Connect with us

.

Ali Köylüce

Dünden bugüne Maraş Katliamı

AleviNet

Published

on

Unutmayalım – unutturmayalım

(Aşığada eklediğim yazıyı katliamın 34.yılında ,  2012 de yazmıştım.)

O günden bu yana maraş katliyamı ile ilgili daha çok anma, eylem ve etkinlikler yapıldı. Kitaplar yazıldı. Belgeseller yayınlandı. Maraş Girişimi gibi , Dernekler kuruldu. Avrupa parlementosu başta olmak üzere,  konferanslar düzenlendi. Maraşı zalimlerin insafına bırakma mücadelesi ile katliamın hesabını sormak , bu ve benzeri katliamları sürekli etkinlikler ile ,  gündemde tutarak, unutulmaması için çalışmalar yapıldı.

39. yılını yaşadığımız bu günlerde bir çok etkinlik ile katliam kurbanları anılıyor ve benzer katliamların bir daha yaşanmaması için politik analizler ve tespitler yazılıp çiziliyor. Daha da yazılıp çizilecek. O günden beri, her yıl Maraşda katliam kurbanlarını anma programları yasaklanır. Bu yıl‘da (2017) yasaklanmıştır.

Bu yıl,  sadece 19-24 aralık  Maraş katliamını değil, 19 aralık 2000  Cezaevleri katliamı ve 28 aralık 2011 Roboski katliam kurbanları bir çok etkinlik ile anılmakta ve bu katliamları yapan devlet zihniyeti ve politikası lanetlenmektedir. Bu hem insani ve vicdani , hemde politik ve kültürel bir hak mücadelesidir.

Zalimlerin düzenine karşı, mazlumların bir olma , birlikte olma mücadelesidir. Ancak bu şekilde yeni  katliamlar engellenebilinir ve geçmiş katliamların hesabı sorulabilinir. Bu katliamların failleri  cezalandırılmamış ise ,bunun tek anlamı ya direk devlet tarafından, yada devlet destekli bir politika ile yapılmış olmalarındandır.

O halde bu mücadelenin hedefi,  devletin bu politikalarının arka planını oluşturan , ‘‘Türk- İslam‘‘ odaklı, bir ulus ve toplum yaratma gibi ,tekçi, redci, inkarcı,dolasıyla asimilasyoncu ve katliyamcı olan , anti demokratik sistemi değiştirmek olmalıdır.

Yani cumhuriyetin kuruluşundan bu yana , ötekiler kategorisine koyduğu, Alevi-Kızılbaş, Kürt ve Kominist olarak ,olarak fişlediği, kapılarını kırmızı çarpılar ile işaretlediği bu kesimlerin mücadelesi de, kurtuluşu da, ortaktır.Bir araya gelebilirler ise, bu zalim faşist zihniyeti değiştirmeyi başaracaklardır.Katliamların da önüne geçmiş olacağız.

Bu yılın değişik dönemlerinde yapılan bazı etkinlikleri  burdan bir kez daha hatırlatarak, 2012 yılındaki  Maraş katliamı değerlendirmesini eklemek istiyorum.

6.6.2017  tarihinde  Bürüksel – Avrupa parlementosunda,‘‘SOYKIRIM KISKACINDA MARAŞ‘‘ mottosuyla ,maraş katliyamının 39. yılında bir konferans düzenlendi.

Maraş Girişimi derneği’nin organize ettiği bu konferansı, avrupadaki, FEDA,AABF gibi alevi federasyonları da destekledi. Iki oturum olarak planlanan konferansın ,1.oturumunda ‚‘Etno Dinsel Arındırma Sürecinde MARAŞ‘‘ ve 2. Oturumda ise,‘‘Maraş Katliyamı ve Adalet‘‘ üst başlıklarını taşıyordu. Maraş katliamını ilk kez uluslararası bir platforma taşıması bakımından önem taşıyor. Maraş katliamının arka planını, ne kadar açığa çıkarır, izleyip göreceğiz.

Maraş katliyamı ile ilgili, belgesel, araştırma kitapları, Katliyamın yıl dönümünde anmalar, Paneller. Seminerler gibi birçok eylem ve etkinlikler ile Maraş Katliyamı da , tıpkı Dersim Katliamı gibi yeterli olmasa‘da kamuoyunun gündemine daha fazla  girmiş oldu.

Maraş katliyamının.anlık galeyana gelmiş , kontrol edilemeyen serseri kitlelerin bir saldırısı olmadığını artık herkes biliyor. Türkiye siyasal yönetim tarihinde, 12 eylül askeri darbesinin temel hazırlayıcı eylemi olarak bilinmektedir.aynı zamanda 1970 li yıllların ortalarından itibaren,yükselen sol siyasal muhalefet ile tehlikeye giren,devletin etno-dinsel resmi ideolojisi Türk-İslam  politikasının toplumdaki etki alanının giderek aşınmakta olması gibi temel politik bir arka planın olduğu da, daha sonraki yıllarda net olarak görülmüştür.

Bu konuda 2012 yılında yapmış olduğum aşağıdaki bu analizi , katliamın 39.yılı dolayısı ile yeniden buraya aktarmam , katliamın siyasi ve politik amaçlarını irdelemektedir.

Maraş katliamının amacı veya amaçları nelerdi:

‘’Olaylar aylar öncesinden planlanmış ve programa konulmuştur. Maraş’ta olan plânlı ve örgütlü  faşist  bir devlet saldırısıydı.

Tehlikeye giren devletin resmi ideolojisini yeniden hakim kılacak şekilde, etnik ve dinsel (Etno-Dinsel) arındırma ve Türk-İslam politikasını yeniden etkili kılmak için;

Katliam ile ilgili bir değerlendirmede şu tespitler yapılır.

‘’1-  Polis devleti yaratmaktı

2-  Gelişen muhalefetin önünü kesmekti-

Devrimci halk mücadelesi ve Kürdistan kurtuluş mücadelesinin önünü kesmek.

