Connect with us

Aziz Tunç

Türk devletinin Kürtlere karşı topuyekun savaşı

Kürt sorununun devasa özelliği ve Türk devletinin soykırımcı politikaları, toplumsal hayatta beklenemedik, hayal bile edilmeyecek, önceden tasarlanamayacak çok ilginç gelişmelere yol açmaktadır.
Türk devleti, Kuzey Kürdistan’ın her parçasında, Efrin’de, Rojava’da, Güney Kürdistan’da ve Kürtlerin yaşadığı dünyanın her köşesinde, Kürtlere karşı çok yönlü bir savaş sürdürmektedir. Böylece Kürt halkının özgürlük mücadelesini, her yol ve yöntemi kullanarak engellemeye çalışmaktadır. Türk devletinin kullandığı savaş yöntemlerden birisi de ilişkili olduğu ve Kürtlerin de bulunduğu ülkelerde Kürtleri etkisizleştirmek ve zor durumda bırakmak, faaliyetlerini engellemeye çalışmaktır. Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü bu savaşının bir cephesi de bu anlamda Avrupa ve elbette Almanya Türk devletinin Kürtlere karşı açtığı bu cephenin ilk ve en belirgin alanlarıdır.
Zaten Erdoğan’ın yönettiği Türk devletinin, Kürt halkına karşı sürdürdüğü kirli savaşı yaygınlaştırmakta ve derinleştirmekte olduğu biliniyor. Efrin’in işgalinden sonrasının da geleceğini söylemesi, Kuzey Kürdistan’daki saldırılar, Türkiye’nin her tarafında Kürt kurumlarına karşı sürdürülen gözaltı ve tutuklama terörü, Almanya’da Kürt sembollerinin yasaklanması, Çekya adlı devletin Salih Müslüm’ü tutuklaması, Kürt Mezopotamya yayınevinin ve Kürt yurtseverlerinin evlerinin basılması, demokratik etkinliklere çıkartılan engeller gibi birçok saldırı, Türk devletinin savaşı derinleştirmek ve yaygınlaştırmak istediğinin en son ve en açık ifadeleridirler.
Fransa’da üç Kürt yurtsever siyasetçisini katleden MİT, Almanya’da Kürt halkının temsilcilerini izlemekte, taciz ve tehdit etmektedir. Her fırsatta, özellikle Türk devlet yetkilileriyle yapılan görüşmelere bağlı olarak, Kürtlerin demokratik haklarını kullanmaları sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu çerçevede Almanya, Kürtlerin sembollerini yasaklamış bulunmaktadır. Yapılan etkinliklerde, hem kitlesel katılımın önlenmesi, hem de yapılan eylemin etkisinin sınırlandırılması için bir dizi engel çıkartılmaktadır. Aynı düşmanca uygulamaların sonucu olarak Almanya’da Alevi kurumlarının kapıları işaretlendi, Kürt sporcu Deniz Saki saldırıya uğradı. Almanya’nın Türkiye’de tank fabrikası kurması ve verdiği silahların bedeli, Kürt kanıyla ödenmektedir.
Gerçek olan o ki Türk devleti, Kürtlerin özgürlük mücadelesini, kurumsal siyasal varlığı için tehlike olarak görmekte ve Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırmayı varlığının ön şartı olarak görmektedir. Dolayısıyla Türk devleti, geleceğini sürdürebilmek için Kürtlerin önce siyasal ve örgütsel varlığını sonra da toplumsal varlığını yok etmeyi birinci, asli ve hayati görevi olarak belirlemiş bulunmaktadır. Türk devleti, bu nedenle, bütün faaliyetlerini buna göre planlamaktadır. Deyim yerindeyse, işini gücünü bırakmış, her cepheden Kürtlere karşı savaşmaktadır.
Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın her devletinin Kürtlere uzak durmasının nedeni, Türk devletinin bu politikasından kaynaklanmaktadır. Türk devleti, dünyanın her devletini, rüşvet veriri gibi silah satın alarak, ihale vererek veya şantaj yaparak Kürtlere karşı tutum almaya zorlamaktadır. Bunun sonucu olarak devlet zoruyla gasp edilen halklarının emeği, Kürt düşmanlığı için harcanmakta, yoksulluk ülkeye kader olarak dayatılmaktadır.
Avrupa ve dünya devletleri, özellikle Almanya, Erdoğan’ın diktatörlük heveslerine, faşizan uygulamalarına, saldırı ve katliamlarına karşı mücadele eden Kürtleri ve demokratik kamuoyunu baskılayarak, Almanya halklarına hizmet etmiş olamaz.
Türk devletinin yurt dışında faaliyet yürüten resmi ve yarı resmî kurumları ile sözde sivil kurumlarının tamamı Türk devletinin denetiminde çalışan birer ırkçı/gerici devlet aparatı durumdadırlar. Osmanlı Ocakları gibi sözde sivil kurumlar ile Türk Diyanet Kurumuyla bağlantılı sözde dini kurum ve bu kuruma bağlı bütün camiler, Türk devletin yönlendirmesi denetimi ve imkanlarıyla tamamen birer ırkçılık gericilik merkezi gibi çalışmaktadırlar. Bu camilerin her biri ırkçılığın ve gericiliğin üretildiği ve oraya giden kitlelere dayatıldığı, ayrıca Kürtlere Alevilere ve demokratik kamuoyuna yönelik olarak her türlü nefretin düşmanlığın ve ötekileştirmenin ana merkezleri olarak işlev görmektedirler. Bu kurumlara gidip gelenler, genellikle, ırkçılığın ve dini gericiliğin hizmetçisi durumuna getirilmişlerdir.
Türk devletinin denetiminde bulunan çok sayıda kurum, bu bağlantıların sağlandığı en etkili organlardırlar. Devletin denetiminde bulunan bu kurumlar bir yanda topluma ırkçılık ve dini gericilik empoze ederken, bir yandan da paramiliter unsurları cesaretlendirmekte, eğitmektedirler.
Türk devletinin yaptığının anlaşılması için, şu gerçeğin ortaya konması gerekiyor. Dünyanın hiçbir devleti, Türk devletinin yaptığı gibi, yurt dışında yaşamak zorunda bıraktığı vatandaşlarını, kendi politik amaçlarına alet etmemiş, onları bu düzeyde arka bahçe olarak kullanmamıştır.
Almanya’nın gerek devlet olarak aldığı baskıcı tutumun ve gerekse Almanya’da faaliyet gösteren Osmanlı Ocakları gibi ırkçı gerici kurumların Kürtlere yönelik saldırılarının tamamı Türk devletinin politikalarının ve karanlık ilişkilerinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Türk devleti, yurtdışında yaşayan vatandaşlarını bu amaçla kullanmaya, 12 Eylül. 1980 darbesiyle başlamıştı. O dönem Abdullah Çatlı gibi katiller aracılığıyla başlattığı cinayet, katliam ve saldırılarına bugünde aynı yöntemle devam etmektedir. Almanya’nın izlediği engelleyici anti demokratik tutumun da Türk devletinin özel çabalarının sonucu olduğu bilinmektedir.
Ancak hiçbir karanlık ilişki ve uygulama, ne zalimlerinin iktidarını kurtarmıştır ve ne de mazlumların özgürlük mücadelesini bastırabilmiştir. Özgür gelecek uğruna bedel ödeyenler tarafında yaratılacaktır.

Continue Reading
Advertisement //pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
2 Comments

2 Comments

  1. Bahattin

    22 Mart 2018 at 17:35

    Bir Kürt olarak istanbulda yaşıyorum hiç bir sıkıntı görmedim devletimizden, Türkiye devletinin Kürtlerle değil Teröristle sorunu vardır ve sonuna kadar destekliyoruzi

  2. Mücabit

    22 Mart 2018 at 18:02

    Yaznizi okudum tamamen tasarlanmis planli bir yazi çunkü bu devlet artik kürt ile haini ayird edeckek kapasitededir

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Aziz Tunç

Erdoğan kazanırsa ne olur?

Erdoğan’ın yönetememekten kaynaklı erken seçim kararından sonra, doğal olarak, siyasal/toplumsal gündem seçimler oldu.

Aynı kapsamda ele alınması gereken en temel konu, Erdoğan’ın seçimi kazandıktan sonra olabileceklerin iyi tanımlanmasıdır. Erdoğan bu seçimi kazanırsa tasarladığı bütün fantezilerini gerçekleştiremeye çalışacaktır.

Erdoğan ilk olarak, Osmanlı devletinin yayılmacı politikalarına uygun pratik uygulamaları devreye koyacaktır.  Bu politikaların en belirgin yanı ise Türk devletinin Ortadoğu’da, özellikle Kürdistan’ın diğer parçalarını işgal etmek istemesidir.  Erdoğan’ın ve Türk devletinin Efrin’i işgal girişimi, Şengal’e yapılan saldırı ve güney Kürdistan da gerçekleştirilen işgalci saldırılar ve kurulan üsler, Erdoğan’ın söz konusu işgalci saldırılarını çok açık olarak ortaya koymaktadır.

Erdoğan’ın Suriye ve Irak üzerinde Kürdistan’ın işgaline yönelik saldırıları, lokal ve konjektürel saldırılar olmayıp, kapsamlı, çok yönlü ve stratejik politikaların sonucudur. Bu gerçeğin anlaşılması ve tespit edilmesi, güncel politikaların ve seçim kararının doğru anlaşılması için önemlidir. Çünkü bu yayılmacı politik yönelim, Erdoğan’ın ideolojik-siyasal zihniyetinin ve bugüne kadar uyguladığı siyasal pratiğin gereği olarak vazgeçemeyeceği bir yönelimdir.

Erdoğan, temel ideolojik- politik dayanaklarından birisi olan ırkçılığı diri ve kullanıma hazır tutabilmek için işgaller yapmak zorundadır. Ayrıca Kürt özgürlük taleplerini bastırabilmek için de Kürdistan’ın özgürlüğe yakınlaşan, Rojava ve Güney Kürdistan’ı kontrolüne almak zorundadır. Bu iki temel neden, Erdoğan’ın seçimleri kazanması halinde, savaşçı/katliamcı bir dış politika izleyeceğini göstermektedir. Yani 24.  Haziran’dan sonra eğer Erdoğan seçimlerin galibi olabilirse, Türk devleti daha büyük savaşlara yönelecektir.

Erdoğan, seçimleri kazandığında bir yanda bu yayılmacı saldırıları sürdürürken aynı anda Kuzey Kürdistan’da ve elinin uzandığı her tarafta Kürtlere yönelik saldırılarını yoğunlaştıracak, çeşitlendirecektir.  Özellikle Kürt halkının örgütlülüğüne karşı adam kaçırmak, suikastlar yapmak dahil elinden gelen her türlü yol ve yöntemi kullanacaktır.  Kürtler Erdoğan’ın baş düşmanı, Kürt halkının iradesini kırmak ilk hedefi olacaktır.

İkinci olarak Erdoğan, 24. Haziran seçimlerini kazanabilirse, kurmak istediği DAİŞ’çi devletin günlük hayatta uygulanmasını arzu ettiği eksik kalan kurallarını uygulamaya başlayarak, toplumsal hayatı DAİŞ zihniyetine göre yeniden şekillendirecektir.  Bu anlamda yapılan düzenlemelerin yanında yeni yeni masum gibi görünen ama tamamen gerici bir yaşam tarzını dayatan düzenleme ve uygulamalar gündeme gelecektir.   Değişik yöntemler kullanılarak herkesin namaz kılması, camiye gitmesi zorunlu hale getirilecektir.  Son dönemde uygulanamaya başlanan kadınların ayrı otobüslere bindirilmesi her tarafta ve zorunlu hale getirilecektir.  İmamların nikah kıyması, kadınların çarşaf giymesi ve benzeri kuralların zor yöntemi kullanılarak uygulanması gündeme gelecektir.  Bununla birlikte Alevilere yönelik olarak, uygun koşulların oluşması için bekletilen katliamcı saldırılar, Erdoğan’ın bu seçimleri kazanması halinde gündeme gelecek, pratikleştirilecektir.

Cezaevlerine saldırılar, Erdoğan’ın seçimi kazanmasından sonra yapılacak en büyük insan hakkı ihlali ve en insanlık dışı ölümcül saldırılar olacaktır.   Özellikle özgür tutsaklara yönelik olarak, 19. Aralık 2000’de yapılan ve toplumla alay edilircesine adına “hayata dönüş operasyonu” denen katliamcı saldırıların bir benzerinin yaşanması Erdoğan’ın 24. Haziran seçimini kazanması halinde söz konusu olacaktır. Yani Erdoğan’ın kazanması demek, cezaevlerinde yeni bir “hayata dönüş operasyonu” demektir.

Erdoğan’ın 24. Haziran seçimlerini kazanması demek işçilerin bütün kazanımlarını kaybetmesi, zaten çok az kalmış olan örgütlü gücünün bir bütün olarak tasfiye edilmesi ve emeğin en değersiz “değer” haline gelmesi demektir. İşsizliğin ve yoksulluğun artması, “Reis”in ve uşaklarının önüne gelen her emekçiye en aşağılık hakaretleri edebilme imkanına kavuşması demektir.

Erdoğan, seçimlerden sonra kurmak istediği düzende “komünist öğrencilerin okuma hakkını” gasp edileceğini açıkça belirtti. Bu demektir ki Erdoğan kendi istediği imanlı/eli bıçaklı katillerden olmayan gençlerin yaşam hakkına saldırmak istemektedir.

Erdoğan her türlü demokratik hakkın kullanımını demokratik kurumların varlığını da ortadan kaldırmaya çalışacaktır. Çünkü zaten var olan her şey yani bütün eşitsizlikler ve baskılar, dine aykırı değildir ve bütün bu kurallara baş kaldırmak dine isyan etmektir.  Tabii dine başkaldırmanın cezasız kalması söz konusu olmayacaktır.

Erdoğan’ın mevcut sistemle yaptığı baskıları yetersiz bulması, daha çok baskı uygulayabileceği bir sistem/devlet kurmaya çalışması, bunun için baskın ve eşit olamayan koşullarda bir seçime başvurması, aslında onun ne kadar zor durumda olduğunu göstermektedir.

Temel soru şudur: Erdoğan, yapılacak olan 24. Haziran seçimlerini kazanır ve belirtilen bir toplumsal hayatı Türkiye ve Kürdistan halklarına dayatabilir ve bundan başarılı olabilir mi?  Başta Kürt halkı ve alevi inancından olan halklar olmak üzere bütün Türkiye halklarının tasarladığı gelecek ile Erdoğan’ın dayattığı gelecek, taban tabana zıt iki toplum tasarımıdır. Bu nedenle Erdoğan’ın bu siyasal zihniyeti Türkiye ve Kürdistan halklarına kabul ettirmesi hiç ama hiç mümkün değildir. En fazla zor ve hile yoluyla sosyo- politik sistemini dayatmaya çalışacak, ancak kabul ettiremeyecek onay alamayacaktır. Halkların yaşamın derinliğinden edindiği tarihsel tecrübeleri ve sezgisel bilinci,  Erdoğan’ın suratına bir şamar gibi patlayacak,  Erdoğan’ın fantezileri değil, ezilen Türkiye ve Kürdistan halklarının gerçekliği kazanacaktır.

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Aziz Tunç

Erdoğan istediğini yapabilir mi?

Türk devletinin ve Erdoğan’ın siyasetine ilişkin yapılan tüm analizlerin amacı felaket tellallığı yapmak veya karamsar bir tablo çizmek değildir. Erdoğan’ın ve Türk devletinin politikalarına karşı mücadele edebilmek, bu gerçeklerin doğru anlaşılmasını  gerektirmektedir.

Temel soru şu, Erdoğan kurmak istediği “yeni İslamcı/Osmanlıcı devleti” kurabilir mi?  El cevap, “hayır”, Erdoğan’ın sistemini kurabilmesi mümkün değil.  Erdoğan’ın istediği İslamcı/Osmanlıcı Türkçü devlet yapılanması bölge halklarının özelliklerine ve siyasal
gelişmelere uygun değildir.  Öncelikle Erdoğan’ın sistemini kurmasını önleyen büyük bir Kürt direnişi yaşanmaktadır.   Bunların yanında Aleviler   ve diğer demokratik toplumsal güçler Erdoğan’ın bu kanlı, karanlık, faşist planını önleyecek birikime ve güce sahiptirler.

Söz konusu toplumsal grupların sürdürdüğü demokrasi mücadelesi sadece kendi özgürlüklerini kazanmak amacıyla ortaya koydukları bir mücadele değildir. Bu güçlerin mücadelesi, Erdoğan’ın geliştirdiği İslamcı/Osmanlıcı politikaların önünü keserek insanlığın büyük bir beladan kurtulmasını sağlayacak olan bir mücadeledir.

Erdoğan, “tek adam” olarak, yukarıdan aşağıya ve zor yoluyla İŞİD’çi ve ırkçı bir sistemi kurmaya çalışmaktadır. Kurmak istediği yeni İslamcı/Osmanlıcı devlet, ancak “tek adam”lık üzerinde şekillenecek olan faşist bir sistemdir. Bu sistemin kurulabilmesi için, ırkçılık ve dinsel gericilik, başvurulması gereken en işlevli iki argüman olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Erdoğan’ın sistemini kurabilmesi için bu iki argümanı kullanarak, Kürtlerin özgürlük mücadelesini bastırması ve dinsel normlarla yönetilecek bir toplumsal/siyasal şekillenme yaratması gerekiyor.

Ancak Türk devletinin bütün baskı ve yok etme çabalarına rağmen Kürt halkının direnişi büyüyerek bugüne geldi. Kürtler, cumhuriyet boyunca sürdürdükleri özgürlük kavgalarında, hiçbir dönem bugün oldukları kadar güçlü, bugün oldukları kadar örgütlü ve meşruiyetleri kabul edilmiş bir durumda olamadılar. O nedenle Kürtler, kaybetmeyecek, tam tersine bugün sahip oldukları örgütlülükleri ve kitlesel destekleri ile uluslararası meşruiyetleri sayesinde   kazanacaklardır. Dolayışla Kürtler, Erdoğan’ın faşist sistemini kurmasını engelleyecek yegâne toplumsal/siyasal güçtürler.

Sanılanın aksine, siyasal iktidarların bütün zorlamalarına rağmen, Türkiye halklarının temel sosyolojik özellikleri Erdoğan’ın İŞİD’çi İslamcı bir yönetim biçimine uygun değildir. Türkiye toplumunun genel çoğunluğu, böyle bir yöntemi kabul etmemektedir.

Türkiye halklarının İslam’ı algılamaları ve yaşamaları, fanatik İŞİD’çi İslam anlayışına uygun değildir.  Öncelikle Anadolu ve Kürdistan’daki Alevi toplumunun yoğunluğu ve bu toplumun inancını ısrarla sürdürmesi, ayrıca Anadolu ve Kürdistan’ın farklı dinlerden
toplumları barındırıyor olması, genel olarak toplumun, her baskıya ve asimilasyona rağmen, İŞİD’çi bir özellik taşımasını önlemiştir.

Erdoğan, Türkiye halklarının yıllardır sürdürdüğü demokrasi mücadelesinin gücünden ve birikiminden dolayı da istediği sistemi kuramayacak, aynı şekilde bölge ve dünya halklarının demokratik desteğinden dolayı da kaybedecektir.

Erdoğan, her ne kadar emperyalist hülyaların sahibi olsa da Türk devleti, emperyalist devlet olmanın yapısal özelliklerine sahip olmadığı için de kaybedecektir.  Gerçi emperyalist bir altyapı olmadan da işgalci bir devlet olunabilinir, işgalcilik, emperyalist olmanın önkoşulu değildir, ancak emperyalistleşmenin yolunu açabilir.  Bu nedenle Türk devleti, emperyalist bir altyapıya sahip olamadığı halde, yayılmacı/işgalci siyaset izleyebilir.  Ancak mevcut koşullarda bu siyaseti hâkim kılması mümkün olamayacaktır.

Erdoğan, faşizmin özgün bir biçimini kurumsallaştırmak istemektedir. Buna karşı çıkan ve engel olan herkesle düşman olması bu politikanın sonucudur. Erdoğan’ı ve faşizmini alt etmek ise, Kürtlerin, Alevilerin, tüm Türkiye halklarının ve dünyanın tüm ezilenlerinin
önündeki hayati görevdir.

Hiç kuşku olmasın ki direnen örgütlü halklar, bu görevi zaferle taçlandıracak, faşizmi yenerek özgürlüğü kazanacaklardır.

Ezilenler, Kürtler, Aleviler ve tüm demokrasi güçlerinin tamamının yakınmaya, tereddüt etmeye, itirazlar geliştirmeye ne hakkı ve ne de zamanı olmamalıdır. Faşizmin kanlı katliamcı politikalarında zarar gören herkesin direnişin saflarında yerini alması, hem kendi kişisel yaşamı için zorunludur ve hem de toplumsal hayatın selameti için şarttır. Mutlaka kazanma ruhuyla sürdürülen mücadeleyi yenen hiçbir güç olmadı, halkların örgütlü direnişini bastıran hiçbir mekanizma yaratılmadı.  Haklı olan ve direnenler kazanacaktır.

Continue Reading

Aziz Tunç

HDP Kongresi umudu ve direnişi büyütecektir

HDP kongresinin öngünlerinde, bir yanda HDP’lilere yönelik baskınlar, göz altı ve tutuklamalar yaşanırken  aynı günlerde HDP’li yoldaşlar, kahvelerde, sokaklarda, mahallelerde ve  işyerlerinde, kongre hazırlık çalışmalarını kitlelerle buluşturmaya çalışıyorlar. İnancı iradeyi, kazanma azmi ve kararlılığını ortaya koyuyorlar. Selam olsun, şan olsun, direnişleriyle zulüm düzeninin korkularını büyüten HDP’li yoldaşlara.

Ancak bu “ zor zamanda”  başka bir konuyu yazmanın sevimsizliğini okurun,  bağışlayacağını umarım.

Bilindiği gibi HDP kongresinin gündeme gelmesiyle birlikte, Demirtaş’ın eş genel başkanlığı üzerinde yaratılan bir tartışma, demokratik kamuoyunun gündemine, girdi.

Herkesle birlikte HDP’ye oy vermiş, umut bağlamış, katkı sunmuş bu insanların düşüncelerini paylaşmaları ve etkin kılmaya çalışmaları son derece anlaşılırdır.   “HDP’li olsam Demirtaş’ın eş genel başkan olmasını isterim” diye başlatılan, bu tartışma, en son, “HDP Demirtaş’ı aday olmaya ikna etmeli ve eş başkan olarak seçmelidir” diye özetlenebilecek dayatmacı bir tarza dönüştürülmüştür. Gelinen noktada bu tartışma, amacını çok aşan, ciddi anlamda zarar vermeye başlayan bir hal almış bulunmaktadır.

Öncelikle konunun sunumu son derece hatalı ve zararlıdır.

İlk adım olarak, sanki Selahattin başkan aday olmuş veya olmak istemiş de “birileri” engelliyormuş gibi bir hava yaratılıyor. (Bu “birileri”, yazılarda  anlaşıldığı gibi, “HDP bürokrasisi” diye tanımladıkları ve büyük fedakarlıklarla faşizmin baskısına direnen HDP’liler veya Kürt Özgürlük Hareketidir)

Bu tespit yapıldıktan sonra ikinci adımda, Demirtaş’ın “başkan adaylığını önleyen” “HDP bürokrasisine” ve Kürt Özgürlük Hareketine karşı, hummalı bir faaliyet başlatılmıştır. Bu faaliyete ilgiyi artırmak, yapılanı cazip kılmak ve can bedeli mücadele eden HDP’nin
fedakar çalışanlarını “bürokratlar” olarak teşhir etmek için de yapılanın politik bir faaliyet olduğu, sorunun “bireylerin tercihi veya teknik bir sorun” olmadığı yazılıyor.

Söz konusu politika olarak da “ Demirtaş, yeniden eş başkan olmazsa, devlete boyun eğilmiş, Selahattin başkan devlete karşı savunmasız bırakılmış olur” deniyor. Bu görüşü savunanlar, görüşlerini güçlendirmek için Demirtaş’ın  halklarda ve ezilenlerde yarattığı
güven ve sempatiyi önemli bir argüman/sermaye olarak değerlendirmektedirler.

Bunun üzerine  Demirtaş, çok makul ve ikna edici ifadelerle, neden aday olmaması gerektiğini açıklamış, HDP yetkilileri de “üzüntüleriyle birlikte  Demirtaş’ın bu kararını saygıyla karşıladıklarını” belirtmişlerdir.  Buna rağmen kampanyayı açanlar, toplumda
Selahattin’e duyulan sevginin sunduğu imkanlara dayanarak, “aday olmazsa biz aday yaparız” gibi bir absürtlüğe sarılarak imza kampanyası açmışlardır.

Kampanyacılar, tezlerinin kabul edilmesi için, “Selahattin başkan olmazsa…” diye başlayan korku sopalarını da hazırlamışlardır.  Bu korku sopalarını tek tek ele almak zaman kaybı olacağı için tek bir cümleyle ifade edersek,  “Demirtaş eş genel başkan olmazsa, AKP kazanır,  HDP biter” demektedirler.

Birincisi, herkesin gördüğü gibi,  Demirtaş, aday değildir ve adaylığını engelleyen hiç kimse bulunmamaktadır. Her iki taraftan da ilgili ve yeterli açıklamalar yapılmıştır.  Buna rağmen Demirtaş’ın eş genel başkanlığının engellendiğini ileri sürmek, nasıl tanımlanır bunu okura bırakmak en doğrusu olur.  Gerçek olmayan bu iddiayla  gelinen yer, ırkçı/gericilerin  “HDP’yi Kandil yönetiyor” temcit pilavının yeniden ısıtılması olmuştur.

İkincisi, bu yaklaşımla Demirtaş’a  karşı en hafifiyle saygısızlık yapılmaktadır.  Sanki Demirtaş kendi özgür iradesiyle ne yapacağına karar veremiyormuş veya toplumsal bir sorumluluk almak için,  amiyane tabirle, “nazlanan, istemem yan cebime koy” diyen, kendisine güveni olmayan birisiymiş gibi bir algı yaratılmaktadır. Böylece hem HDP’ye
hem de  Demirtaş’a karşı bir güven erozyonu ortamı doğmaktadır. İradesi zayıf, zorluklardan korkan  bir kişi midir Selahattin başkan? Demirtaş’ı  ne sanıyor bunlar?

Ayrıca Demirtaş kendi özgür iradesiyle eş genel başkanlığa aday olmamaya karar verdiğine göre, O’nu  aday olmaya zorlamak, Demirtaş’ın iradesine müdahale etmek değil midir?

Demirtaş’ın toplumsal değerini, Demirtaş severliğe çevirerek ,yol almaya çalışmak, ne politikadır, ne de O’nu sevmektir. Kaldı ki Demirtaş’ hiç kimse  mücadele arkadaşlarından, kavga yoldaşlarından daha çok  sevemez.

Öte yanda Demirtaş açıklıyor, HDP yetkilileri açıklıyor. Buna rağmen bu açıklamalar yok sayılarak güvensizlik geliştirilmeye çalışılıyor. Bu yaklaşım, HDP’ye ve HDP’de görev yapan onca insana karşı da saygısızlık değil midir? Bunca insanın iradesi yok mu, MYK’nın,
PM’nin, milletvekillerinin, delegelerin, hepsi iradesiz mi?  Bu insanlar, onca  bedelleri başkalarının emirlerini yerine getirmek için mi ödüyorlar?

Bu partinin doğası, mayası, yarattığı umut ve beklenti, HDP’nin politikalarını ve yönetimini belirlemektedir.   Demirtaşlar, Ahmet Türkler, Murat Bozlaklar  ve daha niceleri, bu partide doğabilirler ancak. Ve bu insanlar genel başkan olmasalar da hiçbir ikbal derdine
düşmeden bu mücadeleye katkı sunmaya devam ederler.  Ahmet Türk, Murat
Bozlak, genel başkanlık yaptıkları partide daha sonra başka görevler alarak devam ettiler. “Neden genel başkan olmadım” demediler. Bu partiyi isimler üzerinde tartışmak, hem partiyi tanımamak, hem de mücadeleyi bilmemektir.

HDP’nin gerçekleştirmeye çalıştığı kongreyi Demirtaş’ın genel başkanlığı üzerinde tartışmanın geldiği nokta, normal görüş belirtmek, eleştirmek ve öneri götürmekten öte bir hal almıştır.  Bu yaklaşım, kendi dediklerini kabul etmediği için HDP’yi olumsuzlayan, eksik ve yetersizlikler arayan, suçlayan,  HDP’ye  başkan atamaya çalışan bir
hale dönüşmüş, zararlı hale gelmiştir.   Bu tartışmayı fırsat bilerek HDP’ye yüklenmek, demokratik siyasetle hesaplaşmaya çalışmak ne doğru, ne de politik bir tutumdur.   Tam tersine bu tartışmanın ısrarla sürdürülmesi,  HDP’ye  ve halkların mücadelesine zarar vermektir.

Üstelik bu tartışmada ileri sürülen tezlerin ikna edici hiç bir özelliği de bulunmamaktadır. “Demirtaş olmazsa AKP kazanmış olacak”mış.  Bu mantık yürütmesi ve  iddia gerçek bir veriye dayanmamaktadır. Buna rağmen bu iddiayı  gerçekmiş gibi görüp göstermek ve bunun üzerinde tez  bina etmek, sadece  büyük laf kalabalığı ve cambazlığıdır.  Demirtaş’ı  beğenenler, Demirtaş’ın istediği partiyi neden desteklemesinler?  Erdoğan, Demirtaş’ın HDP aracılığıyla temsil ettiği demokratik siyasetten dolayı kaybedecektir.

Demirtaş eş genel başkan olmazsa, “AKP’nin ve devletin sevineceğini” iddia etmek, HDP’nin diğer kadrolarının “devletle uzlaşabileceklerini” veya “devletin karşısında dik duramayacaklarını” ima etmektir ki bu yaklaşım, hem haksız, hem mevcut durumda gerçek dışıdır.  Bugün faşizmin karşısında dimdik mücadele edenler HDP’lilerdir, iddia
sahipleri değil.

Demirtaş’a  yapılan bütün güzellemelere, bütün derin açıklamalarına rağmen bu yaklaşım, toplumsal hayatın dinamiklerine ve gerçeklere uygun değildir.  Yine de bu tutumu sürdürenler,  boşuna  Demirtaş veya HDP adına kaygılanmasınlar, ne  Demirtaş  bu partiden bağımsızdır ve ne de HDP,  Demirtaş’ı  yalnız bırakacaktır.

HDP bu kongrede büyüyerek ve güçlenerek çıkacaktır. HDP, uzun süreli siyasal bir mücadele birikiminin ve büyük  bedellerin ürünüdür.  HDP, birilerinin siyasal fantezilerini tatmin etmek istediği bir alan değildir.

Halklar ve mücadele dinamikleri, HDP’ye ve  Demirtaş’a   hoyratça yaklaşılmasına izin vermeyecek, itibar etmeyecek kadar basiretli ve birikimlidirler. Halklar kendi değerlerine sahip çıkmayı, değer üretemeyenlerden değil, kendi mücadele tecrübelerinden öğrenirler.

Continue Reading

EN SON EKLENEN HABERLER

Kültür-Sanat6 saat ago

Kadir İnanır Amedlilerle buluştu

12 Nisan’da gösterime giren “Kapı” filminin başrol oyuncusu Kadir İnanır, Diyarbakır Forum AVM’de yapılan söyleşiye katıldı. Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı...

Dünya6 saat ago

ABD ve Afgan güçleri Talibanlar’dan daha fazla sivil öldürdü

BM Afganistan misyonu MANUA tarafından yayınlanan rapora göre, yılın ilk çeyreğinde ABD ve Afgan güçleri tarafından 305 sivil öldürüldü. Aynı...

Politika6 saat ago

HDP: 104 yıllık acıları ve yası paylaşıyoruz

HDP Merkez Yürütme Kurulu yaptığı yazılı açıklamada, “24 Nisan 1915’de başlayan, planlı bir etnik kimlik ve inanç soykırımı olan Büyük...

Haberler6 saat ago

İstanbul’da Ermeni Soykırımı anmasına polis engeli

Alınan bilgilere göre İHD, Sultanahmet’te soykırımın yıldönümü dolayısıyla bir açıklama yapmak istedi. Açıklamaya HDP Milletvekili Garo Paylan ve Avrupa Konseyi’nin...

Güncel7 saat ago

Bakan Berat Albayrak: Konkordatoları gündemimizden çıkarıyoruz

Bakan Albayrak, ekonomideki dengelenme sürecine ilişkin Twitter’dan açıklamada bulundu. Bakan Albayrak attığı tweette şunları söyledi: Dengelenme sürecinin etkisi ve bankalarımızın...

Güncel7 saat ago

İşte krizin fotoğrafı! Otobüs duraklarında ‘satılık böbrek’ ilanı

“Acil satılık böbrek ve 0- negatif. Maddi zorluklar ve borçtan dolayı tek böbreğim satılıktır. Tüm tahlillerim yeni yapıldı” yazılı ilanın...

Güncel7 saat ago

Anayasa Mahkemesinden hak ihlali kararı

Anayasa Mahkemesi, bir sendikanın temsilcisi olan ve Milli Savunma Bakanlığında uzmanlık yapan memurun, sendika faaliyetleri nedeniyle görev yaptığı birimden başka...

Güncel7 saat ago

Mansur Yavaş talimat verdi, artık yolcu taşıyamayacak

Ankara Büyükşehir Belediyesince, özel halk otobüsüne binmek isteyen kişiye kötü muamelede bulunan şoförün, toplu ulaşımdan men edilmesine karar verildi. Ankara...

Güncel7 saat ago

Skandal fotoğraftakiler belli oldu… Saldırganın elini öpenler AKP’li çıktı

Ankara’nın Çubuk ilçesi Akkuzulu Mahallesi’nde 21 Nisan Pazar günü şehit Piyade Sözleşmeli Er Yener Kırıkcı’nın cenaze törenine katılan CHP Genel...

Haberler7 saat ago

Saldırgan eli öpülerek karşılandı! Kılıçdaroğlu’ndan açıklama

Ankara Çubuk’taki şehitcenaze töreninde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yumruk atan ve serbest bırakılan Osman Sarıgün elleri öpülerek karşılandı. Kemal...

Politika7 saat ago

Demirtaş: Yargı nasıl bu hale gelebilir, insanın içi acıyor

4 Kasım 2016’dan beri Edirne Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın yargılandığı davanın duruşması Ankara...

Güncel7 saat ago

Korkunç plan! Dövüp, boş araziye attılar

İddiaya göre, Dumlupınar Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü öğrencisi Reyhan T., işsiz olduğu öğrenilen Yunus K. ile...

Advertisement

Facebook

Öne Çıkan Yazılar

bahis siteleri kaçak bahis siteleri kaçak iddaa siteleri casino siteleri film izle canl? iddaa

porno izle

porno indir

istanbul escort