Connect with us

Süleyman Zaman

Hıdırellez

(Hıdır (Hızır) ve İlyas): Toplumsal belleğin ve gelecek ütopyasının tasarımsal örgüsüdür. Bu bağlamda, iyiliğin, dayanışmanın, zenginliğin, verimliliğin, barışın ve kardeşliğin imgesel ismidir.

Hıdır Arapça bir sözcüktür ve erkek ismidir. Arapça Hadra’dan dilimize girmiştir.

Hadra; yeşil anlamına gelir. Dilimize Hıdır veya Hızır olarak girmiştir.

Hıdır veya Hızır aslında aynı kimlikle anılırlar. Hıdır deyince Hızır, Hızır deyince Hıdır akla gelir. İşlevleri ve etkileri aynıdır. Hıdır ve Hızır yeşil rengiyle özdeşleştirilmiştir.

Hızır ya da Hıdır neden yeşil rengiyle özdeşleştirilmiştir. Bunun nedeni yeşil renginin anlamında gizlidir.

Bilindiği gibi Yeşil doğanın yaratıcı rengidir. Baharla özdeştir. Üremeyi ve yeniden var olmayı simgeler. İnsanı rahatlatan bir tondur. Yaşama zevki katar ve insana estetik bir tat verir. Doğanın yeşilliği çekicidir ve haz vericidir. Yeşil alan insana güven katar. Güven insanın rahatlığıdır. Yeşil insan ömrünü uzatır. Kısacası, yeşil, zenginliğin, huzurun, verimliliğin, yeniden doğuşun vs. rengidir ve yaşama bağlılığın simgesidir.

Bu durumda demek ki Hıdır veya Hızır; üretici, zenginleştirici, güven verici, besleyici, yaratıcı, gönendirici, haz verici, yaşama döndürücü… vs. bir işlevsellik taşımaktadır.

İnsanların en büyük ütopyası bu güzel değerlerin yaşamda gerçeğe dönüşmesidir. Oysa gerçek yaşamda bu böyle değil. Dünyanın her yanında yoksulluk, kavga, geçimsizlik, vurdumduymazlık, güvensiz yaşam alanları, öldürmeler, savaşlar, açlar, acılar, kederler, zorda kalmalar…vs. yaşanmaktadır.

O halde insanlığın bu güzel ütopyasının geleceğe taşınması gerekmektedir.

Hıdır ve İlyas, aynı içeriklerle bezenmiş, aynı nitelikler yüklenmiş iki farklı isimlerle anılsalar da özellikleri ve algılama yönüyle aynı kimlikleri taşımaktadırlar. Her iki ismin en temel ortak yanı ve ortak anlamı “zorda kalanlara yardımcı olmaktır”.

Gerçektende Halk arasında ki inanca göre Hızır ve İlyas iki kardeştirler. İkisi de aynı öz görevle davranır. Hızır ve İlyas (Hıdrellez) insanlara iyilik için uğraşan düşsel iki ulu insandır. Ama birisi karada yaşayanlara (Hızır), diğeri ise denizde yaşayanlara (İlyas) yardım eder. İki yılda bir kez bir araya gelir. Bunlar bir araya geldiğinde yaz mevsimi başlar. Hızır ve İlyas’ın birleştiği tarih “Hızır günü de denilen” 6 Mayıs’tır. Doğanın en çok devindiği dönemdir. İnsanların güneşle daha çok buluştuğu, eğlendiği, dinlendiği bir dönemdir bu dönem.

Hıdır ya da Hızır karada yaşayanların imdadına, yardıma koşan; İlyas ise denizlerde, Kasım’sa havada zorda kalmış olan insanlara yardımcı olan ve onları kurtaran ve aynı özelliklerle bezenmiş tasarımsal efsanevi kişiliklerdir.

Bu üç olguya verilen kimlikler, esasında güneşin dünya üzerinde ki ve atmosferdeki etkileriyle, bu etkilerin insanlar üzerinde bıraktığı izlenimler ve insan bilincinin bu izlenimlere yüklediği anlamların bir sonucudur. Döngüsellik içinde dünyada gerçekleşen ısısal değişimler, mevsimsel geçişleri doğurmakta ve bu geçişler sürecinde de dünyada insan yaşamını etkileyen önemli olaylar ve olgular yaşanmaktadır. İşte insanoğlunun ve insankızının dünya da mevsimsel geçişlerle oluşan, söz konusu olumlu veya olumsuz doğa olaylarına yönelik algılar sonucunda söz konusu bu “kutsal kimlikler” ortaya çıkmıştır. Esasında bu kimlikler, insanların yüklediği mitolojik kişiliklerdir. Mitoloji de, doğanın kutsanması ve animist algı çok temel bir anlayıştır.

Bugün insanların ateş yakıp üzerilerinden atlamaları; aslında İlyas’ın ateşten oluşmuş bir atla göğe yükselmesinin imgesel bir anlatımıdır.

Yine ateş üzerinde atlamak, kötülüklerden arınmak, güzel bir dünyanın değerlerini eski kötülüklerden sıyrılarak kurmak isteyenlerin yine imgesel bir göstergesidir.

Çünkü ateş aynı zamanda temizleyici ve arındırıcıdır.

Hıdır ve İlyas, insanlığı kurtuluşa taşıyan kimliktir. Her toplum, belirli zamanlarda karmaşaya akar. Her insan yaşamının belirli dönemlerinde zorluklar yaşar. Doğa da kaos ve kozmos art arda gelir. Yani, hiçbir nesne, oluşum, olgu vs. her zaman, her süreçte aynı konumda kalmaz. İşte Hızır (hıdır), bu konumsal değişiklikleri, yani hal değişimlerini yapan itici gücün soyut adıdır. Tamamen düşsel bir kişiliktir. Her an her yerde, insanın karşısına bu kişilikler çıkabilir. Hızır veya İlyas, eyleme dönüşmemiş enerjinin, eyleme dönüşmesinin insan zihninde ki algısıdır.

Bu anlamda, topluma ışık olan, insanın bilincini uyaran, topluma öncülük eden, insanı darda kurtaran, toplumsal değerleri insan yararına dönüştüren vs her olgu ve olay özünde Hızır, Hıdır veya İlyastır.

Hızır, toplumsal belleğin uyanışı ve insanlığın gelecek ütopyasının zihinlerde açığa çıkışının ve bu anlamda toplumsal aklın yeniden canlanışının bedenleşmesidir.

Doğa kışın dinlenir. Bahara doğru tohumlanır. Bahar da uyanır ve Mayıs aylarına doğru üretir. Hızır, bu süreci gerçekleştiren enerjinin kavramsal adıdır, bir anlamda söz konusu enerjinin halk tarafından vücut bulmasıdır. Doğanın besin sunması ve insanların bu besinle buluşması Hızır ve İlyas kimliğiyle özdeş kılınmıştır.

Bu anlamda Hıdrellez, Doğanın yeniden doğuşunun ve besin sunuşunun insanlarca kutsanmasıdır.

Tüm canların Hıdrellez’ini kutluyorum….

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading
Advertisement //pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Süleyman Zaman

Âşık Veysel

ÂŞIK VEYSEL

Âşık Veysel Emlek Yöresi ozanlarındandır.
Emlek Yöresi; Sivas’ın Şarkışla İlçesinin Kuzeyinde ve Karababa Dağlarının eteklerinde yer almış olan irili-ufaklı yaklaşık 70 köyü içine alan bir bölgedir. Bu bölgenin insanları yoksulluğun, açlığın egemen olduğu yerlerdir buralar.
Emlek yöresinde birçok ozan çıkmıştır. Örneğin; Pir Sultan Abdal, Aşık Ali İzzet, Aşık Kemter, Agahi..gibi
Emlek Bölgesinin ozanlarından birisi de Âşık Veysel’dir.
Âşık Veysel, 1894 Sivas’a bağlı Şarkışla ilçesinin Sivrialan Köyünde dünyaya
gelmiştir. Annesi Gülizar Veysel’i koyun sağmaya giderken; yol üstünde doğurmuş, göbeğini de kendi eliyle kesmiş. Veysel yedi yaşına geldiğinde tam okul yıllarında; O yıl Sivas ve çevresinde bir çiçek hastalığı salgını olmuş, o sırada Küçük Veysel de bu hastalığa yakalanmış. Bunun üzerine Sol gözü görmez olmuş. Sağ gözüne de perde inmiş, önceleri. Veysel sağ gözüyle ancak ışıkları fark edebiliyormuş. Veysel’in sağ gözünü doktorlar açabileceklerini söylemişler. Gel gör ki talihsizlik yine yakasını bırakmamış. Bir gün bahçede dolaşırken o gözüne de bir değneğin ucu batmış ve o gözde akıp gitmiş ve böylece Veysel’in iki gözü de görmez olmuş.

Veysel şu dizeleri yaşadığı bölgeleri anlatmak için yazmış, bakın ne diyor Veysel:

Beserek’te lâle, sümbül yürüdü
Güldede’yi çayır, çimen bürüdü
Karataş’ta kar kalmadı eridi
Akar gözüm yaşı sel diye yazmış; veya

Doğusu Beyyurdu, Şahinkayası
Batısı aşılık, taştır boyası
Üç oluktan geçer, Türkmen Mayası
Sultan sulağından suyun içti mi?
Veysel bu dizelerde yaşadığı bölgenin coğrafik isimlerini vermekte, dağını, taşını, bitkisini, çiçeğini, suyunu ve havasını anlatmaktadır. Emlek Bölgesinde Türkmen Boylarının yaşadığını söylemektedir. Yağan ve insan boyunu geçen karların, bahar aylarında eriyip sellere döndüğünü söylemektedir. İşte Veysel, böylesi bir bölgenin besinini almış bir ozandır.
Sivas ozanlar kentidir. Veysel’in köyünde de bağlama çalan, türkü söyleyen ozanlar bulunmaktaydı. Bunlardan birisi de Ahmet amcadır. Veysel ara sıra Ahmet amcanın evine uğrar ve çalınan sazı ilgiyle dinlermiş. Babası, oğlunun ilgisini görünce; ona bir saz almış ve Veysel’e bir uğraş alanı yaratmıştır. Veysel İlk saz dersini de Çamşıh’lı Ali Ağa’dan almıştır. Belirli bir süre sonra Veysel saz çalmaya ve türkü söylemeye başlamıştır. Veysel. Başlangıçta hemen her ozan gibi ünlü Halk ozanlarının şiirlerini çalıp söylemiştir. Geleneksel kalıba uygun davranmıştır.
Veysel 1919 yılında babası ve annesinin isteğiyle Esma adında bir kızla evlenmiştir. Karisi bir çocuğunu da bırakarak yanaşmalarıyla evden kaçmıştır. Bu olay çok koymuş Veysel’e. Daha dertli olmuş ve iyice içine kapanmış. Çocuğu kısa bir süre ölmüştür. Bir süre sonra Veysel yeniden evlenmiş ve eşinden iki oğlu, dört kızı olmuştur.
Âşık Veysel, 1931 yılında Sivas’ta düzenlenen “Halk Şairleri Bayramı”na katılmış ve ilk defa sesini orda duyurmuştur.
Cumhuriyetin Onuncu yıl dönümünde yani 1933 yılında sair Ahmet Kutsi Tecer’le tanışmıştır. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’i dinlemiş ve onda ki söz gücünün ve şiir yazma yeteneğinin ayırtına vararak Veysel’in tanınmasına öncülük etmiştir. Ahmet Kutsi Tecer Veysel’in şiirlerini ışık tutmuş ve O’nun şiirlerini aydınlığa kavuşturmuştur. Veysel’i tanıtan ilk şiiri Atatürk için söylediği: “Türkiye’nin ihyası Hazreti Gazi” şiirdir. Veysel bundan sonra hızla tanınmış ve yurdun her yanında konserler vermiştir.
Âşık Veysel Halk ozanlarından en çok Karacaoğlan’ı, Yunus’u, Emrah’ı, Dertli’yi severdi. Veysel için Çağımızın ozanlarından Ahmet Kutsi Tecer’in ayrı bir yeri vardı. Veysel, Onun aracılığıyla Koy Enstitülerinde bir sure saz öğretmenliği de yapmıştı. Veysel, Sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Cifteler, Kastamonu, Yıldızeli, Akpınar Koy Enstitülerinde saz öğretmenliği görevinde bulunmuştur.
Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük halk ozanı olarak değerlendirilmiştir. Gönül gözüyle kimsenin göremediği gerçekleri görmesi, şiirlerinde ki lirizm ve gerçekçilik ve sözlerinde ki uyum ve ustalık onu kimi ozanlardan ayrıcalıklı kılmaktadır. Çağında yaşamış birçok ozana ve sanatçıya ilham kayağı olan Veysel kendine özgü ezgisi ve sesiyle herkesin gönlünde konacağı bir yer edinmiştir. Çağında yaşayan ozanların Piri, babası sayılmıştır.
1952 yılında İstanbul’da büyük bir jübilesi yapılan Âşık Veysel’e 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Anadilimize ve Milli Birliğimize yaptığı hizmetlerden dolayı” özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylık bağlamıştır.
Veysel, sözcük olarak veyis’ten dilimize yerleşmiş Arapça bir sözcüktür. Veyis; yoksulluk, muhtaçlık anlamlarına gelir.
Şatıroğlu; sözcük olarak Şatır; Arapça bir sözcük olup iki anlamı bulunmaktadır. Birincisi neşeli, keyifli, şen anlamındayken; ikinci anlamı tören ve alaylarda padişahın, vezirin yanında yürüyen görevli anlamına gelmektedir. Şatıroğlu soy ismini aldığına göre ikinci anlama vurgu yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Maddi olarak yoksul fakat düşünsel anlamda zengin ve bundan dolayı da neşeli olan bir insan. Bu anlamda Şatır’ın birinci anlamı Veysel’in yapısına daha çok uygun düşmektedir.

Veysel’in ozanlık geleneği içinde ki yeri

Ozan, bir toplumun konuşan sözcüsü, kültürel genetik belleğidir. Ozanlık geleneği Anadolu kültürünün en belirgin yönüdür. Bu gelenek Anadolu’nun, Mezopotamya’nın ve Orta Asya’nın kadim topluluklarından ve geçmiş kültüründen bu yana sürüp gelmektedir. Ozan sözcüğü yalnızca bu bölgelerde değil aynı zaman da Mısır da, Arabistan da kullanılmıştır. Örneğin Araplar da şiir geleneği çok güçlüdür.
Sözü edilen bu bölgelerde saz eşliğinde şiirler söyleyen, destanlar anlatan kişiler yaşamıştır. Bu geleneğin en önemli yanı, sözlü geleneğe sahip olmasıdır. Âşık tarzı şiir anlayışı tüm geleneksel ozanların en belirleyici yönüdür.
Bu şiir kalıbı, daha çok koşma tarzındadır. Bu şiir tarzında Çoğunlukla uyaklı ve 11’li kalıp kullanılmıştır. Ama bazen 7’li, 8’li kalıpların da kullanıldığı olmuştur.
Bu gelenekte bağlama en önemli çalgıdır.
Peki, ozan kimdir; ozan, bir toplumun kültürel edinimlerini, özlemlerini, geleneklerini, göreneklerini, acılarını, sevinçlerini, ağıtlarını, oyunlarını, halaylarını, zenginliklerini, yoksunluklarını, kızgınlıklarını, kahramanlıklarını, kavgalarını, dramlarını, kazanımlarını, kederlerini, sevgilerini, aşklarını, sevdalarını, tarihlerini… v.b. çoğunlukla saz eşliğinde dile getiren bilim insanlarıdırlar. Ozanlar toplumun ortak aklı ve söz taşıyıcılarıdırlar.
Ozanlar eserlerini genelde doğaçlama yoluyla üretirler. Geleneksel halk ozanlığı süreğinde yazarak şiir üretenler çok azdır.
Ozan aynı zamanda toplum önderleridirler. Yaşama yön verirler. İnsanları etkilerler. Sürekli söz üretirler. Yaratıcıdırlar. İçlerinde düşünerek, tartarak şiirler okuyan ozanlarda vardır. Bunlar doğaçlamadan çok, daha düzenli, daha anlamlı söz kalıplarını kullanırlar. Ozanlar; gönül gözünü kullanırlar. Ozanlar biçimsellikten uzak, öze değer veren, sezgisel yönleri ileri derecede gelişmiş bulunan insanlardır.
Âşık Veysel bu ozanlardan birisidir. Âşık Veysel sözlerini seçen, sözlerini doğru bir şekilde kullanan, gönül gözü ve sezgi gücü ileri derecede gelişmiş yaratıcı bir ozandır. Âşık Veysel, ürettiği şiirlerde, kullandığı dille çağdaş bir duruş sergilemiştir.
Âşık Veysel 20. Yüzyılın en büyük ozanlarından birisidir. O, doğayı, toplumu ve insanı çok iyi bir şekilde çözümleyebilmiş ve şiirlerinde bu konularda çok güzel örnekler sunmuştur. Âşık Veysel’in tasavvufi şiirleri de vardır.
Âşık Veysel daha çok doğa üzerine eserler üretmiştir. Onun konusu daha çok, toprak, ceylan, gül, bülbül, hak, adalet… v.b. olmuştur. Veysel, Toplumsal konulara da değinmekle birlikte bu konuya çok derinlemesine inmemiştir.
Âşık Veysel’in felsefesini onun “Toprak Şiiri” özetler. O şiirde ozan; toprağın yaratıcılığını, gizleyiciliğini, dostluğunu, zenginliğini, cömertliğini, paylaşımcılığını, ölümlülüğünü ve dirimselliğini..vs. anlatan bir görüşü dile getirmiştir. Üreten insan toprağa sevgi besler. Köylü toplumu besinini topraktan çıkarır. Bundan dolayı da toprağa sevgi beslemeli, toprağı hor kullanmamalıdır. Doğada her şey öyledir. Her şey doğar, ölür; ölen yeniden doğar. Toprak şiiri bir yandan üreten köylünün toprağa vermesi gereken değeri savunurken, diğer bir yandan Veysel’in yaşama, insana, evrene ve Tanrı’ya bakışını da anlatmaktadır. Veysel bu şiirinde Sonsuzluk içinde sonluluk bulunduğunu evrende üretkenliğin temel olduğunu, her şeyin yeniden ve sürekli yok oluş ve var oluş süreci yaşadığını anlatmaya çalışmıştır. Âşık Veysel bu şiirinde varoluşun gizini toprak özgülünde bize sunmaktadır.
Veysel şiirlerinde ölüm teması üzerinde çok durmuştur. Bu dünyanın geçiciliği, ölümün gerçekliğini anlatmış ve insanın nefsini yenerek benlikten kurtulacağını ileri sürmüştür. Bu yanıyla Veysel geleneksel Halk Ozanlarının söylemine yakın bir anlayışı savunur olmuştur.
Âşık Veysel’in girmediği bir alan kalmamıştır. O çağının ozanı olmasını bilmiştir.
Dünya ayaklanmış Ay’a gidiyor
Uyan bu gafletten, uyuma yurttaş
diyen Veysel; insanların aydınlanmasını, bilinçlenmesini ve dünyada dönen oyunların farkına varmasını ve bilimi, aklı boş inançların önüne koymasını istemektedir.

“ Yezit nedir, ne Kızılbaş / Değil miyiz? Hep bir kardaş/
Bizi yakar, bizim ataş / Söndürmektir tek çaresi
Diyerek; toplumdaki farklılıkların düşmanlık yaratmamasını, birlik ve beraberliğin, barışın egemen olmasını savunmuştur. Veysel’e göre farklılıklar zenginliktir. Doğada tek bir çiçek yok ki. Toplumlarda da tek bir insan tipi, tek bir insan ırkı olsun.

Bir küçük dünyam var, içimde benim
Mihnetim, ziynetim bana kâfidir
Görenler dar görür, geniştir bana
Sohbetim, ülfetim bana kâfidir

Veysel bu dörtlüğünde kendi içinde kendine ait farklı bir dünyasının bulunduğunu belirtiyor. Yunus’un “Bir ben var oda benden içeri” dediği gibi; Veysel’de tasavvufi bir bakışla; kendisini oluşturan, kendisini kendi yapan tinsel bir benden söz ediyor. Her insanın kendi iç dünyasının bulunduğunu, başkaları onu görmese, beğenmese bile, o kişinin kendisi olduğunu belirterek; insan olmanın en büyük değerini bizlere sunuyor. Ozana göre her insan özünde bir dünyadır, ya da evrenin proto tipidir.

Gönül bir güzel sevmiş ayrılmaz/ Dolanır peşinde çoban misali
Hiç kimse bu derdin dermanın bilmez/ Azmış yaraları perişan hali

Diyerek; aşkın ve sevginin farklı bir tanımını sunmuştur. Aşk insanı çevresinde bir girdap içinde döndürür. Âşık olan aşkını merkeze yerleştirir ve onun ardından sürüklenip durur. Perişan eder, dermansız ve kimliksiz bırakır insanı aşk. Aşk özünden ayrılmış bir parçanın, özüne kavuşmak için büyük bir özlemle geldiği bütüne yönelme isteğidir. Büyük ozan bu iletiyi sunuyor bize.

Can kafeste durmaz uçar/ Dünya bir han konan göçer
Ay dolanır, yıllar geçer, / Dostlar beni hatırlasın.

Her doğan ölür. Kuş konduğu kafeste uzun süre kalmaz. Bir gün mutlaka kafesini terk etmek zorunda kalacaktır. İşte insan da bu dünyaya (kafese) kondu ve bir gün mutlaka girdiği kafesten uçup gidecektir. Bu anlamda hiç kimse, hiçbir canlı bu dünyada kalıcı değildir.
Âşık Veysel Tasavvuf şiirleri yanı sıra, bu dünyanın toplumsal gerçekliği üzerine de şiirler üretmiştir. Sevgi, dostluk, dayanışma, barış, kardeşlik… v.b gibi değerleri şiirlerinde her zaman kullanmıştır. Veysel bilimsel ve teknik gelişmelere de uzak kalmadı. Çağın olgularıyla ilgili bir ozandı.
Bir şiirinde diyor ki;

Hayyam’a görünmüş kadehte, mey’de
Neyzen’e göründü, kamışta, Ney’de
Veysel’e görünür, mevcut her şeyde
Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar.

Ömer Hayyam (1048-1131( yılları arasında yaşamış, büyük bir bilge, bir
bilim insandır. Ömer Hayyam, gericiliğe, tutuculuğa, ham sofulara karşı durmuş bir akılcı ozandır aynı zamanda. Neyzen Tevfik; (1879-1953) yılları arasında yaşamış olan ve Ömer Hayyam çizgisinde yürüyen bir ozan, bir bilgedir. Bir Ney ustasıdır aynı zamanda. Gaffar; Tanrı’nın isimlerindendir. Anlamı, bağışlayan, merhamet edendir. Veysel, her şey özünde Gaffar var diyerek, var olan her şey Tanrının bir parçasıdır demektedir.
Bu değerli ve büyük ozanımız Âşık Veysel ‘de 21.03.1973 yılında kafesinden uçup giderek bu dünyadan ayrılmıştır.
Evren sonsuz ama küçük birimler ölümlüdür. Bu sonsuzluk içinde ölümsüzleşmek, kişinin bıraktığı eserlerle olasıdır.
Doğanın yeniden dirilişi olan ve döngüselliği içinde barındıran Nevruz gününde Hakk’a yürüyen Aşık Veysel, yaşayanların bilincinde yeniden dirilişi yaşamaktadır.
Âşık Veysel bıraktığı eserlerle ölümsüzleşmiştir.
Önünde saygıyla eğiliyor ve 45. ölüm yıl dönümünde onu sevgiyle anıyorum…

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Haberler

Hızır İnancı

Hızır, gerçekte somut ve bedensel olarak yaşayan bir varlık değildir. Hızır, “gizil nesnellik veya potansiyel” olarak var olan insani değerlerin, her hangi bir insanda açığa çıkması ve o insanda beden bulmasıdır. Bu durumda herkes “Hızır” olabilir. Halk arasında “Hızır gibi yetiştin” deyiminin gerçekliği de bunu açıklar.
Hızır, insanların gerçekleştirilememiş, yaşamın pratiğine uygulanamamış olan isteklerinin, dürtülerinin, emellerinin, düşlerini vs. gerçekleşmesine, nesnelleşmesine dönük, duyulan özlemlerin belirgin bir şekilde, zihinde bedenleşmesi ve zihinde açığa vurulmasıdır. Hızır, insan bilincinde var olan geleceğe dönük umudunun gerçekleşmesini sağlayan, bazen düşsel bir varlık ve bazen de “kutlu” bir kimliktir.
Hızır, dondan dona giren, her zaman her yerde olabilen, herkesi duyabilen, anlık süreçlerde çağıranın yanında olabilen vs. doğaüstü bir kişiliktir. Ona kimliğini insan verir.
Hızır imgesi her zaman “aksakallı, nur yüzlü ve boz atlı” bir ermiş, bir evliya olarak düşünülmüştür. Bu bir bilgedir. Aksakal imgesi olgunluğu, nur yüzlü imgesi aydınlığı, boz atlı imgesiyse her yanda, her yerde yardıma koşan anlamındadır.
Hızır bazen, bembeyaz ve uzun sakallı, beyaz elbiseler içinde ve elinde beyaz bastonuyla dolaşan, insanlara babacan bir tavırla yaklaşan ve herkese yol gösteren bir bilge kimliğiyle belleğe yansır.
Hızır’ı insan kendisi yaratır. İnsanın bilincinde, özlemini, düşlerini, yönünü, gidişini, seçişini, başarısını, ilerlemesini vs. sağlayan “her ne güçse” onun adı “Hızır”dır ve Hızır, düşsel bir varlık ve imgesel bir tasarım olarak açığa çıkar.
Hızır, halk arasında her dönem yaşatılan “mitolojik, simgesel” bir “mistik” kimliktir. Bu kimlik, insanların, toplumların kurtuluş umudunu yaşatan bir kimliktir. Tüm iyilikler, güzellikler bu kimliğe (Hızır’a) yüklenir. İnsanlar istedikleri bir şeye ulaştıklarında bu amaca varmaya yarımcı olan “gizil bir gücün”, yardımını var sayarlar. İşte o “gizil gücü” Hızır kimliğiyle bedenleştirirler.
Halk inancında insanlar üç kez “Hızır Yetiş” deyip yardıma çağırdıklarında; Hızır o insanların yardımına koşar ve onları, hırsızlıktan, hastalıktan, akrepten, yılandan, çayandan, yoksulluktan vs. kurtarır. Halkın gönlünde ve bilincinde böyle bir inanç vardır.
Hızır’ın bastığı yer yeşillenir, gezdiği yerler bereket sunar, dokunduğu insan şifa bulur vs. Bu inançlar yüzyıllardır sürmekte ve gelecekte de sürecektir.
Bu durum aslında insanların bilinçlerinde ve gönüllerinde geçirdikleri özlemlerin, istemlerin dışa vurmasıdır.
Hızır, halk arasındaki kimliğiyle, bilge, veli ya da yüce bir kişiliktir. Çünkü onun her zaman zorda kalanlara yardım etmek gibi bir öz görevi vardır. Esasında bu görevi halkın ortak bilinci ve ortak istenci yaratmış ve bu insani ve güzel değerleri Hızır’ın kimliğinde bilinçlere aktarmıştır.
Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır belanı – cezanı – versin” dediklerini ve burada haksızlığa uğrayanların Hızır’a sığındıklarını görüyoruz. Hızır, aynı zamanda insan psikolojisini rahatlatma işlevi görmektedir. Bir yanıyla kişi uğradığı haksızlığı bir başkasına havale ederek kendisini huzura kavuşturmaktadır.
Hızır, Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır – nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imdada anında yetişen, Bilge, Ulu, Evliya veya Derviş’tir.
Hicri takvim de 31 Ocak ve 2 Şubat tarihleri arasında tutulan Hızır Orucu, Miladi takvim de 13-14-15 Şubat tarihlerinde tutulur. Hicri Takvimle, Miladi Takvim arasında bir yılda 11 gün fark vardır. Bundan dolayı da eski tarihle yeni tarih arasında uyuşmazlık bulunmaktadır.
Hızır, halk inancında ve halkın bilincinde ölümsüz olduğuna inanılan, darda kalanlara yardımcı olan, zor durumdaki insanların kurtarıcısı konumunda bulunan, gayb âleminde dolaşan, imgesel ve söylencesel kişidir. Kimi zaman Hızır Aleyhisselam (Selam (iyilik, esenlik) onun üzerine olsun); kimi zaman Hızır Nebi ve kimi zamanda Hızır Peygamber olarak anılan bu imgesel kişi dirimsel (bedensel) bir kimlikle değil, tinsel bir kimlikle bilince yansır. Hızır her zaman gizli bir kahramandır. Soyut bir kimliktir. Ancak gereksinim duyulduğunda anımsanan ve insani değerlerin bilince yansımasıyla bilinçte somuta taşınan simgesel bir velidir. Hızır, sonuçla, pratikle somuta taşınır. Bir insan, zorda kalan birisine yardımda bulunuyorsa o pratikte gerçekleşmiş ve somuta taşınmıştır. Yardım alan, yardım edeni “Hızır” gibi görür. Bu konumda Hızır bilinci, soyuttan somuta taşınmıştır.
Halk, Hızır’ın ölümsüzlük suyunu içtiğine inanır. Bundan dolayı da insanlık var olduğundan bu yana Hızır vardı ve insanlık var olduğu sürece de var olacaktır.
Hızır, halk bilgeliğinin, halk yaratımının bir ürünü olarak kendisini soyuttan somuta taşır. İnsanın yaşadığı her mutlu olayda imgesel bir tasarımla “Hızır” ete kemiğe büründürülerek bilince taşınır ve yaşanılan olayla “somutlaştırılır.” Bu somutluk o kadar belirginleşir ki; iyilik yapan bir insana “Hızır” imgesi yüklenir. Yardım yapan bir kişi “Hızır”la özdeşleştirilir. O halde “Hızır” insanın özünde taşıdığı tüm erdemli davranışların dışa yansıyan uygulamalarıdır.
Hızır, hiç kimseye “kötülük düşünmeyen, bencilliği aşmış, paylaşımcı, koruyucu, güven verici, zenginlik yaratıcı ve bereket sunucu bg.bir kimlikle bütünselleşmiş yardımsever biridir.
Zorda kalan, hasta olan veya yardıma gereksinim duyan bir insan eğer bulunduğu olumsuz koşullardan herhangi bir nedenle kurtulursa, o kişi için “Hızır gibi yetişti, Hızır gibi eli var, Hızır gibi yardımsever, Hızır gibi kurtarıcı vs. gibi deyimler kullanılır. Bu durumda “Hızır” kutsal bir kişiliktir. Zaten, halkın onu Peygamber, Nebi, Veli vs. olarak anması da bunu göstermektedir.
Hızır inancı birçok halkın ortak inancı olarak gelişmiştir. Orta Asya’da, Orta Doğu’da bu inanç yaşatılmaktadır. İlk kez Mezopotamya’da ortaya çıktığı sanılmaktadır. Hızır inancı, Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanlık inancına da geçerek geniş bir alana yayılmıştır.
İnsanların ölüm karşısındaki çaresizliği ve ölümsüzlüğü bulmaya çalışmaları ve bu konuda başarıya ulaşamamaları sonucunda, ölümsüzlüğün soyut, imgesel alana çekilmesi ve insan bilincinde bu görüşün bir “özleme” dönüşmesi, Hızır’a yüklenen “ölümsüzlük tasarımıyla” tinsel rahatlığa kavuşmasının, “Hızır” anlayışında çok önemli bir yeri vardır. İnsan yaşamda gerçekleştiremediği özlemlerini, başka birisine yükleyerek kendisini geleceğe veya sonsuzluğa taşır.
Hızır inancı, insanın kendisini “sonsuzluğa” taşımasının bir yoludur.
Hızır inancı, imgeseldir, tinseldir ve soyuttur. İnsan ancak elde ettiği iyi sonuçlardan sonra Hızır kültünü bilincine taşır. Bilince taşınan ve dışa yansıtılan bu sonuç “Hızır”ı bedenleştirir.
Tüm canlar “Hızır yardımcınız olsun”.

Kaynak: Süleyman Zaman; Hızır Tapımı ve Alevi-Bektaşilikte Hızır İnancı…

Continue Reading

Haberler

Ali Kızıltuğ

(bu yazı Ali Kızıltuğ Hakka yürüdüğü gün yazılmıştır)

Bugün sabah televizyonu açtığımda sunucudan halk ozanı Ali Kızıltuğ ’un Hakk’a yürüdüğünü öğrendim.
Geleneksel halk ozanlığının 20. yüzyılda ki önemli ozanlarından biri olan Ali Kızıltuğ, 1944 yılında Divriği’nin Mursal Köyü’nde dünyaya gelmiştir.
Ali Kızıltuğ, çevresi dağlarla ve yaylalarla çevrili bir coğrafyada ve deyişlerin, nefeslerin, düvazların, türkülerin, ağıtların vs. söylendiği; acıların, hüzünlerin eksik olmadığı bir kültür ortamında doğdu. Bu köy, doğanın işlendiği, kara sabanla tohumun ekildiği, öküzlerle tarlanın sürüldüğü, harmanda döven sürüldüğü; Yama Dağı’nın eteğinde kurulmuş bir köydü. Bu köy, dağlarında koyun-kuzunun güdüldüğü; patika toprak yollarda yüründüğü vs. ama dayanışmanın, paylaşmanın, konukseverliğin egemen olduğu küçük bir yerleşim alanıydı.
İşte böylesi bir kültür ortamında büyüyen, çocukluğunu ve gençlik yıllarını bu mekânlarda geçiren bir ozandı Ali Kızıltuğ…
Türkülerini buradan aldığı kültürel besinle yakan, müziğini bu kültürel ortamın gönlünü titreten tınılarla yoğuran; sözlerini ve dizelerini halkının diliyle oluşturan, daha çok yerel değerleri öne çıkaran ve ileri ki yaşlarda evrensel değerleri de dile getiren yerelle-evrensel olanı birleştiren bir ozandı.
1958 yılında ilk plağını yapan Kızıltuğ, bugüne kadar binlerce eser üretti. Eserlerinde yetiştiği yörenin kültürel özelliğini her zaman yansıttı. Kızıltuğ, Anadolu Kokan bir halk ozanıydı. Gerek müziğinin tınısı, gerek gırtlağı, söyleme tarzı, gerekse dizelerini oluşturan söz dizinleri onu yerelle buluşturmuştur.
Kızıltuğ’un türkülerinde Yama Dağı, Koyun, Kuzu, Öküz, tarla, yayık, tuluğ, ayran, düven, harman vs. yoğun bir şekilde işlenirken; diğer bir yandan göç, ayrılık ve gurbet temaları da yoğun bir şekilde dile getirilmiştir. Köyden kentlere göçüşün çok fazla yaşandığı 1960’lı yıllar ve sonrasında köyden kente gelen Kızıltuğ, yaşadığı topraklara duyduğu özlemi her zaman içinde taşımış ve bu olguyu yaşayan milyonlarca insanının da sözcüsü olmuş ve onun söylediği her ayrılık ve gurbet türküleri, gurbete gelen insanların gönül telini titretmiştir.
Ozanın en belirgin yönü, köyüne ve yaşadığı mekanlara duyduğu aşktır, sevgidir. O, doğup-büyüdüğü ve dirimsel ve tinsel besinini aldığı köyüne (Mursal’a) İlçesi’ne (Divriği’ye) İl’ine (Sivas’a) ve köylerine duyduğu özlemi birçok şiirinde dile getirmesidir. Köy ve köyde ki toplumsal değerleri ve insanlar arasında ki dostane bağları ve toplumsal ilişkileri, hiç unutmamış ve o değerleri kendine özgü melodisi, sesi ve sözüyle ve sazının tınısı ve köyünün şivesiyle vs. dile getirmiştir. Örneğin bir dörtlüğünde şöyle demiştir:
Köyün sığırını babam yayardı
Yedi gardaş aldığıyınan doyardı
Odaya girdik miydi dayım guvardı (kovardı)
Benim o dağlarda alacağım var
Orada görmedik baharı yazı
Orada görmedik ördeği kazı
Ozan,bu dizeleriyle köyde ki toplumsal iş bölümünün dayandığı değerler sistemini de ortaya koymuştur. Bu oluşum, tarıma dayalı bir toplumsal yapıyı ve bu yapının oluşturduğu değerler toplamını içerir.
Dolayısıyla ozan, söz konusu feodal değerler içinde büyüdüğünü ortaya koymuştur. Dizelerinde de belirtiği gibi, “babasının sığırları otlattığını, yedi kardeşinin olduğunu ve ne çok zor koşullar içinde büyüdüğünü söylemiştir. O dağlarda (Yama Dağlarında) çok dolaştığını, oralarda birçok anılarının bulunduğunu belirten ozan, oralarda unutmuş olduğu nice değerler bıraktığını” da söylemiş ve oraya duyduğu özlemi çok derin duygularla anlatmıştır.
Köy, memleket, deyince ozan, duygu yoğunluğu yaşamakta ve ondaki sıla özlemi çok belirgin bir şekilde açığa çıkmaktadır.
Sürüler içinde şah meri koyun
Nedense huyumu tutmadı huyun
Beni dert sahibi ettin devrile boyun
Bir daha uğramam ellerinize… derken de serzenişte bulunmakta ve özlemini üzüntüyle, kederle, kahırla belirtmektedir.
Yaşam savaşımında acı çeken insanların dili ve sözcüsü gibi konuşan Kızıltuğ, bir dörtlüğünde şöyle der:
Felek düven oldu Kızıltuğ harman
Sürüyü sürüyü benden çıkmıyı saman
Ben de muradıma erdiğim zaman
Bu sazımı kıracağım ahım var…
Feleğin bir anlamı döngüdür, devrandır diğer bir anlamıysa efkar, kader, şans, kısmet vs.dir. Ozan burada, yaşam boyu zorluklar içinde yaşadığını ve murat denilen istenilen amaca ulaşamadığını; eğer amacına ulaşırsa sazını da bırakacağını belirtmektedir. Çünkü sazı, onu konuşturan, derdini, tasasını, düşüncesini ve duygusunu anlatmaya vesile olan itici bir güç olarak görüyor. Bütün tasalarından, korkularından ve acılarından sazının tellerine dokunarak kurtulduğunu ve dolayısıyla sazını kendi dert ortağı olarak gördüğünü belirtmektedir.
Gurbet eli geze geze usandım
Dönem de köyüme gidem mi neydem
Feleğin yaktığı az gelmiş gibi
Bir de ben bağrımı dilem mi neydem
Ben dertli doğmuşum zaten doğuştan
Başım da kurtulmadı borandan kıştan
Bıktım otoboslardan bıktım dolmuştan
Gidip boz eşşeğe binem mi neydem…
Bu dizelerde de kent yaşamından duyduğu hüznü ortaya koymuş… Gurbette, yaşadığı değerlerin kendisine yabancı olduğunu ve dolayısıyla geçmişine, köyüne özlem duyduğunu, kentte bir gelecek göremediğini ve bundan olayı da köyüne geri dönmek istediğini belirtmektedir. Özgürlüğüne düşkün olan ozan, kent yaşamından kaynaklanan kuralların kendisi için sıkıcı olduğunu anlatmıştır. Bundadır ki, köyünün yaşam alanının daha özgür ve kendisi için daha verimli olduğunu dizeleriyle anlatmaya çalışmıştır.
Alevi-Bektaşi inancına sahip olan Kızıltuğ, bu yönden de nefesler üretmiştir. Doğduğu köy ve beslendiği kültürle, geçmişten de beslenen ve başlangıçta usta ozanların eserlerini de okuyan Kızıltuğ, edindiği kültürel besinden Mey Almış ve var olan Serçeşme’ye kendisi de damlalar eklemiştir.
Kızıltuğ bir dörtlüğünde şöyle demiş:

Kızıltuğ’um pire meyil bağladım
Yıllar var ki için için ağladım
Can boğaza geldi küstüm söyledim
Yine senden özür dilerim Ali…
Ozan, Pir’e (Hace Bektaş’a) bağlı olduğunu; ama bu yolu güdenlerin birçoğunda yanlışlıklar gördüğünü ve buna üzüldüğünü belirtmiştir. Ozan, bu konuda ki rahatsızlığını dile getirmiş ve ozan kimliğiyle bunu, bu öğretinin taşıyıcı kimliği olan Ali’ye şikâyet etmiştir.
Kızıltuğ’um başsız gövde yürümez
Kim nerde ne çekiyi bilinmez
Yüz sene toprakta kalsa çürümez
Aslı altın olan pul olmazımış… Diyen ve felsefi içerik taşıyan dizeler de ortaya koyan Ali Kızıltuğ; ayrıca:
KIZILTUĞ’U ipe çeksen haklısın
Bakıyorum yoksullara dargınsın
Sana söylüyorum ne çok dalgınsın
Memurlardan odacıya söven var… dörtlüğünde olduğu gibi, zamanın ruhunu yansıtan sınıf bilincini de anlatan dizelere de yer vermiştir.
Kızıltuğ, şiirlerinde, sevgi, paylaşma, muhabbet, dayanışma vs. gibi evrensel değerler içeren dizeler de ortaya koymuştur.
13.12.2017 günü sabahın da, 73 yaşında hayata veda eden ve Hakk’a yürüyen bu değerli ozanı, saygıyla ve sevgiyle anıyorum…
Kızıltuğ, ortaya koyduğu onca türküleriyle, nefesleriyle, sevenlerinin bilincinde yaşayacaktır. Bu kültürel ölümsüzlüğüyle geleceğe akacaktır.
Yol diliyle, ozanımızın Devr-i Daim olsun…
Ortaya koyduğu ışığı hiç sönmesin…

Continue Reading

EN SON EKLENEN HABERLER

Güncel2 saat ago

YSK kararını verdi: KHK’liler oy kullanabilir

AKP’nin KHK ile ihraç edilenlerin oy kullanmaması yönündeki itirazı YSK tarafından reddedildi. AKP, YSK’ye sunduğu ek dilekçede KHK’lilerin oy kullanamayacağını...

Haberler3 saat ago

Almanya’dan silah ihracatında Türkiye 19’uncu sırada

Almanya’nın silah ve teçhizat ihracatında bu yılın ilk üç ayında düşüş kaydedildi. Yeşiller milletvekili Omid Nouripour’un soru önergesine Ekonomi Bakanlığı’nın...

Röportaj3 saat ago

Kati Piri: AB Erdoğan’ın otoriterliğine güç veriyor

Avrupa Parlamentosu (AP) Hollanda milletvekili ve Türkiye Raportörü Kati Piri, AKP iktidarının Türkiye’yi felakete sürüklediğini belirterek, “Türkiye basın konusunda hiçbir...

Güncel3 saat ago

HDP, Kemal Türkler’i mezarı başında andı

1 Mayıs Dünya Emekçi gününe sayılı günler kala Halkların Demokratik Partisi (HDP), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurucularından ve onursal...

Dünya3 saat ago

140 Bradost köyü Türk devletine karşı BM’ye başvurdu

Bradost’taki 140 köy adına 2 bin kişinin imzasını taşıyan bir mektup hem Irak hem de uluslararası kurumlara gönderildi. Köylüler, Birleşmiş...

Güncel3 saat ago

Alevi örgütlerinden Leyla Güven’e ziyaret

Amed’e çeşitli temaslarda bulunmak üzere gelen Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Gani Kaplan, Alevi Bektaşi Federasyonu Genel...

Güncel3 saat ago

Kılıçdaroğlu saldırganlardan şikayetçi oldu

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, Ankara’nın Çubuk ilçesi Akkuzulu Mahallesi’nde 21 Nisan Pazar günü şehit piyade sözleşmeli er Yener Kırıkcı’nın cenaze...

Dünya3 saat ago

310 kişinin öldürüldüğü saldırıyı üstlenen örgüt belli oldu

Sri Lanka Devlet Araştırma Dairesi, 3 kilise ve 3 oteldeki patlamanın ‘canlı bomba saldırısı’ olduğunu duyurdu. OTOBÜS TERMİNALİNDE 87 ADET...

Dünya6 saat ago

Sri Lanka’da ulusal yas: Ölü sayısı 310’a yükseldi

Sri Lanka’da Pazar günü aralarında kilise ve otellerin de bulunduğu sekiz ayrı noktada düzenlenen terör saldırılarında ölenlerin sayısı 310’a yükseldi....

Dünya6 saat ago

Der Spiegel: Efrîn’de etnik ve kültürel temizlik yapılıyor

Bir yıldan fazladır Türk devleti ve ona bağlı çetelerin işgali altında bulunan Rojava Kürdistan’ın Efrîn kentinde yaşananlar artık yaygın Alman...

Güncel6 saat ago

Paskalya yürüyüşünde açlık grevi direnişlerine dikkat çekildi

İsviçre’nin Bern kentinde Ercholz alanında 1000’i aşkın kişi bir araya gelirken Mizgin Kadın Meclisi aktivistleri de yürüyüşe kendi renkleriyle katıldı....

Dünya6 saat ago

İran’daki sel felaketinin bilançosu

İran ve Rojhilatê Kurdistan’da 19 Mart’tan itibaren başlayan ve aralıksız bir şekilde ay boyunca devam eden yağışlar 25 eyalette sel...

Advertisement

Facebook

Öne Çıkan Yazılar

bahis siteleri kaçak bahis siteleri kaçak iddaa siteleri casino siteleri film izle canl? iddaa

porno izle

porno indir

istanbul escort