3- Toplumsal yığınları terörle sindirmek, içlerine korku salmaktı

4- Ötekini yok saymak, tek tip  insan yaratmaktı

5-  Katmerli sömürünün ,Ekonomik programın önünde engel oluşturan işçi sendikalarını dağıtmaktı

6-Sıkıyönetimi çağırmaktı

7- Bir darbenin hazırlanmasıydı’’

Bu katliam ve akabindeki katliamlar ile bu amaçlar gerçekleştirildi.

Bu gerçekler dünde bu günde değişmiş değil. Tıpkı 2012 yazdığım gibi.

‘’Maraş katliamının 34.(2012) Yılına girerken, Sadece Alevilerin  değil, Kürt hareketinin ve bir bütün olarak Sol’un da maraş katliamının sorgulanması ve sahiplenilmesi konusunda yeterli bir pratik gösteremediklerini  söylemek yanlış olmaz  sanırım.

Maraş katliamının en gerçekçi analizini  o dönem de (1978),demokratik kürt hareketi yapmıştı. Bu nedenle de devletin bu katliam ile neleri hedeflediğini erkenden fark ederek, kendince bazı tedbirler almıştır.

Devletin ,Türk –İslam sentezine  dayalı bir ulus veya halk yaratma  projeinin, tehlikeye girme sürecine dogru giden bazı gelişmelerin  yasanmasina  karşı ,bir müdahale olan Maraş katliamının birden fazla nedeni  vardı.

Bugün geriye dönüp baktığımız da ,o dönem için neler söyleyebiliriz.

Maraş katliamını, 3 ayrı kimlik üzerinden degerlendirmek gereklidir. Bu üç kimlik Türk devletinin resmi ideolojisi tarafından red ve inkar politikası ile eritilmek ve yok edilerek tasfiye edilmek istenen kimliklerdir.

Bu kimlikler;

a-Kürt halk kimliği

b-Alevi İnanç kimliği

c-Demokratik sol kimlik

Maraş da ,devletin hakim ve iktidar gücü ,derin ve görünen  kanadı ,tam bir planlama ,tertip ve uygulama ile  hareket  etmiştir.

Bu üç kimliğin bir arada bulunduğu  Maraş, başta olmak üzere ,bazı yerleşim yerleri özellikle seçilmiştir.Maraş bunların başında gelmektedir.Maraş da Kürtler ezici çoğunlukla Alevi  ve  Aleviler  de o dönemde (1970 li yıllarda) bir bütün olarak sol için de örgütlenmektedirler.

Bunun karşısında ise ,Sünni Türklerin yoğunlukta olduğu Maraş da ,sağ’ın en ırkçı,dinci radikal örgütlerinden ,en kitlesel sağ partilere kadar örgütlenmişlerdir. Bu zıt duruş provokasyonlar için önemli bir zemin sunmaktadır.Maraş katliamı ile ,Türkiyenin sol‘a  kayan toplumsal eksenine müdahale edilerek,sol’u ve onun şahsın da ,Kürtlük ve Aleviliğin tamamen tasfiyesi hedeflenmiştir.

Bu durumu ,o zaman tam olarak idrak edemezsek de, şimdi dönüp geriye baktığımız da, ortaya çıkan tablodan rahatlıkla anlamaktayız.

Kuşkusuz ; Cumhuriyetin ilk yıllarında , Koçgiri, Dersim, Ağrı, Zilan da yapılan katliamlar da yarım kalan , Kürt ve Alevi kimliğinin tasfiyesinın , 1970 li yıllarda sol yükseliş ile tekrar açığa çıkma gerçeğine karşı , Çorum , Sivas , Malatya, Elbistan, Kırıkhan gibi bir çok yerde bu plan denendi.Ancak en etkili uygulama ve sonuç Maraş da alındı.Hatırlanacağı gibi  Maraş katliamından hemen sonra ,13 ilde sıkıyönetim ilan edilerek,Devrimci ve Kürt kimlik mücadelesinin ,yükselişte olduğu bölgelere ağır bir baskı ve ezme politikası ile müdahale edildi.

Maraş katliamının  arkasında bir çok gücün hesapları vardı;

1-         T.C nin resmi ideolojisi açısından,devletin , Türkleştirme ve islamlaştırma projesinin,yani Misak-i Milli ,Üniter devlet sınırları için de ,tek uluslu ve islami din kültürünün hakimiyetine dayalı bir halk yaratma projesi ve çalışması rol oynuyordu.Çünkü 1970 li yıllar bütün dünyada olduğu gibi,ülkemizde de ,demokratik solun ve ulusal kimlik mücadelelerinin yükselişte olduğu bir dönemdi.Bu gelişmeler,devletin kuruluş felsefesinin özünü oluşturan Türkleştirme ve islamlaştırmayı tehlikeye sokuyordu.Ulusal uyanışın  önüne geçmek gerekiyordu.İnkar politikasını sürdürmük için ,devlet Türk ve İslamcıların hakimiyetini sağlayacak ve solu tüm renkleri ile ezerek tasfiye etmek  zorundaydı.

2-         Globalleşmekte olan  emperyalizm için ise ,1970 li yıllarda ,dünyadaki sol yükselişin Türkiyede ki temel halk dinamiğinin , özellikle Aleviler olduğunu görerek ,(ki bu alevilerin  çoğu aynı zaman da kürt kökenli,) tasfiye edilmesi için T.C ye her türlü gizli – açık destek ve imkanları sunmaya başladi.

Şu an  artık herkesin bildiği,Özel Harp dairesinin, gizli operasyonları örgütlediği ve Kontrgerilla örgütlenmesi ve  diğer istibarati kurumlaşmaları ile toplumda hedef şaşırtma dahil,bir çok fiziki ve psikolojik operasyon yürüterek süreci 12 Eylüle kadar getirmiştir.

Ecevit  ilk o dönem kontrgerilladan bahsetmiştir.Olayların ilk gününde  CHP nin iç işleri bakanı İrfan ÖZAYDINLI  , maraş da yaptığı ilk açıklamada , hiçbirşeyden haberi olmayan alevileri suçlamıştır.Daha sonraları  Ecevit  ölmeden önce özel çekmecesinden maraş katliamına ilişkin bir belgenin çıktığını yine basından öğrendik.Katliamdan önce amerikalı CİA ajanlarının bölgede incelemeler yaptığı,şehirde olağan dışı Milli piyangocuların çoğaldığı ve olaylardan sonra kaybolduklarını yine basın dahil bir çok çevre belirtmiştir.

3-         12 Eylül askeri darbesi de Maraş katliamının bir sonucudur. 12 Eylül askeri darbesi ABD emperyalızminin Türkiyeye etkin bir müdahalesidir.Bu darbe ile Türkiyede islamcı cemaatlerin örgütlenmesine ağırlık verilmiştir.Toplumsal uyanış ve demokratik sol’un yükselişinin önüne geçmek için,ittiat kültürünü öne çıkaran cemaatlerin örgütlenmesine her türlü kolaylık ve destek verilerek ,hızla iktidarın toplumsal dinamiğin sağa kayması esas alınmıştır.

1974 seçimlerinde  CHP,’’Ne ezilen ne ezen, İnsanca hakca bir düzen’’ sloganı ile ortaya çıkan karaoğlan ECEVİT dönemin de % 43 oy alırken , bugün  AK partinin % 50 den fazla oy alması,  bu son 30 yıllık politikanın sonucudur.

Maraş katliamında Faşist ve gerici-yobaz  saldırganlar,  kürt  ve  Alevileri katlederken, ‘’ çağırın da Karaoğlan Ecevit gelsin sizi kurtarsın’’ diyorlardı.

Ancak onların uğruna kurbanlar kestiği,adını cocuklarına verdiği  ECEVİT başbakan olmasına rağmen ,bu katliamın davasını bile takip etmedi.

24 saat de Kıprıs’a harekat  düzenleyen  işgal eden Ecevit maraş da bir hafta Alevileri evlerin de bağazlayan lara seyirci kaldı.Ölmeden önce çekmecesinde maraş katliamı ile ilgili dosya çıkınca bu katliamın herşeyini bildiği halde birşey yapmadığı anlaşıldı.Ona umut ve gönül bağlayan Aleviler ise bu gerçeği dahi sorgulayamayacak kadar  sindirilmişlerdi.

Darbeci Kenan Evren ve Özal ile başlayan süreç Ak Parti ile zirveye ulaşmıştır.

.ABD ile ilişki ve ,uyum içinde çalışmak kaydıyla, İslami cemaatlere fırsat tanınmıştır. ABD nin bu politikası sadece Türkiyede değil , tüm ortadoğu ve asya politikasın da uygulanan bir stratejidir.  Afganistanda Talibanın kurulması ,Filistinde Hamasın kurulması, Mısırda ve bir çok arap ülkesinde Müslüman kardeşler örgütünün kurulması gibi Türkiyede de tarikat Cemaat örgütlenmelerine hız verilerek her alana hakim kılınmıştır. Bugün en büyük  organizasyon olan Gülen cemaatinin lideri   olan Fettullah GÜLEN hala amerikada üslenmiş durumdadır.( Şu anda Gülen ve AKP nin iktidar kavgası dolayısı ile arası bozulmuş olsa da) AKP nin iktidara gelmesinin en temel desteginin ABD den geldiğini herkes bilmektedir. Hatta Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP), eş başkanı Tayip Erdoğandır.

ABD, Sovyetler Birliğinin Ortadoğu ve asyaya açılmasına karşı,işbirlikci İslamın gerici kanadını ,kominizm karşıtı (tanrı tanımazlık ) propagandasına endeksli bir politika geliştirmiştir. Alevilerin de ‚‘tanrı tanımaz,‘‘  ve sol’a yakın olmaları ve alevi gençliğin potansiyel olarak ,sol örgütlenmelerde    yer almaları , Alevileri hedef haline getirmiştir.

Alevi Ozanların ,aşıkların , şair ve sanatçıların  (Mahzuni,Emekci,Vicdani,Şah turna v.s)Emperyaliym ve Amerika karşıtı eserleri ile   propaganda yapması ,bunun en bariz  örneğidir.

Maraş katliamının en büyük farkı nedir diye sorarsanız; ortada bir başkaldırı yok,bir olay yok, karşı karşıya gelmiş gruplar yok, evinde işinde başına geleceklerden  habersiz   Masum insanların kadın ,Çocuk ,yaşlı ,fakir, zengin  köylü,memur denmeden en vahşi yöntemlerle katledilmesidir.

Yani daha bir gün önce komşusu ile yemek yiyen ,çay içen,sohbet eden insanlar,yine o komşularına öldürtülmüşlerdir.

Maraş katliamı da diğer bir çok alevi katliami gibi CHP dönemin de yaşanmıştır.Bunun nedeni eğer T.C nin kuruluş ideolojisi olan Türk –İslam politikasını hakim kılmaksa ,anlaşılabilinir.Bunun dışında bir diğer sebep varsa bu katliamların üzerindeki sır perdesi tarafsız bir araştırma yapıldıktan sonra daha net olarak açığa çıkacaktır.

Maraş katliamı ,objektif olarak bir soykırım faaliyetidir.Soykırımlar da hedeflenen tüm sonuçlar maraş katliamında yaşanmıştır.

Bir isyan , bir başkaldırı veya bir kalkışma hareketi yokken,hiçbir ayırım yapılmadan katletmek,sindirmek,yerini yurdunu terk etmeye mecbur etmek,suretiyle bölgenin etnik ve sosyal demografisini değiştirmeyi hedeflemek.Bütün bunlar bu katliamda yaşanmıştır.

Maraş katliamından sonra ,şehir  merkezinde yaşayan veya ticaretle uğraşan tüm aleviler şehiri terk etmişlerdir.Maraş bölgesi Alevi kürtler hızla yurt dışı başta olmak üzere başka bölgelere göç etmişlerdir.Bugün avrupanın bir çok ülkesınde İsviçre,Almanya,fransa,İngiltere başta olmak üzere yaşayan aleviler maraş ve yöresinde kalanlardan  birkaç kat fazladır. 1970 li yıllarda maraş da sol partiler 3-4 millet vekili çıkarırken ,bugün bir tane bile çok zor seçilebilmektedir.

Maraş da yaratılan korku ve sindirmenin,   pisikolojik etkisi o denli ağır bir travma yaratmıştır ki ; Maraş da, maraş katliamını protesto etmeye, orada yaşayan aleviler çok uzak durmaktadırlar. Hatta son yıllarda düzenlenen anma mitinglerini büyük bir korku ile  , eskiyi karıştırmanın ne gereği var diyerek , adeta o günleri bir daha hatırlamak istemektedirler.

Maraş katliamı; hesabı sorulamayan, davası görülemeyen  bir acı olarak  kanamaya devam ediyor.

Acıların  ,acı çektiği , kurbanların o vahşet  içindeki çığlıkları ile  kapalı vicdanlara, yüreklere  seslendiği ve adeta belleklerimizden silmek istediğimiz o gerçeklere, artık sahip çıkarak ,onların sahipsizliğine sahip,acılarına ağıt,onurlarına türkü olmamızı bekliyorlar.

Orada katledilenlerin tek suçu Alevi-Kürt ve Solcu, yani onların deyimi ile ‘Kürt, Kızılbaş ve Kominist’ olarak bilinmeleriydi.

Yani bizden birileri  idiler.

Unutmayalım  ki o anda orada bizler de kurban  olabilirdik.

Onlara sahip çıkmak, İnancımıza , yolumuza, davamıza, kimliğimize sahip çıkmaktır.’’

MARAŞ KATLİAMINI ,UNUTMAYALIM- UNUTTURMAYALIM

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ali Köylüce

Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları; 12 Mart Gazi – 15 Mart 1995 Ümraniye Katliamı 

ALİ KÖYLÜCE

Published

on

 

Yüzyıllardan buyana Ortadoğu, Mezopotamya ve Anadoluda Alevilere yönelik yapılan katliyamlar bir siyaset tarzı olarak, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından değişmeyen bir politika olarak uygulanarak günümüze kadar gelmiştir. 

Bu siyasetin en son fiziki katliyamı, ise 12 Mart’da  İst/ GAZİ ‘de başlayıp, 14-15 Mart’a kadar  İst/ Ümraniyede  devam eden,  1995  GAZİ-ÜMRANİYE / İstanbul katliamıdır. 

Kuşkusuz tarihteki tüm alevi katliyamları, hangi dönemde ve hangi devletin egemenliğinde gerçekleşmiş olursa olsun, bir zincirin halkaları olarak,  aynı mantık ve amaçlar ile yapılmıştır. Bu neden ile de, en doğru tanımlama bu katliyamların alevi inancına,ve toplumuna yönelik bir siyaset tarzının metodu olarak,   bir bütünsellik içinde gerçekleştiğidir. 

Tarihteki tüm alevi katliyamlarını alt alta yazsak ,sayfalar dolusu , katliyam ismi sıralanır. Osmanlı imparatorluğu bir İslami hilafet devleti olarak, Şeyhülislam’lık  fetvaları ile ,  yüzyıllarca alevilere yönelik sürekli uygulanacak bir katletme politikası yürütmüştür.  

Bu miras üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti  döneminde,  yapılan alevi katliyamları bile onlar’cadır. 1921  Koçgiri, 1937-38 dersim, 11 haziran 1067 Elbistan olayları, 1971 Kırıkhan olayları, 18  Nisan 1978  Malatya olayları, 19-24 aralık 1978 Maraş katliamı,  Mayıs- Haziiran 1980 Çorum katliyamı, 1993 Sivas Madımak Katliyamı ve  12-15 mart 1995  Gazi-Ümraniye/ istanbul katliamı bunlardan sadece birkaç tanesidir. Yani tarihi kayıt altına alınacak boyutlu olanlarıdır. Bir de günlük yaşanan   saldırı , taciz, kapı işaretleme, mahalle sakinlerine saldırı ve sindirme ,  göçe zorlama gibi temel insan hakları ihlalleri vardır ki , bunları tek tek yazmak olanaksızdır.  

Tüm bunları bir birine eklersek, alevilere  özellikle Kızılbaş kürt alevilerine yönelik,  planlı bir etno-dinsel soykırım politikası ortaya çıkmaktadır. 

Bu yazımız da özgün olarak , 12 Mart  1995 Gazi’den başlayıp ,Ümraniye ve İstanbulun bir çok semtine yayılan ve en az 22 kişinin ölümü ile  sonuçlanan , GAZİ katliyamını yazacağız.  

2 Temmuz 1993 , Sivas   madımak otelinin yangını daha sönmemiş,  yakılarak katledilen 35 aydın ,yazar ve alevi aktivistlerin acıları henüz canlı yaşanırken, alevi toplumu ve demokratik kamuoyu bir travma ve nefret patlaması yaşarken, devletin karanlık paramiliter grupları ve resmi polis ve jandarma güçleri 12 Mart 1995 de , bu kez de İstanbul Gazi mahallesinde provakasyon yaratıp saldırı başlatarak ,istanbulun başka semtlerine de yayılarak yaklaşık bir hafta süren bir katliyamı sahneye koydu. 

Gazi Katliamında Olayın gelişimi:  

BölgeGazi,  Sultangazi, İstanbul 

Tarih:12 Mart 1995-15 Mart 1995 

‘’İsmet Paşa Caddesi’nde bulunan Yavuz, Doğu, Dostlar ve Öntaş kahveleri, otomatik silahlarla tarandı. Çalışacak durumda olmayan, mahallelinin yardımlarıyla cemevinde bir odada yaşayan 61 yaşındaki Halil Kaya adlı yurttaş hayatını kaybetti, 5’i ağır 25 kişi yaralandı. Kahveleri tarayan saldırganlar ise, taksinin sürücüsünü öldürdükten sonra aracı ateşe verdi ve ortadan kayboldu.(2) 

Olayın basında “Gazi’de kahveler tarandı, Alevi dedesi öldürüldü” diye yer alması üzerine İstanbul’un dört bir yanından binlerce kişi Gazi’ye koştu. Gazi cemevi önünde gece boyunca bekleyen binlerce kişilik kalabalığa, sabaha karşı olay yerine gelen bir panzerin üzerinden ateş açıldı. Burada Mehmet Gündüz adlı yurttaş can verirken, onlarca kişi yaralandı. Bundan sonra mahalle abluka altına alınmıştır. 

Ertesi gün, mahalledeki polis yığınakları güçlendirilmiş, polis ablukası artmış, birçok ev basılmış, karakollar kurulmuştu. Cenazeleri almak için mahalleye gelenlerin sayısı 15 bini aşıyordu. Cemevi önünden Eski Karakol’a yürüyen kalabalığa gözdağı vermek için, polis barikatlarının üzerinden ateş açıldı, tazyikli su sıkıldı. Geri dönmemekte kararlı olan kalabalık ise, otomatik silahlar, uzun namlulu tüfekler, panzerler, akrepler karşısında taşla karşılık verdi. Yaşanan çatışmalarda, 15 kişi öldürüldü, 100’ü aşkın kişi yaralandı. Valilik sokağa çıkma yasağı ilan etti, bölge askere devredildi. [2] 

Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nde de, Gazi’de yaşananlar protesto edildi. 15 Mart sabahı E-5’e yürümek isteyen yaklaşık 10 bin kişilik kitleye polisin ateş açmasıyla 6 kişi öldürüldü, onlarca kişi yaralandı. [2] 

Ankara’da da gerçekleşen protestoda 36 kişi yaralandı’’. [3] 

Bir başka belge üzerinden ,olayların katliama dönüşmesi şöyle açıklanmaktadır. 

‘’12 Mart 1995 günü  akşam saatlerinde,  İstanbul’da Alevilerin  çoğunlukta yaşadığı,  Gazi Mahallesi’ndeki dört kahvehane ve bir pastane aynı anda kimliği belirsiz (paramiliter) kişilerce bir taksiden otomatik silahlarla açılan ateşle tarandı. Saldırılar sonucu Halil Kaya adlı bir vatandaş hayatını kaybederken, beşi ağır yirmi beş kişi yaralandı’’.(2) 

Saldırganların olay yerinden uzaklaştıktan sonra gasp ettikleri taksinin şoförünü öldürdükleri ve taksiyi ateşe vererek kaçtıkları anlaşıldı. Olayların ardından çok sayıda Alevi ve devrimci-demokrat , Gazi Mahallesi’nde toplandı, emniyet kuvvetlerinin olaya geç müdahale ettiklerini öne sürerek polis karakoluna yürüdü. Polis halkın üzerine ateş açtı. Açılan ateş sonucu Mehmet Gündüz adlı bir vatandaş yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi de yaralandı. . 15 Mart 1995’e dek kent geneline yayılan olaylar sonucunda 22 kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi yaralanmış ve tutuklanmıştır. 

Olayların yayılması:   

13 Mart günü olayı protesto etmek için İstanbul’un dört bir yanından gelen yaklaşık 20  bin kişi polis karakoluna tekrar yürüyüşe geçti, çevik kuvvet ve özel timlerle desteklenen polis tekrar gruba ateş edince çatışma başladı. 

Çatışmalar sonunda on beş kişi hayatını kaybederken, aralarında gazetecilerin de bulunduğu birçok kişi yaralandı. Aynı gün İstanbul valiliği Gazi Mahallesi ile iki mahallede (Zübeyde Hanım ile Esentepe) daha sokağa çıkma yasağı ilan etti. Gazi Mahallesi’ne giriş ve çıkışlar polis kontrolüne alındı.14 Mart günü Cemevi önünde toplanan kitlenin kendi arasından çıkardığı komite 4 maddelik bir istek listesi hazırladı ve istekleri yerine getirilmezse protestoların devam edeceğini belirtti.  

Yapılması istenen 4  talep : 

1)Cenazelerin verilmesi.  

2)Sokağa çıkma yasağının iptal edilmesi.  

3)Gözaltındakilerin geri verilmesi. 

4)Asker ve polisin bölgeden çekilmesi. şeklindeydi.  

Ancak bu istekler reddedildi ve aynı gün içinde 15 kişi yaşamını yitirdi. 14 Mart günü, Gazi Mahallesi’nde konan sokağa çıkma yasağına rağmen olayların bir türlü yatıştırılamaması üzerine bölgeye askeri birlikler sevk edildi. Yine aynı gün Gazi Mahallesi’nde çıkan olaylar nedeniyle Ankara Kızılay Meydanı’nda çıkan olaylarda otuz altı kişi yaralandı 

15 Mart’ta olaylar Ümraniye’ye sıçradı. Ümraniye’de 4 kişi yaşamını yitirdi. 

Mustafa Kemal Mahallesi’nde çıkan olaylarda beş kişinin ölmesi ve yirmiden fazla kişinin yaralanması üzerine bu bölgede de sokağa çıkma yasağı ilan edildi. 16 Mart’ta dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu olayların yatıştırıldığını söyleyerek bölgedeki sokağa çıkma yasağının kaldırıldığını açıkladı. 

Ancak 40’a yakın ölü ve yüzlerce yaralı vardı. 

Dönemin İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu’nun, Emniyet Amiri Necdet Menzir’inMehmet Ağar’ın ve İçişleri Bakanı Nahit Menteşe’nin istifaları istendi. Ancak istifa yerine Kozakçıoğlu ve Menzir, bir sonraki dönemde DYP’den milletvekili oldu. 

Yargılama : 

Olaylardan sonra yapılan otopsi sonucu ölen 17 kişiden yedisinin polis mermisiyle hayatını kaybettiği belirlendi.  

Gaziosmanpaşa Savcılığının olayla ilgili fezlekesiyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 polis hakkında “müdafaa ve zaruret sınırını aşarak faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” iddiasıyla dava açtı. İstanbul Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’ne açılan dava kamu güvenliğinin sağlanamayacağı gerekçesiyle Trabzon’a gönderildi. 11 Eylül 1995’te Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılama süreci, beş yıl içinde otuz bir duruşma yapılarak 3 Mart 2000’de karara bağlandı. 

Yargılanan yirmi polis memurundan Adem Albayrak dört kişiyi öldürmekten altı yıl sekiz ay, Mehmet Gündoğan iki kişiyi öldürmekten üç yıl dokuz ay hapse mahkûm edilirken, (cezalar ertelendi), diğer on sekiz sanık polisin ise beraatine karar verildi 

Ancak Yargıtay, Albayrak ve Gündoğan hakkında verilen kararı “Haklarında adam öldürme ile ilgili net bir açıklığın olmadığı” gerekçesiyle bozdu. 

Yargıtay, sanıkların Türk Ceza Kanunu 49. maddesine göre yargılanmasını istedi. Bunun üzerine dava Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde tekrar görülmeye başladı.  

Ancak aileler ve avukatlar Yargıtay kararı ile devletin bir kere daha kendini aklayacağı gerekçesiyle davadan çekildiklerini bildirdiler. Tekrar görülmeye başlanan dava üçüncü celsede karara bağlandı. Mahkeme heyeti Albayrak ve Gündoğan’a toplam dört yıl otuz iki ay hapis cezası verdi. 

Bunun yanında olaydan yıllar sonra çıkan Ergenekon iddianamelerinde olayın içinde emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün parmağı olduğu ileri sürüldü. 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi:  

Kararın 11 Temmuz 2002’de Yargıtay tarafından onanması üzerine yakınlarını kaybeden 22 kişi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. Yargılama sonucunda mahkeme 27 Temmuz 2005’te açıklanan kararda Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinde düzenlenen, “yaşama hakkı” ve 13. maddesinde düzenlenen “millî makamlara başvuru yollarının kapatılması” hükümlerine aykırı davrandığı sonucuna vardı. 

Mahkeme Gazi Mahallesi’nde hayatını kaybeden on iki kişi ile Ümraniye’de ölen beş vatandaşın ailelerine tazminat ödenmesine karar verdi. Olaylarda yaşamını yitiren on yedi kişi için ayrı ayrı otuz bin avro tazminat verilmesine hükmeden mahkeme, böylece Türkiye’yi toplam 510 bin Euro tazminat ödemeye mahkûm etti. 

Konuyla ilgili Meclis Araştırması Önergesi : 

‘’Diyarbakır BDP Milletvekili Gültan Kışanak ve 19 BDP milletvekili, 1995’te meydana gelen İstanbul Gazi Mahallesi olaylarının araştırılması amacıyla 12 Mart 2008 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na önerge vermişlerdir.’’[3]  

Olaylarda hayatını kaybedenlerden ismi belirlenenler:  

Halil Kaya , Mehmet Gündüz, Zeynep Poyraz, Fadime Bingöl, İsmihan Yüksel, Ali Yıldırım, Dilek Sevinç, Reis Kopal, Fevzi Tunç, Mümtaz Kaya, Genco Demir, İsmail Baltacı, Hasan Pugan, Hasan Sel, Segin Engin, Dinçer Yılmazi Hasan Gürgen, Hakan Çabuk, Yaşar Aydın 

Yukarıdaki bilgi ve belgelerden de anlaşıldağı gibi, diğer alevi katliamlarındaki uygulama burada da, aynen tekrarlanmıştır. Katliam devletin kontrolündeki güçler tarafından,  başta aleviler olmak üzere sisteme muhalif kesimlere yönelik yapılmıştır. 

Katliamda sadece paramiliter faşistler değil, bir zat devletin polisi ve askeride yer almıştır.Diğer alevi katliyamlarında olduğu gibi, katilleri yargılamak bir yana, ödüllendirilerek daha etkin görevlere getirilmiştir. Mahkemeler , her katliamda olduğu gibi binlerce kilometre uzağa taşınarak , kimsenin katılmayacağı bir şekilde keyfi bir tiyatro olarak sergilenmiştir. Diğer mahkemelerde olduğu gibi burda da 22 kişinin katilleri ve yüzlerce insanı yaralayanlar devlet korumasına alınmıştır. 

Avrupa insan hakları mahkemesinin yıllar sonra verdiği tazminat cezaları, devletin suç işleyen  esas ve ana katil olduğunun ispatıdır. 

Bu katliyamların hiç biri, sıradan sünni halk yığınlarının galeyanı ile olmamıştır. Tüm alevi katliyamları ,devlet provakasyonu politikasının bir sonucu olarak ,planlanmıştır. 

Bu nedenle bu devlet politikası ve düzeni değişmedikçe bu katliam politikaları da son bulmayacaktır. Gazi ve Ümraniye katliam şehitleri başta olmak üzere , devlet tarafından katledilmiş tüm canları  saygıyla anıyoruz.  

Hak ve halk mücadelesi , bu katliamların hesabı sorulana dek devam edecektir. 

Kaynakça: 

1- a b 28 Şubat 1997 Darbesi “Son Darbe” 4. Bölüm (Mehmet Ali Birand  

(2)- Önüm, arkam, sağım,solum provakasyon! Evrim Altuğ- Müjgan HALİS. 3 Ağustos 2008, Sabah gazetesi 

3- TBMM Tutanak Dergisi. DÖNEM: 23 / CİLT: 16 / YASAMA YILI: 2 / 78’inci Birleşim 18 Mart 2008 Sal 

https://www.wikisosyalizm.org/images/b/b7/Gazi.jpg 

Ali KÖYLÜCE 

 

 

 

 

Continue Reading

Ali Köylüce

Diyanetin nefsi ve nefesi kirlenmiş misyoner dedeleri Avrupa’da dikiş tutamaz. Geldikleri gibi giderler

ALİ KÖYLÜCE

Published

on

Daha önceki yıllarda denendiği gibi, bu yılda , Şubat- Mart   Hızır ayı vesilesi ile,  Diyanet ve  CEM vakfına  bağlı ,Alevi İslam Din İşleri başkanlığının talebi doğrultusunda, avrupaya 13 civarında Suni dede/hoca nın görevlendirildiği ilgili DİYANET İşleri başkanlığı belgesinden anlaşılmaktadır.

Görevlendirilen bu İmam-Dedeler islamın temel kurallarının sınavından geçtiklerine göre, bu yönlü bir egitime tutuldukları anlaşılmaktadır.

Bu neden ile,  Alevilerin inanç merkezlerine Cümbüş evi diyen Diyanetin , bu  dede/imamları aracılığı ile, özellikle etkili olamadığı Avrupadaki alevi kurumları ve toplumuna yönelik bir devlet operasyonudur.

Bu dedelerin Tunceli Valiliğinden sevk görev izni ve evrakı aldıklarına bakıldığında, Tunceli bölgesinden devşirildikleri anlaşılmaktadır. Hangi ocağa bağlı oldukları bir yana, bunlar mevcut hali ile zaten hem YOL, hemde Ocak düşkünüdür.

Hiç kimse bir Hak ve Hakikat Yol’u olan , Alevi İnancını ve onun temsil kurumu olan kadim Ocaklarını NAHAKIN zulumat aleminin Kirletilmiş Nefsine alet edemez ve ona biat ettiremez.Bunu yapmaya yeltenen ,kim ve hangi makamda olur ise olsun, YOL’dan da, Makamdan da düşürülür.

25 yılı aşkın bir süredir Avrupa başta olmak üzere ,bu asimilasyon Truva atlılarına karşı, Ceddimizin Kadim Yolunu ve değerlerini temiz tutma mücadelesi veriyoruz.Bu güne kadar bunların alevi toplumu içinde genel geçerli ,bir  meşruyet bulmalarına fırsat verilmedi.

Aşagıdaki görev emir belgesinde  adları ve görev yerleri yazılı , OCAKLARINI NEFSİNİ alet eden Diyanet Dedeleri açık ve net olarak, Muaviye kurumundan İcazet almakla , İkrarları bozulmuş ve  Alevi Taliplerinin rızasını kaybetmişlerdir. Alnı açık bir Cem meydanında rızalık alacak yüzleri kalmamıştır.

Mevcut şartlarda Türkiyede Muaviye düzeni hüküm sürse de, Avrupada ki alevi toplumu ve kurumlarının aydınlık ortamına girmeye cesaret edemeyecek , bu gizli görev emri ile dolaşan yarasaların, karanlık dünyalarında  kaybolup, tekrar geldikleri  gibi sahiplerine geri dönecekleridir.

Devletin bu yönlü sızma ve dezinformasyon yolu ile,  toplumda kafakarışıklığı ve asimilasyon zemini yaratmak istediği açıktır. Bu projesinde ne yazık ki, hala bir kaç yol düşkünü,  Nefsinin kurbanı simsar kişiler bulabiliyor. Alevi kurumları ve toplumu, bu Tunceli odaklı  Dede/İmamlara ve bunlara yataklık yapan ilgili alevi kurum veya kurumlara karşı, Alevi inancınn düşkünlük kurumunun gereklerini en etkin şekilde uygulayarak, gerekli müeyyideleri uygulamalıdır.

Tüm avrupa ve Türkiyedeki alevi kurumları bu kaçak ve gizli DİYANET  MİSYONERLERİ  deşifre ederek , YOL’umuzun kadim değerlerini kirletmeye fırsat ve izin vermemelidir.

Ali Köylüce

Continue Reading

Ali Köylüce

 Erdoğan’ın Afrin seferi ve öğrenilmiş çaresizlik / gerçeklik

ALİ KÖYLÜCE

Published

on

Artık Savaşlar bütün vahşeti ve acıları ile, herkesin gözü önünde canlı olarak yayınlanıp yaşanıyor.  Bir İsviçre atasözü  derki ‘’Lügen Haben kurze Beine’’ yani türkçesi ile “Yalanlar’ın ayakları kısadır.” Fazla uzaga gidemezler.gerçek açığa erken çıkar.

18 günü geride kalan Afrini işgal girişimi, T.C ordusunun 3 günde bitiririz plan ve propagandasını boğazında bıraktı. Her geçen gün ,evdeki hesap ile cephedeki hesap farkı büyüyor. Dünyaya, 700 000 kişilik Natonun 2. büyük ordusuyla meydan okuyup, dayılanan Erdoğan’ın takmak istediği gazilik nişanı havada kaldı. Hala olabilir mi ,bilemiyorum.

Afrinden kaynaklı, ortada hiç bir sebep,saldırı ve sıkıntı yokken, dört bir yanı  Türkiye  güçleri ile çevrili, yıllarca süren savaşın zorlukları ile  boğuşan  bir kasaba ve  köylere  savaş açıp, bu zaferden çıkaracağı  Gazilik madalyası ile 2019 seçimine, 15 Temmuz zaferinden sonra, birde Afrin zaferini ekleyerek, Gazi R.Tayip Erdoğan olarak , başkanlığı garantilemek  istediği açık iken, MHP malum  ama ,  bu yarışa CHP’yi de milli marşlar eşliğinde ,her seferde ki gibi,  milli  yedek gücü olarak , Afrin’e karşı mevzilendirdi. Sadece CHP yi değil, yüzyıllara dayalı öğretilmiş Çaresizlik sendrumu içindeki toplumun büyük çoğunluğunu savaşa inandırıp, savaş tarafı yaptı. Ne adına ? Millilik adına. Ne adına ? Arabistandan devşirilen Selefilik/din adına.

Bu milli ve dini  karın ağrısı tuttu mu, tüm memleket de,  kabızlık sancısı geçiren  Çakalların uluma sesleri ,bir birine karışmaktadır. Her nasıl bir etki yapıyorsa.! Basın yayından tutun da, toplum ve  kurumların savaş için devletinin milli ve dini yerli düzenbazlarına, övgü yarışı devam ederken, bu savaşda ölüm dışında payına bir şey düşmeyen, o üflenmiş toplum , 68 yıl önce  1950 deki KORE savaşına neden gittiğini hala bilmez ve düşünmemişken, bu toz duman içinde, Afrine neden giitiğini düşünmesini beklemek ,bu halkın hakikatını anlamamak olur.

Buna en iyi örnek Psikolojide anlatılan, ’Öğretilmiş  Çaresizlik’’tir. Nasıl birşeydir bu Öğretilmiş Çaresizlik, nasıl uygulanır ve sonuç verir. Toplumların ne düşünüp neye inanılmasını isteyenler bu yöntemi nasıl uygular,?

Aşağıda bunu anlatan, çok açık ve öğretici bir örnek var. Bakalım bu uygulamaya.

‘’Mesela, Hindistan’da filleri yetiştirmek için, onları küçücükken kalın bir zincirle bir kazığa bağlarlarmış. Tabi bu yavru filin bu zinciri koparabilmesi, kırabilmesi ya da kazığı söküp atabilmesi mümkün değildir. Küçük fil önceleri bundan kurtulmak için tüm gücüyle uğraşır, defalarca dener ama sonucu değiştiremez, özgürlüğüne kavuşamaz. Yıllar geçer, fil kocaman olur… Bağlı olduğu kazığın ve zincirin onlarca katına gücü yetebilir artık. Ama fil asla böyle bir girişimde bulunmaz. O özgür olamayacağına inanmıştır; artık kırılamayan şey, filin zinciri değil inancıdır. Buna psikolojide “Öğrenilmiş Çaresizlik” deniyor.” https://kissadanhisse.files.wordpress.com/2012/05/fil-zincir.jpg

Bu halk gerçekliği ile ilgili , çok benzer örnek bir  hikaye vardır. Hikaye islamın ilk yıllarında Ali ile Muaviye arasındaki husumet sebebiyle yaşanan bir olaya dayanır.

 Bu olay şöyle aktarılmaktadır:

Muaviye Şam’da, Hz. Ali ise Küfe’de validir. Ancak aralarında anlaşmazlıklar vardır, savaş çıkmak üzeredir. Bir gün bir deveci, yüklediği mallarla Küfe’den Şam’a gelir, açıkgözün biri deveye sahip çıkar:

-Bu dişi deve benimdir.

Küfeli kendisinden emindir, çünkü devesi erkektir. İtiraz eder, dinletemez.

Sorun Muaviye’ye kadar yansır. Halk bir meydanda toplanır.

Muaviye, Bu dişi deve benimdir diyen Şamlıya sorar:

–Bu dişi deve kimindir?

Şamlı,’’Benimdir’’ der… Muaviye de onaylar:

–Evet, bu dişi deve Şamlınındır.

Sonra halka sorar :

–Bu dişi deve kimindir?

Hep bir ağızdan cevap verirler:

–Bu dişi deve Şamlınındır!

Küfeli neye uğradığını anlayamaz, şaşkın şaşkın bir kenarda dururken Muaviye çağırır; ‘’Bana bak, ben de, sen de biliyoruz ki, bu deve erkektir. Küfe’ye dönüşte Ali’ye de ki: Şam’da öyle bir ahali var ki, erkekleri de dişileri de, onların cinslerine değil, Muaviye’nin ağzına bakarak söylüyorlar, o dişiye erkek dese, ya da erkeğe dişi dese, hepsi ona itaat ediyor.

Var git Ali’ye söyle ayağını denk alsın!’’ der.

Bu anlatılan olay bugünkü Türk toplumuna oldukça uyan bir örnektir. Bu Öğretilmiş gerçeğe veya çaresizliğe uymayıp , Türk Tabibler Birliği gibi itiraz eden olursa, toplu bir linç kampanyası ile herkesin, yukarıdaki Fil’in yavrusu gibi buna karşı hiç bir şey yapamayacağının ön kabulü ile sesini kesmaktedir. Bu sosyal mantık öylesine kökleştirilmiştirki , bu toplumu yönetmek isteyen güçler bu mantıkda yarışmaktadırlar. Hikayedeki  Muaviye toplumu ile bugünkü Erdoğanın Türk  toplumu arasında bir fark var mıdır  acaba ?

“Savaş her koşulda cinayettir”. Vatanına, evine, ailene ve sana direk ,  gasp ve talan amaçlı, can ve mal güvenliğine fiili bir saldırı olmadıkça,  Savaş Mutlak manada bir insanlık suçu  ve tüm canlılara yönelmiş bir cinayettir.

 Bu savaşlarda Gazi’lik değil, Katil’lik çıkar.

Katiller ise Yezit gibi tarih boyunca hep  lanet ile anılırlar. Yol yakınken bu hatadan dönün. Dimyata Pirince giderken, evdeki bulgurdan olmakda var. Bizden demesi.

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI