadan, gözünü dahi kırpmadan sıralamıştır.
Benim hakkımda “sık sık Alaeddin Kaya ile görüştüğüm” anlatımı da bu uydurma anlatımlarından biridir ki iddianamede 212. Sayfada yer alan telefon şemasında da anılan kişi ile benim 26.09.2008 tarihinde 1 kez görüşme yaptığım saptanmıştır.
İddianamede sözüm ona delil olarak dayanılan bir itirafçının anlatımı gene iddianamenin kendisinde çökmekte, hükümsüz kalmaktadır.
Görüşme tarihi 2008’dir. Suç özelliği nedir?
O tarihte Star Gazetesi başyazarı görevim devam etmektedir, anılan kişi de gazetenin finans işi ile ilgilenen kişidir.
“Sık sık yapılan görüşme” tarifi ve delili budur…
Objektif tanıklığı son derece tartışmalı olan bu kişinin benimle ilgili ifadeleri gerçek dışıdır.
2016 yılından 2008 yılına geri dönüp, yapılan 1 telefon konuşmasını delil gibi sunup suç ihdas etmenin yasal dayanağı nedir? Hangi kanunda bu yönde bir tarif vardır?
Bu bahiste iddianamede hakkımda tarih, görüşme sayısı ve içeriği bildirilmeden yer verilen HTS kayıtlarına da dikkat çekmek isterim.
İddianamenin 243.sayfasında “darbeyi yaptığı söylenen kişiler ile görüştüğü iddia edilen kişiler ile görüştüğüm ve böylelikle de darbe girişimini yapan kişiler ile irtibatlı olduğum” iddiası bulunmakta.
Böyle bir iddia, hukuk düzeninde birey olarak güvence sahibi olduğum her türlü anayasal haklarımın katli anlamına gelir.
Başka bir örnekleme yapmak gerekir ise;
Bir cinayet zanlısının eltisinin, bacanağının, kaynının telefon ettiği kişiler ile eski zamanlarda telefonlaşmış olmak sizi de katil zanlısı ve cinayetin bir parçası haline mi getirir?
Böyle bir hukuk anlayışı, mevzuatı ve felsefesi var mı?
Sayılan kişilerin bir kısmını tanımıyorum. HTS kayıtlarında gözüken 2007’li yıllardan 2014 yılına kadar yaptığım görüşmelerde anılan kişiler suçlu olarak bilinen kişiler değildir.
10 yıl geriye giden HTS kayıtlarına göre bu iddianamenin “suç aralığı” ne zaman diye sormak gerekmez mi?
MGK’nın 2004 tarihli belgesi mi?
İdarenin dayattığı 17/25 Aralık 2013 mü?
Yoksa iddianamede altı çizili olan 16.06.2016 tarihindeki Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi kararı mı?
Benim on yıl öncesinden 9 kişi ile yaptığım görüşmeler de aynı bağlamda suç aralığı neden tanımlı değil?
Eğer on yıl öncesinden bu kişiler ile yapılan görüşmeler suç ise ve ben de böylelikle suçlu isem, bu sayılan kişiler başka kimlerle ile görüşmüştür?
Bu kişiler ile görüşme yapan darbeciler ile irtibatlı sayılıyor ise bu kişiler ile görüşen herkesin tutuklanması gerekmez mi?
Görebildiğim kadarı ile HTS kayıtlarında yer aldığı söylenen ve suç kanıtı gibi sunulan kişilerin hepsi devletin denetimindeki yasal medya kurumlarının yöneticileridir. Bir kısmı siyasi iktidar üyelerinin danışmanlığı yapmış kişilerdir.
İnsanlar ile telefon görüşmesi yapmak anayasa güvencesi altında temel hak ve özgürlük olmasına karşın suç sayılması, bir kişiye 15 Temmuz’dan 2 ay sonra “darbeci, terörist, İslamcı örgüt sempatizanı” gibi akla hayale gelmeyen suçlamalar tüm muhaliflerin susturulduğu, hukukun işlemez olduğu ve ülkenin rejiminin değiştiği bir döneme rastlaması hiç de tesadüf olamaz.
Bu siyasal ve boğucu konjonktürde suçlamalar da “hukukun emredici kuralları” üzerinden değil “yandaş medya – savcılık makamı” paylaşımlarıyla algı üzerinden yapılmaktadır.
Anayasal güvence altındaki tüm özgürlükler rahatça fütursuzca suç gibi sunulmakta,  “somut kanıt ve delil olmadan” bu temel hak ve özgürlüklerin kullanılması ağırlaştırılmış müebbetlik suç olarak takdim edilebilmektedir.
En başta söylenilmesi gereken “suç” olarak ve “suç kanıtı” olarak sunulanların hepsi anayasal güvence altındaki özgürlüklerin parçasıdır.
Olup biten kanıtsız delilsiz belki de bunlar olmadığı için bir algı operasyonu, hukuksal bir skandaldır.
20 yıldır köşe yazarlığı yaptığım dönemde 2006 yılı Sabah Gazetesinden Star Gazetesine başyazar olarak geçtiğim yıldır. 2012 yılına kadar da devam etmiştir.
Defalarca dönem başbakanı, dönem Cumhurbaşkanı, dönem bakanları, milletvekilleri onların yakın çalışma bürokratları tarafından arandım, ayrıca onlarca resmi gezide, resmi davetli olarak beraber oldum.
Belediyeler keza aynı şekilde, en yoğun temaslarda bulunduğum adreslerden biriydi.
Akademik dünya, basın dünyası, sanat dünyası, edebiyat ve yazarlar da doğal çevrenin en temel iletişim ağını oluşturdu.
10 yıllık telefon trafiğinde, 49 yıllık bir yazı serüveni ve 30 yıllık akademisyen olarak adeta yok yoktur. Aslında kayıtların tüm dökümü alındığında “sosyal çevrenin” genişliği somut olarak ortaya çıkar.
Ayrıca bu gün siyasal iktidardaki bakanlar kurulunun (başbakan, başbakan yardımcısı, bakanlar) çoğu üyesinin de telefonlaştığım kişiler dökümünde isimleri görülecektir.
Benim yaşam boyutlarımı yok sayarak 9-10 kişilik listeler, üstelik döneminde çok meşru ve mesleki iletişimler üzerinden suç ve suçlu imal etmeye çalışmanın hukuki ve yasal mevzuatla ilişiği kopmuş, çok hatta aşırı bir zorlama olduğu ortadadır.
Az evvel anlattığım metabolizmanın bozulduğunun bir başka resmidir.
Nitekim iddianameye konulan 9 kişiyle yapılan telefon görüşmesi de bu bağlamda hemen hemen hepsi yukarıda tarif ettiğim mesleki ve birlikte gelişen sosyal çevrenin gerekliği ile yapılmış görüşmelerdir.
HTS kayıtlarına baktığımda yılbaşı günü atılan mesajların dahi listeye alındığını gördüm.
Yılbaşı ya da başka özel günlerde atılan belli ki tebrik amaçlı olan mesajlardan ‘darbeci’ suçlamasına delil yaratmak gayreti için ben artık bir ifade kullanmak istemiyorum.
Bu 9 kişiye bakarsak;

  • Önder Aytaç (Dekan Yrd. Polis Akademisi Hocası)
  • Hidayet Karaca (TV sahibidir, bilindiği kadarıyla 2014 yılından beri tutukludur, en son gözüken konuşma tarihi 2009)
  • Harun Tokak (Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı)
  • Alaeddin Kaya (Star Gazetesi Finansörü 1 kez yapılan görüşmenin tarihi 2008)
  • Halit Esendir (2009 yılında iki adet mesaj/ Zaman muhabiri)
  • Mustafa Yeşil (Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı)
  • Ali Bayram ( 2010 yılında bir görüşme / İş adamı)
  • Cemal Uşak ( 2010 yılında bir görüşme AKP’nin akil adamlar listesine girmiş, Gazeteciler Vakfı yöneticisi)
  • Mustafa Muhammet Günay (2010 yılında yapılan bir görüşme/Tuskon yöneticisi, kendisini hiç tanımamaktayım)

Görüşmelerin olduğu dönemler, MİT tarafından, takma isim ile hâkim kararı alınarak dinlendiğim dönemler aynı zamanda.
Tüm görüşme kayıtları ellerindedir ve hiç birisinde suç unsuru bir konuşma saptanmamıştır.
Dinleyen hâkimleri şikayet etsem de HSYK hâkimleri korumuştur. Ancak beni hukuksuz dinleyen bu hâkimler sonradan, bu dönemde FETÖ/PDY’den yargılanmış ve ceza almışlardır.
Zorlayarak anayasanın amir hükümlerini yok sayarak geriye yönelik suç yaratma çabasının hukuksuzluğu yanında tekrar söylüyorum darbeyi yapan kişiler ile görüşen kişiler ile yıllar önce yaptığım sınırlı, mesleki anlamdaki görüşmelerden ağırlaştırmış müebbede hapis cezası isteğine yol almak ve suç üretmeye çalışmak hiç şüphesiz azımsanmayacak bir maharettir.
Hukuksal bir maharet olmasa da bu ilginç dönemlere ait çok özel bir maharet olduğu aşikârdır.
–III–
Ve 1 Dolar iddiası;
Şüphelinin ikametinde yapılan aramada toplam (6) adet 1 dolar ele geçirildiği, (5) adet 1 dolar paranın çalışma odasındaki masanın çekmecesinde diğer dövizlerle bir arada bulunurken, (F) serisi olduğu tespit edilen diğer bir dolar kağıt paranın ikametin koridordaki dolap içerisinde bulunan kırmızı cüzdanda ayrı bir yerde özel olarak muhafaza edildiği tespit edilmiştir.”
Bir kısım dolarlar diğer bozuk yabancı para kutusunda, bir tanesi de koridorda dolap içinde, ayrı özel bir yerde.
Ayrı özel bir yer; koridordaki vestiyer!
Vestiyer içinde, eski bir kırmızı kadın cüzdanında unutulmuş eski, ucu yırtılmış bir dolar.
Ve ben de darbeciyim öyle mi?
Darbe girişimi tarihi 15 Temmuz’dur, göz altına alınma tarihi ise 10 Eylül.
Yaklaşık iki ay sonra.
Darbe gecesi Ahmet Altan ile balkonda meyve yemekte idik, 10 Eylül sabahı da bayram tatili öncesi gözaltına alınırken gene evimde idim.
Bu iki ay içinde 1 Dolar meselesi çok popüler idi ve benim evimde 1 Dolar bulundu. Bu gün olsa gene evimde o paralar gene dururdu. Ben suçlu değilim yok etmeyi kendime yakıştıramam.
İddia makamı, bu konuda iddianamenin 48. sayfasında, algı operasyonu ile tutuklama nedeni haline getirilen “suç aletlerinin” onca zaman sonra saklanması hakkında,
‘…….. yıl önce başlatılan soruşturmada bir çok kişinin evinde arama yapıldığını, tutuklandığını bildiği halde suç delili olan USB ’yi evinde, üstelikte çok kolay görülüp bulunacak şekilde “boş” bir çekmecenin içinde muhafaza etmesi hayatın olağan akışına uygun bulunmamıştır’
kabulü bulunan Yargıtay kararına yer verdiğini görüyorum.
Peki darbeden 2 ay sonra, 1 doların tutuklama nedeni yapıldığı bu dönemde, evimde bulunan eski 1 dolar için farklı olan nedir?
İddianamede sayfa 16’de gayet güzel bir şekilde “masumiyet karinesi ve soruşturmanın” gizliliğinden söz edildiğini de görüyorum.
Gözaltına alınmam ile  az evvel anlattığım “andıçlanma” da olduğu gibi aynen kamuoyunda itibarsızlaştırma amacına hiç zaman kaybetmeden  hizmet edildi.
Gözaltına alınır alınmaz da derhal sözüm ona gizli olan soruşturmada  evimde 1 dolar bulunduğu ve benim de bir FETÖ’cü olduğum basına servis edildi.
Masumiyet ilkesine, lekelenmeme hakkına, soruşturmanın gizliliğine ne oldu Sayın Mahkeme size de sormak isterim?
Yasa maddeleri, ilkeler var ama kim için, kime göre var?
Bir de “eşitlik” ilkesi vardı değil mi, anayasal hak olan…
İddianamede bu 1 Dolarların “örgüt üyelerine” verildiği, hatta en alt basamakta olan yeni örgüte girmiş “öğrenci” olarak isimlendirilen üyelere verildiği yazılıdır.
İddianameye göre ben “örgüt üyesi” değilim. 40 yıllık bir üniversite hocasına örgüte yeni girmiş “öğrenci” muamelesi yapılması da olamayacağı göre kendi içinde çelişen iddianameden uzaklaşarak gerçekleri konuşmakta fayda vardır.
Benim evimde sadece ABD dolarının bozuk parası değil, kırk ayrı ülkenin bozuk parası vardır. Dünyanın hemen hemen her yerine konferanslar davetler üzerine gittim, pasaportumda damga vuracak boş sayfa nerede ise yoktur.
Bu yetersiz, bir yerde mizah konusu olacak gülünç anlam yüklemeler, ortada bir suç olsa bile suça kanıt olamayacak kadar havada kalan boş iddialardır.
–IV–
AKABE VAKFI İDDİASI;
AKABE Vakfı yöneticileri hakkında örgüt üyesi olduğu anlaşılan polisler tarafından Selam-Tevhid örgütü kapsamında soruşturma başlatıldığı halde,  konferans davetlisi ben hakkında soruşturma yapılmamış olmasına göre ben darbeciyim…
Bana “senin düşüncelerinden hoşlanmıyoruz, işine son verdirdik, herhangi bir gazete çalışmanı engelledik ama baktık olmuyor, seni içeride tutuyoruz” denmiş olsa inanın daha anlamlı olurdu.
AKABE Vakfı yasal bir kuruluş, ben de bir düşünce fikir insanıyım, yazarım, gazeteciyim,  hocayım.
Bağımsız ve özerk düşünce adamı olmakla tanınıyorum, laik seküler, demokrat, liberal kimliğimle tanınıyorum.
Bu yüzden de her görüşün takipçisi olanlardan davet almam son derece olağan ve doğal. Davet alıp katıldığım yüzlerce konferanstan sadece biri, o kadar.
Bu iddianın manasızlığı bir yana, bana böyle bir yakıştırma ile benim üzerime gelmek,  üzerinden dökülen tutmayan oturmayan elbise gibi kalmaktadır.
Selam-Tevhid örgütü soruşturmasını yapan ve sonra tutuklanan sanıkları usulsüz salıvermekten yargılanan ve devamında da FETÖ üyesi olmaktan yargılanan hakimler, takma sahte isimler ile hukuksuzca telefonlarımın dinlenmesine karar vermişlerdi.
Benim ile buralardan nasıl bir irtibat kurulabilir ki?
İddianamenin 21.sayfasında da, benim hakkımda usulsüz dinleme kararı veren hakimler Mustafa Başer ve Metin Özçelik’in FETÖ/PDY üyesi kişiler ile doğrudan irtibatlı ve iltisaklı kişiler olduğu da yazılı, bu kişilerin mahkum olduğu bilinmektedir.
Selam Tevhid örgütü hakimleri bir tarafta beni hukuksuz usulsüz takma isimler ile dinliyor, bu ortaya çıktığında davalar açıyorum, HSYK’ya başvuruyorum, gerçi hakimler bir şekilde sürekli korunuyor ama ben hukuk mücadelesinden vazgeçmiyorum, şikayetler yapıyorum, sonra dön dolaş bu FETÖ örgütü zanlıları ile ben aynı tarafta oluyorum.
Neden, niye, hangi amaç hangi beklenti uğruna?
İzahı yok. Nasıl olsun ki zaten.
İddianamenin benimle ilgili kısmın genelinde olduğu gibi gene suç özelliği yok ama suçlama var.
Kanıt yok ama Savcılığın malum görüşü var.
–V—
Ve bir başka efsane iddia;
17Aralık 2010 tarihinde iktidara yakın Star Gazetesinin başyazarı iken yazdığım “balyozun anlamı” başlıklı yazım.
Bu yazım dâhil hiçbir yazımdan ötürü hiç bir soruşturma görmedim.
Basın Yasası 4 ay süre öngörmekte iken, 6 yıl önceye dönerek yasal düzenlemeleri yok sayıp, geriye dönük suç ihdas etme gayret ve zorlaması, tam bir hukuksuzluk skandalı.
Bu iddia ile bir kez daha çok ağır ve vahim mantık hataları, çelişkiler ve tutarsızlıklarla mevcut bu hukuk skandalı perçinleniyor.
Ben gazeteciyim. Bu yazı da tüm yaşamımı askeri ve sivil vesayete karşı demokrasiyi hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmakla geçirdiğimin, ilkeli ve tavizsiz duruşumun kanıtından biri.
2010 yılında Balyoz Davası en güncel, kamuoyunun yakından ve sürekli takip ettiği bir davadır.
Görsel ve yazılı medyanın tümü bu davayı takip etmekte iken, dönemin Başbakanı kendisini bu davanın savcısı, ana muhalefet partisi genel başkanı avukatı tayin etmiş iken bir gazetenin başyazarı olarak ben bu davayı yazılarımda ele almayacak mıyım?
Size yazıyı yazdığım tarihin gazete manşetlerini vermek isterim, lütfen bakın;
17 Aralık 2010 Yeni Şafak “Balyoz içtiması”
17 Aralık 2010 Sabah “ 30 General tam kadro balyoz davasında, mazeretim var Silivri’deyim”
17 Aralık 2010 Hürriyet “Balyoz kuyruğu”
17 Aralık 2010 Star “ Balyoz içtiması”
17 Aralık 2010 Güneş “Kafama sıkardım”
Sonraki yıllarda da bu dava manşet olmaya devam etmiştir;
22 Eylül 2012 Sabah “Türkiye tarihinde ilk kez bir sivil mahkemede darbecileri cezalandırdı, yaşasın demokrasi”
23 Eylül 2012 Sabah “ Balyoza adil değil diyemem ( Hilmi Özkök)”
22 Eylül 2012 Star “Türkiye ilk kez sivil yargı eliyle darbeyi cezalandırdı, ve darbe mahkum”
22 Eylül 2010 Yeni Akit “Balyozu yediler”
23 Eylül 2012 Star “ Altın kılıçlar iade”
23 Eylül 2012 Yeni Şafak “demokrasi kazandı”
Ben de 17 Aralık 2010 tarihli bu yazıma “Türkiye’de ilk kez bir askeri darbe girişiminin yargılandığından” söz ederek başlamışım.
1960, 1971, 1980, 28 Şubat, 28 Nisan’ın yargılanamadığı, “hukukun üstünlüğünün” yok sayıldığı bir ülkede böyle bir gelişmenin “hukukun üstünlüğü” açısından önemini vurgulamışım.
Savcılık ise bunu “gizli örgüt ideolojisi ve stratejisi” olarak gösterme gayretinde.
Gene karşımıza çıkan Savcılığın o bildiğimiz kendi görüşü.
Halbuki yazıda olan “adeta darbenin suç olduğunu, askerlerin karanlık işlere bulaşması halinde yargılanabileceğini bizler ilk defa öğrenir gibiyiz” saptaması ve gene “otuz yıldır 12 Eylül rejiminden bir türlü kurtulmadık” yakınması…
Tekrar ediyorum ben bir yazarım, gazeteciyim.
Anayasa Mahkemesinin kararlarında da kabul edildiği gibi “gazetecilerden bir beyanın doğruluğunu kanıtlamakla yükümlü savcı gibi hareket etmelerini beklemek aşırı yüksek bir ispat külfeti getirir”.
Bu gün bu davanın “kumpas” olduğu iddia edilmektedir.
Bir kumpas söz konusu ise bunun adresi dönemin Başbakanı, Adalet Bakanı, Savunma Bakanı, İçişleri Bakanı olsa gerek.  Yoksa ömrü boyu gelişmiş ve gerçek bir demokrasi isteyen ve bu nedenle de bu gün bu haksız yargılamaya muhatap tutulan, özgürlüğü hürriyeti anayasal tüm hakları gasp edilen Mehmet Altan değil.
Ayrıca Balyoz davası halen devam etmektedir. İddianamenin 51. sayfasında balyoz davasının temyiz edilmiş olduğu da yazılı. O halde sorun nedir?
Başbakan Binali Yıldırım da 09 Ekim 2016 tarihli açıklamasında “Ergenekon ve Balyoz sapına kadar gerçekti” demektedir.
Kesinleşmemiş bir yargı kararı, yıllar önce yazılmış bir yazı.
Bir gazetecilik faaliyeti.
Suç özelliği yok.
Ne var gene o meşhur içsel ve ama hukuki dayanağı olmayan görüş var.
Bu sürekli suç yaratmaya meyilli hisler üzerinden 15 Temmuz darbesi ile ilişkilendirme çabası var.
Sanki yasalarda “suç – delil bağlantısı” değil de “suç – savcı görüşü bağlantısı” aranıyor gibi.
–VI–
Darbe sonrası yazdığım web sayfamdan alınan 20 Temmuz tarihli Türbülans başlıklı yazım…
İddianameye göre ben bu yazıyı ile darbe girişimi başarısız olduğu için, kendimi gizlemek adına yazmışım.
Sayın heyet, ben Çetin Altan’ın oğluyum.
Babam bize “en sessiz söyleyeceğin ancak Taksim Meydanında söyleyeceğin olsun” öğüdünü kazımıştır.
Ben haklıyım, işlediğim bir suç yok.
Korkacak, gizleyecek bir şeyim olamaz.
Bu güne kadar ne yazmak istiyorsam, onu yazdım.
Yazılarım okunduğunda, ne anlatmak istiyorsam o anlaşıldı.
Şimdiye kadar bunun tek istisnası, iddianameye konu bu iki yazımı okuyan iddia makamı oldu.
İddia makamı, hem yazdıklarımdan hem de konuşmalarımdan ne anlaşılıyorsa onu anlamak yerine, hislerine göre hiç olmayan anlamlar çıkarmayı tercih etti.
Nedense…
Korkmadığım için, sinmediğim için, ezbere uymadığım için tetikçi olmadığım için, özgürlük, demokrasi ve hukuk mücadelemden hiç vazgeçmediğim için, her türlü diktaya, vesayete karşı durduğum bu gün buradayım ve 3 kez müebbet hapis cezası istemi ile yargılanıyorum.
Türbülans başlıklı yazımda yazdıklarım bu gün halen Türkiye’nin yaşanan gerçeğidir, ve yıllardır söylediğim yazdığım ne ise gene aynı çerçevede gene benzer içeriktedir. Yazımda neler olduğunu sorgularken;
Doğal olarak en çok merak edilen ve konuşulan konulardan biri de Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki gelişmeler.
İnsanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyor.
Siyasal iktidar, Cuma günü yaşanan vahşeti anında ‘FETÖ’cü’ darbecilere bağladı ama daha sonra ortaya o kadar geniş, yaygın ve yüksek rütbeli bir resim çıktı ki herkes şaşırdı…” yazmışım.
Tarih 20 Temmuz 2016.
Tarih 07 Mart 2017 ve bir gazeteci de köşe yazısında; “Maalesef 15 Temmuz’a üst seviyede büyük katılım olmuşturBu FETÖ-dışı darbeciler Recep Tayyip Erdoğan’a düşmanlığın ve 27 Mayıs’tan bugüne süren şerefsiz darbeci zihniyetin etkisiyle bu askeri darbeye katılmışlardır. Şüphesiz ki tüm darbeciler gibi onlar da vatan hainidir...” yazarak gelişmeleri değerlendirmiş.
Gördüğünüz gibi içerik aynı ama ben tutukluyum hem de meclise bombalayan darbeciler ile aynı eylemden…
Bu günlere gelirsek, basından takip ettiğimiz üzere darbenin olacağı gün MİT’e giderek ihbarda bulunan O.K isimli binbaşının bu ihbarı, sonrasında ortaya çıkan savcılık ifadesi ve gene ortaya çıkan kamera görüntüleri.
Bu konuda hemen her gün yazılanlar…
Günlerdir bu gelişme konuşuluyor, yazılıyor değil mi?
Hep birlikte ne olduğunu anlamaya çalışmıyor muyuz?
İşte ben de tam da bunları yazmışım; TSK’daki anlamadığımız gelişmeler, geniş, yaygın ve yüksek rütbeli resim…
Yazım bu cümleler ile sona ermiş;
Demokrasiden ve hukuktan uzaklaşan her adım Türkiye’nin içinde bulunduğu sarsıntıyı ve tehlikeyi artıracaktır.
Türkiye’yi huzura ve güvenceye ulaştıracak tek çare demokrasiye ve hukuka sarılmaktır, umarım siyaset sistemi bu gerçeği fark eder
Tek doğru ve gerçek budur.
Demokrasi ve hukuk mücadelemden hiç vazgeçmedim, gene geçmiyorum ve vazgeçmeyeceğim.
Askeri, sivil fark etmez darbenin vesayetin her türlüsüne karşı çıktım, ömrüm bu mücadele ile geçti.
Geride bıraktığım ömrümü ve verdiğim mücadelemi baskı ve hukuksuzluğa, sindirilmiş ortama heba etmeyeceğim.
Sayın Başkan, Sayın Heyet;
Fikir ve düşüncelerimden ötürü, fikir ve düşünce özgürlüğü olduğu söylenen ülkemde 9 ayı aşkın süredir cezaevinde tutuluyorum ve yargılanıyorum.
İddianame, suçlamalar ve gerekli olan ama bulunmayan kanıtlar yerine darbeci olduğumu hisseden savcılık görüşü var.
Ben de diyorum ki hayır, ben darbeci değilim. Hiç bir koşulda da olamam.
“Hukuk” yerine “savcılık görüşü ve algı operasyonu” üzerinden “İslamcı terör örgütü” ile irtibatlı “darbecilik” suçlaması gibi skandal bir zulmün, bu utancın son bulmasını, birey olarak sahip olduğum anayasal haklarımın ve hürriyetimin geri verilmesini istiyorum.
Sayın Başkan, Sayın Heyet;
Bu topraklar yazara, çizere, düşünüre, şaire, sanatçıya, ressama zulmede gelmiş.
Silivri’de Necip Fazıl’ın, Büyük Doğu Yayınları’ndan 1969 yılında çıkan ‘’Müdafaalarım’’ isimli kitabına rastladım.
Hakkındaki iddialar için şunları söylüyordu;
’Hem yalancılık, hem akılsızlık, hem peşin kin ve acemilik, hem tahrif ve hem hezeyan bu dünyada hangi savcıya nasip olmuştur?’’(Syf 180)
Aynı iddianame için gene söyledikleri şunlar;
’Bilmiyorlar ki tarihte ve en korkunç zulüm devirlerinde fevkalade mahkemelerin fevkalade üstü fevkalade savcıları icabında vesika uyduracak kadar iffetsiz fakat hukuk ve mantık uydurmaya kalkışmayacak kadar mahcupturlar.’’ (Syf 191)
Necip Fazıl bunları benim doğduğum yıl olan 1953’de Malatya davasında söylüyor.
Aradan 64 yıl geçti.
Bu kez onun manevi talebeleri olduğunu söyleyenler iktidarda.
Ve gene bir zulüm var.
Galiba yıllardır tek değişmeyen gerçek bu zulüm…
Sabrınız için teşekkür ederim.

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

EN SON EKLENEN HABERLER

Kültür-Sanat20 saat ago

Kadir İnanır Amedlilerle buluştu

12 Nisan’da gösterime giren “Kapı” filminin başrol oyuncusu Kadir İnanır, Diyarbakır Forum AVM’de yapılan söyleşiye katıldı. Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı...

Dünya20 saat ago

ABD ve Afgan güçleri Talibanlar’dan daha fazla sivil öldürdü

BM Afganistan misyonu MANUA tarafından yayınlanan rapora göre, yılın ilk çeyreğinde ABD ve Afgan güçleri tarafından 305 sivil öldürüldü. Aynı...

Politika20 saat ago

HDP: 104 yıllık acıları ve yası paylaşıyoruz

HDP Merkez Yürütme Kurulu yaptığı yazılı açıklamada, “24 Nisan 1915’de başlayan, planlı bir etnik kimlik ve inanç soykırımı olan Büyük...

Haberler20 saat ago

İstanbul’da Ermeni Soykırımı anmasına polis engeli

Alınan bilgilere göre İHD, Sultanahmet’te soykırımın yıldönümü dolayısıyla bir açıklama yapmak istedi. Açıklamaya HDP Milletvekili Garo Paylan ve Avrupa Konseyi’nin...

Güncel21 saat ago

Bakan Berat Albayrak: Konkordatoları gündemimizden çıkarıyoruz

Bakan Albayrak, ekonomideki dengelenme sürecine ilişkin Twitter’dan açıklamada bulundu. Bakan Albayrak attığı tweette şunları söyledi: Dengelenme sürecinin etkisi ve bankalarımızın...

Güncel21 saat ago

İşte krizin fotoğrafı! Otobüs duraklarında ‘satılık böbrek’ ilanı

“Acil satılık böbrek ve 0- negatif. Maddi zorluklar ve borçtan dolayı tek böbreğim satılıktır. Tüm tahlillerim yeni yapıldı” yazılı ilanın...

Güncel21 saat ago

Anayasa Mahkemesinden hak ihlali kararı

Anayasa Mahkemesi, bir sendikanın temsilcisi olan ve Milli Savunma Bakanlığında uzmanlık yapan memurun, sendika faaliyetleri nedeniyle görev yaptığı birimden başka...

Güncel21 saat ago

Mansur Yavaş talimat verdi, artık yolcu taşıyamayacak

Ankara Büyükşehir Belediyesince, özel halk otobüsüne binmek isteyen kişiye kötü muamelede bulunan şoförün, toplu ulaşımdan men edilmesine karar verildi. Ankara...

Güncel21 saat ago

Skandal fotoğraftakiler belli oldu… Saldırganın elini öpenler AKP’li çıktı

Ankara’nın Çubuk ilçesi Akkuzulu Mahallesi’nde 21 Nisan Pazar günü şehit Piyade Sözleşmeli Er Yener Kırıkcı’nın cenaze törenine katılan CHP Genel...

Haberler21 saat ago

Saldırgan eli öpülerek karşılandı! Kılıçdaroğlu’ndan açıklama

Ankara Çubuk’taki şehitcenaze töreninde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yumruk atan ve serbest bırakılan Osman Sarıgün elleri öpülerek karşılandı. Kemal...

Politika21 saat ago

Demirtaş: Yargı nasıl bu hale gelebilir, insanın içi acıyor

4 Kasım 2016’dan beri Edirne Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı davanın duruşması Ankara...

Güncel21 saat ago

Korkunç plan! Dövüp, boş araziye attılar

İddiaya göre, Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü öğrencisi Reyhan T., işsiz olduğu öğrenilen Yunus K. ile...

Advertisement

Facebook

Öne Çıkan Yazılar

bahis siteleri kaçak bahis siteleri kaçak iddaa siteleri casino siteleri film izle canl? iddaa

porno izle

porno indir

istanbul escort