Connect with us

.

Forum

İki sağ itifaka karşı HDP bileşenleri

AleviNet

Published

on

MAHİR YORULMAZ

İlkeli olmak, yada ilkeli bir duruş sergilemek çok önemlidir.

Eğer solcuysan her şeyden önce bir ilken,dik duruşun olacaktır.  Uğrunda mücadele verdiğin değerlerin bir karşılığı olmaz.

Solcu olup bu değerlere sahip olan ülkemizde çok az insan vardır.

Bu onurlu insanların yeri her zaman zindanlar, sürgünler, ölümler olmuştur.

Tabi öfkelenmemek elde değildir.

CHP her ne kadar ismi sosyal, demokrat bir parti olarak anılsa da hiç bir zaman gerçek sol olmadı.

Her dönem sağcıların , muhafazakar  partilerin basamakları oldu.

Amaç Erdoğan’ı yıkmaksa her yolu denerim mantığı diktatörlüğün ta kendisidir.

Amaç Erdoğan’ı yıkmaksa her türlü ittifak için var mantığı yanlış politikadır.

Ülkenin en büyük Sol Partisiyim diyeceksin, Faşist Sağcı ( cumhur ) ittifakına karşı, diğer Sağcı Faşist ( demokrasi ) ittifakı denilen ittifaka teslim olacaksın.

CHP yönetimine ve Bay Kemale sormak lazım ! HDP ve diğer sol partilerle ittifakı niye denemediniz?

HDP ile anmaktan niye korkuyorsunuz.  Gidip ismi 90 yılların failli meçhul olaylara  bulaşmış faşist elleri kanlı biriyle ittifak ediyorsunuz.

HDP ile bir ittifak  korkuyorsun, Sivas katliamı olaylarında şaibeli biri ile ittifak ediyorsun.

CHP Yönetimi içinde bu İttifaktan çok rahatsız olan, CHP ‘yi bir türlü gerçek sol olmadığı için eleştirenler vardır.

Babasını Sivas olayında kaybeden SN Zeynep Altınok neler hissediyor?

Yıllardır CHP’nin arka bahçesi olan aleviler ne düşünüyor. Bu faşist ittifak için?

Yıllarca failli meçhul mağdurların Avukatlığını yapmış olan SN Sezgin Tanrıkulu  ve Kürt  Vekiller  bir faşist ittifak eslim olduğu için vicdanları rahatlar mı?

Her iki sağcı faşist ittifakın  adına ister cumhur denilsin, ister adın demokrasi denilsin amaçları HDP’yi baraj altında bırakmaktır.

Kürtleri yok saymakla, diğer sol partileri Marjinal sol olarak görmekle nasıl bir hata yaptıklarını görecekler.

Sağ ittifakların adayları kim olursa olsun, iki turda Kürt seçmene gebe olacaklar.

CHP Sağcı ittifaka teslim olmakla HDP’nin ekmeğine yağ sürmüş oldu.

2, tura kaldığı zaman, HDP ile olmaz diyenlerin nasıl HDP’nin kapısının önünde nöbet tutacaklarını göreceğiz.

Her ne kadar Selahattin Demirtaş’ın ismi adaylık için resmi olarak gerçekleşmiş olmasa da korkuyorsunuz.

Selo Başkan her kesimde oy alacaktır.

Selo Başkan Cumhur başkanı adayı olmakla kendini feda etmiş  oldu. Selo Başkan davasının onurlu bir neferidir.

Kazanmasa dahi HDP oylarını % 2 ile 3 puan arasında artışa götürür.

7 Haziran ruhunu yakalamış olur.

HDP doğru adaylarla, doğru politikalarla ile 80 üzeri Milletvekili alır.

HDP ile aynı çatı altında olmayı ” terörle aynı çatı altındaymış gibi görenler.”

Tarihin karalık sayfalarında yerini alacaklar.

Bölgede tabela partisi olarak kalacaklardır.

Kürtler, Aleviler, Sosyalistler ve Ötekileştirilmiş  tüm halklar Sağ Faşist her iki ittifaka karşı mücadele edecekler.

HDP siz bir ittifakın Cumhurbaşkanı adayının adı;

İster Recep olsun,

İster Ramazan olsun,

İsterse Muharrem olsun.

Kaybeden Türkiye Demokrasisi olacaktır.

Dersim katliamının yıl dönümü vesilesiyle tüm katliamcıları ve katliamları kınıyorum.

04 05 2018

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Analiz: S-400 krizinden çıkışta bir ihtimal daha var

AleviNet

Published

on

Baştan söyleyelim: Bu ihtimal dışında Türkiye de, ABD de geri dönüşü olmayan noktaya kıl payı mesafede duruyor. Yani, Rus yapımı S-400’ler gelip kurulmaya başlayacak, ABD F-35’lerin teslimini dondurup ekonomik yaptırım uygulamaya başlayacak. (Bunun sadece doların artışı demek olmadığını birazdan ele alacağız.) Türkiye buna cevap olarak -muhtemelen İncirlik Üssü ve Malatya radarı dâhil- Amerikan askerî faaliyetini kısıtlayacak; ABD Suriye’de “güvenli bölge” görüşmelerini dondurup PKK uzantılarıyla işbirliğini artırarak misillemede bulunacak; Türk ordusunun YPG’lileri vurması halinde Trump’ın “ekonominizi mahvederiz” tehdidi akla gelecek; 2018 yaz sonunda Rahip Brunson krizinin yol açtığı kur krizi hatırlanacak vs… Şimdilik akla gelen senaryolar bunlar.

Bir ihtimal daha var ve bu ihtimal, küçük de olsa en azından ABD ve Türkiye arasındaki güven bunalımının derinleşmesini durdurup, Türkiye’nin daha ciddi ekonomi ve güvenlik açıkları vermesine engel olabilir.

Yoksa bu saatten sonra ne Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleri karşısında geri adım atmış görüntü vermek ister, ne Trump, Erdoğan tarafından ters köşeye yatırılıp Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eline koz vermek ister, ne de Putin, kuruluşundan bu yana Moskova’nın NATO saflarında açtığı bu en ciddi çatlaklardan birini sonuna dek götürmekten vaz geçer.

NATO faktörü

İlk kez aylar önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya yaptığı “ortak komisyon kuralım, S-400’ler ile F-35’ler üzerinden NATO savunmasına zarar verip vermediğini görelim” önerisini hatırlıyorsunuz. Amerikan tarafı bu öneriye henüz cevap dahi vermedi. Zaten Çavuşoğlu bir yandan S-400 anlaşması için “done deal – anlaşma tamam”, yani Rusya’yla iptal söz konusu değil ifadesini kullanıyordu. O arada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ABD Savunma Bakanı Patrick Shanhan ile ayrı bir diplomasi kanalı açtı. Akar, 15 Nisan’da Washington’da başlayan Türk-Amerikan Konseyi toplantılarının açılışında yaptığı önemli konuşmanın özeti, metin dışına çıktığı, ya da o izlenimi verdiği sözleriyle, “Türkiye NATO’da kalacak” cümlesiydi. Ertesi gün Akar’a Trump Otelinin lobisinde sorduğumda, S-400 konusunda krizden çıkış yolu arayışının “sürdüğü” yanıtını aldım. Anlaşma bittiyse, süren neydi? Akar herhangi bir ayrıntı vermeden “çalışıyoruz” demekle yetindi.

Devamında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, tam da YSK’nın İstanbul seçimlerinin tekrarlanması kararını verdiği 6 Mayıs günü Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Bu görüşme ardından Stoltenberg, S-400/F-35 krizinin sadece Türkiye’ye değil, NATO savunmasına da zarar vereceğini söyledi. Bu, Amerikalıları memnun eden bir açıklama değildi. Washington, NATO’dan daha kesin bir açıklama bekliyor ama gelmiyordu. Çünkü aslında NATO’nun Avrupa Birliği üyesi ülkeleri, özellikle merkez üçlüyü oluşturan Almanya-Fransa-İtalya, Trump yönetiminin Avrupa’ya patronluk taslamasından da hoşnut değildi.

Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un son NATO Zirvesi sırasında Erdoğan’a, acil füze savunma ihtiyacı için Türkiye’ye bir Samp-T bataryasını hemen gönderebileceğini söylediğini Savunma Bakanı Akar açıkladı. Türkiye halen Fransa ve İtalya ile NATO-uyumlu EuroSam ürünü Samp-T’nin yeni bir modelinin ortak üretimi için görüşmeler yürütüyor. Trump yönetimin bir yandan Türkiye’nin S-400 konusunda kendisine boyun eğmemesinin diğer NATO üyesi ülkelere de örnek olacağının da farkında. Avrupa ve NATO bu nedenle de ABD ile tam olarak aynı çizgide durmuyor.

Trump’ın Erdoğan’a ders vermek isterken, kendi bindiği dalı kesme ihtimali de mevcut. Yani, Türkiye’yi S-400 nedeniyle F-35 projesinden dışlayıp askerî yaptırımlar uygulamak, ABD çıkarlarına da uygun değil.

Yaptırımlar göze mi alındı?

Savunma Bakanı Akar, 22 Mayıs’ta, ABD Temsilciler Meclisi’nin Türkiye S-400’ “anlaşmasını tamama erdirirse” F-35 verilmemesi, ekonomik yaptırım uygulanması kararını Beyaz Saray’a tavsiye ettiği gün, “Onlar ertele diyor, biz tamam diyoruz” sözleriyle görüşme sürecin devam ettiğini duyurmuş oldu. Buradaki ilginç nokta, Temsilciler Meclisi’nin “erteleme” değil, “iptal” istemesiydi; demek ki kapalı kapılar ardında “erteleme” talebi de masadaydı. Akar gazetecilerle yaptığı aynı toplantıda Türkiye’nin yine de yaptırım ihtimaline karşı önlem almaya başladığını açıkladı. Çünkü yaptırımlar yalnız döviz kurunu, ihracat ve ithalatı vurmakla kalmayacak. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin askerî malzeme tedarikini de olumsuz etkileyecek. Evet, Türkiye savunma sanayiinde çok mesafe aldı, bazı silah ve cephanesini kendisi üretiyor, ama henüz hepsini üretemiyor. Özellikle yüksek teknoloji gerektiren ürünlerde hâlâ ciddi bağımlılık, özellikle ABD kaynaklı ürünlere bağımlılık var; Akar bu duruma da dikkat çekmiş oluyor.

Trump ve yardımcısı Mike Pence, Brunson örneğine bakarak, Türkiye üzerinde ekonomik baskı uygulayarak sonunda kırılma sağlayacağını hesaplıyor. Erdoğan ise ekonomik ve askerî yaptırımları göze almış görünüyor. Türkiye’ye NATO’daki hasmı Rusya -ve onun etkisindeki örneğin Suriye’den- gelebilecek tehdit riskinin, S-400 satışının tamamlanmasıyla azalacağı değerlendirmesi var Ankara’da. Ancak ekonomi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Akar’ın bu kritik beyanının hemen öncesinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “S-400’leri NATO sistemine dâhil etmeden kullanabiliriz” demesi, aslında Ankara’daki arayışın devam ettiğinin bir başka göstergesiydi; Çavuşoğlu “S-400’ler F-35’lerin sırlarını öğrenebiliyorsa şimdiye dek Suriye’de İsrail, Baltık’ta Norveç F-35’lerinden öğrenmişlerdir” diye Ankara’nın savunmasını ayrıntılandırmıştı.

Özetle Ankara, dolaylı olarak, çıkış yolunu Türk-Amerikan ikili ekseninden çıkarıp NATO zeminine taşımakta görüyor.

Amerikalıların da konuyu ikili plandan çıkarıp NATO zeminine taşıması ihtimali, baştan beri sözünü ettiğimiz ihtimaldir.

Böyle bir durumda, yani NATO zemininde bir teknik komisyon oluşturulması durumunda, Türkiye Rusya’dan S-400’leri getirse dâhi, o çalışma bitene dek “kutusundan çıkarmaz” yani kullanmaya başlamaz.

Komisyon, NATO savunmasını delecek noktalar saptarsa, bu durum Erdoğan hükümeti bakımından da kamuoyu nezdinde “sözünden dönmüş olmadan” geçerli bir yeniden değerlendirme imkânı verebilir. Belki S-400’lerin gerçekten NATO savunmasını zedelemeden tutulacağı ama Türkiye’yi yeni bir ekonomik ve askerî yaptırım dalgasından sakınacak çözüm bulabilir.

Yani o ihtimal, çözümün NATO zemininde bulunması gibi duruyor.

Peki, bu durum Putin’in tepkisine yol açmaz mı, özellikle de Suriye’de? Açabilir, ama bu Türkiye açısından, özellikle de ekonominin selameti açısından alınabilir bir risk gibi duruyor.

Çünkü Akar’ın söylediği gibi; bütün keskin söyleme rağmen, Erdoğan hükümeti önünde Türkiye’nin NATO sistemi dışına çıkması gibi bir seçenek bulunmuyor.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

Forum

Analiz: Kör gözüm parmağına adımları

AleviNet

Published

on

Hukukun, özgürlüklerin, demokratik değerlerin başına gelenler gibi Türkiye’nin dışa açık serbest piyasa ekonomisi de önce “el altından” ve “arka kapı” yöntemleriyle ve giderek de sermaye hareketlerine getirilen “light” kısıtlamalarla içe kapanıyor.

30 yıllık kambiyo serbestisine açılan kimine göre masum görünen küçük deliklerin sayısı giderek artıyor. Hiçbir soruna çare olmayan ama “atılan taşla ürkütülen kuşa” değmeyen, daha da ötesi bu “ürkütmenin” bedelinin ağır olduğu bir kulvarda sürükleniyor ekonomi politikasına yön verenler.

Son bir hafta içinde Ankara’dan iki adım geldi; biri döviz satışlarında binde 1’lik kambiyo gider vergisi alınması, ikincisi de gerçek kişilere yapılan döviz satışlarında bu dövizlerin kullanımının ya da teslimatının işlem gününde değil, ertesi iş günü yapılması kararı.

Bu iki kararın neden alındığını sorsak, “TL’yi savunmak” için yanıtı alacağımız kesin. Yerleşiklerin dövize meyletmesini, kolayca dövize erişimini, bunun maliyetini pahalı hale getirmek için atıldığı çok açık.

Oysa TL’yi savunmanın ilk adımı, TL’den vazgeçmenin bedelini iyi ayarlamaktan, geçiyor. O da TL’nin fiyatını yani faizini. TL’yi cepte, tasarruf veya yatırım hesabında tutmayı özendirecek tek şey; TL’nin satın alma gücünün korunmasıdır. Yani düşük enflasyon, enflasyona karşı koruyan bir faiz seviyesi. Enflasyonun düşük seyredeceğine, bununla mücadelenin göstermelik değil ciddi biçimde yapıldığına dair güven oluşmasıdır. Oysa durum; “enflasyonu saldım çayıra, mevlam TL’yi kayıra” halinde.

Ankara 6 ayı aşkın bir süredir her türlü TL tasarruf aracının faizini düşük tutmak için bankalara ve borçlanan finansal kurumlara baskı uyguluyor. Yılın ilk üç ayında TL mevduat faizlerinin brüt yüzde 20.50’nin üzerine çıkamayacağı yönünde “aba altından sopa gösteren” ekonomi yönetimi, kurlardaki yükselişle şimdi yüzde 24’e çıkardı bu “yasağı.” Bu seviyenin bile net getirisi enflasyon bekleyişleri ve dalgalanması karşısında koruyucu bir faiz oranı değil.

İmkânsız üçlü dersi

İktisatta çok yaygın biçimde kabul gören Mundell’in “imkânsız üçlü” kuramına göre; sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faizi hem de döviz kurunu kontrol edemezsiniz.

Doğrusu Ankara’daki ekonomi yönetimi, bu kuramı ülkeye ağır bir fatura ödeterek öğreniyor.  Geçmişte ekonomi profesörü bir başbakan da aynı süreci yaşatmıştı.

Ankara, bir taraftan faizleri bastırırken, diğer taraftan arka kapı yöntemleriyle kamu bankalarına döviz sattırarak kuru bastırıyor. Olan ne mi? Ülkenin yerleşik yurttaşları ve şirketleri tam gaz döviz satın alıyor. Merkez Bankası verilerine göre dört ayda döviz hesaplarındaki artış 20.2 milyar dolar. 

Ankara’dakiler “ekonomiyi yüksekten atalım, ama zarar da görmesin” açılı bir yaklaşım sergiliyor.

Son gelinen yer, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin hayata geçirilmesi.

Ağustos’ta Brunson krizi ile kur patladığında döviz işlemlerine dair kısıtlamalar gelmişti; dövizli sözleşme yapma yasağı. Bu da 3-4 kez değiştirilerek yürürlüğe konmuştu. İhracatçılara da 2008’de yürürlükten kaldırılan “dövizi 6 ay içinde yurda getirme ve TL’ye çevirme” yükümlülüğü getirilmişti. Bu uygulama, Brunson serbest bırakıldıktan sonra da sürdürülüyor. Bu uygulamaların her ikisi de birer kambiyo kısıtlaması.

Alınan kararlar, tercihini döviz olarak yapmış olan yurttaşları bile ürkütmekten, “bundan sonraki adımın ne olacağına dair” spekülasyonlara sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyecek.

Yurttaşları “dövizden uzak tutmak” amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu “önlemlerin”, tersine yurttaşların kafasında “döviz kıtlığı” lambalarının yanmasına neden olacağı çok açık. Bu ve benzeri kararlara imza atılırken o masada deneyimli uzmanlar olsaydı itiraz ederlerdi.

Ekonomi politikasına yön veren siyasetçilerin aynı zamanda seçim sonuçlarını beğenmedikleri için “sandığı deviren” siyasetçiler olduğu dikkate alınırsa, yurttaşların ve şirketlerin dövize meyletmesinin bir başka temel nedeninin sadece TL’nin faizi değil, güven kaybı ve keyfi yönetim biçimiyle toplumda yaratılan mülkiyet kaygıları olduğu görülür.

Nitekim “tek sesli medyada” görülmüyor olsa da sokakta “fısıltı gazetesi” ile konuşulan konuların başında bunlar geliyor.

İşte son Tüketici Güven Endeksi’nin son 7 yılın en düşük seviyesinde olması da bunun işareti. Halkın iradesinin yansıdığı meşru sandık sonucunu beğenmeyip seçim yenileten siyasetçiler ekonomiye ve TL’ye güveni yasaklarla ve kısıtlamalarla korunacağını mı sanıyorlar?

Uğur Gürses

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Analiz: Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir

AleviNet

Published

on

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.

Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.

Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.

Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.

DW Nevsin Mengü ile Bire Bir | Journalist Murat Yetkin

Murat Yetkin

Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.

Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.

Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.

Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?

Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.

Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.

“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.

Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI