Connect with us

.

Şükrü Yıldız

‘Yalnız ölümün kenti; Maraş‘

ŞÜKRÜ YILDIZ

Published

on

ŞÜKRÜ YILDIZ / Gazete Duvar

‘Maraş Katliamı’ üzerindeki sır perdesi her ne kadar aralansa da, Türkiye’de hâlâ bununla hesaplaşacak bir hükümet yapısı oluşmuş değil. İktidara gelen her hükümet çeşitli yasalarla bu katliamcıları aklarken, katliamcılara avukatlık yapanları da yerel seçimlerde aday göstererek adeta ödüllendirdiler. Raporlar yıllarca ‘devlet sırrı’ denilerek gizlendi. MİT ve CIA ajanlarına önemli rollerin düştüğü, bu katliam öncesi ve sonrası gelişen katliamların birer devlet politikası olduğu, yapılan araştırmalar ve incelemelerin sonuçlarına konu oldu.

Hazırlıkları günler öncesinden yapılan Maraş Katliamı sırasında dönemin Emniyet Müdürü, bir dönem AKP’nin önemli isimlerinden Abdülkadir Aksu’ydu. Maraş’ta dört gün boyunca kan döküldü ama Aksu, MİT elemanları ve dönemin bürokratları hakkında bugüne kadar hiçbir soruşturma açılmadı. Olaylar sırasında İçişleri Bakanı olan İrfan Özaydınlı, katliamın açığa çıkarılması için özel bir ekip kurdu ve yaptırdığı incelemede önemli bilgilere ulaştı. Ancak bu bilgiler ‘devlet sırrı’ denilerek gizlendi. Özaydınlı’nın kurduğu özel ekibin ve dönemin Cumhuriyet Savcısı Dündar Saner’in hazırladığı raporlara göre, katliamın planlamasını, Alparslan Türkeş’in dünürü olan MİT hukuk müşavirinin de içinde olduğu dört MİT mensubu ve katliamdan birkaç gün önce Maraş’a giden CIA ajanı Peck birlikte yapmıştı.

ANTİ-KÜRT YASASI TMK İLE KATLİAMCILAR AKLANDI

Katliamın planlayıcıları arasında Adalet Partisi İl Başkanı Faruk Kadıoğlu ile dönemin Maraş Belediye Başkanı Ahmet Uncu da vardı. Katliamın ardından 1991 yılına kadar sanık olarak yargılanan 804 kişi değişik oranlarda hapis cezasına çarptırıldı. Katliamda önemli roller üstlenen 68 kişi ise hiç yargılanmadı. Haklarında ceza verilen kişiler de Nisan 1991’de Turgut Özal’ın çıkardığı Terörle Mücadele Kanunu (TMK) nedeniyle, serbest bırakıldı. Günümüzde de “Anti-Kürt Yasası” olarak bilinen TMK ve Maraş Katliamı’nın ardından, çoğu Kürdistan’da olmak üzere 12 ilde ilan edilen sıkıyönetim, bu katliamın temel hedeflerinden birinin Alevi toplumunu Kürdistan’da gelişmekte olan Kürt özgürlük hareketinden uzaklaştırmak amacıyla yapıldığını teyit etmeye yetiyor.

JİTEM’İN KONTR-GERİLLA TETİKÇİLERİ ORADAYDI

Katliamdan yıllar sonra ortaya çıkan belgelerde, katliam startının 18 Aralık’ta Çiçek Sineması’nda aniden Cüneyt Arkın’ın başrolünde yer aldığı ‘Güneş Ne Zaman Doğacak’ adlı filmin gösterime sokulmasının ardından verildiği belirtiliyor. Gizlenen birçok bilginin aktarıldığı raporda, katliamın uygulayıcıları olarak 1990’lı yıllarda Kürt yurtseverlerine yönelik cinayetlerde kullanılan Özel Harp Dairesi elemanları bulunuyor. Katliamın bir gün öncesi ile son gününü içeren 19-25 Aralık tarihleri arasında Maraş’a, çok fazla milli piyango satıcısı gidiyor ve daha sonra açığa çıkan belgelere göre bunların MİT’çi olduğu ve Alevi evlerini kırmızı boya ile işaretledikleri belirtiliyor.

PROVOKASYON İLE KATLİAM KÖRÜKLENDİ

Maraş Katliamı 20 Aralık akşamı Alevilerin gittiği Yeni Mahalle’deki Akın Kıraathanesi’ne patlayıcı madde atılması ve iki kişinin yaralanmasıyla başladı. 21 Aralık’ta ise Maraş Meslek Lisesi öğretmenlerinden Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu öldürüldü. 22 Aralık’ta yapılacak olan öğretmenlerin cenaze töreni korteji, polis kontrolünde saldırılar sonucu dağıldı. Faşist çetelerin ilerleyen saatlerde Kürt Alevilerinin yoğun yaşadığı mahallelere saldırısında, 100’e yakın işyeri tahrip edildi.

23 Aralık’ta camilerden ve belediye hoparlöründen, “Bütün din kardeşlerimiz son görevlerini yapsınlar” şeklinde kışkırtıcı anonslar, ardından Alevilerin yaşadığı mahallelere otomatik silahlarla saldırılar başladı. Önceden kırmızı boya ile işaretlenen evler tek tek yakıldı. Faşist çeteler Maraş’ı tamamen ele geçirdi. Maraş’ı kan gölüne çeviren caniler, kadınlara tecavüz ettiler, hamile kadınların karınlarını deştiler, kundaktaki çocukları boğazladılar. Çocukların gözlerini şişlerle oydular, insanları baltalarla doğradılar. Bu saldırılara cami imamları da alet oldu. Mahalle muhtarı saldırganlara silah dağıttı. Belediye araçları saldırı sırasında mühimmat taşıdı. Bağlarbaşı İmamı Mustafa Yıldız cuma vaazında “Oruç ve namazla hacı olunmaz, bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır” diyerek kışkırtıcılık yaptı.

Canlarını kurtarmak için askere sığınanlar, saldırganlara teslim edilerek katledilmeleri izlendi. Devlet hastanesine getirilen yaralılar, başhekimin desteğiyle hastanede öldürüldü. 5 gün boyunca NATO ve Türk Gladiosu’nun ortak planladığı saldırılar 25 Aralık gecesi durduruldu. Olaylarda resmi kayıtlara göre 111 kişi vahşice öldürüldü, bin 500 kişi yaralandı. 552 ev ve 289 işyeri yakılıp yıkılarak tahrip edildi. Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinde yaşanan bu katliamların özellikle de Türkiye’nin NATO bünyesine alınmasından itibaren NATO ve Türk Gladiosu’nun ortak icraatı olduğu, devlet yetkililerinin de teyit ettiği bir durum. Bu konuda birçok gazeteci ve araştırmacı yazar, çarpıcı değerlendirmelerde bulunarak yaşanan katliamın nedenlerini ve nasıllarını ortaya koyuyor.

Maraş Katliamı ile birçok Elbistan ve Pazarcıklı Kürt-Alevi yurtseveri, aydını ve demokratı ülke dışı ve içi sürgünler yaşadı. Şark Islahat-ı Planı ile hedeflenen asimilasyon ve soykırım politikalarıyla karşı karşıya kaldı. Kendi topraklarından uzaklaştırıldı ve ülkesine yabancılaştırıldı. Bütün bunlar katliamın hedeflediği uygulamalardı. Birçok Alevi kesimi hâlâ bu katliamın niçin yapıldığına ilişkin soruya cevap bulmuş değil ve bunu İslamcı ve milliyetçi kesimlerin damdan düşer gibi gerçekleştirdiği bir katliam olarak ele alıyor. Oysa Maraş’ı anlamak için Maraş Katliamı’nın yarattıklarına bakmak Maraş’a, Sivas’a, Gazi’ye, Roboskilere bakmak önemli olacaktır.

MARAŞ’TA YAŞANAN ETNİK ARINDIRMA VE KÜLTÜREL SOYKIRIMDI

Maraş’ta yaşanan bir etnik arındırma operasyonu ve kültürel soykırımdı. Cumhuriyetin ana kuruluş fikrine uygun olarak Alevi-Kürt nüfusunun yaşadığı bölgelerden uzaklaştırılarak, Türkiye metropollerinin içinde eritilmesi amacına dönük, devlet merkezli bir organizasyon, katliamdı. Koçgiri, Dersim, Elbistan, Kırıkhan, Çorum, Sivas katliamları gibi Maraş Katliamı da homojen bir ulus yaratma isteğinin parçasıydı. Türk-İslamcı bir bakışla saldırının hedefinde; Kürt kimliği, Alevi kimliği ve bunlarla özdeş hale gelmiş olan sol kimlik vardı.

Maraş geçmişten bu yana Alevi toplumun özellikle de Kürt Aleviliğinin beslendiği ana kaynak noktalardandır. Ebusuud Efendi fetvalarında adı geçen ve hedef haline getirilen bir mekân, Alevi felsefesinin kendisini yoğun biçimde yeniden örgütlediği bir alandır.

Yine Alevi kültürel birikimi ve sosyal yapısının kırsaldan Maraş şehir merkezine doğru kaymasıyla birlikte, Alevilik şehirde ciddi ve hissedilir güç olmuştur. Bu gücün sol kimlikle birleşerek şehirde hâkim bir kimlik haline gelmeye başlaması sonucu, Maraş Katliamı bizzat devlet merkezinden örgütlendirilmiştir.

Aslında bugün geriye baktığımız zaman bulgular, belgeler, şahitlerin açıklaması, yaşanan durumu net bir şekilde ortaya koymuştur. Mahkeme sürecindeki iddianameler ve sonrası yaşananlar birebir katliamın nasıl uygulandığını bilinir kılmıştır. Katliamın sorumlularının devletin içerisinde organize edildiği, MİT’in katliamın içinde olduğu, sokaklarda bunun resminin MHP olarak görüldüğü bilinmektedir. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in ölümünden sonra kasasından çıkan belgeler, bunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bu anlamda katliamın kimler tarafından yapıldığı üzerinde yaşanan bir tartışma yok gibidir.

ÜLKEDEN KOPUŞ CİDDİ BİR TRAVMAYA DÖNÜŞMÜŞTÜ

Sonuçları itibariyle katliamın ciddi bir travmaya yol açtığı bilinmektedir. Maraş, Alevilerin, Kürtlerin solcuların yaşadığı bir bölge olmaktan çıkarılmıştır. Bugün artık Maraş’taki Alevilerin nüfusu yüzde 10’la ifade edilebilecek bir duruma gelmiştir. Katliam sonrası büyük bir göç yaşanmıştır. Türkiye metropollerine başlayan kaçış, 12 Eylül darbesiyle birlikte Avrupa’ya göçe dönüşmüştür.

Alevi nüfusunun neredeyse tamamı yurt dışına çıkmıştır. Ve yaşamlarını orada devam ettirmeye çalışmıştır. Ülkeden kopuş ciddi bir travmaya dönüşmüş, kimliksizleşme ciddi bir şekilde yaşatılmıştır. Acıların üstleri kapatılmaya çalışılmıştır. Kurtulanlar, sanki katledilenler kimliklerinden dolayı suçluymuş gibi bir psikoloji içerisinde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir; hâlâ da bu aşılamamıştır.

MARAŞLILAR KENDİLERİNİ, GEÇMİŞLERİNİ, TOPRAKLARINI ARIYOR

Yıllarca Alevi hareketi, sol hareket, Kürt hareketi Maraş’a girememiştir. Maraş’ın merkezi bir gericileşmeye mahkûm edilmiştir. Üzerinden 39 yıl geçmesine rağmen, Maraş’ta yaşananlar toplumun tüm kesimleri tarafından yeni bilinir hale geliyor. Şimdi “Maraş’ta bir katliam yaşandı” cümlesinin ötesinde, yaşananların insanların gözünde tekrar somut olarak görülür olduğu süreci yaşıyoruz. Bu, aslında Maraş’ın kendi kimliği ile yeniden buluşması durumudur.

Maraşlılar kendilerini, geçmişlerini, topraklarını arıyorlar. Tekrar atalarıyla, gelenek ve kültürleriyle birleşme isteği insanların bu sorunun çözülmesi yönünde yeni adımlar atmasına vesile oluyor.

Diğer katliamlardan farklı olarak Maraş Katliamı 39 yıl öncesine dayanır. Bu katliamın tanıkları günümüzde aramızda yaşıyorlar. Yüzlerce ölüden, 800-900 ciddi yaralanmadan bahsediyorlar; bunlar kayıtlara geçenler. Bir de kayıtlara geçmeyenler var. Tüm bunların mağdurları, yaşayan tanıkları aramızdalar. Buna rağmen Maraş Katliamı gerçek bir yüzleşmenin olmadığı bir katliam olarak önümüzde duruyor.

Bu katliamının sorumluları açık bir şekilde bilinmelerine rağmen, deşifre olmalarına rağmen bu kesimler yaşanılan ve yaşatılanlardan dolayı toplumdan özür dilememişlerdir. Yaptıkları katliam ve insanlık suçu üzerine konuşmamışlardır. Aksine yaşamışlıkların arkasında durmaktadırlar. Katliamı besleyen argümanları her gün tekrarlamaktadırlar. Her yıl Maraş Katliamı anmalarında devletin koyduğu tavır, yine orada yaşayan ülkücü, faşist çetelerin rahatça hareket edebilmesi, bu olayın yeterince tartışılıp mahkûm edilmediğini gösteriyor. Eğer böyle bir mahkûmiyet olsaydı, bugün Maraş’taki anmalar bu biçimiyle yasaklanmaz, saldırılara maruz kalınmazdı.

 MARAŞ 3K’DEN ARINDIRILMAK İSTEDİ

Maraş’ta yaşananlar, orada devletin Kürt, Alevi ve sol kimliğini hazmedememesi demektir. Zaten 12 Eylül’ün mimarları da 3K diye tabir ettikleri kesimlerin ortadan kaldırılması amacıyla iktidara geldiklerini söylüyorlardı. Bu aslında Maraş’ın kimliğinin ortadan kaldırılması, yok edilmesi anlamına geliyordu. 80 darbesi sonrasında Maraş’ta ve Maraş’ın köylerinde, ilçelerinde yaşatılanlar, bu kesimlerin Alevi toplumuna, dedelerine, pirlerine yapılanlar, köylerde tek tek insanlara yaşatılanlar düşmanlığın resmiydi. Maraş özelinde çok başarılı olduklarını da söyleyebiliriz. 3K dedikleri kesimleri çok hızlı bir biçimde uzaklaştırdılar Maraş’tan, arındırdılar. Ama dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Maraşlılar da kendi kimliklerini arama mücadelesine giriştiler.

Kürtçe konuşmak büyük bir direniştir Maraş’da. Yine Alevi kimliğine sahip çıkmak, cemlerde dara durabilmek büyük isyandır. Sosyal adalet, eşitlik için yürümek, etkinlikler düzenlemek büyük bir kahramanlıktır. Şimdilerde Maraş’ta bunun resmi çizilmeye başlanmıştır.

SOYKIRIM SUÇLARINDA ZAMAN AŞIMI YOKTUR

Maraş Katliamı uzak bir durum ve olgu değildir, 39 yıl önce yaşanmıştır, Maraş tanıkları günümüzde yaşamamaktadır. Kaldı ki; katliam gibi suçlarda zaman aşımı olamaz. Bu tanıkların desteğiyle iç ve uluslararası hukuku sonuna kadar zorlamak gerekiyor. Lahey Adalet Divanı’na kadar gidecek süreç başlatılmalıdır. Bunu yapmak herkesin boynunun borcudur. Tüm insanlığın borcudur, Alevilerin, Kürtlerin, sol ve sosyalistlerin, demokratların borcudur.

MEMLEKETİM MARAŞ-BİRÎNA RAŞ BELGESELİ BU ACIDAN ÇIKTI

Katillerin zafer kazanmış edasıyla sarmalandığı şehirde, yıllar katledilenlerin sessizliği ile geçti. “Maraş Katliamı en azından yaşayanların anlatımıyla kayıt altına alınmalı” dediğimizde tüm kapılar ardı ardına kapandı.

Katliamdan sonra ilk kez 2009’da Adana’da, 2010’da mağdurların Maraş merkezde anılması, suskunluğu yendi.

Cemo Doğan ve Deniz Osoy ile birlikte hazırladığımız belgeselin kayıtları onlarca tanıklığın şahitliğine dönüştü.

KAYNAK: https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/12/23/yalniz-olumun-kenti-maras/

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şükrü Yıldız

“Komünizm” gerekiyorsa onu da devlet getirir!

ŞÜKRÜ YILDIZ

Published

on

[responsivevoice_button voice=”Turkish Female” buttontext=”SESLİ DİNLEMEK İÇİN TIKLAYIN”]

Nazım Hikmet’i kovan,
Mustafa Suphi’yi boğan
Sait Kırmızıtoprak’ı katleden devlet
Gel zaman, git zaman “komünist” sevici oldu.

Eskiden Kamer Genç vardı. Severdim. Denk geldiğimizde atışırdık. Espirili adamdı. Her taşın altından çıkardı. Darbecilere „kafa tutar“ elinde fenerle gezerdi. Fakir bir Dersimli ailenin acıklı hikayesinden fışkırmış gibiydi. Deliydi. Arada çiçek sulamışlığı da vardı. Olsun, bence tek insani tarafıda oydu.

Dersim’de onu tanımayan, işi düşüpte çözemediği hiç kimse yoktu. Kimisi iş ister, kimisi tayin, kimisi mahkeme, kimisi de bağ bahçe meselesini çözmek için Kamer’e giderdi. Öyle ki; zorda kalmış devrimcilerin, yurtseverlerin, koministlerin yurtdışına kaçmalarına bile yardımcı olmuştu.

Çok insandı… Çok…

Bu insaniyetinin kaynağında 12 Eylül darbesi vardı. Darbecilerin aldıkların karşılığında dağıttıklarının paylaşımını Dersim’de Kamer’e havale etmişti. Kimliği 3K ile özdeş hale gelmiş merkezlerden biri de Dersim’di. Bu kimliğin devlet ile bütünleşmesini sağlayacak aracılara ihtiyaç vardı. Kamerler biçilmiş kaftandı. Her Dersimli gibi çok acılar içinden sıyrılıp gelmişlerdi. Ve Kamer mecliste 12 Eylül anayasasına  “hayır” diyecek 6 kişiden biriydi. Memlekete “kahraman“ lazımdı. Dersim’e kahraman lazımdı… Yüreğine su serpecek adam lazımdı…

Lazım olanı devlet yarattı. Soner Yalçın Kamer’i övdüğü yazısında notlamıştı „Darbenin gölgesindeki Danışma Meclisi’ndeki karşı çıkışları özellikle beş cuntacı generalden Nurettin Ersin’in tepkisini çekti. Danışma Meclisi’nden çıkartılması için üç defa Milli Güvenlik Konseyi’ne önerge getirdi. Danışma Meclisi’nden atamadılar“ (31 01 2016- Odatv)

Genceçik çocuklar, yaşları büyütülerek idam edilirken, atılamayacak kadar ağırlığı vardı.

Kısacası atılamayacak kadar devletindi.

Devlet, yarattığını sevdirerek Dersim’in 5 bin çocuğunu imam hatiplere götürdü. Kamer gidenleri tek tek öptü. Meclisin de meşruiyet karnesinde fakir bir Alevi Kürt çocuğu olarak zikredildi.

Bu devlet “Memlekete komünizm gerekiyorsa ve komünizm yararlı bir şeyse onu da biz getiririz, size ne oluyor” (Nevzat Tandoğan) diyen bir kafanın ürünüydü. 12 Eylülcülerin istediği, yaratığı muhalif tiplerden biride Kamer Genç idi.

Yaratıcılarına sadakat içinde öldü….

Ne Kürt ne Alevi…

Ne Solcu, ne sağcı…

Hak ile hakkikat taksiratını affetsin…

Boşalan yerine Hüseyin Aygün talip oldu. Fena bir aday değildi. Beceremedi. Halen büyük lafların arkasındaki hiçlikte dolanıyor. Ben buradayım beni görün diyor, diyor demesine ama reisin yandaşları “Komünisti” sevdi.

Miras kavgasında ilk sıraya oturdu. Nede olsa Kamerin solunun solunda olmakla yetinmedi, kuralı, çekilişli, hediyeli “Komünist” oldu. Bal, kaymak, fasulye nohut oldu. Hem kalbe hem mideye ehemiyetli bir dokunuşla “resmimiz” oldu.

Yetmedi, yandaş medyadan alınmış patantiyle marka oldu. “Komünist Başkan”

Biz bu oynu çok sevdik.

Yalanın, talanın ve katliamın gölgesinde demokrasicilik oynayan partilerin hikayesinden beslendik.

Deniz‘i, Mahir‘i, İbo’yu, Mazlum‘u salona sokup biz halay çekerken bir baktık ki kendisine “Tük Solu” diyen dergilerin kapağına malzeme olmuşuz.

Yılların fedakarlıkla örülmüş sosyalist mücadelenin kazanımlarının böylesine pervasızca harcanmasına bizler ses çıkarmadıkça, değerlerimizin hızla talan edildiğini gördük.

Emperyalistlerin sosyalizmin toplum üstündeki etkilerini minimize etmek için gündemine aldığı „sosyal devlet projeleri“,  „komünizm“ diye yeniden üretilerek pazara sürüldü. Maksist bakış açısının içi boşaltırılmaya çalışılarak, emperyalistlerin açtığı alan ve popüler siyasetin imkanlarıyla saldırılar yeni bir boyut kazandı.

Devleti şirket olarak algılayan zihniyetin egemen olduğu bir ülkede, sosyalizm adına şirketleşme mantığının bizdeki resmi, AKP’nin atadığı kayuma elinde bal sepeti ile poz veren „kominist“ başkan olu verdi.

Bu durum leş pazarında „kapital“ olan bir mantığın derinliğinden olsa gerek. Devletin derinliklerinden beslenip „terör“ örgütleriyle ilişkisi olmayan bir temizlikte kendisini ifade etmekte.

Sömürgeci devletin politikalarını meşru gösteren yaklaşımı, sol söylemlerle sunmak suretiyle toplumsal tepkiyi kendisinde barajlayan tavırı „dost“ diye algılamak, okumak mümkün değildir. Komünist değerlerin pazarda meta haline getirilmesinin dışında ahlaki duruş biçimini de dejenere eden yaklaşımlarıda, toplumun içinde bulunduğuı durumla izaha kalkışmak işin başka bir boyutunu örgütlemektedir. Makarna, kömür ve nohut hikayesinin içinde, sol, sosyalist değerlerin telefuz edilmesi başkaca bir ayıptır.

Onun içindir ki; Dersim tabelası indirilmiş şehirde, seçimlerde „Tunceli-Dersim belediyesine“ adayım  açıklaması yapmanın rahatlığı içinde olabiliyor. AKP medyasının kollarında, dallarında sevgiyle haber ediliyor.

Radikal muhalefete karşı,”Komünist” başkanın söylediği şey “teröristlerle ilişkisi olmayan” alternatifler üretilmiş oluyor.

 

Continue Reading

Şükrü Yıldız

Songül Tunçdemir “yalnız değilmiş”

ŞÜKRÜ YILDIZ

Published

on

Alevi hareketinde uzun yıllardır emek veren Songül gözaltına alınarak, Malatya’ya gönderilmiş. Haber ajanslara düştüğünden beridir bakıyorum; “Aleviler, yıllarını emeğini, işini, aşını Alevilere hizmet için vermiş bir arkadaşa nasıl sahip çıkacak” diye.

Tek tek yöneticilerin sayfalarını taradım sosyal medyada.

Başkanların!

Yöneticilerin!

Adımıza karar verenlerin.

Şimdiye kadar ses, seda yok.

Olanında içi de, dışı da boş…

Söylemekte sakınca yok, içi ve dışı boş olanın varlığı da boş!…

Sevdiğim bir dostum var, arada tartışmalar çığırından çıkınca sorardı “Fatih İstanbul’u kuşatırken kiliseler neyi tartışıyordu?” diye. “İstanbul kuşatma altındayken İstanbul’daki kiliselerde ‘Melekler, erkek mi, kadın mı’ tartışması yapılıyormuş” derdi.

Sosyal medayada bazı Alevi gruplarına, whatsapp gruplarına baktım. En ‘akıllıları’ “Söngül Tunçdemir gözaltına alındı” haber paylaşımından sonra “Kuran’da Hızır var mı yok mu” tartışması yapıyor.

“Melekler erkek mi kadın mı” tartışması yapanların nesli İstanbul’da tükenmek üzere. Birkaç yüz bin Ermeni ve Rum kaldı. Aleviler yok edilirken, Alevilik neyin neresinde diye bir birini yiyenlere hatırlatmak gerekir ki;

Hızır Kuran’da olsa ne olur, olmasa ne olur.

Ha diyelim ki Hızır Kuran’da var, Songüllere, Zeyneplere, Velilere…  Ne hayrınız oldu!

Ha diyelim ki yok, yine Songüllere, Zeyneplere, Velilere…  Ne yardımınız dokundu!

Uzun zamandan beridir, devlet ve iktidar kendince suçlar üreterek Alevileri hedef almakta, kurum yönetici ve üyelerini tutuklayarak Alevilere gözdağı vermektedir. Suni gündemler etrafında Alevileri bir biriyle tokuşturmakta, ayrılıkların derinleştirilmesi için her fırsatı kullanılmakta.

TV10’nun hiçbir hukuki gerekçe olmaksızın kapatılmasıyla başlayan süreç, YOL TV’nin yayınlarının devre dışı bırakılması, PSAKD yöneticilerinin tutuklanmasıyla devam etti. Birçok yerde de Alevi kurum temsilcileri uydurma gerekçelerle gözaltına alınırken en son Songül’e ve PSAKD Antalya şube yöneticisi Gürbüz Deniz  kadar geldi.

“Ağacın içindeki kurtlarda buna çanak tutmakta.”

Utanmazlık ve ahlaksızlık “Kayum hızırdır” diyecek kadar alenileşmekte, artık asimilasyon kelimesi, izahata yetmemekte.

Yarın kimlerin hedef haline getirileceği ise bilinmemekte.

Zeynep Yıldırım’ın annesinin nöbeti cemevinde devam ediyor Kezban Bektaş kızının değil, cemevine saldırıp yakanların tutuklanması gerektiğini söylüyor. Kim dinliyor!

Alevileri kurumları duyuyorlar mı?

Merak etme hakkımı kullanarak soruyorum; neyi, kimi, niye bekliyorsunuz.

Continue Reading

Şükrü Yıldız

Arif Sağ’a MESAM operasyonu Alevilere yapılmış saldırıdır!

ŞÜKRÜ YILDIZ

Published

on

„MESAM’da Bakanlık tarafından tartışmalı şekilde görevden alınan Arif Sağ ekibinin tasfiyesi başladı.“ (Cumhuriyet Gazetesi 7 Mayıs 2018)

Geçtiğimiz günlerde bazı medya kuruluşları haberlerinin arasına kısaca bunu da sıkıştırdı. Haber özeti bu kadarcık bir cümleden oluşuyor. Alevilerin tarihi olarak sözlü bir kültürden gelenekten geldiğini varsayarsak, onunda ellerinden alınmak istendiğini gösteren bir durum ortaya çıkmış oluyor.

Alevilerin binlerce yıllık değerleri, nefesleri, deyişleri, ninnileri, ağıtları yezitten kalma zerzevata peşkeş çekilsin diye operasyon yapılıyor. Tahammülsüzlüğün sınırı artık aleni gasp ve talana başlıyor.

“Tasfiye ediliyorlar” diyor medya, Arif Sağ’ın başkanlığında seçilmiş olan MESAM yönetimi için.

Önce kayyum atanıyor. Kürt illerinde belediyelere yaptıklarını uyguluyor. Seçilmişlere el çektiriyor. Atanmışlar sonsuz yetkilerle donatılarak geliyor. Her birinin görevi bulunduğu yerde demokrasiyi katletmek oluyor. Sonrası malum. Çalışanlar, kurum emekçileri ve kurumu var edenlere işten el çektiriliyor. Atama kurullar oluşturuluyor ve o kurullar eliyle yeni yeni adamlar türetiliyor. Üretilen adamlar kurumun sahipleri tarafından yeniden alınmasın diye herkesi suçlular kategorisine ekleyip, suç mekanizması üretiyor.

İnsana dair ne varsa ayaklar altına alınıyor.

Utanmadan birileri “devlet görev vermiş yok diyemem” diyor. Devlet memuru “sanatçı” oluyor. Emeğiyle iş yapamayanlar siyasi iktidarın kollarının altında Alevilere operasyon çekiyor. Feriştahına kadar ahlaksızlaşıyor.

Gelecekte Alevilere biçilen rol MESAM operasyonu oluyor.

MESAM niye önemli oluyor; çünkü müzik demek Alevilik demek oluyor. Alevilerin bugüne kadar kendilerini en güçlü hissettirebildikleri alan oluyor. O alanın örgütlendirilmesi hayati bir durum olarak Alevilerin önünde duruyor. Tüm haksızlıklara, yanlışlara rağmen yüzlerce alevi âşık, ozan ve derlemecinin buluştuğu, bezende varlığıyla güç aldıkları kurumları oluyor.

Görünen o ki Alevi kurum ve kuruluşları bunun yeterince farkında değil. Nasıl ki bu topraklarda Alevi kökenli hâkim, savcı, asker vali, kaymakam vs… bırakmadıkları gibi, şimdi de Alevilerin olmazsa olmazı olan müzik alanında da kimseyi bırakmak istemiyorlar.

Alevi sazının yerini çamur müziğin telleri arasında yok etmek istiyorlar. Alevileri bugüne taşımış olan telini koparmak yaşamı tüm alanlarda kendisine mahkûm etmek derdine düşmüş bulunuyorlar.

Pir sultanlara yaptıramadıklarını, bugün onların torunlarına yaptırmak suretiyle tarihten intikam almak istiyorlar. Şah demeyen deyiş ve nefesler eşliğinde saraya meze yapılmak isteniyor Alevi müziği. Notalar artık yezit diye inliyor….

Alevi kurumlarının bu durum karşısındaki sessizliği ise kabul edilir gibi değil. Sanki dünyanın başka bir yerinde, kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir meseleymiş gibi bakıyorlar. Olayı şahsileştirip, kişiler üzerinden yâda menfaatler üzerinde okuyacak kadar gerçekliğin dışına savrulmuş olarak duruyorlar.

Alevilerin olmazsa olmazlarının derlenip toparlandığı ve bizim sanatçılarımızın adıyla yâd edilen kurumlardan biri sadece Alevi oldukları için, sisteme muhalif durdukları için, bazı davetlere icap etmedikleri için cezalandırılıp, el konuyor. Alevilerin servetine el konuyor, Alevi Kurumlarında açıklama dahi yok.

Eğer Alevi değerleri sahiplenilip korunmayacaksa, Alevi Kurumları ne işe yarayacaklar. Dernek, vakıf, federasyon başkanı olma kavgasının bir bölümünü Alevi değerlerinin korunmasına verilmesi artık elzem olmuştur.

Bilmek lazım ki bu değerler bir bir elimizden alınırken başkanlığını yapacağınız bir kurumda kalmayacaktır.

Onun için bir an önce MESAM başta olmak üzere Alevilerin tasfiye edildiği tüm alanlara müdahale edilerek Alevi hassasiyeti kamuoyuna hissettirilmelidir.

Tarihin derinliklerinde gelen atalarımızın curaları, sazları ile bezenmiş olan demimizin hakkı verilmelidir.

Dara durulmalıdır aşk ile….

 

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI