Connect with us

Forum

Bektaşi dergâhı camiye çevrilirse

Published

on

Herkesin inancına saygılıyız” diyenler, Osmancık’taki tek Alevi dergâhına tahammül etmediler. Dergâhı 139’uncu camiye çevirdiler. Torunları ecdatlarını aratmıyor.

Çorum Osmancık’ta bulunan Koyunbaba Türbesi de, diğer Alevi dergâhları gibi, Osmanlı tarafından işgal edilmişti. Aleviler yıllardır, “Hacı Bektaşi Veli’nin fukaralarına ait” diye anılan bu mekânda, cem oldular, muhabbet edip semah döndüler.

Artık “devletin Alevilik algısında değişim olmuştur” ve AKP’nin “Alevi açılımı” “iyimserliğine” kapılan Aleviler, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi’nin öncülüğünde Koyunbaba Dergâhı-Türbesi’nin devrini talep ettiler. Diyanet “Tekke ve Zaviyeler Kanunu”nu gerekçe gösterip “olmaz” dedi. Yargı da onayladı. Asıl gerekçe, Alevi gerçeğinin tanınmamasıdır.

Çünkü dün, Cumhuriyet’in temel yasalarından Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nudeğiştirmek için Alevileri kullanmak isteyen AKP, bugün bu kanunu Alevi taleplerine karşı kullanıyor. Oysa Tekke ve Zaviyeler Kanu’nu, Sünni/Hanefi mezhebinin aksine, Aleviler aleyhine kullanılmıştır. Egemen mezhebe mensup olan cemaatlere/tarikatlara ait mekânlar bir bir geri açılırken, Alevilere bu haklar verilmemiştir.

Dergâh Alevilerindir.

Yüzlerce Alevi-Bektaşi dergâhından biri olan Koyunbaba Dergâhı, Alevilerin inanç merkezidir. Çorumlu Aleviler “Halkımızın inanç ve ibadetlerinin yerine getirilmesi, bakım ve temizliğini yapmak” için, 2013 yılından itibaren defalarca Tokat’taki Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ve Çorum Valiliği’ne başvurarak dergâhın iadesini talep ettiler.

Çünkü Aleviler, bu mekânda, kendi inançlarını yaşamak, kendileri hakkında üretilmiş iftiraları ve nefret söylemini boşa çıkarmak, Sünni yurttaşlara Aleviliği anlatmak ve tanıtmak istiyorlardı. Devlet ise Sünni çoğunluğun yaşadığı Osmancık’ta, savunmasız konumda olan Alevilere, dışlama ve ötekileştirme politikasını sinsice uyguluyordu.

Alevilerin dilekçeleri dikkate alınmıyor ve hemen cevaplanmıyor. Aleviler ısrar edip, beşinci dilekçeyi yazıyor. İlk dilekçe 2013, son dilekçe 18 Haziran 2015 tarihli. Valilik, 4 yıl sonra 18 Ağustos 2017 tarihinde “Koyunbaba Türbesi mescittir ve mescide de imam atanmıştır” diyerek, devrinin mümkün olmadığını bildiriyor. İlginç olan; dilekçelere cevap verilmeyen süre içinde, 2014’te düzenlenen bir dilekçeye istinaden Koyunbaba Dergâhı’nın Osmancık Müftülüğü’ne devrediliyor. Yani 2013 tarihli Alevi dilekçesine 2017’de olumsuz cevap verenler, 2014 tarihli Sünni dilekçeyi, 2014’te olumlu cevaplıyor.

Özetle, AKP’nin “Alevi Açılımı”ndan cemevi yerine “Koyunbaba Camisi” çıktı! Aleviler iade beklerken, dergâh camiye çevrilip imam atandı. Orası artık cami, Sünniler namaz kılıyor, kuran kurslarına gidiyorlar. Dergâhı camiye çevirmek, sadece bir inanç özgürlüğü ihlali değil, aynı zamanda toplumsal barışın yok edilmesidir. Kamu gücüyle ideolojik ve mezhepçi işgalidir. Çünkü karar ile inkar edilen Aleviliktir!

Diyanet hukuki değil, ideolojik

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) karara ilişkin, “milletçe dayanışma ve bütünleşme ilkelerine de uygun düşmemektedir” diye savunma yapıyor. Alevilere ait dergâha el koymak, 139 caminin olduğu ilçede, tek Alevi-Bektaşi dergâhına tahammül göstermemek, ‘milletçe dayanışma ve bütünleşme’ değil, kutuplaştırmadır. DİB’in savunması hukuki değil, ideolojiktir.

Alevilik bu ülkenin gerçeğidir ve yok sayılamaz. İnançların, ibadet yerlerinin ve kutsal değerlerin ne olup olmadığına, karar vermek ya da belirlemek, devletin görevleri arasında değildir. DİB gibi laiklik karşıtı bir kurumun hiç değildir.

Bu dava karşısında, devlet ve yargı, laiklik ilkesi gereği tarafsız kalmamıştır. Yargı ve DİB mezhepçi karar vermiştir. Tüm resmi belgelere, kaynaklara ve Koyunbaba Dergâhı hakkında yazılmış tüm kitaplara göre, bu mekân Alevi-Bektaşi dergâhıdır. Aksini iddia eden ya da gösteren tek bir delil yoktur. Yüz yıllarca cem yapılan ve Alevi-Bektaşi erkânlarının sürdürüldüğü bu tarihi, kutsal ve kültürel mekân, DİB’den alınıp asli sahibi Alevilere verilmelidir.

DİB, Sünni/Hanefi mezhebinin örgütüdür. Alevi inancına dair bu kurumdan görüş sorulması ya da bu kurumun tanım yapma hakkı, hukuka, laikliğe ve ahlaka aykırıdır.

Koyunbaba Dergâhı, Alevi-Bektaşi toplumunun haklı ve meşru hakkıdır ve bu hukuki talep yargı tarafından kabul edilmelidir. Yargı güçlü ve çoğunluk olanın değil, haklı ve meşru olanın lehine karar vermek zorundadır.

Aleviler eşit hak, eşit yurttaşlık ve eşit hukuk istiyor. Çorumlu Aleviler haklı olarak; “Bu davada hepimiz gerçekten öz kardeş miyiz yoksa üvey kardeş miyiz bu soruya cevap bulunacaktır” diyor!

Dergâha el konulması, Alevilere yönelik doğrudan dinsel ve hukuksal ayrımcılıktır. Bu haksızlık ve hukuksuzluk karşısında, sanırım önce Sünni vatandaşlar, insan hakları örgütleri Aleviler lehine ses çıkarmalıdır. Herkes olan Aleviler için, herkesin Alevi olma zamanı değil mi?

birgün gazetesi

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Analiz: Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir

Published

on

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.

Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.

Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.

Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.

DW Nevsin Mengü ile Bire Bir | Journalist Murat Yetkin

Murat Yetkin

Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.

Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.

Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.

Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?

Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.

Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.

“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.

Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Cemevi mi, Birleşmiş Milletler evi mi?

Published

on

NECATİ ŞAHİN

İkisi de…

İkisi de ırk, din, dil, cinsiyet değil İNSAN diyor, demeli de…

Buyrun Size bir “ütopya” anlatayım…

Bir CEMEVİ hayal edin…

Avrupa’nın göbeğinde….

Kültürlerin harmanlandığı tarihi bir kentte olsun…

Muhteşem bir binası olsun …

Aynı Anda,

bir salonunda uluslararası bir etkinlik yapılsın …

Bir atölyesinde dans edilsin…

Bir atölyesinde türkü söylesin …

Bir atölyesinde resim yapılsın

Bir salonunda düğün derlensin …

Bir salonunda kına yakılsın …

Bir salonunda gençler …

Bir odasında çocuklar cıvıl cıvıl…

Aşevi insan kaynasın …

Lokalinde yaşlılar batak, tavla, okey oynasın, şakalaşsın …

Bahçesinde çocuk parkı, çocuklar kör ebe oynasın …

Cemevinin büyük salonundaki uluslararası etkinliğin adı:

“HIDIRELLEZ” olsun mesela…

Beş altı yaşlarında 20 Çinli Çocuk ,Cemevinde ÇİNCE Barış şarkıları söylesin mesela…

Kübalılar “Che” şarkılarını söylesin,

Cemevindeki tüm Canlar “Che”li pankartlar ile Küba Dansı yapsın mesela…

Pontoslu Yunanlar, Cemevinde

Anadolu’nun kadim renkleri ile kemençe ile, davul ile

pontos dansları sunsun mesela…

Bayernli Almanlar kendine özgü Alp dağlarının kıyafeti ile geleneksel danslarını sergilesin mesela…

CEMEVİ, Mezopotamya kökenli Asur, Kürt, Acem, Arap, Azeri, Ezdiler ve Ezgileri ile taçlansın mesela…

Gambia Müzik ve Dans Topluluğu,Kara Afrika’nın ak yürekli İnsanların kültürünü Cemevinde semah ve deyişlere müsahip eylesin mesela…

Balkanların temsilcisi olarak Arnavut Dans ve Müzik Grubu Cemevinde “haydi bre more” desin mesela…

Köln’den 40, Münih’ten 40 Dansçı gelsin Cemevine…

Size, Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya, Balkan, Karadeniz, Ege, Trakya ve de Modern Dans rüzgarı estirsin Mesela…

Alevilerden oluşan Dans Grubu

“Dünyanın her çoğrafyasında yaşayan, ama hiçbir çoğrafyada üstüne güneş doğmayan halk”, (bu söz Çingene rejisör dostum Rahim’e aittir) Çingeneleri, Çingene Dansları ile onurlandırsın mesela…

Cemevinde “Sarıgelin” kendi anadilinde, Ermenice söylensin, Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Alman, Arap, Zaza, Acem 20 Genç Kadın Sarıgelin ezgisine dans ile eşlik etsin mesela…

Bağlama eğitmenlerinden, müzik öğretmenlerinden, doçentlerden, konservatuar öğrencilerinden oluşan Bağlama Orkestrası ve Koro

Kemal Dinç’in şefliğinde, Pirsultan, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Ruhi Su, Aşık Veysel, Karacaoğlan söylesin mesela…

Vietnamlı Kadınlar, Cemevinde İNSAN’ı Vieatnam Dansları ile selamlasın mesela….

Müthiş bir kadın sesi Cemevini İngilizce rock ile inletsin mesela…

Kentin Belediye Başkanı, Siyasi Partileri, Kilise Temsilcileri gelsin, Barış dileklerini CEMEVİ’nde dile getirsinler mesela…

Kentin Doğa Koruma Kurulu Başkanı gelsin, Cemevinde, Hünkar’ın kucağında “Aslan ile Ceylanın Dost olduğu Tablo”nun önünde Doğamızın nasıl yok edildiğini Almanca anlatsın mesela…

Küçük Çinli bir Çocuk Cemevinde, Size, piyano ile Beethoven çalsın mesela…

Cemevinde aynı anda lokmalar pişsin, dağıtılsın mesela…

Birçok inançtan, dinden, dilden, milliyetten çocuk, kadın, genç, ihtiyar birlikte yanyana güler yüzle, birbirlerini birçok dilde selamlayarak katılsınlar mesela…

Bütün bunlar ücretsiz olsun mesela..

Biliyor musunuz?

Hayali bile güzel olan tüm bu güzellikler,

12 Mayıs 2019 Günü

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu üyesi,

AUGSBURG CEMEVİ’deki HIDIRELLEZ Şöleninde

gerçekleşti …

AUGSBURG CEMEVI Birleşmiş Milletler Kültür Evine dönüştü…

Dinler, diller, milliyetler, cinsiyetler harmonileşti, müsahip oldu, CAN oldu…

İnançlı, inatçı, istikrarlı duruşu ile, gençliğini AUGSBURG CEMEVİ hizmetine sunan Sevgili ALİ KOCAKAYA ile bir yıl önce hayal etmiştik…

Hayalimizi yazdık…

Konsepte çevirdik…

Gerçek oldu….

Yönetimi, üyesi, yüzlerce gönül insanı ile Ütopyayı gerçeğe dönüştüren AUGSBURG ALEVİ KÜLTÜR MERKEZI’ne bin teşekkür….

Eyvallah…

Katılımı ile AUGSBURG Cemevi’ni Birleşmiş Milletler Kültür Evine dönüştüren dillere, inançlara, milliyetlere, kültürlere bin selam…

Eyvallah…

Yeni “ütopya”mıza Davetimiz:

Gelin Canlar,

AABF-YOL BİR SÜREK BİNBİR-BARIŞ SENFONİSİ” Projemizde,

28 Eylül 2019 Tarihinde

KÖLN ARENA’da,

Bir olalım…

Diri olalım…

İri olalım…

Barış’a Cerağı yakalım…

Deyiş söylemeye

Semah dönmeye

devam edelim…

“Herşey Çok Güzel Olacak…”

(Augsburg, 12.Mayıs 2019)

Continue Reading

Forum

Çığlığın ötesine nasıl geçeriz?

Published

on

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder. “Biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye!

ROBİN AMARA

Bize devrimin “sıradan insan”larını hatırlatan Suphi Nejat Ağırnaslı’ya saygıyla…

Kuşkusuz son zamanlarda Paris Komünü’ne yeniden ilgi göstermemizin en temel sebeplerinden biri de 20. yüzyılın kurtuluş tahayyüllerinin saplandığı kuramsal batak olmalı. Bir mücadele biçiminde hayat veremediği kuramsal şemaları bir inanç kimliğini savunur gibi savunan sol kimlikçiliğin yarası ve merhemini de burada aramalı. Özellikle de eğer türlü toplumsal hareketlerden, ekolojiden, feminizmden veya Rojava ve Chiapas gibi deneyimlerden öğrenmeyi hazmedemeyen yapıdaysa. Sanırım konuya giriş için sözü John Hollaway’e bırakmak en doğrusu olacak:

“Başlangıçta çığlık vardı. Deneyim çığlığı. Öfke çığlığı, dehşet çığlığı. Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz, okuduğumuz gazeteler, izlediğimiz televizyon programları, günlük yaşamlarımızdaki çatışmalar nedeniyle yükselen bir çığlık. Kitlesel açlık ile bolluğun bir arada var olabilmesini, bu kadar çok çalışmanın ve bu kadar çok kaynağın insan yaşamını mahvetmek için ayrılabilmesini, dünyanın bazı bölgelerinde özel mülkiyeti korumanın tek yolu olarak sokak çocuklarını sistemli şekilde öldürme yoluna başvurulmasını kabul etmeyen bir çığlık. Bir ret çığlığı.

Aynı telden çalmayan, uyaksız, çoğu kez ifade edilmeyen bir çığlık: Bazen sadece bir mırıldanma, bazen düş kırıklığından doğan gözyaşları, bazen kendine güvenli bir kükreme ama hepsi de dünyanın tepetaklak olmuşluğuna, dünyanın yalanlığına işaret eden.

Peki, ama çığlığın ötesine nasıl geçeriz? Dünyayı tepetaklak olarak, yalan olarak, negatif olarak nasıl anlarız? Basın-yayın organlarında, kitaplarda, okullarda üniversitelerde toplum her zaman pozitif olarak sunulur. Toplum bilimleri eğitimi alıyorsak, ‘şeyleri oldukları haliyle’ öğreniriz. ‘Şeylerin oldukları hal’ eleştirilebilir, ama olan şey ile bizim duygusal tepkilerimiz arasında açık seçik bir ayrım yapılır. Çığlık, toplum biliminin merkezi bir kategorisi olarak boy göstermez. Aksine, toplum bilimi, tam da çığlığı dışlamasından dolayı kendisini bilimsel diye tanımlar. Dünyanın olduğu haliyle, pozitif olarak incelenmesi, bizim negatifliğimizi bize geri atar, negatifliği bizim bireysel sorunumuz olarak, uyum bozukluğumuzun ifadesi olarak yeniden tanımlar. Bize söylendiğine göre, dünyanın akılcı şekilde anlaşılması, bizim özel duygusal tepkimizden oldukça farklıdır. Negatif toplum kuramları, çığlığın bakış açısını kurtarma, deneyimin negatifliğine saygı duyup onu güçlendiren alternatif şekilde bir dünya tablosu kurma uğraşına girişir. Bu tür kuramlar kaçınılmaz olarak, negatifliğimizin kolektif mahiyetini açıklığa kavuşturan ve pekiştiren tartışmalar ve mücadeleler yoluyla ortaya çıkar. Toplumsal negatiflik deneyimi farklı tarihsel biçimler aldığı gibi, onun tarihsel ifade biçimleri de değişir. 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında dünya çapında yükselen mücadele ve isyan dalgası, çoğumuzu topluma karşı varoluşumuzu anlamlandırmanın ve güçlendirmenin bir yolu olarak Marksist geleneği tanımaya yöneltti. Yüzümüzü marksizme dönerken, bir toplum kuramı değil, topluma karşı bir kuram arıyorduk. Bir siyaset bilimi, bir sosyoloji ya da bir iktisat bilimi değil, bir karşı siyaset bilimi, bir karşı sosyoloji ve bir karşı iktisat bilimi arıyorduk: ‘Bilimsel’ söylemin bölük pörçüklüğü içinde deneyim çığlığının ortadan kaldırılmayacağı negatif bir toplum kuramı arıyorduk.

Başlangıçta Marksizme meyletmenin ardındaki negatif dürtü apaçık olmasına rağmen, çok geçmeden meseleler batağa saplandı…” (*)

Yine aynı makaleden kendisine ait şu ifadeleri de ekleyelim:

“Açıkçası bütün suçu üniversitelere ve pek çok marksistin kendini bütünleşmiş halde bulduğu disiplinler yapılara yüklemek yanlış olacak. Çünkü marksist kuramın dolambaçlı yolları, komünist partilerin ve marksist kuramı kılavuz edindiği iddiasındaki başka siyasal grupların uzun tarihinden ayrılamayacağı gibi, en başta da eski Sovyetler Birliği’nin tarihinden ayrılamaz. Sovyetler Birliği’nde marksizm, bir olumsuzlama kuramı olmaktan çıktı ve mevcut güç yapılarını meşrulaştırmak için seçici şekilde manipüle edilir duruma geldi. Bu, yalnızca ‘komünist’ denilen devletlerin değil tüm dünyada komünist partilerin etkisiyle, daha dolaylı olarak da kendilerini komünist partilere muhalif olmakla tanımlayan başka partiler ve grupların etkisiyle marksizmin anlaşılmasını ve marksist geleneğin gelişimine etki etti.” (1)

Paris Komün’ü ve Rojava Devrimi

Sanırım bu durum özetlemesi yeterlidir. Artık emek ve sermayenin yaşama dışsal anlaşılması sorununa geçebiliriz. Marx’ın “günlük hayat dini” diye tarif ettiği duruma yani. Bunca 20. yüzyıl solu eleştirisinden sonra solun Marx’ı nasıl tahrif etiğine eğilmek gereksiz olur sanırım. Onun yerine bu aşamada yapmamız gereken, o eski Paris Komünü’nde hayat bulan tahayyülün kuramı nereden kavradığına dair bir ilham aramak. Tabii bunu, terk ettiğimiz kuramın aslında ne olduğunu da izah etsin diye yapmak.

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder (“biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye). Bu rakamlar Komün’ü bir milat olarak gören “komünar Marx” için ‘ideolojik açıdan bir sorun’ teşkil etmez. Çünkü Marx’a göre ideoloji, tabi olduğumuz dünyayı inkar ederek, çarpıtarak görme halimiz veya aynı anlama gelmek üzere doğal savunma mekanizmamızdır. O yüzden başka bir tarifi de “yanlış bilinç”tir. Bu yanılsamaya işçiler de dahil herkes kapılır. Solcuların kendini bundan muaf hissetmesi durumuna da değineceğiz ama öncelikle en yaygın ‘yanlış bilincimiz’ olan tüketici kimliğimize bakalım. İdeoloji konusundaki can alıcı ayrımı, toplumsal ilişkinin doğası hakkındaki alternatif fikirler arasında aramalıyız, diyen Raymond Williams tüketiciliğe ilişkin şunları söylüyor:

“Bir kültür, yaşandığı zaman dilimi içerisinde, hiçbir zaman, yaratılmış ürünlerine indirgenemez. Ama yalnızca dışsal kanıtları temel almanın cazibesi her zaman ağır basar. Örneğin, orta sınıf gibi giyinmeye, yarı müstakil evlerde oturmaya, araba, çamaşır makinesi ve televizyon sahibi olmaya başladığı için işçi sınıfının ‘burjuvalaştığı’ ileri sürülür. Ancak, bazı kullanım eşyalarına sahip olmak ya da yüksek bir maddi yaşam standardından yararlanmak sizi ‘burjuva’ yapmaz. İşçi sınıfı, bu yeni ürünlere sahip olduğu için burjuvalaşmaz, nasıl ki burjuvazi de sahip olduğu nesnelerin türü değiştiğinde burjuva olmaktan çıkmıyorsa. İşçi sınıfı içinde bu tür bir gelişmeye hayıflananlar, bir önyargıya düşmektedirler. ‘Sade yoksullar’a duyulan hayranlık yeni bir şey değildir; ama bu duygu, çaresizlikten kaynaklanan bir rasyonalizasyon dışında, bizzat yoksullar arasında nadiren görülür. Bu hayranlık ya karnı tok olmanın neticesidir, ya da maddi avantajların çok yüksek bir insani maliyet pahasına satın alındığı yargısının.”(2)

İdeoloji ile fetişizm

Bu aşamada tüketiciliğimiz üstüne Marx’ın vurgularına dikkat çeken Jason Read’e de bakmalıyız:

“Marx, bizim düşünebileceğimiz gibi metalara/mallara, reklam dünyasınca özendirilen biçimde, libidinal veya erotik belirli bir anlam atfetmemiştir. Marx, dünyaya biricik bakışımızı şekillendiren ve eşzamanlı olarak daha dünyevi ve daha temel bir şeyi kastetmişti; diğer deyişle, bu değer, metaların/malların bir özelliği olarak, sanki emeğin bir ürünü olmaktan çok, onların fiziksel özellikleriyle beraber bulunan bir şeymiş gibi, görünür. Bu, sosyal ilişkilerin, şeyler arasındaki bir ilişki olarak göründüğü ‘fetişlik’tir. Marx, işçilerin yalıtılmış olarak çalıştığı ve kendi farklı emekleri arasındaki ilişkiyi bitmiş metallar/mallar içinde olarak görmeleri nedeniyle, bunun böyle olduğunu iddia eder.

Ancak, bunu anlamanın başka bir yolu da, emeğin unutturulduğu, gizlendiği ve bizim gördüğümüzün ise metanın/malın kendisi olması şeklinde olabilir. Kapitalist toplumun paradoksu, günlerimizi çalışmak (veya iş aramakla) geçirmemize rağmen, bilincimize hükmedenin/egemen olanın, tüketim olmasıdır. Gösteri/eğlenme, sadece reklamlarla yapılmaz, ama kendisi bir seri reklamdır. Siyaset gündemini yönlendiren, işçilerin tatmini/mutluluğu değil, ‘tüketicilerin memnuniyeti’dir. Bu şekilde ele alındığında, biz, ideoloji ile fetişizm kavramları arasındaki yakınsamayı görebiliriz ki, birincisi sınıf çatışması ile hegemonya siyasetiyle ilişkili olarak gelişirken, ikincisi ise ekonominin görüntüsüyle ilgili olarak yol alır.

Tüketici tasvirinde, tüketimin merkeziliği, sadece işin/emeğin dünyasını gizleyen ekonomi temsili olmayıp, aynı zamanda, lüks yaşamda tüketici olarak çıkarları bulunanlar lehine bir çarpıtma olarak da görülebilir. Marx, meta/mallarla ilgili tartışmasını, kendi aralarında konuşan karikatür-benzeri meta/mal tasvirleriyle bitirmektedir. Zaten, cansız şeylerin kişiselleştirilmiş karakterlere sahip olduğu ve işçilerin giderek artan oranda şey-benzeri, atıl, tüketilecek nesneler olduğu bir dünyayı da mümkün olduğunca ancak bu tarz animasyon/canlandırma fantezileri resmedebilirdi.

Marx’ın vurgusunu, şeylerin değerine karşı insanların değerlerinin ahlaki bildirimi ile karıştırmamak lazım. Emeğin, değerin kaynağı olduğunu söylemek, ‘işçiler gerçekten değerlidir ve buna göre davranılmalıdır’ söyleyişiyle aynı şey değildir. Bir kapitalist toplumda değerin kaynağı olmak, bir nimetten/lütuftan çok bir lanettir. İlk olarak, bu değer, emek gücü, sadece zıttı olan sermaye ile ilişkili olarak var olabiliyor. İşçiler, kendi emek güçlerini tüketemezler: Onun sermaye ile olan ilişkisi dışında değeri bulunmaz ki, bu da işçilerin yaşamak için, kendi çalışma kapasitelerini satmak, yani akıl becerileri ile fiziki güçlerini satmak zorunda oldukları anlamına gelmektedir. Bu satış veya değişim, diğer herhangi bir diğer piyasa değiş-tokuşundan/işleminden temelde farklıdır. Zira, diğer tüm metalar/mallar gibi işgücü piyasasında bir fiyata sahiptir, ama satıldığı andan itibaren, kapitalist, ondan mümkün olan en fazla değeri alabilecek konumda olmaktadır. Smith’in iğne fabrikasındaki işbölümünden Taylor’ın bilimsel idaresine kapitalizmdeki emek ilişkilerinin tüm hikayesi, işçilerden daha fazla iş/emek, daha fazla değer çıkartma girişimlerinden oluşmaktadır.” (3)

En büyük lanetimiz

Bu bağlamda işçi sınıfına ait bir kültür ve ideolojinin kendiliğinden, yani sermayeyi üreten emek gücü konumu nedeniyle oluştuğu fikri ve buna bağlı olarak emeğin neredeyse kutsal ithafla “değerli” olduğu fikrinin bizim bir yanılsamamızdan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen bir yüzyıldan fazla zamandır bunu sanki Marx’tan öğrenmişiz gibi yapmak da en büyük lanetimiz olmalı! Üstelik o meşhur “kendinde sınıf” ile “kendi için sınıf” ayrımına rağmen. Buraya noktayı da yine Marx koysun:

“Emek, özel mülkiyet tarafından belirlenmiş ve özel mülkiyet üreten, doğası itibariyle zorunlu, insanlıkdışı ve toplumdışı bir faaliyettir. Dolayısıyla, özel mülkün ortadan kaldırılması, ancak emeğin ortadan kaldırılması olarak kavrandığı zaman mümkün olacaktır.”

(Karl Marx, Friedrich List’in Kitabı Üzerine Bir Makale Taslağı: Ulusal Politik Ekonomi Sistemi, 1845)

Artık daha önce değineceğimizi belirttiğim solcuların kendini muaf hissettiği “ideolojik bilinç” meselesine gelelim. Asad Haider şöyle diyor:

“Boş inanç, Karl Marx’ın Spinoza’dan uzun yıllar sonra “ideoloji diye tarif edeceği şeye yakındır; malum, Louis Althusser de bunu, Ethika’nın birinci kitabının ekinde yer alan bir argümanla birleştirir. Şöyle der Spinoza orada: “İnsanlar, sırf isteme ve arzularının bilincinde oldukları için özgür olduklarını düşünürler; ama onları istemeye ve arzulamaya sevk eden nedenleri düşünmez, tasavvur bile edemezler, çünkü bu nedenlerden bihaberdirler.

. . .

Demek ki ideoloji, devletin maddi kurum ve pratiklerinin muhayyel bir formda temsil edildiği alandır. Hakikati vahiy yoluyla idrak ettiklerini söyleyen peygamberlere inandığımızda boş inanca yöneliriz. Bedenlerimiz sınırlı olduğu için, ve aklı devreye sokmadan doğaya dair bilgi oluşturamadığımız için, bu boş inanç imgelemimizde yer eder. Bizi bilgisiz tutmaktan fayda sağlayan zorbalık, imgelemde boş inanç olarak temsil edilen maddi ilişkidir.

. . .

Değişen siyaset ortamına ilişkin hâkim liberal analiz, boş inancın maddi temeliyle yüzleşmeyi reddediyor. Onun yerine, tamamen vahiy modeli temelinde iş görüyor. Değil mi ki hakikat aramızdan bazılarına vahyolunmuş. Değil mi ki biz peygamberler, ya üniversiteleri mesken tutmuşuz ya da MSNBC kanalında programlarımız var. Ve değil mi ki taşranın çokluğunun aksine, yönetmeye kadiriz. O çokluğa akıl yoluyla seslenmek tek kelimeyle faydasız, ne de olsa onlar ırkçı ve geri kalmış.

. . .

Günümüz solu utanç verici bir başarısızlık içerisinde. Politik uygulamanın yerine; çokluğun yeni kompozisyonlarını oluşturmayı denemek yerine, sosyal medyanın kederli tutkularını seçtik. Başka deyişle, Trump’ın felsefesini kabul ettik. Politika yerine, gevezelikle iştigal ediyoruz. Üstelik bu, en yaygın biçimi itham ve kınama olan, kederli bir gevezelik. Kınama, çokluğu alçaltır. Eylemin yerine, edilgenliğin kederini dışarıya yöneltmekten başka işe yaramayan nefreti kabullenir; failliğin yerine, korkuyu kabullenir ve güvenliği davet eder; kolektif demokratik özne yerine, boş inanca kapılmış güruhu kabullenir.

Boş inanç içindeki güruh, Spinoza’nın çok iyi bildiği gibi, olsa olsa zorbalığa hizmet eder. Şimdi kendi kurduğumuz yeni bir teokrasiyle karşı karşıyayız – sosyal medya gevezeliği arasında bütün yetilerimizi çürüten ve politikayı imkânsızlaştıran bir teokrasi. Politikayı yeniden mümkün hale getirmek boynumuzun borcudur, ve bunun için de, yalnızca boş inanca dayanan ahlaki ve politik temizlik konumunu terk etmemiz gerekiyor.” (4)

Solun fikri yok ve anlamıyor

Sonuç yerine Stuart Hall’un sözlerine kulak verelim :

“Tanıdığım herkesin yanlış bilinç içinde olmadıklarına tamamiyle nasıl ikna olduklarını merak ediyorum, fakat tereddütsüz söyleyebilirim ki herkes yanlış bilinç içinde. İnsanların, şeffaf yüzeylerden görenler ile karmaşık sosyal ilişkiler üzerinden görenler arasında tamamen belirgin bir ayrım yaparak siyasi teşekkül ve mücadele alanında ilerleyebilmesini hiçbir zaman anlayamamışımdır. Hatta, daima aksi pozisyondan hareket etmeye soyunmuşumdur, erkek ve kadınları organik olarak bir araya getirmiş olan tüm ideolojilerin onlar hakkında hakikate değindikleri noktalar olduğunu varsaymışımdır.

. . .

“Sol, yeni bir tarihsel projeyi bir araya getirecek şeyin şartlarının ne olduğuna dair ufacık bir fikre bile sahip değil. İnsan öznelerinin, sosyal kimliklerin ister istemez çelişkili olan doğasını anlamıyor. Siyaseti bir ürün olarak görmüyor. İnsanların gündelik hayatlarında sahip oldukları hisleri ve deneyimleri irtibatlandırmanın mümkün olduğunu görmüyor. Hal böyleyken onları sosyal bilincin daha gelişmiş, modern biçimleri halinde tedricen ifade etmenin mümkün olduğunu da idrak etmiyor. […] İnsanların kafalarında taşıdıkları, öznellikleri, kültürel yaşamları, cinsel hayatları, aile hayatları ve etnik hüviyetlerinden müteşekkil kimliklerinin daima noksan olduğunu ve geniş ölçüde siyasallaştırıldığını algılamıyor.” (5)

Kaynakça

https://haydijan.wordpress.com/2018/06/08/john-hollaway-ret-cigligindan-guc-cigligina-isin-merkeziligi/

2 http://www.e-skop.com/skopbulten/isci-sinifi-kulturu/3630

https://birtakimisler.org/2018/03/20/tersine-dunyada-marx/

4 https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-neden-insanlar-sanki-ozgurlukleri-icin-savasirmiscasina-kolelikleri-icin-savasirlar/3842

5 https://dusunbil.com/stuart-hallun-hayalindeki-sola-ihtiyacimiz-var/

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI