Connect with us

.

GÜNCEL HABERLER

‘Ekonomide 2017 hesapları tutmadı, 2018’de risk büyük’

AleviNet

Published

on

Demokrasi ve hukuk açığı, dış politikada gerilim, içte ve dışta herkesle kavga siyaseti ve yönetimde keyfiliğin damgasını vurduğu 2017 yılında, ekonomide kötüye gidiş hızlandı; AKP’nin başlangıçta açıkladığı tüm makro ekonomik hedefler saptı.

 Primini devletin üstlendiği çırak, stajyer ve kursiyerlerle kâğıt üstünde sağlanan suni ve geçici istihdam artışı ile pompalanan kamu kaynaklarıyla fiktif biçimde yaratılan kerameti kendinden menkul büyüme rekoru, ekonomide kötüye gidişe perde yapıldı.

 Yüksek borçluluk-aşırı dış kaynağa bağımlılık kıskacındaki Türkiye ekonomisinde 2017 yılı, dış politika ve iç siyasette artan gerilimlerin yansıması ile döviz girişlerinin yavaşlaması, buna bağlı olarak kurlarda hızlı yükseliş, yoksulluk ve işsizlikte artış, enflasyonun ivme kazanması, piyasalarda daralma gibi olumsuz gelişmelerle, ekonomide son yılların en kötü tablolarından birini ortaya çıkardı.

 Hükümetin, makro ekonomik göstergelere ilişkin başlangıçta öngördüğü hedeflerde ciddi sapmalar yaşandı. Çift haneli enflasyon, işsizlik ve faiz; büyüyen dış ticaret açığı, cari açık ve bütçe açıkları dolayısıyla 2017, ekonomide bozulmanın arttığı bir yıl oldu. Artan belirsizlik ve güven kaybı nedeniyle özellikle yılın sonuna doğru piyasalarda daralma, paranın dönmemesi, karşılıksız çek ve protestolu senetlerde artış, kapanan dükkan, mağaza ve işyerlerinde artış yaşanırken; istihdamda kalıcı olmayan kurgu yöntemlerle kağıt üzerinde sağlanan artış ve piyasaya pompalanan rekor hacimdeki kamu kaynakları ve özellikle 3. çeyrekte kırılan suni büyüme rekoru ile ekonomide kötüye gidiş perdelenmeye çalışıldı.

 Hükümetin, makro ekonomik göstergelere ilişkin öngördüğü 2017 hedefleri ve gerçekleşmeleri karşılaştırdığımızda, şu tabloya tanık oluyoruz:

 1- ENFLASYON HIZLANDI

 2017 Programında Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) bazında yıl sonu enflasyonu yüzde 6,5 olarak öngörülmüştü. Aylar itibariyle genelde çift haneli seyreden enflasyon Eylül sonu itibariyle yıllık bazda %11,2 olurken bu tarihlerde hazırlanan ve Ekim’de yayınlanan 2018-2020 Orta Vadeli Program’da (OVP) 2017 enflasyonu için yüzde 9,5’lik gerçekleşme tahmini yapıldı. Ancak enflasyon, kur kaynaklı maliyet artışlarının etkisiyle izleyen dönemde de yükselişi sürdürerek, Kasım sonu itibariyle yıllık bazda yüzde 12.98’e kadar yükseldi. Hükümetin 2017 yılı için belirlediği enflasyon hedefinin, yılın tümünde açık farkla sapma kaydedeceği netleşti.

 Yıllık tüketici fiyat artışının yüzde 13’e dayanırken, aynı tarih itibariyle Yurt içi Üretici Fiyat Endeksi’ndeki (Yİ-ÜFE) yıllık artışın yüzde 17,3 olması ise özellikle kurdaki yükselişe bağlı maliyet enflasyonunun henüz çarşı pazara tam yansımadığını gösteriyor. Yıllık bazda toptan fiyatlarla tüketici enflasyonu arasında, talepte canlanma durumunda hızla piyasaya yansıyacak 4 puanın üzerinde bir makas bulunuyor.

2- ÇİFT HANELİ İŞSİZLİK YAPIŞTI

2017 yılı için başlangıçta %10,2 öngörülen işsizlik oranı, son OVP ile %10,8’e revize edildi. En son açıklanan veriye göre ise Eylül 2017 dönemi itibariyle işsizlik oranı %10,6. TÜİK’e göre ülke genelinde toplam istihdam, son bir yılda 1 milyon 233 bin kişilik bir artışla 28 milyon 797 bine çıkarken, işsizlerin sayısı ise 104 bin kişi azalarak 3 milyon 419 bine geriledi.

 İstihdam artışı yanıltıcı!

SGK’nın aynı döneme ait verileri ise son bir yılda istihdamda yaşanan artışın sadece 734 bin 340’ının zorunlu sigortalı işçilerden, 1 milyon 157 bin 886’sının çırak, stajyer ve kursiyerlerden kaynaklandığını gösteriyor. Çırak, stajyer ve kursiyerlerin Eylül 2016 döneminde sadece 344 bin 80 kişi olan sayısı; Eylül 2017 döneminde 1 milyon 501 bin 966’ya çıktı. Buna göre övünülen istihdam artışı büyük oranda, işverenlere yönelik istihdam teşvik ve destekleri kapsamında “İş başında eğitim”, “İşe almak sizden, sigortası bizden” gibi kampanyalarından yararlanan işverenlerin, ucuz iş gücü olarak doldurduğu çırak, stajyer ve kursiyerlerden kaynaklanıyor. Üstelik zorunlu sigortalı sayısındaki artışta da bu geçici uygulamanın payı bulunuyor. Geçici desteklerle sağlanan arızi istihdam artışının kalıcılığı kuşku yaratıyor. Bu yolla yaratılan ek istihdamın ne kadarının istihdamda kalıp, ne kadarının işsizler ordusuna eklemleneceği belirsiz. Öte yandan emek çevrelerinden, iş başında eğitim adı altında çırak, stajyer ve kursiyerlerin ucuz işgücü deposu olarak kullanıldığı eleştirileri geliyor. 24-48 ay gibi sürelerle uygulanan istihdam teşvik ve desteklerinin sağladığı geçici ve yapay istihdam artışına rağmen işsizlik oranının yılı çift haneli düzeylerde kapayacağı görülüyor.

 Gerçek işsiz sayısı 6 milyon

Öte yandan TÜİK’in dar tanımlı resmi işsiz sayısına, iş aramayıp iş başı yapmaya hazır 1 milyon 444 bin, iş bulma umudu olmayan 609 bin, zamana bağlı eksik istihdamda sayılan 356 bin ve mevsimlik çalışabilen 68 bin kişi de dahil edildiğinde geniş tanımlı (gerçek) işsiz sayısı 5 milyon 896 bin kişiye çıkıyor. 60 milyonu aşan çalışma çağındaki nüfusun 27 milyon 861 bini iş gücü dışında yer alırken, dar tanımlı iş gücü göstergelerine göre bile genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 20’yi, ne eğitimde ne işte olan gençlerin oranı ise yüzde 26,1’i buluyor.

 3- BÜYÜME YANILSAMASI

 2017 yılı gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) büyüme, yıllık Programda yüzde 4,4 olarak hedeflenmişti. Ancak 2016 yılının 3. çeyreğindeki daralma sonrası ekonomide başlayan yavaşlamayı önlemek için, 2017 yılında inşaat, beyaz eşya ve mobilya sektörlerine yönelik vergi indirimlerinin yanı sıra asıl olarak işletmelerin Kredi Garanti Fonu (KGF) kaynakları ile fonlanması, hormonlu bir büyümeyi tetikledi. KGF’den girişimcilere 200 milyar liranın üzerinde kredi dağıtılırken Hazine tarafından buna 178 milyar lira kefalet verdi. Alınan bu önlemlerin etkisiyle yılın ilk çeyreğinde yüzde 5,3, ikinci çeyreğinde yüzde 5.4’lük büyümeler kaydedildi. Devletçe bol kepçe dağıtılan, KGF kaynaklarıyla yaratılan parasal genişlemenin büyüme üzerindeki etkisi asıl 3. çeyrekte kendini gösterdi. Ancak bu kaynaklar, üretim ve yatırımdan çok, işletmelerin borç kapama ve kişisel harcamalarına gitti. Piyasaya pompalanan kamu kaynaklarıyla yaratılan genişleme, yüzde 0,8’lik küçülme yaşanan 2016’nın aynı çeyreğinin baz etkisiyle birleşince, 2017’nin 3. çeyreğinde yüzde 11,1’le rekor büyüme yanılsaması yaşandı. Diğer tüm makro göstergeler daralan bir ekonomiye işaret ederken; KGF fonları, kamu tüketim ve yatırımları ve inşaat yatırımına dayalı kâğıt üzerinde elde edilen bu büyüme, “hormonlu” ve “balon” niteliğindedir.

 Gerçekte yavaşlama eğilimi var

 TÜİK’in “mevsimsel etkilerden ve takvim etkilerinden arındırılmış” verilerine bakıldığında ise baz etkisiz GSYH büyümesinin son dört çeyrekte sırasıyla yüzde 4.9, yüzde 1.6, yüzde 2.2 ve yüzde 1.2 olduğu, yani cila silinince, ekonominin aslında yavaşladığı görülüyor. Dolayısıyla kâğıt üzerindeki 2017’nin 3. çeyrek performansı istatistiksel olarak abartılı bir yanılsamayı içeriyor. Söz konusu suni etkilerle 2017 yıllık büyüme oranının da yüzde 7 civarında çıkacağı, ancak ekonomide şu an istatistiklere yansımayan yavaşlamanın 2018’de rakamlara net biçimde yansıyacağı görülüyor.

 4- KUR HEDEFİNDE BÜYÜK SAPMA

 Yıllık plan ve programlarda, açıkça belirtilen bir kur hedefi olmamakla birlikte TL ve dolar cinsi milli gelir büyüklüklerinin karşılaştırmasıyla anlaşılan yıllık ortalama kur tahmininin ise ciddi biçimde saptığı görülüyor. Programda başlangıçta cari fiyatla 2017 GSYH’si 2 trilyon 404,1 milyar TL (756,3 milyar dolar), buna göre yıllık ortalama dolar kuru 3,18 TL olarak öngörülmüştü. TÜİK’in milli gelir hesaplama yöntemini değiştirerek “Zincirleme Hacim Endeksi” esasına geçişi, tüm GSYH verilerini dramatik biçimde farklılaştırdı. Yeni programda 2017 GSYH gerçekleşme tahmini 3 trilyon 35,5 milyar TL (847 milyar dolar) olarak yapıldı. Buna göre beklenen yıllık ortalama dolar kuru 3,58 TL.

 Ancak 22 Aralık itibariyle cari dolar kuru 3,82 TL dolayında ve yılbaşından bu tarihe kadar olan dönemin ortalama kuru 3,65 TL. Noel tatili dolayısıyla Batı piyasaları kapalı olmakla birlikte genel eğilimi yükseliş yönünde olan doların, son haftada yatay seyredebileceği öngörülüyor. Her halükarda yılın başında yapılan ortalama dolar kuru tahmini ve sonradan öngörülen gerçekleşme tahminlerinin tutmayacağı şimdiden belli oldu. Bu durum aynı zamanda yılın tümünde öngörülen TL cinsinden GSYH hedefi tutsa bile 847 milyar dolarlık GSYH ve kişi başına 10.579 dolarlık kişi başına milli gelir hedefinin de tutmayacağını gösteriyor.

 5- BÜTÇEDE BÜYÜK AÇIK

 2017’nin tümünde bütçede 598,3 milyar TL gelir, 645,1 milyar TL harcama ile 46,9 milyar liralık bütçe açığı öngörülmüştü. Yılın ilk 11 ayına ilişkin verilere göre bütçe gelirleri yüzde 13 artarak 574,6 milyar TL, bütçe giderleri yüzde 17,7 artarak 601,1 milyar TL ve bütçe açığı 26,5 milyar lira olarak gerçekleşti. 2016’nın aynı dönemine göre bütçe açığı yüzde 56,5 büyüdü. Bütçe gelirlerinin en büyük bölümünü oluşturan vergi gelirleri 11 ayda önceki yılın eş dönemine göre yüzde 16,7 artarak 489,3 milyar lira oldu. Gider hanesinde ise faiz giderleri yüzde 14,2 artışla 55,3 milyar lira olurken, faiz dışı harcamalar yüzde 18,1’le toplamdakinden daha yüksek oranlı bir büyüme ile 545,8 milyar liraya ulaştı. Harcamaların büyük bölümünün son ayda hesaplara yansıması nedeniyle Aralık’ta beklenen yüksek tutarlı açıkla birlikte, yıllık açığının hedefin üzerine çıkabileceği görülüyor.

 6- DIŞ TİCARET VE CARİ AÇIK HEDEFLERİ DE ŞAŞTI

 2017 yılı için 153,3 milyar dolar ihracat, 214 milyar dolar ithalat hedeflenmiş, yıllık dış ticaret açığı 60,7 milyar dolar olarak öngörülmüştü. Ocak-Ekim 2017 döneminde ihracat 129 milyar, ithalat 190,2 milyar ve dış ticaret açığı 61,2 milyar dolar olarak gerçekleşti. 2016’nın aynı dönemine göre ihracat yüzde 10,3, ithalat yüzde 16,5 arttı ve bunun sonucunda dış ticaret açığı yüzde 32,1 büyüdü.

 Önceki yılın ilk on ayında yüzde 71,6 olan ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 67,8’e geriledi. Yıllık bazda 31,8 milyar öngörülen yıllık cari açık da Ekim sonu itibariyle 41,9 milyar dolarla rekor bir düzeye ulaştı. 2017’de dış ticaret ve cari işlemler açıklarının, hedefe göre büyük sapmalar gösterdiği yıl bitmeden belli oldu.

 7- Kur artışı ihracatı artırmak yerine baskılıyor…

Bir ülkenin parasının değer yitirmesi, normalde ihraç ürünlerini dış pazarlarda ucuzlatarak ihracatını artırıcı, ithalatını baskılayıcı etki yaparken, Türkiye ekonomisinde ise bunun tam tersi bir süreç ortaya çıkıyor. Bu durum, üretimde aşırı düzeyde ithal girdiye bağımlı olunmasından kaynaklanıyor. TL’deki değer kaybı, büyük bölümü ithal olan üretim girdilerini pahalandırarak, ihraç ürünlerimizin birim maliyetlerini yükseltiyor. Bu gelişme de ihracatçımızın dış pazarlarda rekabet gücünü kırıyor.

 Makro ekonomik hedefler neydi?

8- YABANCI, YATIRIMI KISTI

2017 yılında artan belirsizlik ve azalan güvenin etkisiyle Türkiye’ye doğrudan uluslararası yatırım girişleri gerilemeye devam etti. İlk 10 aylık verilere göre ülkeye bu dönemde 5,4 milyar dolarlık bir yatırım girişi olurken, tasfiyeler yoluyla geri götürülen sermaye geçen yılın eş dönemine göre yüzde 195,2’lik rekor artışla 1,8 milyar dolara ulaştı. Böylece net yatırım sermayesi girişi 3,6 milyar dolarla önceki yılın yüzde 17,1 altında kaldı. Yabancı sermayeli şirketlerin dış ortaklarından 489 milyon dolarlık kredi kullanması ve yabancıların Türkiye’de 4,2 milyar dolarlık gayrimenkul almasına rağmen, toplamda net doğrudan yatırım girişi yüzde 16,9 düşüşle 8,3 milyar dolara geriledi.

 9- DIŞ BORÇ STOKU BÜYÜDÜ

 Türkiye’nin toplam dış borç stokuna ilişkin en son açıklanan veri Haziran 2017 sonu itibariyle. Buna göre brüt dış borç stoku son bir yılda net 12,7 milyar dolar büyüyerek 432.4 milyar dolara ulaştı. Son bir yılda kamu sektörünün dış borcu 8,1 milyar, özel sektörün 4,9 milyar dolar net artış gösterdi. Bir yıl önce yüzde 49 olan toplam dış borcun GSYH’ye oranı, yüzde 51,8’e yükseldi.

 Dış borçta kur farkı yükü 126 milyar TL…

Kurdaki hızlı artış, dış borçların Türk parası cinsi karşılığını rekor düzeyde büyüttü. Yılın ilk yarısında toplam dış borç stoku dolar cinsinden 27,9 milyar dolar artarken, (Haziran sonundaki stokun sabit kaldığını varsaysak bile), 22 Aralık itibariyle bu borcun Türk parası karşılığında 224,4 milyar liralık artış gerçekleşti. Türk parası cinsinden artışın 126,3 milyar liralık bölümü, yılbaşından 22 Aralık’a kadar olan dönemde dolarda yaşanan 29 kuruşluk artıştan kaynaklandı. Haziran sonu itibariyle 432,4 milyar dolar olan dış borcun 22 Aralık kuru ile 1 trilyon 647,8 milyar liraya denk gelen Türk parası karşılığı, kur yılın başındaki düzeyinde kalsaydı 1 trilyon 521,5 milyar TL olacaktı.

 EKONOMİDE 2017’YE DAMGA VURAN BAZI GELİŞMELER

– 2016 sonunda %10,63 olan “gösterge faiz”, 22 Aralık 2017 itibariyle %13,40 düzeyinde gerçekleşti.

– Yılbaşından 22 Aralık’a kadar olan dönemde dolar TL’ye karşı yüzde 8,4 değerlenerek 3,8113 TL’ye; Euro % 21,8 artış 4,5171 TL’ye çıktı.

– 1 Ocak-22 Aralık arasında altının gramı yüzde 20 artışla 156,45 TL’ye, çeyrek altın yüzde 19,1 artışla 256,54, Cumhuriyet altını yüzde 19,5 artışla 1.050,26 liraya çıktı.

– Yılbaşından 18 Aralık’a kadar olan dönemde benzinin litresi yüzde 7,7 artışla 5,57 TL’ye, mazotun yüzde 10,3 artışla 5,05 TL oldu.

– Yılın ilk 11 ayında kapanan şirket sayısı geçen yıla göre yüzde 26 artışla 10 bin 371’e ulaştı.

-Ocak-Kasım döneminde 68.136 esnaf ve sanatkâr sicil terkini yaparak faaliyetine son verdi, 19.075’i de mesleki terkin yoluna gitti.

– Tüketicilerin bankalara olan bireysel kredi ve kredi kartı borçlarının toplam tutarı ilk 10 ayda 58,3 milyar lira artarak 506,9 milyar liraya ulaştı.

– Yılın ilk 10 ayında, 632 bin 206’sı bireysel kredi; 762 bin 60’ı de bireysel kredi kartı borcundan dolayı; toplam 1 milyon 118 bin 91 kişi yasal takibe düştü.

– Ekim 2017 itibariyle bireysel kredi borcunu ödememiş kişilerden borcu devam edenlerin sayısı 2 milyon 45 bin 830, bireysel kredi kartı borcunu ödememiş olanlardan borcu devam edenler de 2 milyon 249 bin 595 kişi.

– Bankaların TBB Risk Merkezi’ne bildirdiği batık kredi tutarı Ekim 2017 sonu itibariyle 19,7 milyarı bireysel krediler olmak üzere toplam 67,9 milyar liraya ulaştı.

– İlk 11 ayda 11,5 milyar TL tutarlı 862 bin 411 senet protestoya uğradı.

– Aynı dönemde bankalara ibraz edilen toplam 18,8 milyar TL tutarlı 412 bin 946 adet çek için “karşılıksız işlemi” yapıldı.

2018’DE KRİZ RİSKİ!..OHAL DEVAM EDERSE 2018 YILI 2017’Yİ ARATIR

Dünya ile ilişkilerde yaşanan sorunlar, iç ve dış gerilimin dozunun giderek artması, 2018 yılında ekonomiye ilişkin riskleri de büyütüyor. Kurlar, enflasyon, cari açık, işsizlikte artış eğilimi; büyümede sert fren beklentisi ve dış borcu çevirmeyle ilgili kaygılar, temerrüt riski ekonomide 2018’e ilişkin olumsuz bekleyişlerin başında geliyor.

 Türkiye’nin gelecek bir yıl içinde 144,5 milyar doları özel sektör, 24.9 milyar doları kamu, 703 milyon doları da Merkez Bankası’nca olmak üzere Türkiye’nin toplam 170,1 milyar dolar dış borç geri ödemesi yapması gerekiyor. Özel sektörün ödeyeceği tutarın 83,7 milyarı bankalar vd. finans kuruluşları, 60,8 milyar doları ise doğrudan reel sektör firmalarına ait. Buna göre cari açık finansmanı ile birlikte gelecek bir yıl içinde Türkiye’nin en az 210 milyar dolar taze döviz bulması gerekiyor.

 Fed politikaları Türkiye’yi zorlayacak!

Amerikan Merkez Bankası FED’in 2008-2009 krizini aşmak için mali sistemini 10 trilyon dolar fonlamıştı. Bu fonların büyük bölümü, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişen ülkelere aktı. Ancak Türkiye, bu likidite bolluğunda gelen kaynakları yatırıma, yüksek teknolojiye yönlendiremedi, bunun yerine bireyleri borçla tüketime özendirdi. Şimdi ise ekonomisindeki düzelme algısıyla Fed, bilanço küçülterek parasal sıkılaştırmaya gitmeye hazırlanıyor. Buna göre 2018’de 3-4 faiz artırımı öngören Fed, daha önce küresel piyasalara akıttığı kaynağın 2 trilyon lirasını önümüzdeki 4 yılda geri çekmeyi planlıyor. 2018 yılında çekilmesi öngörülen tutar ise 420 milyar dolar.

Türkiye’nin ise borçlarını ve cari işlemler dengesini çevirebilmek, yatırım ve tüketimini finanse edebilmek için aşırı derecede dış kaynağa ihtiyacı var. ABD’de, geçmişte uygulanan İran ambargosunu delme ve uluslararası mali suç iddialarına konu dava odağında yaşanan ve “Türkiye’yi köşeye sıkıştırma” olarak nitelendirilen sürecin, 2018’de nasıl bir noktaya evrileceği merak ediliyor. Bu temelde yaşanacak dış politika kriz ve Türkiye ile ilgili eksen değişikliği tartışmaları ve diğer jeopolitik risklerin yol açtığı gerilim ve belirsizlikler bir yana, tek başına yeni Fed politikaları Türkiye için dövizin tümden kıtlaşması ve 2018’ün ekonomide zor bir yıl olması anlamına geliyor. Zarrab davası kapsamında Türk bankalarına yönelik “ambargoyu delme” tazminatı ve uluslararası fon transfer sisteminden çıkarma gibi yaptırımlar ise Türkiye ekonomisine büyük darbe indirebilecek nitelikte.

 Bu gelişmeler bize 2018’de;

– Dış kaynak girişlerinin azalacağı hatta net çıkış yaşanacağı

– Döviz kurlarında yükselişin süreceği,

– Dış borç çevirmede maliyetlerin artacağı, temerrüt riskinin büyüyeceği,

– Özellikle net döviz pozisyon açığı 212 milyar dolara ulaşan reel sektör firmalarının kur farkı yükü ile zorda kalabileceği, bir iflas dalgası yaşanabileceği,

– Faiz, enflasyon, işsizlik, iç ve dış açıkların hızla büyüyeceğini gösteriyor.

2017’deki büyümeyi tetikleyen teşviklerin tüketilmesi nedeniyle, ekonomide yavaşlamanın istatistiklere yansıyacağı 2018 yılında bizi “düşük büyüme” bekliyor. Yıllık büyüme oranının yüzde 3’lerde kalacağı görülüyor. Olası bir erken seçim durumunda ise mali disiplinde bozulma artacak.

 SORUN EKONOMİK OLMAKTAN ÇOK SİYASİDİR!..

 Dış çevrelerde IMF ve Dünya Bankası’nın Türkiye’ye yeniden kredi vermesi ‘‘büyük kumar’’ olarak nitelendiriliyor, Türkiye’nin borcunu ödeyememesi olasılığından söz ediliyor ve bunun ABD ve Avrupa için önemli bir müttefik olan Türkiye’yi istikrarsızlığa iteceği yorumları yapıyor. Türkiye ekonomisinde olası kötüye gidişin ana nedeninin, ekonomik olmaktan öte siyasi olacağına işaret ediliyor. Dolayısıyla, ekonomik alanda yapısal reformlarla halka iş ve aş yaratacak sermaye girişleri ve yatırımların önünü açacak iklimin yeniden yaratılması; öncelikle dış politikada gerilimin düşmesi, siyasal alanda istikrar ve sosyal barışın tesisine bağlı bulunuyor.

 Bu bağlamda;

 Devleti yönetenler içeride ve dışarıda herkesle kavga, gerilim politikasından vazgeçmelidir!..

Türkiye’nin; demokrasiden uzaklaşma, hukuk devletini, güçler ayrılığını ortadan kaldırma ve totalitarizm/keyfi tek adam yönetimi görüntüsü veren politika ve uygulamalardan derhal vazgeçip, siyasi istikrarı ve iç barışı, küresel alanda güveni sağlaması gerekiyor.

Bir yandan gazeteciler başta haksız gözaltı ve tutuklulukların devam etmesi, diğer yandan suça bulaşmış devlet yöneticilerini aklama girişimleri, toplumda adalet duygusunu ve dışarıda ülkemizin imajını bozuyor.

Bu anlayıştan derhal vazgeçilerek hukuk içinde saydamlık, denetlenebilirlik ve hesap verirliğin önünün açılmasına acilen ihtiyaç var!

Aksi halde, Türkiye’nin kendi özel durumunun yanı sıra; zaten küresel ekonomi ve finanstaki politika değişikliği ve gelişmelerin zorladığı büyük bir ekonomik çöküşü 2018 yılında yaşamamız kaçınılmaz olacaktır!..

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bülent Felekoğlu

Başka Bir İhtimal Daha Var…

BÜLENT FELEKOĞLU

Published

on

Canlı yaşamak için mümkün bulduğu tüm sınırları zorlar. Yaşamak ne kutsal bir eylemdir. Reya Heq / Hakk Yol inanç dünyasında ölmek tekrar Çark-ı Pervaz olma hali olarak nam bulur. Yani tüm kainat doğum halindedir. Yani külli kainat rahimdir, rahim rahman olanın gayreti ile yeniden yeniden doğum çarkına girer. Bir can önce kendi zerrelerinin her birine ikrarlıdır. Tek bir an, tek bir sanise vazgeçmez ondan. Çünkü her varlık görünmek ister. Görünen sevilmek ister. Sevmek var olmanın temel ilkesi. Aşure ayındayız Ana kadının / Qile’nin Şir’i / Süt’ü  ile mayaladığı Aşir /Eşir lokmasının verildiği can lokması zamanlarındayız. Yaşama yeminli, ölüme mühürlü ayın içerisindeyiz. Karalara büründüğümüz aydayız. Karanlık doğumun, ışığın habercisidir derdi Qile, bizler aynalarımızı ters çevirdiğimizde cemalimize bakmadan cümle varlık ile bir olmak derdindeyiz. Çünkü can ilk kendi cemali ile nefsini yüceltir. Cemal cemale değmezse iki göz alemi toz zerresi sayar. Hakk görülmeyince cemal kendini Hakk sayar. Lakin bilmez misin evlat aynanın ardı da sırlıdır. Karanlıktır ayna da görünmek için karanlıkta çağırır ışığı. Yasımız bilir birileri kara giyinmemizi, dilimizi bilmeyen Xorte Qemer( Esmer Cengaver) Hüseyin Xorrte Qemer’dir.  Qemeri bilmeyen( Qemer/Kamber) Ali’yi bilmez, Qember’i bilmeyen Qemter’i / Kemter (Ana Fatma’dır) bilmez, çünkü onlar canı noksan bilir. Qember’i hamal, Qemer’i hayal sanırlar. Cenk meydanı vicdan meydanıdır. Vicdanı ile cenk eden Mervan olur. Vicdanı olan Sulha meydan bırakır. Çünkü can sürekli Berzah’tadır. Doğmak için meydan bırakmazsan kendi celladın olursun. O nedenle biz aynanın arkasına da bakarız.

Anadolu ve Mezopotamya canları bir Peygambere verdiği sözü binlerce yıl tutan canlardır. Ape Qeqil’in deyişi ile “ Ez bi cane ki hezar cane pışta xwe bardıkım, bare insan ne ye ke hezare” / Ben bir canla bin canı sırtımda taşırım, insanın yükü bir değil binlercedir. Yaptıkların senden öncekilerin mirası ve sonraya bırakacağın hikayeler olur. Canlılık birbirinin ayak izlerini takip eder. Bugün ülke ve dünya bir kaus aralığında. Bugün toplumlarımıza yön vermeye çalışanlar verdiğimiz sözleri ne kadar uzun tuttuğumuz farkında değil. Dünya bir atımlık lokma görülüyor. Ayna da şirk koşan nefisler var. Cenk meydanları mertlikten uzak tutulup, savaş meydanlarına dönüştürülmüş. Sulh ise nefsini yaşatma adına, kemaletten uzak kurnazlıklara kurban verilmekte. Ama herkes ve her hal bir çıkış derdinde. Çıkış ancak feryada cemal dönülür ise mümkündür. Çıkış ancak vicdan meydan bulur ise, Anaların açık Bahtına sığınılarak o ahlaki değerler hatırlanarak olabilir. Baht kadınındır, erkek o bahtı görmek istemediği için sürekli kapatmaya çalışmakta, çünkü Baht vicdan makamıdır, Hakk meydanıdır. O bahta dönen en masum çocukluğuna döner. Ya da en aşık sevgili hülyasına çekilir. Ya da baba olmanın muazzam emeğine döner yüzünü. Diyarbakır’da Anneler bir eylem başlattı, ondan çok önce Cumartesi Anneleri eylemlerini başlatmıştı. Anadolu ve Mezopotamya topraklarında barış meydanı Anaların gayreti ile kurulur. Bugün Diyarbakır’da Devlet bir diyalog alanı açmak istiyor ise kıymetlidir. Bu kıymeti en çok Kürtler verir. Fakat zaman ile yüzleşmek, zamandan, mirastan ders çıkarmak kıymetlidir. Anadolu ve Mezopotamya Halkları komşuları için çok bedel verdi. Bugün Kürtler’in durumu doğru anlaşılmalı. Komşuluğun yüzü suyu hürmetine elleri arasında çok evlat can verdi. Halen bir devleti yoksa bu komşuluk hakkının yüzü suyu hürmetinedir. Çünkü burada sınırlar nafiledir. Bu topraklarda çok cenk oldu. Bu topraklar Kerbela’yı gördü. Peygambere verdikleri sözü tutmayanların karşısında dimdik durdu. Bu topraklarda İnsana Dini sorulmaz çünkü aşiretleri kadim ve geniştir. Bir Aşiret’de bile dört ya da beş farklı din görürsünüz. Hangisi ile kendini sınayacak. Bugün siyasetçilik yapmaya çalışanlar bundan bi haber davranıyor. Kurnazlığı çok gördü bu topraklar. Bu topraklar Hurri’lerin, Hitit’lerin torunları, tanrısı ile tarım yapmış insanların toprakları. Her canı kendi hali ile kabul eden “Bin Tanrı İli” bu topraklar. Hurri’leri gören Sami halkların Hurriyet manasını biçtikleri topraklar. Ana kadının / Qile’nin Eşir/Aşure lokması pişirip Şir’i ile mayaladığı topraklar. Şir’in hakkı için Şire gelenlerin, nefislerine Şeriat belirleyip, Şirazeden çıkıp Şirk koşmalarına fırsat vermemek gerek. Bir İhtimal Daha Var. O da birlikte yaşam da ısrar. Dünya kirletiliyor. Doğa can çekişiyor. Ekonomi dedikleri nüfus hareketi bu topraklar çok uygarlık besledi. Bugün tohumunu bile yasaklayıp devşirme tohuma tamah ettiriyor. İşte bu şirk’e müsade etmemeli her can. Ölümle beslenenlere o savaşı vermeyeceğiz, birlikte yaşam için barışı inşa edeceğiz. Bir İhtimal Daha Var cümle varlığın yüzü suyu hürmetine Sulha kapı aralamak.

Hakk Aynamız, Xızır Yardımcımız Olsun…

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

İper: Türkiye’de özgürlüğün yanında olan herkese haksızlık var

AleviNet

Published

on

Cumhuriyet gazetesi muhasebe çalışanı Emre İper, gazete hakkındaki davada ceza alan 14 çalışan arasında Yargıtay kararı sonrası tahliye edilmeyen tek isim oldu.  25 Nisan’dan bu yana Kandıra Cezaevi’nde olan İper, DW Türkçe’nin sorularını yanıtladı. İper, cezaevinden gönderdiği mektupta, arkadaşlarının özgürlüğüne kavuşmasına çok sevindiğini söylerken “Cumhuriyet davasında sadece birilerine gözdağı vermek için insanları cezaevine koydular” diyor.

Yargıtay 16’ıncı Ceza Dairesi’nin Cumhuriyet davasıyla ilgili geçen hafta verdiği kararın ardından, beş eski çalışan tahliye edilirken, cezaevinde sadece gazetenin muhasebe çalışanı Emre İper kaldı. Daire, İper için mahkumiyet kararını onadı.

‘AYM’nin yükü fazla’

Emre İper, 15 Mart 2019’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptığı bireysel başvurunun gündeme alınmasını bekliyor. AYM’nin Barış Akademisyenleri ve kamuyounda Ayşe Öğretmen olarak bilinen Ayşe Çelik ile ilgili ifade özgürlüğü ve hak ihlali kararlarını okuduğunu belirten İper, “AYM Başkanı ve bazı üyeler gerçekten güzel gerekçeler yazmış. Türkiye’de hukuk yavaş uygulanıyor, asıl mağduriyet bundan kaynaklanıyor zaten. AYM elindeki dosyaları daha çabuk sonuçlandırmak zorunda, devlet bunu kolaylaştırmalı. Gerekirse heyetler artırılmalı. Ellerinde çok dosya olması onların suçu değil. Bu devletin suçu. Çünkü ilk derece mahkemelerdeki tüm çözümsüzlükler AYM’nin sırtına biniyor” diyor.

İper, AYM ve Yargıtay’ın son zamanlarda güzel kararları olduğunu, ancak bu kararların ilk derece mahkemelerden çıkarak insan hakları ihlaline yol açmadan, insanları sevdiklerinden uzaklaştırmadan alınması gerektiğini vurguluyor. İper, “Eminim ki yargı reformu çıkarsa Yargıtay’a itiraz hakkımız olacak. Yargıtay kararını bizi içeri atan mahkeme de uygulayabilirdi” diyor.

Biz değil ailelerimiz çekiyor

Yaşanan haksızlıkların cezaevine girenlerden çok dışarıdaki ailelerini etkilediğini söyleyen İper, “Özellikle anneler ve çocuklar zedeleniyor. Ben içerideyken kayınvalidem öldü ama içeride olup yakınları hasta olan başka kişiler de var. Bu bizi terbiye etme yöntemi değil. Biz içeride ceza çekiyoruz, yakınlarımız dışarıda eza çekiyor” diye konuşuyor.

Emre İper'in oğlu Yiğit İper'in yaptığı resim

Emre İper’in oğlu Yiğit İper’in yaptığı resim

Emre İper’in 14 yaşında bir kızı, 10 yaşında bir oğlu var. Yağmur ve Yiğit. Yiğit’in, cezaevini çizdiği bir resim geçen haftalarda sosyal medyada yer almıştı. Resimde adalet ve haksızlık kefesinin bulunduğu gökten haksızlık (H harfleri) yağıyordu.

İper, çocuklara bazı şeyleri anlatmanın zor olduğunu, onlar için sadece siyah ve beyaz olduğunu söylüyor: “Yani o kalbine göre karar veriyor. Kalbinde biz suçsuzuz. Ben onların hep adaletten yana olmalarını istiyorum. İntikam duygusu içinde olmamalarını anlatmaya çalışıyorum. Her haksızlık yeri gelince bitecek, en sonunda kazanan hep iyiler olacak. Bazı çocuklar çetele tutuyor mesela. Benim oğlum gibi gökten adalet mi haksızlık mı yağdığını hesaplamaya çalışıyorlar. Bunlar çok zor. Çocuklara böyle bir yük verilememeli.”

Tahliye olmalarına sevindim

Geçen hafta cezaevinden çıkan Cumhuriyet eski çalışanları Musa Kart, Mustafa Kemal Güngör, Güray Öz, Önder Çelik ve Hakan Kara, arkadaşları Emre İper’i cezaevinde bıraktıkları için sevinçlerinin buruk olduğunu söylemişti. 

İper ise arkadaşları için çok mutlu olduğunu söylüyor ve onlara şu mesajı yolluyor: “Tahliye olmalarına çok sevindim. İnsanın arkadaşının özgür olması çok güzel bir şey. Onlara tek mesajım: Yaşadığınız her anın keyfini alın!”

İper, cezaevine birlikte girdiği arkadaşlarının tahliye olmasının ardından yalnız hissetmediğini vurguluyor, “Yalnız hissetmeme gerek yok çünkü bence insan hata yaptığında kendini yalnız hisseder, ben hata yaptığımı düşünmüyorum” diyor.

Cezayı Tweet’ten aldı

Cumhuriyet davası iddianamesinde telefonunda ByLock yüklü olduğu iddia edilen Emre İper, 6 Nisan 2017’de gözaltına alındı. Yapılan incelemeler sonucu telefonunda ByLock’a rastlanmayan İper’in buna rağmen tutukluluğu devam etti. Aylar süren bilirkişi incelemeleri sonucunda “Mor Beyin” isimli yazılımla çalışan programları kullananların iradeleri dışında ByLock sunucusuna yönlendirildiği ortaya çıktı. Bunun üzerine Emre İper, 267 gün tutukluluk süresinin ardından 29 Aralık 2017’de tahliye edildi.

Ancak Cumhuriyet Davası kapsamında hüküm açıklanırken İper’e yöneltilen “örgüt üyeliği” suçlaması “örgüt propagandası”na çevrildi. Twitter üzerinden yaptığı paylaşımlar suç delili olarak gösterilen İper’e “Örgüt propagandası” suçlamasıyla 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası verildi.

Emre İper, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3’üncü Ceza Dairesi’nin mahkumiyet kararını onamasının ardından 25 Nisan 2019’da yeniden cezaevine girdi.

Avukat Tora Pekin

Avukat Tora Pekin

Tüm kamuoyu farkında olmalı

Emre İper’in avukatı Tora Pekin, “Maalesef kamuoyu Emre İper’le ilgili kararın ne anlama geldiğinin farkında değil” diyor. DW Türkçe’ye konuşan Pekin, şöyle devam ediyor: “Emre, hiçbir şiddet unsuru ya da suç içermeyen birkaç cümlelik tweetleri nedeniyle 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası aldı. Mahkemeye göre Emre bu cümleleriyle, ömrü boyunca karşı durduğu dinci örgütlerden birinin propagandasını yapmış… Bu kararın hukuk, vicdan ve ahlak dışılığını görmemek mümkün değil elbette. Ama kamuoyu, tüm yurttaşlar şunun da farkında olmalılar: Eğer yarın birileri sizi gözüne kestirirse, sosyal medyada yazdığınız bir iki satır, bunlar hiçbir suç oluşturmasa dahi, özgürlüğünüzü yıllarca kaybetmenize neden olabilir.”

Tora Pekin, Yargıtay veya AYM hukuka uygun bir karar verdiğinde bunun sistemin düzeldiğini göstermediğini, sadece insanların bir an olsa nefes aldığını, normal hayatlarına döndüğünü söylüyor. Emre İper ve ailesinin de normal hayatlarına dönmeyi hak ettiklerini vurgulayan Pekin, “Emre için önemli olan daha ilk gözaltına alındığından bu yana ısrarla vurguladığı üzere öncelikle kendisine yönelik suçtan kurtulmak, yani beraat etmek, aklanmak. Emre’nin onuruna ve özgürlüğüne yönelik bu korkunç haksızlığın son bulması için şu an görünen en elverişli yol ise Anayasa Mahkemesi’ndeki dosyası” diyor.

Video izle 04:51 Paylaş Musa Kart: Her şeyin mizah olduğu bir dönemden geçiyoruz

E-postayla gönder Facebook Twitter google+ Whatsapp Tumblr Newsvine Digg linkedin

Kısa link https://p.dw.com/p/3PVYq

Musa Kart: Her şeyin mizah olduğu bir dönemden geçiyoruz

Pelin Ünker /İstanbul

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Mahremiyet korumadan kıble tayinine: TÜBİTAK ve Türkiye’de bilim projeleri

AleviNet

Published

on

Türkiye’nin önde gelen kurumlarından biri olan Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK), kurulduğu 1963 yılından bu yana bilimsel çalışmalar üreten ve araştırmalara destek veren bir kurum. Ancak TÜBİTAK ismi son dönemde çeşitli tartışmalarla bir arada anılıyor. Lise öğrencileri için temel, sosyal ve uygulamalı bilim alanlarında çalışma yapmalarını teşvik etmek amacıyla düzenlenen yarışmalarda dereceye giren projeler, bu tartışmaların bir ayağını oluşturuyor.

Mahremiyet koruma projesinden kıble tayinine

TÜBİTAK Ortaöğretim Okulları Proje Yarışması’nda “Değerler Eğitimi” alanında Trabzon Yılmaz Çebi Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin “EKG Önlüğü ile Mahremiyeti Korumak” projesi, bölge birincisi olduğu 2016 yılında Türkiye genelinde yarışmıştı. Diğer yandan, 2017 yılında Konya Mahmut Sami Ramazanoğlu Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin “Osmanlı Padişahlarının Mevcut Portreleri Tarih Bilincimizi ve Ecdat Algımızı Nasıl Etkiliyor” projesi, tarih alanında bölge birincisi olurken, aynı yıl Ankara Tevfik İleri Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin “Kazan İlçesinin 15 Temmuz Darbe Girişimindeki Rolü ve Kahraman Unvanını Alması” projesi Sosyoloji alanında Türkiye üçüncüsü oldu. Yine 2017’de Elazığ Şehit Eyyüp Oğuz Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencileri, “Güneşin Deklinasyonu ile Kıble Yönü Tayini” projesiyle fizik alanında bölge üçüncüsü oldu. 

DW Türkçe, bu projelerin hangi kriterlere göre seçildiği sorusuna TÜBİTAK’tan yanıt alamadı. 

“Destek verdikleri projeyi sistemden sildiler”

TÜBİTAK’ın barış bildirisine imza atan akademisyenlerin projelerine verdiği desteği kestiği de biliniyor. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nden bildiriye imza atan Prof. Ülkü Doğanay, desteğin durdurulduğu projelerde yer alan akademisyenlerden biri.

Doğanay’ın 2014 yılında yedi meslektaşıyla üç seçimi kapsayacak şekilde yürütmeye başladıkları “Siyasal Parti Liderlerinin Seçim Konuşmalarında Demokrasi Söylemi” başlıklı araştırma projesine TÜBİTAK destek verdi. Ara raporların başarıyla karşılandığı proje, 2016 Aralık ayında sona erdi. Ancak sonuç raporunu teslim etmelerinden sonra Doğanay ve projede yer alan bir diğer akademisyen İnan Özdemir, 7 Şubat 2017’de yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. İhraçların ardından TÜBİTAK projenin durdurulduğunu bildirdi. Proje geçen sene ise yürürlükten kaldırıldı. “Proje kapsamında ABD’ye gitmiştik. O kadar fon harcanmış ama böyle bir araştırma hiç yapılmamış gibi sistemden siliniyor. O kadar emek var ancak yok hükmünde sayılıyor, çok can sıkıcı” diyen Prof. Doğanay’ın proje kapsamında alacağı ödemenin geri kalanı da yapılmamış.

“Normalde istenmeyen belgenin yokluğu gerekçe gösterildi”

TÜBİTAK’ın desteğini çektiği veya yok saydığı akademisyenler yalnızca KHK ile ihraç edilenler değil. Bilimsel panellere ya da görüş bildirmek için proje değerlendirme toplantılarına çağrılan ve görevine halen devam eden akademisyenler, barış bildirisi sonrası çağrılmaz olmuş. DW Türkçe’ye bilgi veren ODTÜ’lü imzacı bir profesör, “En son Ocak 2016’da bir toplantıya çağrıldım, sonrası gelmedi” diyor.

2016 yılında aralarında barış imzacılarının da olduğu bir grup ODTÜ’lü akademisyen, o sene TÜBİTAK’ın “Öncelikli Alanlar Ar-Ge Projelerini Destekleme Programları” kapsamında bir proje önerisi vermiş. İlk aşamayı geçen projenin ikinci aşaması barış bildirisi sonrasına denk gelmiş. ODTÜ’lü profesör, değerlendirme komitesinin ilk aşamada oldukça başarılı bulunan projenin reddedildiğini anlatıyor:

“Proje önerisine çeşitli kamu kurumlarındaki yöneticilerle mülakat yapacağımızı yazmıştık, başarılı da bulunmuştu. Ancak ret gerekçesinde bu kurumlardan gerekli izin belgelerini almamamış olmamız yer aldı. Normalde böyle bir izin istenmiyor.”

Akademisyenler, verilen kararların herhangi bir dayanağının olmadığını söylüyor. ODTÜ’lü barış imzacısı akademisyen, aynı destek programı kapsamında ikinci aşamayı geçerek fonlanmaya hak kazanan bir başka projenin yürütücüsünden ekipteki barış imzacılarının çıkarılmasının talep edildiğini ancak talebi kabul etmemesi üzerine bu projenin de desteklenmediğini belirtiyor.

“Mülakata çağrılmadım, kaç puan aldığım açıklanmadı”

ODTÜ’lü akademisyene göre, TÜBİTAK projelerindeki en büyük eksiklerden biri etki analizi yapılmaması… Kurumun yıllardır farklı disiplinlerden gelen çok sayıda projeyi fonladığını ancak verilen desteklerin hedeflerine ulaşıp ulaşmadığına dair bugüne kadar yapılmış bir çalışma olmadığının altını çiziyor. “Etki analizi yapılmasını gerektiğini hep söylüyoruz ama olmadı. TÜBİTAK özel sektöre de fon veriyor. Bu kadar para harcanıyor ama peki hedeflere ulaşılıyor mu? Tahsis edilen fonların etkisi nedir?” diye soran akademisyen, bu eksikliğin kurumun misyonunu sorgulamaya neden olduğu kanaatinde.

DW Türkçe’ye konuşan genç bir bilim kadını, iki sene önce uzman yardımcısı pozisyonu için TÜBİTAK’a iş başvurusunda bulunmuş. Şu anda yurtdışında biyoloji alanında doktora yapan akademisyen, sonuçlar açıklandığında sistemde sadece “Değerlendirmeye alınmadınız” yazısıyla karşılaştığını, sıralamaya giren isimlerin ise yayınlanmadığını söylüyor. “Normalde ilk 10’a giren kişiler ve puanları yayınlanır, eksik evrağı olan bile listelenir. Mülakata çağırılanların puanı neydi? Ben kaçıncı sıradaydım? Bunu bilmek isterdim” diyerek işe alımlarda şeffaflık konusunda da sıkıntılar yaşanabildiğine dikkati çekiyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı ile protokol

TÜBİTAK son yıllarda yaptığı işbirlikler ile de gündeme geliyor. Diyanet İşleri Başkanlığı ile 2017 yılında imzalanan protokol, bunlardan biri. Protokol kapsamında ulusal gözlemevinin bulunduğu Antalya’ya “AYGÖZ Hilal Gözlem Sistemi”ni kuruldu. Dönemin Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, projenin amacının Ramazan ayında yaşanan imsak ve yatsı tartışmasının ortadan kaldırmak olduğunu dile getirerek, “Diyanet İşleri Başkanlığının fıkıh alimleri ve astronomi uzmanları, TÜBİTAK’ın astronomi hocaları hep birlikte Rabbimizin kainata yerleştirdiği bu hesabın en ince noktalarını ortaya koyacaklar” demişti.

Soru önergesine yanıt verilmedi

Lise öğrencisi İlayda Şamilgil’in “Sıvılardaki Su Oranını Mıknatısla Ölçebilen Ucuz, Hızlı ve Taşınabilir Bir Sistem” adlı projesinin üç sene önce TÜBİTAK tarafından kabul edilmemesi de kamuoyunda tartışma yaratmıştı. Şamilgil’in projesi Polonya’da düzenlenen Fizik Nobel Ödülü’ne İlk Adım (First Step to Nobel Prize in Physics) adlı yarışmada ödül kazanmıştı. CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal konuyla ilgili olarak 2014 yılında Meclis’e yazılı soru önergesi verdi. “TÜBİTAK projeleri değerlendirme yöntemi nedir? Bu konuda kriterler nelerdir?” sorularını yönelten Tanal’ın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık’a sorduğu sorulara cevap verilmedi.

Öte yandan DW Türkçe fonlanan bilimsel araştırma projelerinde öne çıkan kriterler ile barış bildirisine imza atan akademisyenlere yönelik desteğin kesilmesine dair yönelttiği sorulara da kurumdan cevap alamadı.

Burcu Karakaş

© Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI