Connect with us

.

Gülfer Akkaya

Newroz-Nevruz Sümer tanrıçası İnanna ile başlar

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Newroz-Nevruz Bayramı, kadim uygarlıklardan bugüne, Anadolu dâhil, geniş coğrafyalarda, çok çeşitli halklar tarafından kutlanmış, hala kutlanmakta.
Türkiye’de, Newroz-Nevruz Bayramı’nın Kürt halkı tarafından mücadele dahilinde sahiplenilmesi nedeniyle Türk devleti milliyetçi kaygılarla uzun yıllar Newroz kutlamalarını yasakladı, baskıladı.
Devletin Kürtlerin Newroz’una yönelik ayrıştırıcı-inkârcı tutumu ne yazık ki Türk halkının kendi Nevroz Bayramını kutlamasını da engellemiş oldu. Türkler kendi bayramlarına yabancılaştırıldı. Bir kısım insan Newroz-Nevruz’u sadece Kürtlerin bayramı sandı devletin bu tutumu nedeniyle. Oysa ne kadar güzel olurdu Newroz-Nevruz’un yan yana mahallelerde, alanlarda, çayırlarda, ormanlarda kutlanması.
Kuşku yok, bu güzel günleri de göreceğiz. Çünkü bugün bile onca baskı ve zulme rağmen kutlanan Newroz-Nevruz alanlarında halklar yan yana.
Bir kaç gün önce Afrin’de Demirci Kawa’nın heykelini kaldıranların aklında tutması gereken bir şey var. Kültürel unsurları baskılayarak, yasaklayarak toplum hafızasında silmek mümkün değil.
Tıpkı erkek egemenliğinin İnanna’yı binlerce yıl sonra bile hafızalardan silemeyişi gibi.
Tıpkı bugün kutlanan Newroz-Nevroz ya da başka adlarla halklar tarafından kutlanan aynı bayramın, dünyada henüz erkek egemenliği yokken kadim toplumlarda Anatanrıçalar döneminde ortaya çıkan, doğanın canlanışı, bereketin simgesi “Yeni Gün” oluşunun unutturulamaması gibi.
Bugünkü Newrozlar kadınlar ve tanrıçalar silinip, erkek kahramanlar üzerinden yeni anlatıların yazılması ile erkekleştirilmiştir. Erkek egemen toplumların erkek kahramanlı anlatıları şekline dönüştürülerek kaynağından kopartılıp, gerçek “kimliğinden” uzaklaştırılarak, yabancılaştırılmıştır.
Kadınlardan neredeyse bahsetmeyen, bahsederken sabırlı, anaç, edilgen, kadın erkek ilişkisinde geride olan, güçsüz, erkekliği ve erkekleri öven, kahramanlaştıran, önemli kişi yapan mitolojik ve tarihsel anlatıların neyin üzerini örttüğünü anlayabilmek için insanlık tarihinin başlarına bakmak gerekir.
Orada evreni yaratan erkek tanrılardan önce, evreni var eden Anatanrıçaların hikâyelerini görürüz. Kendisini topluma ancak baskı ve şiddetle kabul ettiren erkek din ve inançlardan önce, toplumun var edip, kendi rızası ile kabul ettiği kadıncıl din ve inançlara tanık oluruz.
Anatanrıçaların yanında “dünkü çocuk kalan” zalim Dehak, ona karşı mücadele veren pazulu, güçlü, erkek Demirci Kawa’nın ve diğer tüm Nevruzların çok öncesinde toplumu var etme gücüne sahip Anatanrıçaların doğayı canlandırabilen yetisini ve anlatısını bilmeden ya da bunlardan hiç olmazsa bahsetmeden kutlanan Newroz-Nevruzlar bilinmeli ki, kadınların var ettiği ama onlardan çalınarak erkekleştirilmiş bayramlardır.
Bilim açısından yazılı tarihe sahip ilk toplumlar şimdilik (şimdilik diyorum çünkü bilimsel araştırmalar neticesinde yeni toplumlara dair bilgilere de ulaşılabilir) Sümerlerdir.
Sümerler MÖ 4000 yıllarından itibaren yaşamış bir toplum. Elimizdeki bilgilere göre yine şimdilik yazının icadının da Sümerler tarafından olduğunu biliyoruz. Hatta yazının, tıpkı tarım gibi kadınlar tarafından icat edildiğine dair güçlü iddialar var.
Bugün adına Newroz-Nevruz dediğimiz baharın gelişini karşılama bayramına ilk Sümerlerde rastlıyoruz.
Sümerlerin ilk Anatanrıçası Nammu sudan gelmiştir. Bu Anatanrıça daha sonra tanrıçaları ve tanrıları var etmiş, onlara hizmet etmesi için de insanları kil ve çamurdan, içlerine ruh üfleyerek (doğru okuyorsunuz bu var ediş hikâyeleri önce Sümerde vardı ve erkek tek tanrılı dinler bu hikâyeleri ve daha nicesini Anatanrıça hikâyeleri olan kadıncıl inançlardan erkekleştirerek arakladılar, erkekliğin kitabını yazdılar) yaratması için erkek tanrıya tariflerde bulunmuş, kendisindeki bilgiyi ona aktarmıştır.
Sümer Anatanrıçaları arasında kuşku yok ki Nammu’dan bile daha ünlü, daha güçlü, erkek tanrılara ve onların haksızlıklarına, tanrıların tanrıçaların iktidarını almak için yaptıkları hamleleri boşa düşüren, Sümerler dışında, binlerce yıl başka toplumlarda farklı adlarla yaşayan, tapılan, erkek tek tanrılı dinlerin bizzat savaş açıp vahşi eril yöntemlerle yok etmeye çalıştığı ama başaramadığı, bugüne gelebilen Anatanrıça İnanna’dır.
İnannan diğer toplumlarda olduğu gibi Sümerlerde de çok saygı görmüş, tanrıların güç ve ayak oyunlarıyla kendisinden almaya çalıştıkları kenti mücadele ile kazanmış, kentini başarı ile yönetmiş, güç düşkünü, halkın gönlünde değil, tahtta yer edinmiş tanrılardan ziyade daha adil, eşitlikçi toplumlar kurmuştur. Tanrıçalara tecavüz eden, hakkı olmayanı gasp eden tanrıların karşısında kadınca ve güçlüce durmuş, kendi kent devletinde halkının bereketle yaşaması için çabalamıştır.
İnanna savaş tanrıçasıdır, barışçıdır ve Sümer toplumunda bereketi simgeleyen biricik güçlü tanrıçadır. Güzelliği, zarafeti ile kadın erkek herkesin gönlünü fetheden, üzerine şiirler, şarkılar yazılan tanrıça, kuşku yok ki kadıncıl inançların en güçlü temsilcileri arasında haklı yere sahiptir.
Sümerlerde İnanna anlatısı üzerinde erkek egemenliğine nasıl geçildiğini, buna karşı kadınların (tanrıçaların) direnişlerini, mücadelelerini açıkça görmek mümkün.
Bugünkü Newroz-Nevruz da bu mücadelenin uğraklarından, parçalarından sadece biri.
Kadıncıl inançlarda bayramların kutlanmasında kadınları ön planda görürüz. Merkez kadınlardır. Onların etkin olduğu, onlar için hizmetlerin yapıldığı, kadınsı unsurların öne çıkartılarak yüceltildiği kutlamalardır bunlar. Güzelliği, gücü, özel kıyafetlerle hazırlanılmış törenleri, tanrıçalar üzerinden şekillenen, eğlence temelli, uzun günler süren, içkili, danslı, erkeklerin saldırgan cinselliğine rastlanmayan, kadınların zevk alıcı cinselliğinin ön planda olduğu, bunun toplumda karşılık bulduğu kutlamalardır bu bayramlar. Tanrıçalara hizmet eden tanrılar, kadın-erkek insanlar vardır bu anlatılarda.
Tanrıçaların tapınaklarında baharı karşılayan, kutlamalar yapan, bu tapınaklarda belli sürelerde hizmet etmek için kalan tapınak rahibelerini de görüyoruz. Gerçi onlara bugünkü cinsiyetçi, erkek egemen kafayla bakan “bilimadamları” tapınak fahişeleri diyor ya, işte bizzat bu bile, kadim kadıncıl geçmişe bugünkü erkek değerler ile bakılıp nasıl kadınların tarihlerinin çarpıtıldığını, erkeklerin gözünden, ahlakçı yargılarla aktarıldığını göstermesi açısından önemli.
Yine de tarih ne kadar cinsiyetçi anlatılmaya, çarptırılmaya çalışılsa da üzeri tam olarak örtülemeyecek kadar net.
Anatanrıça Kybele’nin papazları olabilmek için her yıl ayinler eşliğinde erkekler erkekliklerini kökten kestirerek, kadın giysileri giyip, kimi bölgelerde giysilerde meme kısımlarına metal cisimler takarak erkek bedeninden kurtulup, kadınlaşmayı amaçlıyor, Kybele’ye hizmet etmek için adeta sıraya giriyorlarmış. Kadın olmak, Anatanrıçanın papazları olabilmek toplumda önemli bir statüye sahip olmak anlamına geliyormuş. Yani erkekliğin kıymeti yokmuş. Bugünkü erkek sünneti Kybele için düzenlenen bu ayinlerden kaynaklanmaktadır. Tabii bugün artık geçmişte olan birçok ritüelin erkekleşmesi gibi, erkekliği yücelten tören şeklini alarak.
Kadınların toplumun hayatını sürdürecek gıdaları temin etme yetenekleri, doğurganlıkları (erkeklerin cinsellikteki rolünü bilmeleri dahil, çünkü çocuğun olabilmesi için sadece kadın erkek arasında cinsel ilişkinin olması yetmez, kadın bedeninin olması gerekir) ve hastalanınca iyileştirebilme bilgileri nedeniyle toplum tarafından yönetici ve üretici güç olarak seçildiği (erkekler gibi zor ile değil) zamanlarda topluma bereketi getirdiğine inanılan Anatanrıça İnanna, Sümer tanrıça ve tanrılar panteonunda kendisinden çok daha aşağıda yer alan tanrı Dumuzi’yi seçer evlenmek için. Çünkü Dumuzi çobandır, bereketi simgeleyen tanrıça İnanna onu bu nedenle alır. Bugünkü Temmuz ayı adını Dumuzi’den almaktadır.
Ancak İnanna ölüler diyarı olan yeraltını merak eder, oraya gidişi ve gittiği için cezalandırılması nedeniyle İnanna’nın bir daha yaşayanlar dünyasına dönemeyeceğini düşünen Dumuzi eğlence dolu bir hayata başlar. Eşi tanrıça İnanna’yı kurtarmak için çabalamaz. Onun okluğundan memnundur. Mücadeleci İnanna yer altında çıkmak için yerine başka birini yollayacağına dair anlaşma yapar. Yer üstüne çıktığında Dumuzi’nin eşini kurtarmak için çabalamak yerine kendisinin yerine geçerek eğlenceli bir hayat sürdüğünü görür. Dumuzi’yi cezalandırır. Bundan sonra Dumuzi yer altında yaşayacaktır.
Dumuzi’ye verilen bu cezayı başka hiçbir tanrıça ve tanrı bozamaz. Bu İnanna’nın gücüdür.
Newroz-Nevroz “Yeni gün” demek. Bugüne yeni gün denmesinin sebebi, kadim kadıncıl toplumlarda kadınların 21 Mart tarihinden itibaren doğanın kış uykusundan uyanarak, yüzünü bahara çevirdiği bilgisine sahip oluşlarıdır.
İşte 21 Mart günü kadim kadıncıl toplumlarda (inançlarda) Anatarıça İnanna ile Dumuzi cinsel olarak birleşirler. Yer altında yaşamakla cezalandırılan Dumuzi 21 Mart’ta çıkartılır, İnanna ile birleşir, sonra yine gönderilirmiş. Bu birleşme ile toprağa bereketin düştüğüne, baharın geldiğine, hayatın kaynağı olan canlanmanın başladığına inanılırmış.
İnanna’nın birleşme töreni olan 21 Mart’ta insanlar güzel kıyafetlerini giyip süslenerek müzik eşliğinde dans eder, içkiler içer, eğlenir, mutluluk içinde, kışı uğurlar umutla yeni günü karşılarmış. Böylece bereket tanrıçası İnanna’nın güzelliği, zarafeti, gücü, yeni günü getiren sevişmesi, dünyayı yenileyen bir bayram olarak insanlık tarihine Sümer kitabelerinden itibaren yazılacaktır.
Bugün erkekleştirilmiş bayramları zalimlere karşı kutlarken kadınların hatırında erkek “zalimler” çıkmamalı. Daha güzel bir dünya için bugünün insanı, İnanna ve onun kadın yoldaşlarını unutmamalı. Onların kurdukları, yaşattıkları toplumları kendine kerteriz edinmeli.
Evet, yaşasın Newroz-Nevruz, ama Yeni Gün İnanna olmadan Yeni Gün olmaz, İnannalar olmadan Yeni Günler gelemez, bunu da unutmadan. Çünkü cinsiyetçi bilim, erkek inanç ve dinler, kadınları ve onların anlatılarını tarihten silmek için bin yıllardır çalışıyor.
Yeni Gün’ü var eden İnanna’ya, tüm tanrıçalara ve onu bugünlere dek taşıyıp getiren kadınlara selam olsun.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Gülfer Akkaya

Eşitlikçi Alevilik eşitlik mücadelesi veren kadınlarla var olabilir

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Alevilik inancında kadın erkek eşitliğinin olduğunu ama Alevilerde eşitliğinin olmadığını dillendirdiğimizde, Alevi toplumunda şiddet olduğunu konuştuğumuzda, kadın arkadaşların çok büyük bir kısmı bunlardan bahsedersek Aleviliğe zarar gelir kaygısı ile bizlere “Haklısınız ama bunları söylersek zaten Alevileri kötülemek için fırsat kollayanlara biz de malzeme vermiş olmuyor muyuz?” diyerek “Aleviliği korumaya” çalışıyordu. Neyse ki şimdilerde bu kaygı ve söylemler oldukça azaldı.

Başta çok sayıda erkek  olmak üzere, yanı sıra onlarla yan yana durmaktan çekinmeyen kimi kadınlar, erkek şiddetinden, eşitsizlikten, Alevi kurumlarında kadınlarla erkekler arasında cinsiyetçi işbölümü var diyenlere “Siz inancımızı kötülüyorsunuz, ortalığı karıştırıyorsunuz, bizi bölüyorsunuz” diyorlardı.

Erkeklerin ve onlarla yandaş olan kadınların söyledikleri erkeklerin çıkarını korumak içindi, Aleviliğin değil. Bunu zaten sık sık yazıp konuşuyoruz.

Tüm samimiyeti ve inancı ile Aleviliği gözü gibi korumak isteyen, seven kadınların tutumu bu kesimden tamamen farklı. Bu konu bu nedenle çok önemli.

Alevi kadınların bir kesimi neden hâlâ Alevi toplumundaki eşitsizliği, erkek şiddetini, cinsiyetçi işbölümünü konuşmaktan çekiniyor? Bu kaygının arkasında ne var? Bu kaygı aşılabilir mi? Aşılamazsa bunun kadınlar açısından bedelleri ne olur?

Öncelikle belirtmeliyim ki artık Alevi kadınların gündeminde, söyleminde, hedefinde açıkça erkek şiddeti var. Erkeklerce cinsiyetçileştirilmiş Aleviliğe karşı eşitlikçi Alevilik talebi var. Yönetim organlarına erkeklerin doluşmasına, kadınların dışlanmasına karşı itirazları var. Bunlar büyük değişimler. Alevi kadınlar için önemli aşamaların kat edildiğine ve edileceğine dair nefis emareler.

Alevi kadınlar bu konularda seslerini daha yükseltip, ana gündemlerini bu taleplerle sürdürdükçe erkekler yönetim, cinsiyetçi kurumlar değişmek zorunda kalacak. Çok değil, birkaç yıla kadınlar mücadelelerinin sonuçlarını daha çok alacaklar. Alevi erkekler değişmek zorunda kalacaklar.

Tüm bunlar olurken Alevi kadınların önünde önemli bir ikilik durumu var. Bu durumun Alevi kadınlarca çözülüp aşılması lazım.

Alevilik, çok fazla yerden, çok fazla saldırıya uğrayan, karalanmaya çalışılan, tanınmayan, devlet ve onun iktidarları tarafından belirlenmeye, tanımlanmaya çalışılan bir inanç olduğu için Alevi kadınlar bu saldırılara yenilerini eklememek, Aleviliği bu saldırılara karşı korumak için kendi sorunlarından bahsetmeme yolunu seçiyorlar. Çünkü Alevi kadınlar yaşadığı ailevi sorunları, Alevi erkeklerin kadınlara yaşattığı zulmü dillendirirlerse bunun Aleviliğe zarar vereceğini düşünüyorlar ve susuyorlar.

Alevi kadınların cinsiyetçiliği konuşmamasının nedeni bunu görmemeleri değil, ötekileştirilenlerin, “azınlıkların”, göçmenlerin bu konulardaki tutumları ile aynıdır. Bu tutumun nedeni toplumsal olarak altta olanların, ötekileştirilenlerin her türlü haksızlığa, saldırıya açık olmasıdır. Zaten böyle bir durumda olan toplumsal kesime, onun içindeki üyelerin eleştirisi, kimi konularda yüksek sesli itirazı muktedirlerce o topluma zarar vermek, karalamak, ayrımcı politikaları güçlendirmek için kullanılabileceği kaygısı.

Örneğin Avrupa’da çok rahat olduklarını iddia eden Alevilerin tepesinde Demokles kılıcı gibi duran “Aleviler demokrat ve eşitlikçi” söylemi yok mu? İlk olarak, Alevilerin demokrat ve eşitlikçi olduğu ne kadar doğru? Neden Aleviler böyle bir söylemleri sürekli olarak üretiyorlar? Bu zaruretin nedeni nedir? Ve Aleviler bu söylemi içeri (Aleviler) için mi, dışarı için mi üretiyor? Yoksa ikisi için mi? İkisi için üretiyorsa bu söylemin pratik sonuçları nedir? Kime, ne fayda sağlıyor? Bu söylemden erkekler nemalanıyor mu? Bu söylem kadınlara nasıl yansıyor? Onları toplumlarını hedefe koymamak için cinsiyetçiliğe, antidemokratik uygulamalara karşı susturuyor olabilir mi?

Bu büyük fotoğrafın ve stratejinin içinde Alevi kadınlar çıkıp “Ne demokrasi, ne de eşitlik yok. Dayak yiyoruz, baskı altındayız ve ağırlaştırılmış cinsiyetçilikle karşı karşıyayız” derse Alevi erkeklerce kurgulanmış bu “eşitlikçi-demokratik stratejinin” nasıl tuzla buz olabileceğini tahayyül etmek zor olmasa gerek. Ve bu yıkıntıların sebebi gösterilen kadınların üzerine yıkıntının sonuçlarının da nasıl boca edileceği… Kadınlara nasıl saldırılacağı? Biliyoruz ki kadınlar bu durumu ancak fikren ve fiilen örgütlü olabildiklerinde en az hasarla atlatabilirler.

Ayrıca zaten ötekileştirilen bir toplumun üyesi olarak kadınlar erkekler hakkında şikâyetçi dahi olmak için ağır baskı altında karar vermek zorunda kalırlar. Çünkü o zaman mesele erkek şiddetinden ziyade her daim Alevi toplumuna yöneltilen karalamalara dönüşerek Alevilere yönelik saldırıya dönüşebilir. Erkek şiddetinden şikâyetçi olacak kadını aynı zamanda inancını karalamamak kaygısı saracak.

Bu kaygılar Alevi kadınların evde, Alevi kurumlarında vb yaşanan cinsiyetçiliğe karşı Alevi kadınları durduran nedenler. İşte bu ikili durumun aşılması gerekiyor.

Mesela Alevi kadınlar göçmen oldukları ülkelerde bu kez hem Alevi hem göçmen oldukları için erkek şiddetinden şikâyetçi olmaktan vazgeçmek zorunda ya da çok fazla baskı altında kalarak şikâyetçi olmak durumunda kalırlar. Çünkü kocasından ya da babasından şikâyetçi olduğunda Aleviliğin yanı sıra sınırdışı edilebilme durumu ile karşı karşıya kalmak, bunun zorluklarını da göğüslemek zorunda kalacak. Üstelik ait olduğu toplumdan da dışlanabilecek. Toplumun iç sorunlarını dışarıya taşıyan “kötü kadın” olarak damgalanacak.

Oysa erkekler kadıncıl Aleviliği erkekleştirdiklerinde hiç böyle düşünmüyorlar. Üstelik kadınların bu hassasiyetlerini bildikleri için kendilerini durdurmaya çalışmak bir yana, bundan güç alarak cinsiyetçi politikaları sürdürüyorlar.

Kadınların inançlarına zarar gelmemesi için yaşadıkları cinsiyetçiliğe karı susmayı seçmeleri anlaşılabilir, ama kabul edilemez. Buna karşı çare kadınlarda kadınlık bilincinin yükselmesi ve kadın dayanışması. Kadınlar şunu unutmamalı, inanca zarar veren kadınların haksızlığa, cinsiyetçiliğe karşı başkaldırmaları değil, erkeklerin cinsiyetçiliğidir.

Ortada bir suç varsa o cinsiyetçiliktir. Bu suçu erkekler (ve şahsi çıkarları için onlara destek olan kimi kadınlar) işliyor. Bu suçu hem kadınlara hem eşitlikçi kadıncıl Aleviliğe karşı işliyorlar.

Alevi toplumuna gelecekse bir karalama buradan gelebilir, kadınların haklı mücadelesinden değil. Kadınların haklı mücadelesi ancak Alevilik inancını ve Alevi kadınları güçlendirir. Bu güç Alevi toplumunu değişime zorlar.

Alevi kadınlar çekinmeden, korkmadan erkek şiddetini hedef almayı, Alevi kurumlarında eşitlik politikaları üretmeyi ve eşitlikçi Alevilik inancının sesini yükseltmeyi sürdürmeli.

Eşitlikçi Alevilik eşitlik mücadelesi veren kadınlarla var olabilir.

Kadıncıl aşk ile.

 

not: yazı ilk http://avrupaforum.org adresinde yayınlanmıştır.

Continue Reading

Gülfer Akkaya

Madımak’ı AK’layanlar

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Bu yıl Sivas, Madımak katliamının 25. yıl dönümüydü. Katliamın üzerinden 25 yıl, yani çeyrek asır geçmesine rağmen hala katliamla ilgili gerçek bilgiler gün yüzüne çıkmış değil.

Bu da katliamın devlet tarafından organize edildiği iddialarını güçlendirmekte.

Zira arandığı söylenen katliam sanığının yıllarca Sivas’ın merkezinde, karakola yakın adreste yaşadığının ortaya çıkması, Sivas davasının zaman aşımı ile sonlandırılması, katliamın gerçekleştiği Madımak otelinin katliamdan sonra yıllarca kebap salonu olarak çalıştırılması, Madımak Oteli binasının Utanç Müzesine dönüştürülmemesi de yine bu iddiayı güçlendirmekte.

Katliamda görev alanları koruyup kollayanların zaman içinde nasıl ödüllendirildiklerine tanıklık ettik hep beraber.

Katliam sanıklarının avukatları AKP’de milletvekili oldular.

Bu yetmezmiş gibi Abdüllatif Şener gibi katliamcıları cezaevinde ziyaret edip, kollayan biri AKP kurucusu oldu, AKP’de bakanlık yaptı.

AKP iktidarı döneminde “zaman aşımına” uğratılarak kapatılan Madımak davası için Erdoğan “Karar hayırlı olsun” demişti.

Seçimler öncesi AKP’nin İstanbul mitingine çağırdığı ve mitinge “milli duygularla katıldığını” söyleyen Tansu Çiller katliam yapıldığında Başbakandı ve katliamın hemen sonrası “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” demişti.

Yine katliamın yapıldığı sırada Sivas Belediye Başkanı olan Temel Karamollaoğlu Refah Partiliydi ve şimdilerde yine refah Partisi’nin devamı olan Saadet Partisi’nin genel başkanı.

Bugün CHP Konya milletvekili olan Abdüllatif Şener katliam yapıldığında Refah Partisi Sivas milletvekili idi. Sivas’a yaptığı bir ziyaret sırasında Madımak katliamı tutuklularını cezaevinde ziyaret etmekten çekinmeyecekti.

Madımak katliamının araştırılması için mecliste kurulan araştırma komisyonunun Madımak raporuna şerh koyacak ve katliamın nedenleri arasında Aziz Nesin’in halkı tahrik etmesini gösterecekti. CNN Türk’deki habere göre katliam yapıldığında Sivas Belediye Başkanı olan Refah Partili Temel Karamollaoğlu saldırgan kitle Madımak Oteli’nin önündeyken yanlarına gittiğinde, “Mücahit Temel” sloganlarıyla karşılanacak “Bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. Şunların ruhuna el fatiha diyelim” diyecekti.

Temel Karamollaoğulları 24 Haziran seçimleri sırasında katliamda öldürülenleri sorumlu göstererek, dalga geçercesine “Camları açmadılar” diyebilecek kadar kibirli biri.

Bu sözlerin sahibi olan Karamollaoğlu da, Abdüllatif Şener de geçmişlerini unutturarak ne yazık ki temiz, dürüst, demokratik, nefretin olmadığı bir Türkiye palavrası sıkmaktan geri durmuyor, Kaaramollaoğlu bir de seçim süresince solcu jargondan alıntılarla oy devşirmeyi amaçlıyordu.

Yazık ki Abdüllatif Şener de, Temel Karamollaoğu da kamuoyumuz tarafından karşılık buldu, allanıp pullandı. Demokrat Müslümanlar olarak hemencecik kabul edildiler. “Bu kişiler Madımak katliamında yakanlardan yana tavır aldılar ve bugün de bu konuda özeleştirel bir söylem ya da tutumları yok” denildiğinde ise “Evet ama zaman değişti, bunlar da değişti” diyenler talep edilen yüzleşmenin, özür dilemenin önünü kestiklerini ya fark etmediler ya da umursamadılar.

Ülkenin en büyük katliamları arasında yer alan Madımak katliamı ne yazık ki bu “toplumsal hafızasızlık” sayesinde bir de vicdanlarda “zaman aşımına” uğramış oldu.

Her yıl Madımak katliamı için “unutmadım aklımda” demenin sadece hafıza tazelemek amaçlı olmadığını, aslında toplumsal yüzleşmenin sağlanması, baş sorumlu olan devletin özür dilemesi, katliamın gerçek sorumlularının yargı önüne çıkartılıp hak ettikleri cezaları alması için söylendiğini anımsamakta fayda var.

Çünkü orda kaldı yanağımızın yarısı, üstelik kendini boşlukla tamamlayamıyor. Adalet istiyor. Ve yıllardır o el omuzlarımızdan aşağı sarkmış halde onu tutmamızı bekliyor.

Yüzleşeme olana dek Madımak bir ıslık, zihnimizde çalıyor.

Continue Reading

Gülfer Akkaya

Toparlanın, direniyoruz

GÜLFER AKKAYA

Published

on

Bu seçimin kazananı HDP oldu. Tüm baskı, şiddet, hukuksuzluk, yolsuzluk, usulsüzlüklere rağmen HDP’nin meclise girmesi engellenemedi.

HDP, toplumun önemli bir kesiminin temsilini ve iradesini omuzlarına yükleyerek demokratik zeminde siyaseti sürdüreceğini bir kez daha gösterdi.

Ülkede baraj siyasetlerinin kendilerini engelleyemeyeceğini ve biat etmeden yapılan siyasetle ülkenin 3. partisi ve aynı zamanda anamuhalefet partisi olunabileceğini ispatladı.

Erdoğan başkan oldu. Ama OHAL koşullarında, devlet desteği ile yürütülen bir seçimle ve çok sayıda usulsüzlüklerle başkan olabildi. Yani adil koşullarda yarışılsaydı kazanamazdı, burası kesin. Bu nedene seçilmesi meşru değil.

Bu seçimlerde de AKP oy kaybetmeye devam eden bir parti oldu. Ve meclis çoğunluğunu yitirdi. Bu durum AKP’yi hiç istemediği koalisyona mecbur etti. Bu koalisyonun nasıl yürüyeceğini de önümüzdeki günlerde göreceğiz. Zaten kokusu daha seçim arifesinde çıktı.

Erdoğan tek adam olarak sarayında rahat ama canı mecliste zaman zaman sıkılacak gibi.

İyi Parti seçim boyunca öne sürdüğü iddiasını tutturamadı. Öyle ki seçim akşamı seçmenlerinin karşısına dahi çıkamadı ve ikinci bir moral bozukluğunu böyle yaşadı İyi Parti seçmenleri.

İyi Parti’nin HDP’den az oy alması, halkın tutuklu Demirtaş’ı, ikide bir elini sallayarak bağıran Akşener’den daha çok takdir etmesi de Kürt siyasetçilere terörist diyen Akşener’e dert ve ders olsun.

Yine de mecliste MHP’nin yanı sıra İyi Parti’nin olması ilginç olacak. Hele böyle bir dönemde.

Bu seçimlerdeki en büyük şaibe MHP’nin nerdeyse başından beri hiç değişmeyen oy oranlarında gözlendi.

Seçim sonuçları bir daha gösterdi ki MHP’nin oy oranı kendisinin siyasi temsilinden çok AKP’nin meclis matematiğine hizmet etmeye yönelik hesaplanmış. Bu da bahsi geçen şaibeyi güçlendiren bir durum.

CHP ve İnce’ye gelince. Bu seçimde CHP iki şeyi amaçladı. Kurduğu koalisyonla mecliste AKP-MHP çoğunluğunu engellemek ve İnce ile Erdoğan’ı yenmek.

Meclise koalisyon sayesinde İyi Parti ve Saadet Partisi de girmiş oldu ama bu durum meclis matematiğini Erdoğan aleyhine çevirmeye yetmedi. Matematiksel sonuç değişmese de meclise iki yeni parti girdi. Bu durum olumlu-olumsuz birçok açıdan yeniliklere gebe. Oy kaybeden AKP gerçekliğini de unutmadan yeni meclisin tablosuna bakmak önemli.

İnce konusuna gelince. Seçim gecesi basının karşısına geçip kendisine oy verenlere açıklama yapmaması, gazeteciye mesaj atması hataydı. Aslına bakarsanız sonuçlar İnce açısından o kadar kötü değil. Evet kazanamadı ama aldığı oy azımsanamaz. Üstelik baskın bir seçimle bu oyu aldığını unutmamak gerekir. Ayrıca çok uzun süre sonra CHP seçmeni ve başka seçmenler üzerinde yapabiliriz hissini yaratabildi. Ülkeye heyecan verdi. Ama seçim akşamı karşımıza çıkmaktan korkması ile henüz liderliğe yeterince hazır olmadığını da gösterdi.

Bugün (pazartesi) yaptığı basın açıklaması ile yapığı hata nedeniyle özür diledi. Bu da önemi. Kaybedişinin nedenlerini açıklarken hesap hatası yapmış olduklarını söyledi. Demirtaş ve Akşener’in yüzde 12 oy alabileceklerini hesap ettiklerini ve bu hesapla ikinci tura kalabileceğini açıkladı. Açıkçası anket şirketleri ve neredeyse herkes böyle hesaplar yapıyordu.

Ama hala ortada kalan bir soru var. Adil olmayan bu seçimdeki usulsüzlük yüzde 2-3 oranında olmuş olabilir mi?

İşte bu sorunun cevabı yok. Olmayınca da seçimler meşru olamıyor.

Bu seçimlerin esas kazananı bence toplumsal ittifaktı. “Bir dahakinde yapabiliriz”e işaret eden bugünkü sonuçları küçümsemeden kurduğumuz toplumsal ittifakı büyütmeyi hedefleyerek yolumuza devam edebiliriz.

Bugün olmadı. Tamam.

Ama yarın olmayacağını düşünmemeliyiz. Hem matematiksel hem toplumsal ivme bizden yana.

Toparlanın, direniyoruz.

 

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI