Connect with us

.

Ali Çatakcin

Türk Devleti, Ortadoğu’daki  terörün  yeni  yüzüdür

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

Müslüman Kardeşler, Taliban, El Kaide, Boko Harram ve daha irili ufaklı bir dizi terörist teşkilatlanma Ortadoğu’nun yeniden dizayn politikasına yetmediği için, bunlara DAİŞ terörü örgütü eklendi.

Müslüman Kardeşlerden DAİŞ’e uzanan bu planın sonuna gelindi mi? Başka bir deyimle, dış çıkar çevrelerinin Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme planlarının bir sonucu olan Terör örgütlerinin sonuncusu olacak mı DAİŞ?

Benim şahsi kanaatim DAİŞ’ten sonra da, ihtiyaç duyulduğu oranda, büyük Ortadoğu’da istenilen sonuç elde edilmediği sürece, yeni Terör gurupları oluşturulacaktır.

Belki de Terör Örgütlerine gerekte kalmayacak. Yüz yıldan beri Ortadoğu’daki insanlık dışı uygulamaların uygulayıcısı olan Sistemler bu görevi devir alacak.

Bunun fiili ilk adımı da, Türk Devlet’inin DAİŞ artığı terörist gurupları da yedeğine alarak, Kürtler şahsında Ortadoğu’daki demokrasi güçlerine ve sonuçta insanlığın ortak değerlerine karşı başlatmış olduğu savaşla atılmış bulunuyor

Dünya üzerinde bugüne kadar çıkarılan bütün savaşların en uzun soluklusu, hatta hiç bitmeyeni dini gerekçeler üzerine temellendirilmiş savaşlardır. Ortadoğu merkezli Dünya savaşı bu malzemeyle yürütülüyor. An itibarıyla Erdoğan ve devleti bu savaşın baş aktörleri.

Hali hazırda kendi mezhebi dışında kalan bütün Dünya’ya  savaş ilan etmiş durumda. Ya savaşı fiili alanda  kendisi(Afrin’de olduğu gibi), yada İslam maskeli(DAİŞ ve diğerleri)selefi terörist örgütler eliyle yürütüyor.

Bu Terörist teşkilatlanmanın kolları İslam inancına bağlı ülkelerde ekseriyetle  ve Dünyanın geri kalan bölümünde ise önemli oranda örgütlü bir yapıya sahip. Bu sorunun bir versiyonu.

Sorunun diğer bir versiyonu ise, sanırım İnsanlık Dünyasını tehdit eden esas unsur da bu, Terör ve terörist yapıların varlığı gerekçe gösterilerek  Demokratik ve sosyal Sistemlerin giderek baskıcı, Hukuk Devletinden uzaklaşıp Kanun devleti sürecine sapmış olmaları.

Terör tehlikesi gerekçesiyle en Demokratik Sistemler  İnsan hakları ihlallerini işliyor ve bu toplum tarafından kabul görüyor. En rahatsız edici durum ise, bu uygulamanın bir salgın gibi, hızlı bir şekilde uluslararası bir karakter kazanıyor olması.

Yukarda belirtilen tehlikeli gelişmeye ek olarak, Devlet terörü legitimasyon zırhına bürünerek, toplum üzerinde katmerli şiddet ve baskıya dönüşüyor. Demokratik haklara karşı geliştirilen Uluslararası müdahale operasyonları daha ortak hareket haline geliyor ve ‘haklı’ zeminlere sahip oluyor.

Terörist yapılanmalar hedef güç olarak yüzde doksan oranında görülmeyen ama sürekli var olan, bu sürekli var olmalarından ötürü sürekli savaş gerekçesi olan bir Düşmanın mevcudiyeti olarak kabul edilerek, hem uluslararası Hukukun çiğnenmesinde, hem de iç Hukuktan uzaklaşmak için meşru bir gerekçe olarak ileri sürülüyor.

Bu hak ihlallerinin meyvelerini en bariz şekliyle, bugün Ortadoğu’da olup bitenlerde görmek mümkün. Ortadoğu’yu artık bir üçüncü Dünya savaşı sahası olarak  görmek lazım. Bu alan, hem uluslararası Hukukun uluslararası güçler tarafından en bariz şekilde ayaklar altına aldığı, hem de bölgesel güçlerin Hukuk ve Kanun tanımayan faşist uygulamalarını nasıl kaygısızca kullandıkları bir saha durumunda.

Bu Terör savaşının ana karargahı Ortadoğu olsa da, savaşı yürüten güçlerin menşeine ve Dünya üzerindeki nüfuz oranlarına bakıldığında, bunun bir Dünya savaşı olduğu rahatlıkla görülecektir.

DAİŞ terörüne karşı birleşen uluslararası güçlerin,  Uluslararası Hukuku nasıl ayaklar altına aldığını, Türk devletinin hem Devlet olarak, hem de yanına aldığı DAİŞ artığı teröristlerle bölgede terör estirmesine karşı sessiz kalmakla ele veriyorlar.

Günümüzde insanlığı tehdit eden en büyük tehlike irili ufaklı Terör örgütlerinin ortaya çıkması değil. Uluslararası camianın istemesi halinde bu tür yapılanmaların uzun vadeli yaşama imkanına sahip olmadıklarını, DAİŞ gerçekliğinden görüyoruz.

Günümüz insanlığının Dünyasını tehdit eden esas tehlike Devlet terörizmidir. Bütün Dünya Devletleri DAİŞ, AL Kaide v.b. Terör örgütlerine karşı bir araya gelip önlem alırken, kendi kulüplerinde yer alan Terörist devletlerin katliam, baskı ve soykırıma varan icraatlarına karşı sessiz kalıyor ve destek sunuyorlar. Bu destek kendi aralarındaki çıkar çelişkisinin çatışma aşamasına varmasına kadar sürüyor.

Markus, Bokkasa, Hayri  Selasiye, Saddam, Bin Ali, daha onlarcası bu dokunulmazlığın sayesinde her gün insanlık sucu işledi ve onların takipçileri olan Erdoğan, Esad, İran’ın Mollaları, Suudiler bugün bu sucu işlemeye devam ediyorlar.

Düşünün DAİŞ Terör yapılanmasının hamiliğini NATO üyesi, ABD, AB’nin birinci derecede partneri olan Türk devleti, ABD’nin ve AB’nin önemli Ticaret ve silah tüketim pazarı olan SUUDİ’ler ve  Katar yapıyor. Türk Devlet’i bu terör yapılanmasına lojistik destek, Silah eğitim kampları teşhis ederken, Suudiler ve Katar finansal desteği sunuyordu. Bu kimseyi rahatsız etmedi, etmiyor. ABD, AB ve diğerleri bu süreci sessizce izledi ve hala izliyorlar.

ABD ve Avrupa’nın diğer ülkeleri Hitler’in Komunizm belasını ortadan kaldıracağı hayaliyle, onun Demokrasi ve Dünya halkları düşmanı politikasının güç toplamasına, Alman halkını uyuşturup maniple etmesine seyirci kalmışlardı. Bu yanlış hesabın faturası tahrip edilen bir Dünya ve katledilen 64 milyon insan.

Bugün aynı güçler, Türk Devlet’i öncülüğünde Kürtlere ve Ortadoğu’nun Demokrasi güçlerine karşı yürütülen terör savaşına karşı sessiz ve seyirci. Oysa bu savaş Demokrasi, İnsan hakları, İnanç ce Vicdan özgürlüğüne karşı verilen bir savaş. Yani bütün insanlığı, İnsanlığın ortak değerlerini hedef alan bir savaş. Dolayısıyla faturası son tahlilde bütün insanlığa çıkacaktır. Tıpkı Hitler’in Dünya’ya egemen olmak için yürüttüğü savaşta olduğu gibi.

İstihbarat ağlarıyla Dünyanın her noktasını kontrol eden AB, ABD, Rusya gibi Devletlerin Türk devletinin yürüttüğü savaşın amaç ve hedefleri hakkında bilgisiz olduklarını düşünmek elbette mümkün değil.

 

Türk devletinin partner diye yanına aldığı gurupların çetelesine bakmak dahi bu savaşın amacını anlamaya yetiyor.

Türk Devletinin Koalisyon partnerleri: Cephet el Şamiyye, Feylak el Şam, Ahrar el Şam, Hamza Bölüğü, Ceyş el Nasır, Nureddin Zenki Tugayları, Sukur el Cebel, Semerkand Tugayı, Muntasır Billah Tugayı, Sultan Murat Tümeni, Fatih Sultan Mehmet Tugayı ve diğerleri.

Kim bunlar? Türkiye’nin yakın çalıştığı örgütlerin başında gelen Ahrar el Şam, Usame bin Ladin’in Suriye’deki adamı Ebu Halid el Suri gibi El Kaide kadrolarından teşekkül edenler tarafından kuruldu.

Bu örgütler, Suriye’de 1970 ve 1980’lerde şiddet eylemleriyle zihinlere kazınmış  Müslüman Kardeşler teşkilatının Suriye kolu olarak bilinir.

Afrin’e yönelik harekâtta Cinderes ve Seman Dağı cephelerinde terör saldırılarında görev alan Nureddin Zenki  CIA’in ürünü. Fakat oda daha sonra Bin Ladin gibi yaradanına baş kaldırıp, El Kaide’nin Suriye uzantısı Nusra Cephesi ile birlikte Heyet Tahrir el Şam’ın kuruluşunda yer aldı. Nureddin Zenki, geçen temmuzda Heyet Tahrir el Şam  Ahrar el Şam’ı İdlib’den söküp atınca bağımsızlığını ilan etmişti.

Bu örgüt 12 yaşındaki Filistinli mülteci Abdullah Taysir el İsa’nın kafasının kesildiği görüntüyle gündeme gelmişti.

Afrin’i güneyden kuşatan hamleye destek olduğu söylenen Türkistan İslam Partisi de (TİP) Taliban ve El Kaide bağlantılı bir örgüt. Uygurların kurduğu bu örgüt cihatçıların cihatçılarla savaşı sırasında tercihini Tahrir el Şam’dan yana yapmıştı.

Lafın kısası Türk devletinin Kürtlere ve Demokratik Suriye güçlerine karşı oluşturduğu Koalisyon güçleri eski El Kaideciler, Surye’li olmayan Uygur, Tacik, Gürcü, kökenli teröristler, DAİŞ’çı selefi cihatçılar, adına ‘ılımlı’ denen terörist selefiler, siyasal İslamcılar denen teröristler, ılımlı İslamcılar olarak kendisini isimlendiren teröristler ve hala kendisine ‘devrimci’ diyen ÖSO artığı paralı guruplar gibi, MİT’in yönlendirdiği çevrelerden oluşuyor. İsmi şeriatçı, gaspçı, kelle koparan ve kelle avcılığına çıkmış  bu gurupları ve  Türk devletini aynı noktada buluşturan ortak payda ise Terörizmdir.

Şu anda yenilgiye uğratılan DAİŞ, bir anlamda Erdoğan önderliğindeki Türk devletinin Taşeron olarak kullandığı Maşa. DAİŞ zihniyeti, DAİŞ’in en tehlikeli örgütlü yapısı hala mevcut ve Türk devletinin cisminde varlığını sürdürüyor.

Dünya’yı Röntgen gözleriyle izleyen AB, ABD, Rusya bizim gördüğümüz bu yalın gerçeği göremiyorlar mı? Görüyorlar!

Sessizlik ve ilişkinin devamı, Erdoğan ve devletine olan güvene dayanmıyor, çıkarlarından ötürü. Çıkar veya başka bir hesap, bu kadar pisliğe, kire ve insanlık düşmanı faaliyete karışmış bir Lider ve onun yönettiği bir sisteme güvenilmez. Çıkarlara  dayanan ‘güven’ çıkarın tehlikeye girdiği anda biter. Erdoğan ve çeteleri bu yolun sonuna doğru ilerliyor hem de hızlı adımlarla.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ali Çatakcin

Terör ve kaos Türkiye’de bir devlet projesidir

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

Hırsızlığı, katliamları, talanlarına rağmen AKP ve Erdoğan’ı Türkiye’deki kaosun ve toplumsal huzursuzluğun tek sorumlusu görmek, göstermek hem bu çeteye ‘haksızlık’ olur, ama daha önemlisi ise, Türk devletinin tarihsel gerçeğini örtbas eder.

Terör,  menşeyi ne olursa olsun, kendisinden olmayan, kendisini kabul etmeyen ve kendisine benzemek istemeyen her şeye karşı düşmanlık duyguları üzerinde var olan bir şiddet akımıdır. Teklik ve ‘’Benlik’’ terörün beslenme gıdasıdır.

‘’Türkiye’de yaşayan her kesi Türk gören, tek dil, tek Irk, tek Din’’ esprisiyle kurulan Türk devleti, ta başından beri Terör devleti  olarak kuruldu. Türk devleti inkar ettiğini,  ancak  terör uygulayarak kontrol altında tutabileceğini biliyordu.

Birden çok Millet, İnanç, Kültür ve kimliğin yaşadığı bir coğrafyaya teklik dayatıldı mı, kaos ve Terör için gerekli zemin hazırlanmış demektir. Geriye, Terör ve kaosu pratikte meşrulaştıracak toplumsal duyarsızlık dokusu yaratmak kalıyor.

Devletin toplum diline ve hafızasına kazıdığı ‘’Vatan, Millet, Sakarya,’’ ‘’Türkün Türk’ten başka dostu yok’’ gibi ırkçı söylemler, devlet terörüne  duyarsız toplumsal dokuyu yaratmanın malzemesidir. Etkili de olmuştur ve hala oluyor.

Türk devleti kurulduğu günden itibaren, Türkiye’de yaşayan Türk olmayan etnik azınlıkları ve ulusları Türk halkına düşman olarak göstermiş. Yunan’a ‘’Kahpe,’’ Ermeni’ye ‘’Kalleş,’’ Kürde ‘’Bölücü,’’ Hıristiyan inancından olanları kafir, Alevileri ‘’Mum söndüren, Allahsız, anasını babasını tanımayan,’’  Komunistleri ‘’Rus ajanı, vatan haini, ana bacı tanımayan’’ gibi sıfatlarla sıfatlandırarak, Türk ve suni İslam olamayan kesimlere uygulanan devlet terörünü Türk toplumuna sevdirerek, toplumu kendi terörüne  taraf etmiştir.

Zira Ulusal boyutta tolere edilmeyen, hoş görülmeyen Devlet terörünün devlet eliyle de olsa, uzun vadeli bir yöntem olarak kullanılması mümkün değildir.

Demokratik yollardan haklarını arama imkanına sahip olmayan toplum, en basit sorunlarının çözümü için şiddete baş vurma mecburiyetine mahkum edilmiştir. En basit hak talebi karşısında uğradığı devlet terörü sonucu toplum ya suskunluğu tercih etmiş, yada silaha sarılmak zorunda  kalmış. Hakkı şiddet yoluyla arama mücadelesi devlet tarafından bir malzeme olarak kullanılmış, kendi terörünün ‘meşru’ gerekçesi olarak gösterilmiştir. Devlet, bu faşist  ve ırkçı felsefe ile Türk toplumu ve Türkiye’de yaşayan diğer  kimlik ve inanç toplulukları arasına sonu gelmeyecek bir düşmanlık nifakı sokmuş, huzursuzluk, kaos ve buna karşı devletin uyguladığı sınırsız terörü toplum hafızasına ‘kaçınılmaz’ bir son olarak yerleştirilmiştir.

Dünya’yı ikinci kez savaşa sürükleyen Hitler de, ‘’Almanya’yı Almanların yaşam alanı’’ olarak tarif ettikten sonra, ‘’Alman olmayanların Alman toplumundan ayıklanarak temizlenmesi’’ gerektiği fikrini topluma aşılamıştır.

Türk devleti kurulduğu andan itibaren, ‘’Türkiye Türklerin yurdudur. Türkiye’de yaşayan her kes Türk’tür. Bunu kabul etmeyenler ya Türkiye’yi terk eder, yada Türk’e köle olur.’’ tarzı ırkçı ve faşist fikirlerle Türk toplumunu zehirlemiştir.

Türk toplumunu kendisine ve insanlığa yabancılaştıran, düşmanlaştıran bu faşist fikir ne yazık ki Türk ‘aydınını’ ve Türk ‘solunu’ da önemli ölçüde kendi etki alanına çekmiştir. Bu çevrelerin ırkçı ve faşist fikirlere teslim olması yada sessiz kalması, devletin  katliam ve soykırım politikalarına uygulama kolaylığı sağlamıştır.

Türkiye’de yaşanan katliam ve soykırımların sessiz sedasız, bir anlamda toplumun onayı ile gerçekleşmesi ve hala günümüzde devam ediyor olması, bu basit gerçeğin bir sonucudur.

Çok  kimlikli, çok inançlı ve çok kültürlü karma topluluklar birliğinden tek tip toplum yaratmanın faturası, elbette sadece toplumu ırkçı ve faşist fikirlerin esiri haline getirmekle sınırlı kalmamış, en kötüsü Demokrat, sosyal Demokrat, liberal  ve hatta hatırı sayılır  oranda bazı ‘Sol’ çevreleri de bu hastalıklı fikrin ‘ortakları’ haline dönüştürmüştür.

‘’Devletin Bekası’’ kavramı, Türkiye toplumu için, Allah kelamı kadar kutsal bir Ritüal haline getirilmiştir. Bu kutsallık sadece Avam sınıfı için değil, kendilerini Aydın, Elit gören Demokrat, sosyal Demokrat,  Liberal ve bazı ‘sol’  çevreler içinde böyle.

Devleti ve onun temel ayaklarını oluşturan tek dil, tek Din ve tek Irk fikrini sorgulayan her kes ya vatan haini, ya komünist yada bölücü terörist olur.

Türkiye’de dokunulmazlar kategorisin de olan Devlet, Irkçılığı, tek dilliliği  ve tek Dini toplumun ortak hafızası haline getirerek,  toplum ‘’Hassasiyetinden’’ kendisine bir dokunulmazlık zırhı yaratmıştır.

Bu Hassasiyet, Türkiye’de yaşayan ama Türk olmayan, suni İslam ve devlet politikasından yana olmayan herkese, katliam ve soykırım olarak dönmüş ve dönüyor.

Toplumun devlete giydirdiği bu zırh, gelinen aşamada, toplumun kendi celladı haline gelmiştir. Devletin türkü, suni İslamcısı,  ‘bilimcisi,’ akademisyeni olmayan, yada olmak istemeyen herkes bu  zırhlı celladın yemi olmaktan kurtulamıyor.

Her dönemde olağan üstü şartların dayatmasıyla Türkiye’de oluşan ‘değişim’ atmosferi, ne yazık ki hiç bir  zaman demokratik bir değişim ve dönüşümle sonuçlanamamış, aksine ortaya çıkan kısmi ‘iyileşmeler’ de zaman içinde tırpanlanarak eskiyi aratacak baskıcı ortam tekrar hakim hale gelmiştir.

Neden?

Neden değişim ve dönüşüm dalgası siyasal sistemi ileriye değil de daha geri formlara itiyor?

Efsun bir fenomen gibi görünen bu durum tamamen ortaya çıkan değişim ve dönüşüm dalgasının hedefi, amaçları ve temsil ettiği ideolojik çizgiyle alakalı.

Mesela 1946-52. 1952-61, 1961-71, 1971-80 ve sonrasını düşünün. Bütün bu dönemlerde ortaya çıkan değişim dalgası, toplumun alttan gelen değişim talebi sonucu değil,  bölge ve Dünya’da ortaya çıkan konjektürel değişimlerin zorlaması sonucu olmuştur.

Bu değişime önderlik eden de devletin iktidarı ve devletin muhalefet güçleri olmuştur. Halk muhalefeti ise sadece taşıyıcı motor rolü oynamaktan öte etkileyici bir fonksiyona sahip olamamıştır. Bu sebepten ötürü sonuçta yeniden yapılanmanın formu ve fonksiyonunu belirleyen devlet güçleri olmuştur.

Bugün Türkiye’de tekrar bir umut dalgası yayılmakta, yaydırılmakta. 24 Haziran toplumun bir kesimi için gerçekten köklü bir dönüşüm ve değişimin ilk adımı olacağı beklentisine karşılık, toplumun geniş kesimine  devlet güzellemesi şırınga edilerek yine sorun ‘devleti’ kötülerden kurtarma operasyonu olarak aktarılmakta.

Sistemlerin iyilik ve kötülük ölçüleri, onların üzerinde şekillendiği ideolojik ve siyasi programlarıdır. Sistemin ideolojik ve siyasi programının demokratik ve çağdaş kılan ise, sistem dışındaki geniş halk kitlelerinin  ne kadar demokratik tehamüllerle tanıştığı, insan haklarını, özgürlükleri ne kadar içselleştirdiği, bu değerleri ne kadar bir kültür haline getirdiği ve bu değerleri korumak için oluşturduğu toplumsal örgütlülükleridir. Eğer bir toplum bütün bu değerlere uzak ise, sistemin güçlerinin kendi aralarında yürüttüğü iktidar oyunlarına ve kavgalarına sadece alet olur.

Türkiye 24 Haziran seçimlerine böyle bir tabloyla giriyor. Devletin iktidar kesimi ile muhalefet kesiminin devleti ‘kurtarma’ noktasında her hangi bir ayrılıkları yok. İktidarda olanın derdi iktidarı kayıp etmeme, muhalefetin derdi de devlet iktidarını ele geçirmek. Devlet iktidarı ve muhalefetinin toplamı %85’e tekabül ediyor.

Gerçek demokrasi ve özgürlükler için mücadele eden devlet dışı muhalefet %15. Türkiye bununla değişir mi, değişebilir mi? Göreceğiz.

Bazen bir kıvılcım bir ormanı tutuşturmaya yetiyor. Önemli olan kıvılcımın isabetli bir alanda, ormanın tutuşmaya en elverişli alanında çakılmasıdır, gerisini hafifte olsa, rüzgarın esintisi hal eder. 24 Haziran biraz bu duruma benziyor.

Büyük umutların hayal kırıklığına, umudun umutsuzluğa dönüşmemesi  için, Türkiye’de yeni bir geleceğin ve yeniden birlikte yaşamın ilk adımı olması için, demokrasi ve özgürlüklerden yana olan bütün güçlerin birleşme gerekiyor.

Demokratlar, sosyal Demokratlar, liberaller, gerçek dindarlar  artık devletin kirli hesaplarının malzemesi olmaktan kurtulmalı. Bu güçler, devletin kendi terörünü meşrulaştırmak için oluşturduğu sahte sosyal Demokrat platformu terk edip,  gerçek sosyal Demokrat bir yapı kurdukları ve bütün muhalif güçleri bu platformda bir araya getirdikleri zaman, Türkiye’de demokratikleşmesi yönünde bir adımın atıldığı söylenebilir..

Ancak bu birlik devlet terörüne, teröre zemin sunan devlete son verip demokratik ve çağdaş bir devlet yapısını ortaya çıkarabilir.

Bugün ki devleti savunarak Türkiye’de değişimin sağlanamayacağı nasıl bir realite ise, ha keza devleti savunma refleksiyle ‘muhalefet’ yürütenlerin de demokrasi ve özgürlük diye bir sorunları olmadığı da o kadar gerçek.

25.05.2018

 

Continue Reading

Ali Çatakcin

Erdoğan’ın Londra Ziyareti ve 24 Haziran Seçimleri 2

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

16 yıl önce ABD’den aldığı icazetle Türkiye’de faşist ırkçı İslami faşizmin temellerini atan Erdoğan,16 sonra yıkılmaya doğru giderken, bu kez de Londra merkezli bir operasyonla faşist diktatörlüğünü korumanın yollarını arıyor.

Çok kritik bir döneme denk getirilen bu görüşmenin insan hakları, Demokrasi ve evrensel değerlerin korunmasına dönük olmadığını söylemek için kain olmak gerekmiyor. Zira Ekonomik ve siyasi krizin hiç bir dönemde olmadığı kadar derinleştiği, uluslararası ilişkilerin dibe vurduğu bir süreçte, bu günahların işleyicisi olan bir zatı davet etmenin derin hesaplar sonucu olduğu açık.

Türk devleti belki tarihinin en ağır ekonomik, sosyal, siyasal ve diplomatik krizini yaşıyor. Son üç  yıldan bu yana bu alanlardaki  krizler sürekli derinleşiyor. Partnerleri olan uluslararası Güçler de bu durumun farkında. Bu durumu bugüne kadar en iyi kullanan Rusya oldu. Asırlık dostları AB, ABD ve İngiltere bu duruma fazla seyirci kalamazdı. Erdoğan’ın İngiltere’ye çağrılmasını biraz bu pencereden görmek lazım.

Erdoğan’ın  Londra’ya çağırılması sonucu kurulan pazarlık masasında,  Ekonomik ve siyasi çıkarlara karşılık, Kürt sorunu, Demokrasi ve insan haklarının pazarlık malzemesi olarak kullanıldığı kesindir.

Terör himayeciliği ve terörist yapılanmalarla birlikte hareket etmekten sakınca görmeyen bir Devlet teşkilatı ve onun şefini Demokratik bir Devletin bu derece üst düzeyde ağırlaması başka nasıl izah edilebilir.

Terör şefliğini Devlet olarak üstlenen, Ülkesini Teröristlerin karargahı ve barınağı haline  getiren, bu karargahtan giden militanlar eliyle, başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın bir dizi Ülkesini kana bulayan, son olarak Efrin’i işkal ederek  hem Kürtlere karşı bir imha savaşı başlatan, hem de Ortadoğu ve Dünya’yı tehdit eden  teröre  yeni bir boyut kazandıran bir Liderin Batı Avrupa Ülkelerinde böyle ilgi görmesini kirli çıkar ilişkilerinin dışında değerlendirmek mümkün mü?

Son üç yıl içinde Türkiye demokrasiden,  Avrupa Birliği’nden ve kendi varlık gerekçesi olan ‘Ilımlı’ İslam’dan hızlı bir şekilde uzaklaştı. Şu anda Ortadoğu’daki istikrarsızlığın başlıca kaynağı durumunda. Bütün bu negatif duruma rağmen eğer İngiltere Devleti ve Kraliçesi Erdoğan’ı kırmızı Halılarla karşılıyorsa bundan hayırlı bir sonuç çıkmaz.

AKP-MHP faşist diktatörlüğü AB, ABD, İsrail, İran, Rusya, Arap Dünya’sıyla ilişkilerinin dibe vurduğu koşullarda 24 Haziran seçimlerine gidiyor.

Hatırlanacağı üzere 2015’teki seçimler öncesi ise Almanya’da Başbakan Angela Merkel ile yapılan görüşme Erdoğan için kaldıraç rolünü oynamıştı.

Sorulması gereken soru, İngiliz Devleti Başbakanı Theresa May ve  Kraliçe II. Elizabeth’in neden Erdoğan’ı 24 Haziran öncesine denk gelen bu zaman dilimi içinde ağırladıkları?

Birinci  neden Ekonomiktir. Türkiye’nin İngiliz Devletine sunacak hayli rezervlere var. İngiltere  ise, Türk Devletinin yumuşak karnının Kürt sorunu, demokrasi ve İnsan hakları konuları olduğunu biliyor. İngiliz Devleti Ekonomik çıkarlarını Kürt sorunu,  ‘Demokrasi’ ve ‘İnsan haklarına feda edecek değil.

İkinci neden, AB’den ayrılan İngiltere, Türkiye’yi yanına alarak  AB üzerinde bir baskı unsuru oluşturup, ayrılma sürecinde kendisine öncelikler sağlamak istiyor.

Elbette ziyaretin ekonomik nedenleri kadar siyasi boyutları da var. Bunu şöyle tarif etmek mümkün: AB’den ayrılan İngiltere, Türkiye’nin  Rusya ile olan  ilişkilerini Batı’ya karşı bir şantaj olarak kullanabilir. Bu şantajın boyutları oldukça geniş. Mesela Türk Devletinin Mülteci şantajı… yada AB üyesi olan Yunanistan ve Kıbrıs ile  çok gergin olan ilişkileri… bunların hepsini İngiltere AB’ye karşı bir baskı unsuru olarak kullanabilir.

AKP-MHP faşizminin içerde özgürlük ve hukuku yok ettiği, medya ve yargıyı denetimine aldığı, Gazetecileri, aydınları, Akademisyen, seçilmiş ve muhalif olan her kesi hapse attığı bir ortamda, Londra’da yapılan görüşmenin içeriği ne olursa olsun, bu davet, İngiltere Devletinin Erdoğan’ın suçlarına destekten başka bir anlam ifade etmeyeceği açıktır.

Yukarda real durumun kısa özetini vermeye çalıştım. Bu duruma şaştığımı söylesem saflık olur. Çünkü son bir Asırdan beri tekrarlanan bir senaryo.

Burada önemli olan, Türkiye toplumunun kendisine karşı oynanan bu oyuna karşı, 24 Haziran’da alacağı tavır. Unutmamak gerekir ki bu tavrı belirleyecek olan da siyasi Partilerin izleyeceği politikadır.

Türkiye siyaseti hep en uç siyasi bakışlar tarafından temsil edilmiştir. Devletin ideolojisini temsilen Irkçı, faşist, dinci kesim, ona karşı İşçi sınıfı ve emekçileri temsil ettiğini söyleyen Sol, Sosyalist kesim. İki kesimde uç nokta. Arada kalan milyonlar tercih seçeneğine sahip olamadığı için, güçlü olandan, güçlü olan ise Devlet ekseni olduğu için faşist, Irkçı ve baskıcı olmasına rağmen ondan  yana olmak zorunda kalmıştır.

İçerde kimlik eksenli olarak  Kürt, Ermeni, Rum, İnanç kimliği olarak Alevi, Hıristiyan ve suni İslam olmayan bütün kesimler, dışarda nerede ise Türk ve suni İslam olmayan her Toplum  düşman gösterilmiş.

Türkiye muhalefetinin önündeki en acil görev bu lanetli gidişatı mümkün kılan zihniyete ve örgütsel yapılanmalara alternatif zihniyet, örgütsel yapı yaratmaktır.

24 Haziran seçimleri için oluşturulacak cephe bu değişimin ilk adımı olabilir. Türkiye ve Kürdistan toplumunun her kesiminin( Irkçı, Faşist, soykırımcı ve katliamcılar hariç), kendisini içinde bulacağı, her kesimin kendi önceliğini dayatmadığı, ortak paydaların ön plana çıkarıldığı  bir yapıya, Sosyal  Demokrat bir yapılanmaya acil ihtiyaç vardır.

Ötekileştirme ve kutuplaşma sadece faşizm ve diktatörlerin işine yarar. Sosyalistlerin sosyalizm, dindarların ve dindar olmayanların özgür inanç, farklı Kimlik ve aidiyetlere  sahip insanların kimlik ve kültürlerini özgürce yaşaması, toplumsal uzlaşı sonucu yaratılacak hoşgörü ve toleransla mümkündür. Bunun için Türkiye’nin en temel sorunu toplumu demokratikleştirme sorunudur. Bunu da ancak toplumun siyasi öncüleri, toplum dokusuna uyan politik argümanlarla toplumun karşısına çıkarak çözebilir.

 

Continue Reading

Ali Çatakcin

2018 1 Mayısında Türkiye’nin Karanlık yüzü!

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

-AKP iktidara geldiğinden bu yana 22 binin üzerinde emekçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Sadece bu tablo dahi AKP iktidarının sadece demokrasi ve özgürlüklerin değil, emeğin ve emekçinin düşmanı olduğunun ibret belgesi niteliğinde.

-16 yıllık AKP iktidarı, çalışma yaşamında büyük bir mezarlık yarattı. Zonguldak, Soma, Ermenek, Şirvan, Şırnak ve onlarca yerde 22 binin üzerinde işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.

-Devlet grevleri yasaklamaya ve grev kırıcılığı yapmaya; sendikal kadrolar örgüt üyeliğinden tutuklanmaya başladı. Sendikal örgütlenme özgürlüğüne dönük ağır baskılar hayata geçirildi. AKP’nin iktidarda olduğu son 16 yılda 6.2 milyon kişi işsiz.

-OHAL KHK’leriyle 111 bin kamu emekçisi işinden edilmiş. Sendikalaşma oranı yüzde 12’ye düşmüş.

-İktidarın emek düşmanı politikaları sonucu, yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) toplam 110 bin 778 kişinin ihraç edildi.

-Devlet grevleri yasaklamaya ve grev kırıcılığı yapmaya; sendikal kadrolar örgüt üyeliğinden tutuklanmaya başlandı.

-AKP iktidara geldiği 2002’den bu yana tam 14 grevi yasakladı. ILO verilerine göre; dünyada her 15 saniyede 1 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Her yıl 2 milyon fazla işçi meslek hastalığı ve iş kazaları sonucu hayatını kaybediyor.

-Türkiye’de ise, Meclisi’nin verilerine göre; 2017’de 2006 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2018’in ilk 3 ayında ölen işçi sayısı en az 386’ya ulaştı. 2002-2017 arasında en az 22 bin işçi hayatını kaybetmiş.

-Esnekleşen çalışma koşulları, uzayan çalışma saatleri iş kazalarını, iş cinayetlerini kaçınılmaz hale getiriyor. AKP iktidarı döneminde yaşanan mevcut İş cinayetlerinin gerçek sorumluları hak ettikleri cezaları alamadığı gibi, İş cinayetlerinden sorumlu olan  işverenlerin sorumluluğu örtbas edilmiştir.

-2001 yılında işçilerin resmi sendikalaşma oranı yüzde 57.2 idi. Şu anda ise Türkiye’deki her 100 işçiden sadece 12 tanesi sendikaya üye.

-2018 başında açıklanan verilere göre Türkiye’deki işçilerin yüzde 12.38’e sendikalı. Toplamda sendikalı işçi sayısı ise 1 milyon 714 bin civarında.

– Çalışan Kadınların sendikalaşma oranı yüzde 8 civarında. Erkeklerde ise bu oran yüzde 14’lerde. AKP iktidarının en büyük icraatlarından biride, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, toplumsal yaşamın her alanına hakim kılması.

-Her Aralık ayında İktidar ve İş veren tarafından belirlenen asgari ücret, 2018 için de 1.603 TL olarak kararlaştırıldı. Türk-İş’in 2018 Nisan ayı verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.680 TL, yoksulluk sınırı ise 5.473 TL oldu.

-Türkiye’de işsizlik AKP iktidarıyla düzenli bir tırmanışa geçmiştir. Verilere göre, 2009’da 3 milyon 95 bin olan işsiz sayısı 2017’de 3.4 milyona, 2017 için yüzde 18.3 olarak gerçekleşti.

-2014’te 5.9 milyon olan geniş tanımlı işsiz sayısı 271 bin artarak 2017’de 6.2 milyona ulaşmış. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 18.3 olarak gerçekleşirken, gençlerin bu işsizlik içindeki oranı yüzde 21’e ulaşmıştır. Ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı ise yüzde 24.2’ye yükselmiş. 2014’te yüzde 20.4 olan yüksek öğrenimli genç kadın işsizliği 2017’de yüzde 26.1’e yükselmiş.

-Bu tabloyu değiştirmek mümkün mü? Türkiye’nin emekçileri, Demokrat, sosyal demokrat, Sosyalist, dindar, demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük ve daha insani bir yaşamdan yana olan bütün güçler 1 Mayıs’ta  meydanlara çıkar, 24 Haziran’da da sandık başına gidip AKP-MHP faşizmi ve Erdoğan diktatörlüğüne son verirlerse; evet mümkün!

Yaşasın Emeğin mücadele bayramı 1 Mayıs!

30.04.2018

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI