Connect with us

.

GÜNCEL HABERLER

İsrail devleti nasıl kuruldu?

AleviNet

Published

on

Fikret Başkaya

 Bu dünyada yaşayan ‘ortalama insan’ Filistin’e dair gerçeği bilmez. Her şey bilmemesi için kurgulanmıştır çünkü…

 Siyonist İsrail Devleti, birincisi, ‘normal bir devlet değildir ve ikincisi, bir Orta-Doğu devleti de değildir. Siyonist İsrail demek, Orta-Doğu denilen bölgeye taşmış Batı, emperyalizm, ABD, İngiltere, Fransa, vb. demektir… Bir tür ‘doku transplantasyonu’ söz konusudur… Velhasıl doku uyuşmazlığı var. Siyonist devlet Orta-Doğu’daki emperyalizmdir… Dolayısıyla, neden söz ettiğini bilmek önemlidir…

 Siyonist devlet 1948 yılında bir Birleşmiş Milletler Örgütü hilesiyle kuruldu. O kadar ayıp BM’ye yeter de artardı bile… Zira, öyle bir devletin kurulması, bizzat Birleşmiş Milletler Örgütü ‘Şartına’ mugayirdi… Filistin toprağı Yahudi Yerleşimciler tarafından işgal edildi, Filistin halkının önemli bölümü sürgün edildi, topağından koparıldı… Siyonist devletin kuruluşunu izleyen 60 yılda İsrail 65 BM kararına uymadı… Siz Birleşmiş Milletler Örgütü denileni ne sanıyorsunuz?

 Donald Trump’ın Kudüsü , Siyonist devletin başkenti saydığını ve Tel- Aviv’deki Büyük Elçiliğini Kudüs’e taşıyacağını ilan etmesinin ardından öbek öbek “uzmanlar” televizyonlarda boy gösterdiler… Hiç birinin ağzından kapitalizm, emperyalizm, kolonyalizm, kelimelerinin çıktığını duydunuz mu? Bu efendiler o tartışmayı hangi dünyada yapıyorlardı?

 Siyonist devlet neden başka yerde değil de Filistin toprağında kuruldu? Daha 1840’lı yıllarda İngiliz dergilerinde Orta-doğuda bir Avrupa devleti kurma gereğinden söz ediliyordu… Ve yaklaşık 100 sonra muratlarına erdiler… Filistin tercih edildi zira Orta-Doğu dünyanın merkezidir… Modern zamanlardan önce de, Kristof Kolomb’un macerasından önce de orası dünyanın merkeziydi…

 Tarih boyunca emperyal emelleri olan tüm devletlerin gözünü oraya dikmesi boşuna değildir… Jeopolitik, jeostratejik, jeo-ekonomik ve ticari önemi son derecede büyük bir coğrafyadır orası… Ticaret yollarının, su yollarının kesişme noktasıdır… Kıtaların kavuştuğu yerdir… Şimdilerde de emperyalist kapitalizmin damarlarında dolaşan kan olan petrolün, doğal gazın da çoğu oradadır…

 Esasen Filistin’in başına gelen bir kolonizasyondu ama iki bakımdan özellik arz ediyordu: Birincisi, bilinen klasik kolonyalizmde (sömürgecilikte), bir ülke emeğini sömürmek, emeğinin ürününe el koymak, doğal kaynaklarını yağmalamak için işgal edilir, sömürgeleştirilir… Filistin’de fazlası vardı… Orada söz konusu olan Filistin toprağını insansızlaştırmaktı… Bu bakımdan Filistin halkının başına gelen, genel bir çerçevede Ermeni halkının başına gelene benziyor…

 Ve ikincisi de tarihin bir ironisi, bir cilvesi olarak, sömürgelerin bağımsızlıklarını kazandığı, halkların kendi kaderlerini tayın etmek üzere tarih sahnesine çıktıkları self-determinasyon’a kavuştukları bir dönemde, Filistin kolonize edilmişti… [Aslında self determinasyon hiç bir yerde tam olarak gerçekleşmedi ama onu tartışmanın yeri burası değil].

 Esasen Siyonizm politik bir ideolojidir ve bir tabu mertebesine yükseltilmiş durumdadır… Bilindiği gibi tabu, yasaklanarak korunandır… Dokunan eli yakar… Her kim ki, Siyonizmi tartışmak isterse, hemen antisemit (Yahudi düşmanı) damgasını yer ve sesi kısılır… Mesela Batı Üniversitelerinde Siyonizme dair bir etkinlik, bir konferans düzenlemeye cüret edenler, anında tehdit edilirler… Afişleri indirilir, bildiriler tahrip edilir, konferansı düzenleyenler tehdit edilir ve bir terör havası estirilir… ‘Ayıbı açık etmek daha büyük ayıp’ sayıldığına göre…

 Siyonizm ve Filistin’e dair bir dizi yalan, bir dizi tevatür üretilmiş durumdadır: İşte, Halkı olmayan toprak, toprağı olmayan halk… Bir yer, bir toprak, bir ülke var ki, orada yaşayan bir halk yok… Bir de, bir halk var, onun da toprağı yok.! Ve orada Siyonist devletin kurulması, bu ikisinin kavuşması demeye geliyor… Oh ne güzel… Ve ikincisi, Siyonist İsrail’in bölgedeki tek demokrasi olduğu yalanı… Tam bir Apartheid rejimi nasıl oluyor da demokrasinin timsali sayılabiliyor? Üçüncüsü, İsrail’in dünyanın dördüncü askeri gücü olması gerekir, zira bir düşman çemberi tarafından sarılmış durumdadır… Eğer öyleyse, olabildiğince güçlü bir orduya sahip olmalıdır… Dördüncüsü de, Filistinde İsrail Devletinin kurulmasıyla Holokostun [Yahudi kırımı) sonuçları hafifletilecek, kısmen de olsa ödünlenecekti… Nazi kırımında Filistinlilerin bir dahli mi vardı?…

 Oysa, Siyonist devletin asıl misyonu ve varlık nedeni Bölge halklarının ve devletlerinin kendi ayakları üstünde durmalarını engellemektir… Bölgeyi sürekli bir çatışma-didişme, savaş, terör ve kaos ortamında tutmaktır… İstikrarsızlığı sürekli kılmaktır…

 Geride kalan yaklaşık yüzyıl, Filistin halkı için kan ve göz yaşı, ölüm ve yıkım demekti… Ve Filistin’in kahraman halkı bütün bu zaman zarfında direnmeyi hiç elden bırakmadı… İnanılmaz bedeller ödedi ve ödemeye devam ediyor… Daha dün ABD Büyükelçiliğinin Kudüs’e taşıma törenini protesto eden, silahsız, savunmasız 58 kişi katledildi, 2770 kişi de yaralandı… Bu son katliam 70 yıllık katliamlar serisinin sonuncusuydu… Ve “Uygar Dünya” katliamı sözde kınamanın ötesine hiç geçmedi… Kınamakla eğer şeylerin seyri değişseydi, her şey ne kadar da kolay olurdu… Orada tam bir insanlık ayıbı, insanlık utancı var…

“Bir ay yas ilan etseler bir şeyler değişir mi?”

 Türkiye, Siyonist devleti ilk tanıyan Müslüman ülkeydi… Her zaman Siyonist rejimin safında oldu… Gerçek durum öyle olsa da, retorik hep farklıydı… Güya suret-i haktan görünmeye çalışarak, kitleleri aldatmaktan da geri kalmadılar… Bir NATO üyesi, bir ABD uydusu olan TC, Filistin’e dair düzgün bir tavır alabilir, Filistin halkını haklı davasında destekleyebilir miydi? Türkiye NATO üyesi olduğu anda bölgeye dair bağımsız dış politika uygulama yeteneğini kaybetmişti… Siz söylenene değil, yapılana bakın… Sadece Filistin sorunuyla ilgili değil, ne zaman başta bölge halkları olmak üzere, ezilen, sömürülen halklar emperyalizme karşı karşıya gelse, TC hep emperyalistlerin/kolonyalistlerin safını tuttu…

 Hükümet 3 günlük yas ilan etmiş… Bir ay yas ilan etseler bir şeyler değişir mi? Yapılması gereken, kınamak, lânetlemek, yas tutmak mı? Bir gün gelecek Filistin halkı mutlaka kazanacak, kimsenin kuşkusu olmasın… Özgürlüğü, haysiyeti için mücadele iradesine ve kararlılığına sahip bir halkı, öldürebilirsiniz, katledebilirsiniz, aç ve susuz bırakabilirsiniz ama asla yenemezsiniz… Filistin halkı geride kalan 70 yılda öyle olduğunu gösterdi… Ve tabii insanlığın ayıbını/utancını da açık ederek… 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GÜNCEL HABERLER

Türkiye’de KHK’lılar: Bize vebalı muamelesi yapıyorlar

AleviNet

Published

on

Türkiye’de 15 Temmuz 2016’da düzenlenen darbe girişiminden geriye soruşturmalar, binlerce tutuklama, kapatılan kurum, vakıf ve medya kuruluşlarıyla kamudaki görevlerinden Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilmiş 134 bin kişi kaldı.

Bu kişilere bir de kapatılan özel okullardaki görevlerini kaybederek çalışma izinleri elinden alınan 20 bin öğretmen ekleniyor.

Tüm bu kişilerin en önemli ortak özelliği, hiçbir sağlık güvencelerinin olmaması. Üstelik haklarını kaybedenlerin sayısı, eşler ve çocukların da etkilenmesiyle katlanarak artıyor. Bu sayının toplumsal maliyeti ise oldukça ağır.

“21. yüzyılda bize, vebalı muamelesi yapıyorlar. Biz yokmuşuz gibi davranıyorlar. İnsanlar kafalarını kuma gömdü” diyor doktor Zehra Doğramacıoğlu.

Tekirdağ Çorlu’da yaşayan ve iki farklı kanser türüne karşı mücadele eden KHK’lı doktor, son dört yıldır yaşadıklarını DW Türkçe’ye bu sözlerle özetliyor. 2015 yılında meme kanseri teşhisi konan Doğramacıoğlu, darbe girişimi öncesi farklı devlet hastanelerinde çalışmış 20 yıllık bir doktordu.

KHK ile ihraç edilen doktor Zehra Doğramacıoğlu ve kızı

KHK ile ihraç edilen doktor Zehra Doğramacıoğlu ve kızı

15 Temmuz sonrası kendisi gibi doktor olan eşiyle birlikte ilk ihraç edilen kamu çalışanları arasında yer alıyorlar. Ardından aynı yılın Kasım ayında da bir grup sağlık çalışanıyla birlikte Derya Sağlık Derneği’ne üye oldukları gerekçesiyle gözaltına alındıklarını söylüyor.

“Ev almak için yatırdığım paradan yargılanıyorum”

Kanser tedavisi nedeniyle gözaltındayken hep yatmak zorunda olduğunu söyleyen Doğramacıoğlu, kendisinin bu nedenle bir gün, eşinin ise ilk aşamada yedi gün gözaltında tutulduğunu anlatıyor. Ancak gözaltı ve daha sonra eşinin bir yıl cezaevinde kalmasının gerekçesini, sekiz ay sonra hazırlanan iddianamede öğrendiklerine dikkat çekiyor.

“Derneğe olan üyelik vardı. Ve 2011 yılında Çorlu’da Kılıçoğlu’ndan Vizyon Konutları’nda ev aldık. Ev senetlerini Bank Asya’ya yatırmamız söylendi. Bankada hesap açtırdım ve para yatırdım. Ev almak için kendi hesabıma yatırdığım paradan dolayı, örgüte yardımdan yargılandım” diyor.

Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edilenlerin sağlık hizmetlerinden yararlanma hakları da sigortaları olmadığı için 101. günden itibaren sona eriyor. İş bulamadıkları için sigorta yaptırma imkanı da olmayan KHK’lılar herhangi bir sağlık güvenceleri olmadan yaşamak zorunda.

Zehra Doğramacıoğlu da bu şekilde yaşayan on binlerce kişiden biri. Üstelik kendisi ve eşi gibi 13 yaşındaki kızı da sağlık hizmetinden yoksun kaldı. Down sendromuyla yaşayan kızının, Skolyoz ve Haşimato hastalıkları nedeniyle alması gereken düzenli tedavileri alamadığını anlatıyor.

“Kızım, artık anne ve baba demiyor”

Tüm bu süreç içinde etrafındaki herkesi kaybeden, ailesinin maddi desteğiyle geçindiğini anlatan Doğramacıoğlu, kızının yaşadıkları süreçte psikolojik olarak zarar gördüğünü belirtiyor. Kızına, babasının artık cezaevinde çalışmak zorunda olduğunu anlattığını söylüyor.

Doğramacıoğlu, “Cezaevi giriş ve çıkışındaki aramalarda kızım çok ürküyordu. Ziyaretler sonrası babasıyla konuşurken, altına çiş yapmaya başladı. Birkaç ay sonra, anne baba diyen çocuk bunu söylemeyi bıraktı” diyor.

Kanser tedavisi gören Doğramacıoğlu, kızının süreçte psikolojik olarak zarar gördüğünü söylüyor

Kanser tedavisi gören Doğramacıoğlu, kızının süreçte psikolojik olarak zarar gördüğünü söylüyor

Türkiye’de maddi olanakları olmayan kişilere yönelik fakirlik beyanıyla birlikte yeşil kart imkanı sunuluyor. Bu karta sahip olan vatandaşlar, ücretsiz barınma, sağlık, eğitim ve benzeri sosyal haklardan yararlanabiliyor. Ancak KHK’lılar, iş bulma sürecinde olduğu gibi bu süreçte de “terörist ya da vatan haini olarak görüldükleri” gibi gerekçelerle yeşil kart alamadıklarını belirtiyor.

“Sivil ölüme terk edildik”

Doğramacıoğlu, “Kaymakamlığa yeşil kart için başvurduk. Kızıma da bana da KHK’lı olduğumuz için bağlanmadı. Kızım için bakım talebinde bulundum, KHK’lı olduğumuz için o da bağlanmadı, tamamen sivil ölüme terk edildik” diye konuşuyor.

İhraç edilenlerin süreçlerini yakından takip eden ve duyurmaya çalışan siyasetçilerden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu da izlediği sayısız vaka üzerinden KHK’lıların sosyal yardım ve sağlık hizmeti alamadıklarını söylüyor. KHK’lıların toplumdan nasıl dışlandıklarını açıklayabilmek içinse örnekler veriyor: “Komşularının ayakkabılarına çiviler koyduğu ya da balkondan üstlerine bir şeyler atılan vakalar var.”

Gergerlioğlu KHK’lıların sigortanın yanı sıra emeklilik başvurularındaki türlü zorluklarına da dikkat çekiyor. 

“KHK’lıların yüzde 84,6’si psikolojik sorunlar yaşıyor”

Bazı KHK’lıların ancak mahkemeye başvurarak uzun bir yargı süreci sonucunda emekliliklerini alabildiklerini söylüyor ve malulen emeklilikte ise çok daha zor olduğunu anlatıyor:

“Vakkas Karakoyun bir KHK’lı öğretmen. 5 çocuk babası, ihraç edildi. Eşi çalışmıyor. Şeker hastalığı gözüne ve böbreklerine vuruyor. Gözü yüzde 80 oranında görmüyor. Haftada üç kez diyalize giriyor. Malulen emekli olmak istiyordu, üç yıldır uğraşıyor. Sonunda mahkemeye verdi ve 1,5 ay önce emekli olabildi. Tam bir düşman hukuku uygulandı.”

Kendisi de KHK ile ihraç edilen Gergerlioğlu, OHAL’de yaşananların geleceğe aktarılması gerektiği düşüncesiyle sivil toplum ve bilim insanlarıyla iki yıldır bir “toplumsal maliyetler” çalışması hazırlıyor. Çalışmanın üçüncü yılını hazırlıyorlar. Binlerce KHK’lı ile görüşüp, yaşadıklarını kayıt altına alıyorlar.

3 bin 776 kişiyle konuşulan ikinci yılın verilerine göre, KHK’lıların yüzde 69,4’ü sosyal güvenceden yoksun yaşıyor. Tüm ihraç süreci ve sonrasında psikolojik sorunlar yaşayanların oranı yüzde 84,6. Yeni sağlık sorunları başlayan ya da hastalıkları nüksedenlerin oranı ise yüzde 45,3 olarak kayıt altına alındı.

Engelli bebeğini kaybeden anne

İhraç sonrası sadece KHK’lıların hayatları değişmiyor. Onlarla birlikte aile fertleri de etkileniyor. Çalışmanın sonuçlarına göre, stres ya da sıkıntılara dayanamayan KHK’lı kişilerin anne ya da babalarının hastalanma oranı ise yüzde 51,3. Bu kişilerin yüzde 8’inin ise hayatını kaybettiği bilgisi veriliyor. Yaşadıkları nedeniyle düşük yapan kadınların oranı ise yüzde 4,4.

Gergerlioğlu, felaket olarak tarif ettiği tabloyu daha iyi anlatabilmek için konuştukları KHK’lılardan birinin sözlerini aktarıyor: “Darbeden bir gün önce engelli bir bebeğimiz dünyaya geldi. Yoğun bakımda başında duruyorduk. Eylül’de eşim açığa alınınca eşimin ailesinin yanına taşındık. Bebeğimle hastanedeyken, tüm sağlık haklarımızın elimizden alındığı talimatı geldi. Kaymakamlıktan yardım istedim, defalarca kovuldum. Tek isteğim bebeğim için genel sağlık sigortasını yapmalarıydı, yapmadılar. Bebeğim gerekli tedavileri alamadı 2017 Haziran ayında vefat etti.”

Çalışmada, tutuklu olan KHK’lılara ilişkin veriler de yer alıyor. Tutuklu KHK’lıların, “Tüm sağlığa erişim haklarını kullanabiliyor musunuz” sorusuna yüzde 57,5’i “Hayır” yanıtını veriyor.

TTB: Sağlık hakkı ihlali

İnsan hakları kapsamındaki hasta hakları birçok uluslararası sözleşmeyle koruma altına alınıyor.Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Sinan Adıyaman, KHK’lıların yaşadıklarının sağlık hakkı ihlali olduğu görüşünde. Adıyaman, “Herkes gibi bu insanlara da devletin sağlık hizmeti koruması sağlaması gerekir. KHK’lılar çalışamadığında, eşinden dolayı sağlık hizmetinden yararlanabilmesi söz konusu değilse ancak yeşil karttan yararlanarak mevcut sistem içinde sağlık güvencesi elde edebilirler” diyor.

Aylarca askıya alınan iş yeri hekimliği sertifikasını Gergerlioğlu’nun kişisel çabalarıyla alabildiğini anlatan Doğramacıoğlu, dokuz  aydır özel sektörde çalışıyor. Perşembe günü görülen karar duruşmasında beraat etti, eşi ise 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dört yıla yakın süredir yaşadıklarını ise şöyle noktalıyor: “Kızımın yine bana anne diyeceği günü bekliyorum.”

Gezal Acer

© Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Van’da Demokrasi Nöbeti’ne gençler katıldı

AleviNet

Published

on

Van, Mardin, Amed, Karayazı ve Kulp belediyelerinin gasp edilmesine karşı başlatılan demokrasi nöbetleri 34’üncü gününde devam ediyor.

Van’daki nöbete bu kez HDP Genç Kadın ile Gençlik Meclisleri üyeleri, “Uyuşturucuya, Asimilasyona, Ajanlaştırmaya, Tecavüze Son” yazılı önlükleriyle katıldı.

Nöbette, “Mutlaka Kazanacağız” pankartı açılırken, eylemde ilk sözü alan HDP Antalya Milletvekili Kemal Bülbül, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile ilgili verdiği tutuklama kararına tepki gösterdi.

Bülbül, “Bu bir hukuk skandalıdır. Bu hukuk sisteminin öldüğünün kanıtıdır” dedi.

HDP Gençlik Meclisi üyesi Ferhat Kalkan ise “AKP, 2016′ da gasp ettiği belediyelerimizi kaybedeceğini anlayınca belediyeye bağlı birçok taşınmazı dahi farklı kurum, vakıf ve yandaşlarına hibe etmişti” dedi.

Kalkan, “Hatta kayyumlar gideceklerini anladıklarında belediyelerimizdeki ampullere kadar söküp çalmışlardı. Tüm bu hukuksuzlukların yani sıra halkın iradesiyle tekrar göreve gelen HDP’li seçilmişleri görevden alıp ‘teröre destek’ suçlamasıyla tekrar kayyum atadılar. ‘Teröre destek’ suçlamasında bulunmalarının nedeninin yaptıkları darbeye hukuki zemin oluşturmaya çalışmaktır” diye ekledi.

Kürtçe tabelaların indirilmesiyle ortaya konulan Kürt düşmanlığına dikkat çeken Kakan, “AKP-MHP faşist bloğu İstanbul, Ankara, Antalya gibi birçok büyükşehir belediyesini kaybedişini, ekonomik krizi, işsizliği, mülteci sorununu, dış ilişkilerdeki çıkmazlarını, Suriye ve Türkiye’deki Kürt kazanımlarına saldırıp, milliyetçi duyguları kabartarak, suni gündemlerle tüm başarısızlık ve istikrarsızlığını örtbas etmeye çalışıyor” ifadelerini kullandı.

Kalkan, “Her fırsatta halk iradesini siyasi propaganda aracı olarak kullanan ve ekonomik krize rağmen yılda bir kaç defa seçim yaptıran partili Cumhurbaşkanı Erdoğan sandıktan çıkan halk iradesini tanımayıp darbe yapmıştır” şeklinde konuştu.

Açıklamanın ardından nöbet oturma eylemiyle sona erdi.

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Berlin’deki konferansta ‘yeni Türkiye’ tartışılıyor

AleviNet

Published

on

Almanya’nın başkenti Berlin’de Türkiye’ni farklı kesim ve etnik gruplarından sanatçılar, gazeteciler, siyasetçiler ve akademisyenler Berlin’de “Demokratik Türkiye için Toplumsal Sözleşme Arayış” adlı konferansta bir araya geldi. Demokratik ve özgür bir Türkiye’nin inşaa edilmesine yönelik panel ve tartışmaların yapıldığı konferansta iki günün ardından bir dizi önerinin çıkması bekleniyor.

Gazeteci-yazar Hayko Bağdat’ın sekretaryasını yaptığı konferans KCKD-E Eş Başkanı Yüksel Koç ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Genel Başkan Yardımcısı M.Ali Çankaya’nın konuşmalarıyla start aldı.

Konuşmasını Kürtçe yapan Koç eşit ve demokratik bir ülkede yaşamak istedikleri için bu buluşmayı gerçekleştirdiklerini belirterek, konferansın hazırlık sürecine ilişkin bilgiler verdi. Hazırlık sürecinde 69 kuruluş ve 234 isimle görüştüklerini belirten Koç, Türkiye’de yaşanan sorunlara çözüm bulunması için çaba göstereceklerini ifade etti.

Konferansta daha sonra barış akademisyeni Engin Sustam’ın moderatörlüğünde “Bir araya Geliş ve Toplumsal Sözleşme Perspektifi” isimli bir oturum gerçekleşti.

Can Dündar, Latife Akyüz, Prof. Dr. Ahmet İnsel, Hatip Dicle, Prof. Eser Karakaş, Berivan Aslan, Ergun Babahan, Gökay Akbulut ve Turgut Öker’in söz aldığı bu oturumda Türkiye’de demokratik bir hukuk devletinin inşa edilmesine yönelik öneriler dile getirildi.

‘SIZLANMA VE YAKINMA YERİNE ÇÖZÜM SUNMALIYIZ’

Bu oturumda ilk söz alan gazeteci-yazar Can Dündar uzun bir süredir böyle bir buluşmayı beklediklerini ifade ederek “17 yıldan sonra nihayet böyle geniş bir buluşmada bir araya geliyoruz” diye konuştu. “Türkiye’de iktidarın icraatlarını anlatarak zamanınızı çalmak istemiyorum” ifadesini kullanan Dündar, sızlanma ve yakınma yerine bu konferansın bir hedefinin olması gerektiğini söyledi.

Türkiye’de bitmiş bir dönemi yargılama yerine yeni bir dönemin inşası için çalışmaları gerektiğini belirten Dündar, bir yol haritasının oluşturulması gerektiğine dikkat çekti. En geniş ortak bir paydada buluşulması gerektiğini ifade eden Dündar, bir web sitesi ile televizyon istasyonu kurulmasını önerdi.

Prof. Dr. Ahmet İnsel ise Türkiye’nin yeniden inşa sürecinde güven ortamının önemine dikkat çekti. Şiddetin karşı şiddeti de ortaya çıkardığını savunan Prof. İnsel “Karşılıklı güven olursa, birlikte yaşam gerçekleşir. Korku, intikam ve şiddet sarmalından kurtulmamız elzemdir” diye konuştu.

Daha sonra söz alan Avusturya Parlamentosu eski üyesi Berivan Aslan da Erdoğan rejiminin Avrupa’ya yönelik tehdit siyasetini anlattı. Erdoğan’ın tehditleri ve DAİŞ’in patlattığı bombaların Avrupa’da aşırı sağcı partileri güçlendirdiğini belirten Aslan “Erdoğan Avrupa’da entegrasyonu ortadan kaldırdı” dedi.

Alman federal meclisinin Sol Partili üyesi Gökay Akbulut ise AKP-MHP faşizminin ancak 3. Yolu inşa ederek yıkılacağını belirtti. Konferansın sadece Türkiye ve Kürdistan için değil, Alman ve Avrupa muhalefeti için de önemli bir buluşma olduğunu ifade eden Akbulut “Solun kronik hastalıklardan kurtulması önemlidir” görüşünü dile getirdi.

Aynı oturumda söz alan bir başka konuşmacı Kürt siyasetçi Hatip Dicle de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde yaşananları anlatarak “AKP-MHP iktidarıyla İtaat Terakki zihniyetini güncellenmiştir, son iki yılda faşizmin kurumsallaşma süreci başlamıştır” diye konuştu. Erdoğan rejiminin 2023, 2053 ve 2071 hedeflerini anlatan Dicle “Tüm bu yıllar 1933’te Hitler’in doğuşunu hatırlatmaktadır” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de inşa edilen diktatörlüğe karşı demokratik bir cumhuriyetin kurulması gerektiğine dikkat çeken Dicle önerilerini şu şekilde sıraladı: “Bu rejimin anti-demokratik yasalarının hesabını sormalı, Türkiye’nin sınırları dışındaki işgaller son bulmalı, mecliste Kürt sorunun çözülmesi için diyalog süreci başlatılmalı, siyasi tutuklulara af sağlanmalı.”

‘HUKUK DEVLETİ EŞİTTİR KÜRT SORUNUN ÇÖZÜMÜ’

Aynı oturumda söz alan Prof. Eser Karakaş ise Kürt sorunun çözülmesi için Türk anayasasının birçok maddesinin değişmesi gerektiğini söyledi. Türkiye’de hukuk devletinin kurulmasının Kürt sorununun da çözümü anlamına geldiğini belirten Prof. Karakaş anayasada değişecek maddelerden esinlenerek “74 26 61 27 D” adıyla hazırladığı bir sunumu katılımcılara aktardı.

Gazeteci Ergün Babahan da Türkiye’deki son gelişmelere dikkat çekerek şöyle konuştu: “Eğer Türkiye Kürt Sorunu çözmezse çökecektir. Türkiye’de muhalifler Suriye savaşına, Suriye’nin işgaline karşı net bir şekilde karşı çıkmalı. Çünkü Türkiye Suriye’deki halklarla barış içinde yaşamayı kabul etmezse kendi içinde de barışı sağlamayacaktır. İktidar Kürtleri düşman ilan ederek yolsuzluklarını, yıkımlarını ve faşizmini örtü, toplumu Kürt düşmanlığı üzerinden tepkisiz bıraktı.”

İlke defa Türkiye’nin geniş kesimini kucaklayan böyle bir toplantının gerçekleştiğini belirten HDP eski milletvekili Turgut Öker ise “Bu toplantı sadece çağrıcılarla sınırlı kalmamalı, tabana yayılmalı ve daha fazla kesimi kapsamalıdır. Daha önce CHP varsa biz yokuz, Kürtler varsa biz yokuz, Aleviler varsa biz yokuz gibi tavırlardan kaçınılmalı” görüşünü dile getirdi.

Barış akademisyenlerden Latife Akyüz de konferansın öğleden önceki oturumunda söz alan isimlerdendi. Barış akademisyenlerinin ilan ettiği barış bildirisini hatırlatan Akyüz devamla şöyle konuştu: “Bu suca ortak olmayacağız dedik. AKP bize yöneldi, AKP’ye teşekkür ederiz, bizi birer aktivist haline getirdi. Bizi cezalandırarak muhalefete dahil olduk, onlarca konferansa katıldık. Şu aana kadar sahip olduğumuz deniyim, bugünkü toplantı gibi buluşmaların ne kadar zor olduğunu belirtmek istiyorum.”

Konferansın öğleden önceki oturumu ise çalışma gruplarının oluşturulması ve dinleyicilerin görüşlerini dile getirilmesiyle sona erdi. Öğleden sonra ise “Türkiye nereye gidiyor?” başlıklı oturumda CHP Milletvekili Ali Şeker, HDP Milletvekili Prof Dr. Mithat Sancar ve Saadet Partisi Milletvekili Cihangir İslam söz alacak.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI