Connect with us

.

Esra Çiftci

Toplum Sorunsalı…

ESRA ÇİFTÇİ

Published

on

Sınıflaşma ve uygarlık; zor, yalan ve sömürüyle iç içe gerçekleştiğinden başlangıcından beri iktidar sistemlerinin temel ajandası hakikati ters yüz etmek olmuştur. Çünkü insan kendi hakikatini çözümlediği oranda hayatına anlam kazandırmıştır. İnsan hakikatinde anlamla toplumsallık arasında ontolojik bir bağlantı vardır. Toplumsallığı realize ve karakterize eden en temel değer ise ahlaktır. Ahlak insan topluluklarına birbirleri için ve birlikte geçeklik içinde toplumsallık optimal bir dengeye dayalı oluştuğundan iktidar ve canlı toplumsallığın eksenini ana tanrıça figürüyle sembolize edilen kadının zihinsel yapısı duygusal zekaya dayalı işler. Yani toplum düşünsel bazda da hakikatli ve özsel özelliklerine göre davranırdı.

İşte uygarlığın ilk muktedirleri doğada ve toplumsal gerçeklikte hiçbir karşılığı olmayan zalim tanrıları yardıma çağırarak insanı kendi varoluşuna ve doğaya yabancılaştırmakla işe başladılar. Bu yabancılaşma beş bin yılı aşkın bir süredir katlanarak artıyor. Bu süre boyunca özünde insanlığa ait olan ve doğayla toplumsallığın hizmetinde hayatı daha hakikatli kılması gereken tüm bilme formları aksi bir misyonda uygulanarak hakikati parçalamada rol üstlendiler.

Kapitalizm çağında insanın toplumsallık ve doğayla olan tüm ontolojik bağları kökünden kopartılmaktadır. Kapitalizmin temel bilme metodoljisi olan pozitivizm giderek bir kültür endüstrisi oluşturdu. İnsanın bilincinin çok ötesinde artık ruhuna ve duygularına hükmedilmektedir. Bu boyutuyla her anlamda kabul ret ölçülerini belirleyen toplum mühendisliği şantiyeleridir.

Ahlak sadece insan toplumsallığına değil eşyanın bizzat kendisine içkin olduğundan pozitivist endüstriyalizm mühendisleri, uygarlık banisi rahiplerin yaptığından çok daha korkunç boyutlarda toplumu ve doğanın ahlaki genetiğiyle oynamaktadır. Toplum kırım, cins kırım ve çevre kırım o kadar mantık ölçülerinin ötesine vardırılmıştır ki bu durum gezegenin mevcut haliyle bu çılgınlığa ne kadar katlanabileceği sorusunu çok ciddi düşündürtmektedir. Son dahi ya da ikinci Einstein olarak nitelendirilen Stephan Hawking bu haliyle gezegenin bir yüz yıl daha sürdürülebilir olduğundan duyduğu kuşkuyu dile getiriyordu. Çözüm olarak dünya dışı alanların kolonileştirilmesini (en azından doğal anlamda) öneriyorsa da bu çılgın vahşi kapitalizm birkaç yüzyılda gittiği tüm alanları bir kene gibi sömürüp kurutacağından hiç kuşku yoktur.

Hakikat tarihte saklı olduğundan kapitalizm, insanın tarihle olan tüm bağlarını silme telaşındadır. Gelecek endişesi duymasına da mahal bırakılmamalıdır. O ruhundan, ahlakından, duygularından ve vicdanından soyutlanarak sonsuz bir şimdiye mahkûm edilmektedir. Kendisi için belirlenmiş simülakr kimlikler dışında aidiyetsiz ve kişiliksiz olmalıdır. Bedeninin zindanına kapatılmıştır. Tek derdi her an bütün hücreleriyle tahrik edilen doyumsuz bedenini tatmin etmektir.

Dolap beygiri gibi gözleri bağlı aynı döngü içinde efendilerin bahçelerini sulamakta, efendilerin harisçe stokladığı, biriktirdiği nimetlerden arta kalan posayı büyük bir minnet ve şükran duyarak kabul etmektedir.

Doğanın ve toplumun genetiğiyle oynamanın çok ağır bir külfeti ve kefareti açığa çıkmaktadır. Sömürü ve kölelik düzeni firavunların çağındaki gibi yalın kat işletilemiyor. Doğa kendisine şarj edilen kötülükleri değişik felaketler şeklinde insana iade ederken, bünyesel olarak insan yapısının kendisi de bu vahşete isyan ediyor.

Doğal felaketler, salgın hastalıklar, obezite ve kanser gibi tehlikelerin yanı sıra tahayyül sınırlarını aşan sapıklık türleri mevcut sistemin sürdüre birliğinin temel göstergeleridir.

Cinsellik endüstriyalizmin hizmetinde öylesine araçsallaştırılmıştır ki “kadın artık metanın kraliçesi” konumuna sürüklenmektedir. Cinsiyetçilik bir ideoloji olmanın ötesinde bir yaşam kültürü halini almaktadır.

Daha fazla kar istemiyle milliyetçilik ve ırkçılık sürekli körüklendiğinden bu histerinin bir ereği olarak başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın dört bir yanı tutuşturulan savaş ve çatışma yangınlarının içinde cayır cayır yanarken savaş ağaları ve silah tüccarları servetlerine servet katmaktadır.

Açlık, yoksulluk, gerekli sağlık hizmetlerine ulaşamama, okul çağındaki çocukların eğitim olanaklarından yararlanamaması, diktatörlerin kanlı pençeleri altında inim inim inletilen halk kitleleri kaba hatlarıyla çizmeye çalıştığımız tablonun diğer motiflerini oluşturuyor.

Peki, filmlerdeki kıyamet senaryolarını andıran bu gerçeklik içinde umutsuzluğa kapılıp kaderimize razı mı olacağız? Ya da karıncalaştırılarak idealsiz maneviyatsız bireyler yığınına dönüştürülmek istenen ve adına artık toplum bile demekten imtina eder olduğumuz ucubeleşmeye dâhil olup varoluşsal özelliklerimizden uzaklaşacak mıyız?

Günümüzün refah düzeyi en yüksek batı toplumlarında insanların yarısına yakını antidepresan ilaçlardan destek alarak hayatlarına devam edebiliyorlar. Pozitivist akademik kurumların iddia ettiği gibi yılda 100 bin dolar gelire sahip olmakla mutlu olunabilseydi İsviçre gibi ülkelerde intihar oranı bu kadar yüksek olur muydu?

Bu ahlaksız, adaletsiz, insafsız tablo içinde insanların parayla ve ya özelleştirilen zevk hücrelerini tatmin etmeleriyle mutlu olabilmeleri mümkün değildir. Çünkü mutluluğun bana göre en yalın tanımı insan varoluşsal potansiyellerini hakikatli kılmasıdır. Bunun gerçekleşebileceği yegâne iklimdir demokratik toplumsallık. Onun zıddı iktidarcı, tahakkümcü iklimler böyle dolap beygiri misali şuursuz nevrotik kişilikler üretmeye devam edecektir.

Tekrar sorumuza dönersek, yine Hawking’e başvurarak çıkış arayışımızı yoğunlaştırabiliriz, “hayat varsa umut da vardır” diyordu Hawking ve ayaklarımıza değil yıldızlara bakmamamızı salık veriyordu.

Beyinlerinden şavkıyan parıltılarla “yol” u bir yıldız gibi aydınlatan ustalarda belki Hawking’den önce söylemişlerdi nefes alındığı müddetçe umudun baki kaldığını.

Toplum sorunsallığının başlangıcı yalancı tanrıların arkasına gizlenen hırsız rahiplerin kadın emeği üzerinde kurduğu sömürü düzenine dayandığından çıkışın ilk halkasını da kadın özgürlüğü oluşturmaktadır. Binlerce yıldır lanetli bir gerçekliğe hapsedilmeye çalışıldığı halde kendi olmakta ısrar eden kadın öncülüğünde varoluşsal değerleriyle yeniden buluşan toplumsallık yeniden doğal, demokratik toplumun mayasını teşkil edecektir.

Esra Çiftçi

e.ciftci96@gmail.com

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Esra Çiftci

Mezopotamya Atlasının Otantik Nakkaşları Süryaniler…

ESRA ÇİFTÇİ

Published

on

Tüm peygamberliksel çıkışlara ve saltanatları nedeniyle yaşadıkları dönemlerle özdeşleştirilen, liderlere bin yıllar boyu şahitlik ettiğinden Ortadoğu coğrafyası daha doğrusu hakikati derin bir muhteva taşır. Hatta bu muhtevayı tüm özgürlük sosyolojilerinin isabetli bir çıkarsama olabilir.

Ortadoğu’ya bu kök/soy değerselliği kazandıran ‘Altın’ ya da ‘Verimli Hilal’ olarak tanımlanan ve bu yerde tüm cennet ütopyalarının tezahürü konumundaki bereketli bölgedir. Altın Hilal’e önce kültürel sonra da uygarlıksal memba spesifiteselliğini kazandıran ise Kürtlerin adına Mezrabotan, Greklerin Mezopotamia ve Süryanilerin Bethnahrin dedikleri, Dicle, Fırat nehirleri arasında kalan yüzbinlerce kilometrelik görkemli sahadır.

Mezopotamya hazinesinin kültürel zenginliklerine her geçen gün yeni halkalar ekleniyor. Kültürler mozaiği, renkler bahçesi, sesler senfonisi bu cihanın kimi asil renkleri de yüzyıllar boyu uğratıldıkları baskı, katliam, asimilasyon ve soykırımlarla gün gün soldurulmakta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmaktadır.
Bethnahrin’in en asil renklerinden Süryani halkı iki bin yıldır asimilasyon ve soykırım cenderesinin ağır çarkları altında öğütülmeye, yok edilmeye çalışılıyor. Günümüzde bu trajedi öyle bir hale sokulmuş ki bu kadim halkı yok etmeyi çabalamış olanlar ellerindeki kanı görmezden gelerek sofistike savlarla kendilerini bu halkın hamileri, velinimetleri olarak takdim etmeye çalışmaktadırlar.

Tüm insanlık, özellikle de Ortadoğu siyaseti Süryani realitesiyle yüzleşmeli ve Süryani halkı da her bir karış toprağı ninelerinin ve atalarının kemikleriyle dolu bu cennet vatanda özgürce ve demokratikçe kendi bekasını sürdürebilmelidir.

Süryani halkının ısrarlı direnişi ve son yıllarda ülkemizde yaygınlaşan özgürlük ve demokrasi mücadelesi sayesinde son dönemlerde adlarını sık sık duyduğumuz ve belki de haklarında ciddi fikre ama hemen hemen yoz denebilecek düzeyde bilgiye sahip olduğumuz Süryani halkını biraz da yakından tanımaya çalışalım.
Süryani adlandırmasının etimolojisinden başlayacak olursak, Grekler ve Luviler Asur İmparatorluğunun yönetimi altındaki bölgeyi “Suriye” olarak adlandırıyorlardı. Bu nedenle “Suriye” bölgesine yaşayan tüm halkları “Suroi” olarak tanımlıyorlardı. Zamanla Suriye ismi Fırat Nehriyle Akdeniz arasında kalan bölgeyle sınırlandırılmışsa da dönem dönem Mezopotamya’nın geniş alanları Suriye olarak adlandıra gelmeye devam etmiştir. İşte Süryani kavramı “Suroi” kökeninden Suriyeli anlamında türetilmiştir.

Halklar, topluluklar bin yıllar boyu birbirleriyle etkilenerek, birbirine karışarak farklı kültürel zenginlikler sentezlemişlerdir. Faşizmin ideolojik savlarla kaptırmaya çalıştığı türden saf bir ırk, saf ve homojen bir kültür dünyanın hiçbir yerinde bulunmuyor, bulunamaz.

Süryani halkı belli bir kültürel, sosyal orijinaliteyi bin yıllar boyu korumayı başarsa da Semitik kökenli heterojen bir tarihsel arka plana sahiptir. Halkların konuştukları diller ve sürdüre geldikleri görenekler sosyal genomları hakkında bir veri hazinesi sunar.
Halen Süryani halkının konuştuğu ve sayısız yazılı kaynakla bin yıllardan gönümüze taşınan Süryanice dili tarihin ilk emperyal devletini M.Ö 2350 yıllarında kuran ve gaddarlığıyla meşhur imparatorları Sargon’la artlarında izler bırakan Akadlıların konuştuğu Aramiceye dayanır. Akad İmparatorluğunun yayılmacı karakteri nedeniyle Aramice dönemin enternasyonal dili olduğundan bin yıllar sonra Pers saraylarında bile konuşulan bir dildi. Babil, Asur ve irili ufaklı çok sayıda devletsel yapılar ve beyliklerin kullandığı bu dili İsa peygamber de konuşuyordu.

Süryani topluluğuna halklaşma özelliğini kazandıran Hristiyanlık dinidir. Süryani topluluğunun öncülü etnik yapılar Hristiyanlık öncesi dönemde farklı inançsal kültler etrafında birleşiyordu. Kuzey Mezopotamya ve Suriye’de yaşayanlar “Şamaş-sin” kültü etrafında buluşurken, Güney Mezopotamya da yaşayanlar Marduk kültü etrafında buluşuyordu.

Tarihin bu dönemine milliyetçilik zehri halkların damarlarına henüz zerk edilmediğinden devletlerarasındaki ilişkileri belirleyen etnik özellikler değil siyasal hesaplardı. Örneğin Süryanilerin öncüleri olan Akad, Babil, Asurlularla Kürtlerin öncüleri Guti, Kassit, Mittani ve Medler arasında yüz yıllar boyu değişkenlik gösteren karakterlerde ilişki ve çelişkiler yaşanmıştır.

Gutilerin M.Ö 2150’lerde Akad İmparatorluğu Kassitlerin 1595’te Babillilerle, Mittanilerin 1500’lerde Asurlulara yine Medlerin 612’lerde Asurlularla ciddi savaşlar yaşadıkları bilinen tarihsel vakalardır. Ancak Medlerle Babillilerin stratejik ittifaklar kurarak Asur imparatorluğunun varlığına birlikte son verdikleri, bu ittifaklarını kalıcılaştırmak için Babil kralı Nabupolassar’ın oğlu Nebukadnezar ile Kyaksares’in kızı Amytis”in evlendirildiği bilinmektedir. Nebukadnezar’ın meşhur Babil Asma Bahçelerini Prenses Amytis’in yurduna duyduğu hasreti yatıştırma amacıyla yaptırdığı da bilinen diğer gerçekliklerdendir.

Romalılar, Persler, Makedonyalılar gibi büyük imparatorlukların Mezopotamya ve Ortadoğu toprakları üzerinde hâkimiyetlerini yaygınlaştırmalarıyla birlikte Süryanilerin öncüleri olan hanedanlıklar bir bir tarih sahnesinden silinmeye başlar. Yoğun baskı ve asimilasyon seferleri karşısında varlık mücadelesi veren Süryaniler Hristiyanlık inancına sarılarak varlıklarını sürdürürler.

M.S 1. yüzyılda kitlesel olarak Hristiyanlaşan Süryanileri halklaştıran diğer iki temel olgu Arami dili ve Ortadoğululuktur. Bazı tarihçiler Babiller zamanında Kudüs’ten Medya’ya sürgün edilen Yahudi 12 kabileden kayıp kabileler olarak tanımlanan 10’unun da Süryani halkına karıştığını iddia etmektedir.

Yüzyıllar boyu içe kapanarak varlık mücadelesi veren Kürt komşularının aksine Süryaniler Hristiyanlaşarak ve Hristiyan inancının yaygınlaşmasına öncülük edecek hem çok güçlü bir şekilde halklaştılar hem de ekonomi, siyasi, bilim ve sanat alanlarında büyük gelişmeler kayıt ettiler.

Süryanilik İslam felsefesiyle yoğun bir etkileşim içinde olmuştur. Örneğin 10.yy da yaşamış ünlü İslam düşünürü Al Farabi Süryani öğretmenlerden dersler almış kendisi de Süryani öğrenciler yetiştirmiştir.

Yine Kuran’da geçen İsa peygamberin ölü kuşları dirilttiği meselesi İncil de geçmezken Süryani efsanelerinde anlatılmaktadır.

Hristiyan dünyasındaki çatışmalar ve çelişkiler Süryaniler arasında da ciddi farklılıklara ve ayrışmalara yol açmıştır.

Hristiyanlık paydaşlığına rağmen Süryaniler Haçlılar karşısında Müslüman güçler yanında yer almıştır. 1187 yılında Selahaddin-i Eyyubi’nin Kudüs’ü Haçlılardan almasında Süryanilerin büyük katkısı olmuş buna karşılık Selahaddin de Süryanilerin haklarını gözetmiştir.
Kendini merkezi bir yapıda örgütleyemeyen Süryani kültürü ve sosyalitesi 11. Yüzyıldan itibaren gerilemeye başlar. 14.YY’ın sonlarında Mezopotamya ve Ortadoğu’yu yıkımdan geçiren Moğol hanı Timurlenk, Diyarbakır, Mardin ve Suriye Süryanilerini ağır bir kırımdan geçirir, tüm kilise ve mabetlerini yıkar.
Timur’un kırımından kurtulmayı başaran Süryaniler Hakkâri dağlarına ve Urmiye gölü çevresine sığınır. Kürtlerden yoğunca etkilenen Süryaniler onlar gibi aşiretler halinde örgütlenmeye başlarlar.

Tarih boyu komşuları Kürtlerle dostane ilişkiler içindeki Süryaniler 19. Yüzyılın ortalarında Botan emiri Bedirxan Bey’le karşı karşıya kalırlar. Osmanlı ve İngilizlerin tertiplediği bu olaylardan Kürtler ve Süryaniler birbirine kırdırtılarak merkezi otoritelerin egemenliği pekiştirilir.
1.Dünya Savaşı’nın sunduğu fırsatlardan yararlanmak isteyen Süryaniler Osmanlı ve İran devletlerine karşı ayaklanırlar. Aynı dönemde kendisi de İran’a karşı ayaklanan Kürt Şıkak aşireti reisi Sımko İranlıların tertiplediği bir komplo sonucu Süryanilerin dini lideri patrik Mor Şemun’u dostane görüşmelere geldiği bir esnada katlettirir. Kürtler ve Süryaniler arasında baş gösteren çatışmalardan yararlanan Acem devleti olur. Patrik’in kız kardeşi Sürme Hanım bir süre Süryanilere liderlik ettikten sonra diplomatik faaliyetler için önce Avrupa’ya oradan da Amerika ya geçer. Sürme Hanım kaleme aldığı ünlü “Ninova’nın Yakarışı” adlı kitabında tanıklıklarını, özellikle de Kürtler ve Süryaniler arasındaki kardeşliği ve dostluğu akıcı ve çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır.

Siyon ülküsü peşindeki Yahudi şovenizmi kendi güdümlerindeki büyük bir imparatorluk vasıtasıyla Ortadoğu’ya hâkim olma hayallerinden hiçbir zaman vazgeçmedi. 20. Yüzyılın başlarında bu emelleri için Alman ve Osmanlı devletlerini koçbaşı olarak kullanmak istediler. Bu emelleri neticesinde Anadolu ve Mezopotamya’yı homojenize edebilmek için yüzbinlerce Rum ve Ermeni’nin yanı sıra Süryani halkı da soykırımdan geçirilirken kalan tehcir edildi.

Osmanlının 1915 yılında uyguladığı jenosidi Süryaniler Sayfo (kılıç) adıyla kodlarlar. Bu jenosit neticesinde 500.000 Süryani katledilmiştir. Bu katliamlarda düzenli Osmanlı birliklerinin yanı sıra Kürt aşiretleri ve Alman topçuları da yer almıştır.
Aynı halklaşma sürecinden çoğalan ve aynı kültürel ve inançsal geleneğin takipçisi olan bu kadim topluma mensup toplulukların çoğu Süryani tanımına itiraz ederek kendilerini farklı şekillerde adlandırırlar.

19. yüzyılın sonlarında yapılan arkeolojik kazılardan sonra Asur Medeniyetine ait bulgulara rastlanınca Doğu Süryaniler kimliklerini Asur’a dayandırarak kendilerini “Asuri” diye tanımlamaya başladılar. Bu topluluklardan bazıları kendilerini Asuri Süryani ya da sadece Asuri olarak tanımlarlar. Konuştukları dil aynı orijinden türese de önemli lehçe farklılıkları taşır.

Melkit Süryaniler 5.Yüzyıldan itibaren kendilerini Rum Ortodokslar olarak tanımladılar.

Nasturiler, Keldaniler, Marunîler de aynı kültürel ve inançsal gelenekten devam eden toplulukların kimi ayrılıklar temelinde edindikleri isimlendirmelerdir.

Süryanilerin bir kısmı da 11. Yüzyıldan sonra İslamlaşarak eski geleneklerinden uzaklaştılar. Günümüzde Mardin, Siirt, Diyarbakır gibi kimi yörelerde yaşayan Muhalami, Şêgosini gibi kimi topluluklar bu kültürel gerçekliğini temsil ederler. Konuştukları Arapçanın Arap dünyasının konuşma dilinde ciddi farklılıklar taşımasının nedeni Süryanilik geçmişinden kaynaklanmaktadır.

Mezopotamya atlasının asil renkleri ve otantik nakkaşları Süryani halkı bin yılı aşkın süredir baskı, jenosit ve asimilasyon sonucu ağır bir yıkım sürecinden geçmiştir. Anayurtları olan Türkiye, Irak, Suriye, İran, Lübnan devletlerini egemenliği altındaki topraklardan başka Avrupa, Amerika ve Kanada olmak üzere dünyanın dört bir yanına dağılmışlardır. Diaspora Süryanilerinin önemli bir bölümü göç ettikleri ülkelerin kültürüne entegre olurken önemli bir kesiminde de anayurduna dönme arayışı ve özlemi hakimdir.

Avrupa ve dünyanın değişik yörelerinde demokratik ulus yapılanması perspektifiyle örgütlenerek siyasal, sosyal ve kültürel kurumlaşmalarını geliştiren Süryani halkı Suriye’nin demokratik temelde yeniden inşası mücadelesine de özgürlükçü ve demokrat Kürt, Arap halklarıyla birlikte aktif bir şekilde yer almaktadır. Kendi asıl/soy renkleriyle buluşup özgürleşen Mezopotamya Altın Hilal’e cennet tanımını yeniden kazandıracaktır.

Continue Reading

Esra Çiftci

Çocuk evlilikleri yüreğimizde yangın yeri…

ESRA ÇİFTÇİ

Published

on

Çocuk gelin kavramı gittikçe meşrulaştırılmaya çalışılıyor.  Aslında sorun tam da bu kavramın kendisinde başlıyor. Çocuklar masumiyeti, saflığı, doğallığı, umudu, başlangıçları simgeler. Gelinlik kavramı benzetmesi doğru olmadığı gibi, çocuk gelin demek haksızlıktır, suçtur.

Çocukluk ve olgunluk yaş normlarını, medeni hukuktan önce toplumsal ahlak ölçüleri belirler. Her ne kadar günümüzde, geçmiş dönemlerde kız çocuklarının oyun oynayacakları yaşta evlendirilmelerine farklı kılıflar uyduruluyorsa da çocuk her çağda, her yaşta, her iklimde ve her dilde çocuktur. Bu nedenledir ki çocuklar karar verebilme yetisi edinebilecekleri olgunluk yaşlarına kadar ebeveynlerinin vesayeti ve sorumluluğu altındadır.

Antropologlar, sosyologlar ne denli keşfedebildi ne tür sonuçlar elde edebildi bilinmez ama çocukların tecavüz objeleri halinde istismar edilmelerinin başlangıcı da uygarlık denen illetin doğuşuyla gerçekleşmiştir. Çünkü insanların doğa ve toplum üzerinde tahakküm kurabilmelerinin yolu toplumsal ahlakın yerle yeksan edilmesinden geçiyordu. Pedofili de en az eko kırımı, toplum kırımı ve cins kırımı gibi mahşeri bir saldırı ve imhadır. Bu nedenle hep başvurulmuştur.

Doğal toplumda ise her şey bambaşkaydı. Olaylar doğal seyrinde işler olağan sonuçlarına varırdı. Çocuklar ve yaşlılar ayrıcalıklı bir konumda tutulur yüksek itibar görürdü. Doğal seyirden sapışın adına Marks yabancılaşma demiştir.

Yabancılaşma kavramı hayvanlaşmayla özdeş kullanılır çoğu zaman. Bu anlamıyla her türden sapıklık, tecavüz ve pedofili de hayvanlaşma kavramında konumlandırılır. Oysa hiçbir hayvan familyasında rüştüne ermemiş dişiye cinsel saldırı ve tecavüz gözlenmez. Çünkü doğalarına ve varoluşlarına yani yaratılışlarına ya da oluşlarına aykırıdır bu tür sapkınlıklar.

Küçük yaşlarda tecavüze uğratılarak evliliğe zorlanan kız çocuklarının dramı son birkaç yılda artarak almış başını gidiyor. Artık gazetelere yerleşen çocuk istismarı ve tecavüzü haberlerinden geçilmiyor.

Aslında edebi eserler her dönemin toplumsal hakikatlerine ayna tutarlar. Mesela Nobakov “Lolita” adlı çok satan romanında alenen çocuk pornografisine teşvik eder. Dostoyevski romanlarında dönem Rusya’sında yaygınlaştırılmak istenen çocuk fuhşunu teşhir eder. Belki de dünyanın değişik yerlerinde de bu toplumsal yaraya farklı boyutlarıyla temas edilmektedir.

Pedofilinin en korkunç örneklerine divan edebiyatı ve halk edebiyatı olarak adlandırılan Osmanlı dönemi edebiyatında rastlanır. Aruz ve hece vezniyle yazılmış birçok şiirde sadece kız çocukları değil 9-10 yaşlarındaki erkek çocukları da tecavüz heveslilerine peşkeş çekilir. Aslında toplumsal bilinçaltı bu kirli önermelerle istila edilerek bataklığa dönüştürülmek istendiğindendir ki bugün aklın sınırlarını zorlayan katastrofik olaylarla bu kadar yoğunca karşılaşabiliyoruz.

Kim bilir belki de Foucault hapishane ve tımarhanelerden önce pedofilinin gelişimini inceleseydi biyo iktidar olgusunun başlangıç çağlarını da kapitalizmden çok öncesine taşırdı.

“Henüz on dördünde körpe bir yavru” “on dördünde baş döndüren ay gözlü bir Banu” gibisinden yakıştırmalarla şefkat gösterilmesi gereken çocukların masumiyetini salyalarını akıta akıta tecavüz sahnelerine meze yapan kudurgan tecavüzcü erkek zihniyeti tarihin yüz karasıdır ve her çağda lanetlenmeyi hak eder.

Çocuk evlilikleri toplumun kanayan yarasıdır ve yaraya sebep olan da sömürü çarkı üzerine kurulu sistemdeki çarpıklık ve yozluklardır.

Tecavüz illeti sadece çocuk yaşta evlendirilen kız çocuklarıyla sınırlı değil. Bir de Ensar yurtlarında, Kuran kurslarında, okullarda müdürleri, yöneticileri, öğretmenleri, hocaları tarafından tecavüz ve istismar edilen kız ve erkek çocuklara yaşatılanlar var.

Yangınlar semenderin yudumlarından püsküren suyla sönmüyor. Yangın bu toplumun yüreğinde ve her geçen gün harlanarak etrafa kıvılcımlar saçıyor ve yangın gittikçe büyüyor.

 

Continue Reading

Esra Çiftci

Geleceğimizi diktatörler değil, direnenler belirlesin…

ESRA ÇİFTÇİ

Published

on

Toplumsallığın oluşum kodları esasında mitolojilerde mündemiçtir. Mitolojik anlatımlar özünde hakikatin günün koşullarında yorumlanışıdır. Temelleri 7 bin yıllık bir geçmişe dayansa da Mezopotamya, Mısır, Grek-Roma ve bunların izdüşümünde kurgulanan tüm mitolojik varyantlar günümüz koşullarına uyarlandığında çok da değişen bir şeyin olmadığını görürüz. Döngüsel bir eksende dolanıp durmuş gibi tarih.
Toplumsal akışın tüm dinamizmi zor, şiddet ve savaşlar üzerinden gerçekleşmektedir. Gücü, gücü yetene hükmetmekte ve güçten mütevellit ilahi hakla kendine ve şürekâsına sınırsız ayrıcalıklar sağlarken toplumun geri kalan geniş kesimlerini zulüm cenderesi içinde ezmektedir.
Tarihin en büyük sosyolog ve filozoflarından Karl Marx bile binlerce yıl sonrasında “Zor” u “Her yeni topluma gebe olan eski toplumun ebesi” sözleriyle kutsar.

Kutsal kitaplara bakıldığında kardeşi Habil’in kanını döken Kabil’in şiddet ve cinayeti bir alınyazısı gibi Levh-i Mahfuz tarzda insanlık hafızasına damgalandığı görülür.
Mülkiyet, cinsiyetçilik ve dincilik üzerinde yükseltilen iktidarlar kümülatif birikerek akıp geçtiği coğrafyaları kanlı mezbahalara dönüştürür ve insanlığa ‘tarih’ diye övünülerek belletilenler, hanedan ve imparatorlukların toplumsal ve çevresel kıyım ve yıkımlarından başkası değildir. çok

Despot hükümdarların kıyım ve yıkım icraatlarına mukabil vicdan ve ahlak hareketleri de İnanna/Afrodit, Prometheus, İbrahim ve daha nice özgürlük savunucusu mitlerde cisimleşerek tarihi onurlandırmış ve umuda ufuk olmuşlardır.

17. yüzyıl boyunca mezhep savaşları Avrupa’yı yakıp kavururken kapitalizmin çare diye kotardığı Westphalia Barışı ulus-devlet ve dolayısıyla milliyetçiliğe açılan yeni bir evreyi başlatarak barışa hizmet etmenin tam tezadında kapitalizmi iktidarlaştırmış ve tarihin tanık olabileceği en korkunç savaşların tohumlarını ekmiştir.

Bünyesinde taşıdığı cinsiyetçi ve dinci ideolojileri milliyetçilikle konsolide eden kapitalizm, pozitif bilimcilik tarlalarında semirip boy atarak Firavun Nemrut rejimlerine taş çıkartır bir dehşet sistemine dönüşür böylece.
İnsanın, insanın ve doğanın kurduna dönüştüğü bu etap faşizme giden yoldaki son duraktır. Bu özelliği nedeniyle faşizm kapitalist iktidarcılık ve zorbalığın kaçınılmaz bir mahsulüdür.
Sadece 20. Yüzyılda gerçekleşen iki dünya savaşında on milyonlarca insan yaşamından olurken bir o kadarı da savaşların acı hatıralarını bedenlerinde taşıyarak yaşamak durumunda kaldı. Doğa ve yerleşim yerleri tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yıkıma uğratıldı. Belki bir dünya dolusu daha insanın refahına yetebilecek imkânlar insanları ve doğayı katletmek için heba edildi. Önceki beş bin yılın toplamında yapılan savaşlarda ne bu kadar insan ölmüş ne de doğa tahribata uğramıştı.
2. dünya Savaşı’ndan sonra BM, Cellat Hitler’in 1939 yılında Polonya’ya saldırarak başlattığı 2. Dünya Savaşı’nın ilk gününü yani 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” ilan ederek, faşizmi ve yol açtığı yıkımları Hitlerle özdeştirerek böylece kendi sorumluluğunu gözlerden uzak tutma yoluna gitti.

Oysa sorun belli kişilerin tarihin belli dönemlerine tesadüf edip kötülüklerini saçma fırsatı bulmalarında değil her geçen gün daha da azgınlaşıp kudurarak toplumun tüm hücrelerine nüfus eden kapitalist sömürü düzeninden kaynaklanmaktadır.
Hitler’den sonra da dünyanın dört bir yanında savaşlar dizginsiz bir vahşet içinde sürdü ve günümüzde hala sürmektedir. Çin, Vietnam, Kürdistan, Afganistan, Latin Amerika, Ruanda, Bosna, Filistin, Uzak Asya. Ve daha dünyanın dört bir yanında emperyalist tekellerin sömürü ağlarını tesis ve silah pazarları temin etmek için neden oldukları savaşlarda on milyonlarca insan katledilirken, başta tecavüz olmak üzere insanlığa karşı işlenen suçlara seyirci kalındı, coğrafyalar yakılıp yıkılarak yerle bir edildi.
Tüm medeniyetlerin beşiği Mezopotamya ve Ortadoğu coğrafyaları kör düğüme dönüştürülen etnik, dini ve mezhepsel sorunlar yüzünden bin yıllardır olduğu gibi kanamaya devam ediyor.

Emperyalist istihbarat örgütlerinin projelendirdiği savaşlar toplum mühendisleri eliyle farklı coğrafyalarda hayata geçirilerek insanlık katlediliyor.

20. yüzyılın hemen başında emperyalizmin bağrına hançer saplayarak dört parçaya böldüğü Kürdistan coğrafyası yüz yıldır kanamaya, inlemeye ve direnmeye devam ediyor.

Bu coğrafyada yüz yıldır gözleri yaşlı anne babalar evlatlarını toprağa veriyor, yakıp yıkılan vatanlarına ağıtlar yakıyor.

Süngü, mermi ve bombaların akıttığı kanlar Zilan deresinden taşıp, Murat’a, Munzur’a karışıyor. Laç deresi, kutu deresi, paramparça edilmiş ölülerine ağlama ve karalar bağlamaya fırsat tanınmadan hala bombalanıyor ve zalim sultanlar aldıkları insan kellelerinin çokluğuna bıyıklarını burarak kadeh tokuşturuyor.
Dicle, Palu ve Nurhaklar… Karacadağ, Cudi, Gabar, Hewler ve Ararat… Halepçe, Enfal ve yine Enfal. Mahabbad, Kobanê ve Şengal… Sur, Yüksekova, Cizre, Silopi ve Nusaybin…
Yüzyılı aşkın bir süredir yanmaya devam ediyor Ortadoğu, Kürdistan ve komşu coğrafyalar ve bu gözleri yaşlı, yangın yerine dönmüş kanlı coğrafyada barış hayalleri kurmanın çok uzağında kahroluyoruz.

“Ve direnmek kalır Kürde, direnmek yaşamanın diğer adı” diyordu Apê Musa, direnmek ve gerektiği kadar bedel ödemek elbette sonsuza dek… Fakat dökülen kanlarımızla semiren diktatörlere, emperyalist faşistlere karşı sürekli kurbanlık koyun gibi boyunlarımızı uzatıp sıramızı beklemek de değil elbette.
Aslında barışa sevdalı ve yazgılı bu topraklar Zerdeşt’in, Hz. Ali’nin, Hüseyin’in, Hallac’ın, Şeyh Bedrettin’in, Pir Sultan’ın ve bilcümle özgürlük, barış ve adalet insanının torunları bilinçle, vicdanla, ahlakla el ele, yürek yüreğe bir olup bu coğrafyayı küllerinden yeniden var edecek kudrete sahiptir. Ortadoğu’nun ve tüm dünyanın kaderini diktatörler, zalim sultanlar, elleri kanlı hırsız emperyalistler değil, özgürlüğe, eşitliğe ve barışa susamış ezilenler belirlesin.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI