Connect with us

.

Forum

Bektaşi dergâhı camiye çevrilirse

AleviNet

Published

on

Herkesin inancına saygılıyız” diyenler, Osmancık’taki tek Alevi dergâhına tahammül etmediler. Dergâhı 139’uncu camiye çevirdiler. Torunları ecdatlarını aratmıyor.

Çorum Osmancık’ta bulunan Koyunbaba Türbesi de, diğer Alevi dergâhları gibi, Osmanlı tarafından işgal edilmişti. Aleviler yıllardır, “Hacı Bektaşi Veli’nin fukaralarına ait” diye anılan bu mekânda, cem oldular, muhabbet edip semah döndüler.

Artık “devletin Alevilik algısında değişim olmuştur” ve AKP’nin “Alevi açılımı” “iyimserliğine” kapılan Aleviler, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Çorum Şubesi’nin öncülüğünde Koyunbaba Dergâhı-Türbesi’nin devrini talep ettiler. Diyanet “Tekke ve Zaviyeler Kanunu”nu gerekçe gösterip “olmaz” dedi. Yargı da onayladı. Asıl gerekçe, Alevi gerçeğinin tanınmamasıdır.

Çünkü dün, Cumhuriyet’in temel yasalarından Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nudeğiştirmek için Alevileri kullanmak isteyen AKP, bugün bu kanunu Alevi taleplerine karşı kullanıyor. Oysa Tekke ve Zaviyeler Kanu’nu, Sünni/Hanefi mezhebinin aksine, Aleviler aleyhine kullanılmıştır. Egemen mezhebe mensup olan cemaatlere/tarikatlara ait mekânlar bir bir geri açılırken, Alevilere bu haklar verilmemiştir.

Dergâh Alevilerindir.

Yüzlerce Alevi-Bektaşi dergâhından biri olan Koyunbaba Dergâhı, Alevilerin inanç merkezidir. Çorumlu Aleviler “Halkımızın inanç ve ibadetlerinin yerine getirilmesi, bakım ve temizliğini yapmak” için, 2013 yılından itibaren defalarca Tokat’taki Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ve Çorum Valiliği’ne başvurarak dergâhın iadesini talep ettiler.

Çünkü Aleviler, bu mekânda, kendi inançlarını yaşamak, kendileri hakkında üretilmiş iftiraları ve nefret söylemini boşa çıkarmak, Sünni yurttaşlara Aleviliği anlatmak ve tanıtmak istiyorlardı. Devlet ise Sünni çoğunluğun yaşadığı Osmancık’ta, savunmasız konumda olan Alevilere, dışlama ve ötekileştirme politikasını sinsice uyguluyordu.

Alevilerin dilekçeleri dikkate alınmıyor ve hemen cevaplanmıyor. Aleviler ısrar edip, beşinci dilekçeyi yazıyor. İlk dilekçe 2013, son dilekçe 18 Haziran 2015 tarihli. Valilik, 4 yıl sonra 18 Ağustos 2017 tarihinde “Koyunbaba Türbesi mescittir ve mescide de imam atanmıştır” diyerek, devrinin mümkün olmadığını bildiriyor. İlginç olan; dilekçelere cevap verilmeyen süre içinde, 2014’te düzenlenen bir dilekçeye istinaden Koyunbaba Dergâhı’nın Osmancık Müftülüğü’ne devrediliyor. Yani 2013 tarihli Alevi dilekçesine 2017’de olumsuz cevap verenler, 2014 tarihli Sünni dilekçeyi, 2014’te olumlu cevaplıyor.

Özetle, AKP’nin “Alevi Açılımı”ndan cemevi yerine “Koyunbaba Camisi” çıktı! Aleviler iade beklerken, dergâh camiye çevrilip imam atandı. Orası artık cami, Sünniler namaz kılıyor, kuran kurslarına gidiyorlar. Dergâhı camiye çevirmek, sadece bir inanç özgürlüğü ihlali değil, aynı zamanda toplumsal barışın yok edilmesidir. Kamu gücüyle ideolojik ve mezhepçi işgalidir. Çünkü karar ile inkar edilen Aleviliktir!

Diyanet hukuki değil, ideolojik

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) karara ilişkin, “milletçe dayanışma ve bütünleşme ilkelerine de uygun düşmemektedir” diye savunma yapıyor. Alevilere ait dergâha el koymak, 139 caminin olduğu ilçede, tek Alevi-Bektaşi dergâhına tahammül göstermemek, ‘milletçe dayanışma ve bütünleşme’ değil, kutuplaştırmadır. DİB’in savunması hukuki değil, ideolojiktir.

Alevilik bu ülkenin gerçeğidir ve yok sayılamaz. İnançların, ibadet yerlerinin ve kutsal değerlerin ne olup olmadığına, karar vermek ya da belirlemek, devletin görevleri arasında değildir. DİB gibi laiklik karşıtı bir kurumun hiç değildir.

Bu dava karşısında, devlet ve yargı, laiklik ilkesi gereği tarafsız kalmamıştır. Yargı ve DİB mezhepçi karar vermiştir. Tüm resmi belgelere, kaynaklara ve Koyunbaba Dergâhı hakkında yazılmış tüm kitaplara göre, bu mekân Alevi-Bektaşi dergâhıdır. Aksini iddia eden ya da gösteren tek bir delil yoktur. Yüz yıllarca cem yapılan ve Alevi-Bektaşi erkânlarının sürdürüldüğü bu tarihi, kutsal ve kültürel mekân, DİB’den alınıp asli sahibi Alevilere verilmelidir.

DİB, Sünni/Hanefi mezhebinin örgütüdür. Alevi inancına dair bu kurumdan görüş sorulması ya da bu kurumun tanım yapma hakkı, hukuka, laikliğe ve ahlaka aykırıdır.

Koyunbaba Dergâhı, Alevi-Bektaşi toplumunun haklı ve meşru hakkıdır ve bu hukuki talep yargı tarafından kabul edilmelidir. Yargı güçlü ve çoğunluk olanın değil, haklı ve meşru olanın lehine karar vermek zorundadır.

Aleviler eşit hak, eşit yurttaşlık ve eşit hukuk istiyor. Çorumlu Aleviler haklı olarak; “Bu davada hepimiz gerçekten öz kardeş miyiz yoksa üvey kardeş miyiz bu soruya cevap bulunacaktır” diyor!

Dergâha el konulması, Alevilere yönelik doğrudan dinsel ve hukuksal ayrımcılıktır. Bu haksızlık ve hukuksuzluk karşısında, sanırım önce Sünni vatandaşlar, insan hakları örgütleri Aleviler lehine ses çıkarmalıdır. Herkes olan Aleviler için, herkesin Alevi olma zamanı değil mi?

birgün gazetesi

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Alevilik ve Pirlik

AleviNet

Published

on

Cihan EREN

Pir Alevi inancının yol rehberidir. İnancın bilgesi yani Zana’sıdır. Zana, Kürtçede ‘bilen, bilgili’ anlamlarına gelmektedir. Bunun içindir ki İngilizcedeki ‘Science’ bilim kavramı da Zana’dan türetilmiştir. Aleviler özü itibarıyla Zana’ların yolunda gidenler, onları takip edenler olmaktadır. Bu nedenledir ki ‘destur ya pir’ denilerek ibadete başlanır, ‘Pir’in desturu ile- Bi Desturê Pîr’ denilerek yol yürünür.

Yol ilkesinin böyle olduğunu Hak inancına karşı olanların saldırı ve hakaretlerinde de görüyoruz. Örneğin Sasaniler zamanında iktidar ve egemenlere karşı başkaldıran rehberleri Mazdek olan inançlılar, Zındık denilerek kötülenmiş. Zındık’ı İslam ve kapitalist dönemdeki egemenler de aynı anlama gelmek üzere Aleviler için kullanmış.

Zındık Kürtçedeki Zana’nın daha evvelki telaffuz biçimlerinden Zenadık’tan gelen bir adlandırmadır. Yani Zana, Zenadık ve Zındık aynı kavramlardır. Ancak Zındık topluma ‘inançsız, kötülük yapan, tanrıya karşı gelen vb…’ algısıyla verilmiştir.

Pir doğal Zana’dır. Sözlü geleneğin ‘konuşan Mıshafı’dır.’ İnanç dünyasının kanunları ile düşündüğümüzde kitap denilen şeyin ile de yazılmış eser olması gerekmiyor. Kaldı ki İbrahimi dinin kitapları bile peygamberlerinden çok sonraları yazılmış; Tevrat ve İncil peygamberlerinden yüzlerce yıl, Kur’an ise onlarca yıl sonra ancak yazıla bilinmiş. Pir aynı zamanda ‘Pîl’ yani büyük ve uludur. Çünkü O, hafıza taşıyan kitaptır. Pir böyle olmak zorundadır. Dikkat edilirse Alevi süreklerinin adlarına yemin ettiği, adlarını dualarında andıkları evveldekiler ya Hallac, Nesimi, Sohrewerdî gibi ermiş büyük filozof ya da Eba Müslüm, Baba İshak, Pir Sultan gibi feda olmuş hakikat savaşçılarıdır. Pir bildikleri uğruna Hallac gibi Nesimi gibi derisi yüzülmeyi göze alacak kadar inançlıdır. Sohrewerdî gibi ışık saçan bilge olup katledildikten sonra nuru artandır. Özcesi Pir’in bilen birinden farkı, bildiklerine inanması, inanarak yaşaması ve gerektiğinde inandıkları için savaşmasıdır.

Aslında her inanç, inanmamızı istediği değerleriyle bir yoldur. Bir inanca girmek aynı zamanda bir yola girmektir. Her inanç gibi Alevilikte de yolda bir rehberin peşinde gitmek, mürşit olanı takip etmek esastır. Hiç bir Yol rehbersiz yürünmez. Bu Alevilik gibi devlet dışı toplum inancıysa çok daha fazla geçerli bir kuraldır. İnanç Yol, talip ise Yol’un yolcusudur. Yürüyenleri oldukça, Yol her zaman sağlam ve sonu gelmez oluyor. Yani inançlarda Yol yolcuyu, yolcu da Yol’un durumunu belirliyor. Bu Yol’da ‘yolcular’ her daim Rehberlerine bakıyor. Bu diyalektik de tüm inançlarda çoğu zaman rehber ile Yol’u bir yapabiliyor. Hal bu olunca da inanca bakıp rehberleri, rehberlere bakıp inancı anlamak mümkün olabiliyor.

Bu kopmaz bağ üzerinden Aleviliğin de Alevilerin de günümüzdeki en ciddi sorunlarının başında ‘Pirlik Makamı’ sorunu geldiğini, Alevi inancının en temel sorunu olarak bunu görmek gerektiğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Yazımızın ilk paragraflarında Pirlik Makamından ne anlamak gerekir sorusuna cevap olabilecek cümleleri bu nedenle belirtme gereği duyduk. Bu pencereden bakınca ilk paragraflarda hatırlatmaya çalıştığımız hususların aynı zamanda Yol rehberlerinin tarifi, tanımı, ölçüsü için ‘terazi’ olduğu da kendiliğinden anlaşılmış olur.

Pir yoksa Yol nasıl yürünecek?

Dolayısıyla günümüz sorunlarını dikkate alarak Alevilere bakarsak şunu çok rahat belirtebiliriz; Genel olmasa da Ocakzade Pirlerin çoğunda temsil ettikleri makama inanmama olduğu görülüyor. Yine son yıllarda Alevi ritüellerinin manevi yaptırım gücünü yitirmesini de buna bağlamak gerekiyor. Çünkü inanmayan talipten inanmasını isteyemez. İnanmayana talip de Rızalık veremez. Gerçekten de Rızalık-Helallik desturu ve düşkünlük yasası, hakikatiyle işletilse Alevilerin Cem olmalarının çok zor olacağını belirtebiliriz. O zaman şu soru sorulmak durumundadır; Pir yoksa Yol nasıl yürünecek? Alevilerin inanç meselesinde işe buradan başlamaları, tamda sorgu-sual desturları gereği olmaktadır.

Günümüz dünyasında Alevi kelamında dile gelmiş hakikatte göre Pir olmak dünyanın en zor şeyini başarmak olduğuna şüphe yoktur. Aslında bu kanun tüm inançlar için böyledir. İnançların özünde dile gelmiş hak ve hakikat ile meselelere bakarsak inanç temsilcisi olmak gerçekten gerçekleşmesi zor bir kişilik düzeyi gerektiriyor. Günümüzün paracı, maddiyatçı ve çıkar dünyasında ‘bir lokma bir hırka’ ile yaşamak mucizevi ve keramet sahibi olmayı gerektiriyor dersek bir doğruyu hatırlatmış oluruz.

Alevi Pirlerinden bazıları hakikat ile arasındaki mesafe yerine kimi Alevi değerlerini yanlış yöntemle sorgularken aslında belirttiğimiz sorunu ifşa ediyor. Ne kadar Alevi olduğunu, hakikati ne kadar yaşadığını, özcesi kamil insan Yol’una yönelip yönelmediğini değil de ‘şu neden var, bu da nereden çıktı, bu bizde yoktu vb…’ türündeki söylemlerle farkında olmadan mevcuduna don biçmeye çalışıyor. ‘Çocuktan’ ve ‘kuştan’ öğren diyen Yol’a rağmen ‘ben her şeyi bilirim’ demek, ‘hakikat birdir’ diyen ilkeye rağmen parçalayıcı olmak çok derin inanç sorunları yaşanıyor demektir. Ciddi inançsal, toplumsal ve siyasal sorunlarla yüz yüze getirilmiş bir topluluğu sorguya yöneltmek yerine sanki her şeyi ile doğruluk sorunsuz yaşanıyormuş gibi bakmak yaşanan sorunun başka biçimdeki tezahürü oluyor. Özellikle de güncel siyasi gelişmelerin ve kimi güçlerin etkisinde kalarak ‘cahilce’ değerlerini sorgulamak ve anlamsızlaştırmaya çalışmak Aleviliğe en tehlikeli yaklaşımlardan biri olarak yaşanıyor.

Unutmamalıyız ki, inanmanın ve inanç dilinin hakikatini, toplum-ahlak ve inanç ilişkisindeki diyalektiği bilmeden inançta anlama kavuşturulmuş değerleri ele almaya kalkışmak çok ciddi sorunları beraberinde getirir. Örneğin bilimsel bir ilkeden duyulan kuşku ile inanç ilkesine duyulan kuşku aynı kelime ve kavramlarla hatta aynı tonda dile gelirse buhran çıkar. Akıl ile duygu karışır. Alevilerde bazı Pirler ve kimi aydın ve entelektüeller bu yöntem yanlışına düşebiliyor. Bu yanlış da inanç kimliğinde yitimi, toplumsal kimlikte erozyonu ve savrulmaya yol açıyor. Parçalanma da cabası oluyor.

Bir Pirden duyduğum şudur, Pirler tartışır konuşur ama hep bir sır da olur, sorgular ama inançlı olur. En nihayetinde birlikte Pir olunur.

Continue Reading

Forum

“YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR!”

AleviNet

Published

on

ALİ ERDOĞAN

Merhum yazar Sebahattin Ali’nin bir eserinden esinlenerek “SIRÇA KÖŞK ÇATIRDIYOR” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazımla ilgili olumlu ve olumsuz görüş iletildi bana. Tüm okurlarıma şükranlarımı sunuyorum. Her zaman onların görüşlerine ihtiyacım var.

Tespitimde yanılmadığımı sanıyorum. Bir yapının yıkılması için önce, çatırdıyor dediğimiz bina bir ses çıkarır; sonra yer yer bina yarılır. Sonunda binanın yerinde sadece molozlar kalır. Molozu görenler: “eskiden burada şahane bir bina vardı” derler.

Yüz yıllar önce halkın dile getirdiği bir söz vardı: “Sultan Süleyman’a kalmayan dünya” derlerdi. Bu söz: Bir Padişah’ın, yenilmez görünen, ülkeleri yöneten liderlerin yaşantısını ve sonuncunu özetler.

İstanbul’da bir seçim yapıldı. İmamoğlu seçimi 13 bin oy fak ile seçimi kazandı. Tek adamın lider olduğu partinin adayı seçimi kazanamadı. Sünni gerekçeler yaratılarak, İstanbul halkın iradesi yok sayıldı. Seçim yenilendi. İstanbul halkı kendi iradelerini tanımayan lidere büyük bir ders vererek 800 000 oy farkıyla tekrar İmamoğlu’nu tercih etti

İktidardaki partiler, bu seçime ülkenin beka sorunu olarak baktılar. Propagandalarını bunun üzerine kurmuşlardı. İmamoğlu seçimi kazandı. Ülke bekasına bir şey olmadı. Her şey yerli yerinde duruyor.

Şunu bilelim ki, halkın iradesi üzerinden hiç bir kuvvetin uzun süre etki yapamayacağı bir kez daha ispatlandı.

Yabancı basın, İstanbul seçimine çok önem veriyorlardı. New York Times: “Erdoğan ağır bir yenilgi aldı”, Alman Die Welt ise, “Erdoğan dönemi sona eriyor” başlığını atmıştı. AKP de kazanlar kaynıyor. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yıpranmamış Maliye bakanı Ali Babacan’la kuracakları yeni parti, AKP’nin sonunu getirecektir. Bu nedenle yolun sonu görünüyor dedik.

Bu seçimde önemli iki faktör, Adayı başarıya götürdü:

BİR: Başta İmamoğlu’nun gösterdiği performans. Alevi felsefesinin mihenk taşı olan “İnsanı” ön plana aldı. Türkü, Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı , Kadını, erkeği ve çocukları ayırım yapmaksızın insanı insan olarak içtenlikle kucaklaştı ve kucaklaşacağının güvencesini verdi. Teşbihte hata olmaz misali: bir tokat yiyince öbür yüzünü çevirdi, İmamoğlu. İnsanlara inşaca yanıtlar verdi. Ülkede yeni bir siyasetin yolunu açtı. “İNSANİ SİYASET”. Bu tanım benim değildir. Yazar Ahmet Tulgar’ın, 25 Haziran 2019 tarihli Yeni Yaşam gazetesinde yazdığı “Demirtaş Faktörü ve 3 Fragman başlıklı yazısından aldım. Beni hoş görür umarım.

İKİ: Sağ duyu ile düşünülürse, İstanbul belediye seçiminde siyasal aktör olarak, ülkenin bütünün kaderi üzerinde belirleyici hale geldiği, “Kör Sultan bile görmüştür ki: Türkiye’nin demokrasileşmesı için Türklerin sahip olduğu hakların Kürtlere de verilmesi gerektiğinin bilinen bir gerçek. Buda ancak, Selahattin Demirtaş’ın ve İmamoğlu’nun uyguladığı “İnsani bir siyasetle Türkiye’de yaşam bulur. Bunun yolu: Türkiye’de yaşayan tüm emekçilerin, aydınların, barıştan yana olanların ve ülkede kan dökülmesinden yana olmayanların birlikte demokratik bir ortam yaratarak verilecek bir mücadele ile gerçekleşeceği bilinen bir durumdur.

Düşlerimizin yaşam bulması umuduyla kalın sağlıcakla…

Continue Reading

Forum

Hapishanelerde en çok hangi kitap okunur?

AleviNet

Published

on

MEHMET ALTAN

“Kalabalık bağırıyorsa ben de bağırırım. Güvende olmanın tek yolu bu.”

Sorunun  cevabını merak mı ettiniz, durun ,önce birlikte ve çok dikkatlice okuyalım :

“…kaldı ki, herkesin ya da hemen hemen herkesin parti’den gizlice nefret ettiği ve başına bir şey gelmeyeceğini bilse kuralları çiğneyebileceği kanısındaydı, ama yaygın ve örgütlü bir muhalefetin var olduğuna da, var olabileceğine de doğrusu pek inanmıyordu, goldstein ve onun yeraltı ordusuyla ilgili hikâyelerin, parti’nin kendi amaçları için uydurduğu ve herkesin de inanıyormuş gibi görünmek zorunda kaldığı bir sürü saçmalıktan başka bir şey olmadığını söylüyordu, parti toplantılarında ve kendiliğinden düzenlenen gösterilerde, kim bilir kaç kez, adlarını bile duymadığı ve söylenen suçları işlediklerine zerre kadar inanmadığı insanların idam edilmeleri için yeri göğü inletmişti. bu insanlar topluca yargılanırken, bütün gün mahkemeyi kuşatarak aralarda, “hainlere ölüm!” diye haykıran gençlik birliği müfrezelerinde yer almıştı, iki dakikada nefret toplantılarında goldstein’a sövgüler yağdırılırken sesi ayyuka çıkmıştı, oysa goldstein’m kim olduğu konusunda da, savunduğu söylenen öğretiler konusunda da en küçük bir fikri yoktu.”

***

“…kitleler asla, yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden başkaldırmazlar. kendilerine karşılaştırma yapabilecekleri ölçüler verilmedikçe, ezildiklerinin bilincine varmazlar.”

***
“…hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantık kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra birden yeniden unutuvermek: en önemlisi de, aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak…”

***
“…egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır, ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir, bu nedenlerin hiçbirisi tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder, kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir.”

***
“…toplumlara hükmetmenin en kolay yolu, milliyetçi duyguları artıracak bir savaş ortamının yaratılmasıdır.” “Her şey bir sis bulutu içinde yitip gidiyordu. Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor, sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu.”

***
“…partinin düşmanı olan çılgın biri olacak ve o hep aşağılanarak, defalarca yenilecektir, casusluklar, ihbarlar, tutuklamalar, işkenceler, idamlar, ortadan kaybolmalar asla son olmayacak; parti güçlendikçe acımasızlaşacak, muhalefet zayıfladıkça despotluk güçlenecektir.”

***
“Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tün dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.”

***
“Geçmiş, günü gününe, neredeyse dakikası dakikasına güncelleniyordu. Böylelikle, Parti’nin tüm öngörülerinin ne kadar doğru olduğu belgeleriyle kanıtlanmış oluyordu.”

***
“…ve eğer başka herkes Parti’nin dayattığı yalanı kabulleniyorsa, o zaman yalan tarihe geçecek ve gerçek olacaktı.” “…böyle işler hep geceleri yapılırdı; tutuklamalar her zaman geceleyin gerçekleşirdi. ansızın irkilerek uyanmak, hoyrat bir elin omzunuzu sarsması, gözlerinize tutulan ışıklar, yatağı çevreleyen acımasız yüzler, çoğu zaman ne yargılama olurdu ne de bir tutuklama raporu tutulurdu, insanlar ortadan kayboluverirdi, o kadar; ve bu hep geceleri olurdu, adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şeyin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, sonra da tümden unutulurdu, kökünüz kazınır, külünüz göğe savrulurdu: alışılmış deyimle ‘buharlaşırdınız’.”

***
“Geçmiş yalnızca değiştirilmekle kalmamış, resmen yok edilmiş, diye geçirdi aklından, insan, kendi belleği dışında hiçbir kayıt olmayınca en belirgin gerçeği bile nasıl kanıtlayabilirdi ki?”

***
“Hayatında ilk kez, bir şeyi gizli tutmak istiyorsan onu kendinden de gizlemen gerektiğini anlıyordu. Gizlediğin şeyin orada olduğunu bilmeli, ama gerekmedikçe adını koymamalı, belirli bir biçime bürünüp bilincine yansımasına asla izin vermemeliydin.”

***
“Kalabalık bağırıyorsa ben de bağırırım. Güvende olmanın tek yolu bu.”

***
“…alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.”

***
Geldik sorunun cevabına, basın tarihinin   güncel parçasını oluşturan Silivri ‘de  benim etrafımda en popüler ve talep edilen kitaplardan biri  geniş paragraflarını yukarda aktardığım Georges Orwell’in  ‘1984’ adlı kitabı idi.

“ORWELL 25 haziran 1903 tarihinde Hindistan’da dünyaya geldi. 1 ocak 1950 tarihinde vefat etti. İngiliz romancı, denemeci ve eleştirmen. Gerçek ismi Eric Arthur Blair’dır. İki dünya savaşı görmüş ve emperyalizm, faşizm, komünizm gibi döneminin etken ideolojilerini deneyimleyip, haklarında çokça not düşmüştür. Orwell kimi kaynaklarda döneminin vicdanı olarak da adlandırılmaktadır.”

 

http://platform24.org/yazarlar/3793/hapishanelerde-en-cok-hangi-kitap-okunur

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI