Connect with us

.

Ali Çatakcin

Erdoğan’ın Londra Ziyareti ve 24 Haziran Seçimleri 2

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

16 yıl önce ABD’den aldığı icazetle Türkiye’de faşist ırkçı İslami faşizmin temellerini atan Erdoğan,16 sonra yıkılmaya doğru giderken, bu kez de Londra merkezli bir operasyonla faşist diktatörlüğünü korumanın yollarını arıyor.

Çok kritik bir döneme denk getirilen bu görüşmenin insan hakları, Demokrasi ve evrensel değerlerin korunmasına dönük olmadığını söylemek için kain olmak gerekmiyor. Zira Ekonomik ve siyasi krizin hiç bir dönemde olmadığı kadar derinleştiği, uluslararası ilişkilerin dibe vurduğu bir süreçte, bu günahların işleyicisi olan bir zatı davet etmenin derin hesaplar sonucu olduğu açık.

Türk devleti belki tarihinin en ağır ekonomik, sosyal, siyasal ve diplomatik krizini yaşıyor. Son üç  yıldan bu yana bu alanlardaki  krizler sürekli derinleşiyor. Partnerleri olan uluslararası Güçler de bu durumun farkında. Bu durumu bugüne kadar en iyi kullanan Rusya oldu. Asırlık dostları AB, ABD ve İngiltere bu duruma fazla seyirci kalamazdı. Erdoğan’ın İngiltere’ye çağrılmasını biraz bu pencereden görmek lazım.

Erdoğan’ın  Londra’ya çağırılması sonucu kurulan pazarlık masasında,  Ekonomik ve siyasi çıkarlara karşılık, Kürt sorunu, Demokrasi ve insan haklarının pazarlık malzemesi olarak kullanıldığı kesindir.

Terör himayeciliği ve terörist yapılanmalarla birlikte hareket etmekten sakınca görmeyen bir Devlet teşkilatı ve onun şefini Demokratik bir Devletin bu derece üst düzeyde ağırlaması başka nasıl izah edilebilir.

Terör şefliğini Devlet olarak üstlenen, Ülkesini Teröristlerin karargahı ve barınağı haline  getiren, bu karargahtan giden militanlar eliyle, başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın bir dizi Ülkesini kana bulayan, son olarak Efrin’i işkal ederek  hem Kürtlere karşı bir imha savaşı başlatan, hem de Ortadoğu ve Dünya’yı tehdit eden  teröre  yeni bir boyut kazandıran bir Liderin Batı Avrupa Ülkelerinde böyle ilgi görmesini kirli çıkar ilişkilerinin dışında değerlendirmek mümkün mü?

Son üç yıl içinde Türkiye demokrasiden,  Avrupa Birliği’nden ve kendi varlık gerekçesi olan ‘Ilımlı’ İslam’dan hızlı bir şekilde uzaklaştı. Şu anda Ortadoğu’daki istikrarsızlığın başlıca kaynağı durumunda. Bütün bu negatif duruma rağmen eğer İngiltere Devleti ve Kraliçesi Erdoğan’ı kırmızı Halılarla karşılıyorsa bundan hayırlı bir sonuç çıkmaz.

AKP-MHP faşist diktatörlüğü AB, ABD, İsrail, İran, Rusya, Arap Dünya’sıyla ilişkilerinin dibe vurduğu koşullarda 24 Haziran seçimlerine gidiyor.

Hatırlanacağı üzere 2015’teki seçimler öncesi ise Almanya’da Başbakan Angela Merkel ile yapılan görüşme Erdoğan için kaldıraç rolünü oynamıştı.

Sorulması gereken soru, İngiliz Devleti Başbakanı Theresa May ve  Kraliçe II. Elizabeth’in neden Erdoğan’ı 24 Haziran öncesine denk gelen bu zaman dilimi içinde ağırladıkları?

Birinci  neden Ekonomiktir. Türkiye’nin İngiliz Devletine sunacak hayli rezervlere var. İngiltere  ise, Türk Devletinin yumuşak karnının Kürt sorunu, demokrasi ve İnsan hakları konuları olduğunu biliyor. İngiliz Devleti Ekonomik çıkarlarını Kürt sorunu,  ‘Demokrasi’ ve ‘İnsan haklarına feda edecek değil.

İkinci neden, AB’den ayrılan İngiltere, Türkiye’yi yanına alarak  AB üzerinde bir baskı unsuru oluşturup, ayrılma sürecinde kendisine öncelikler sağlamak istiyor.

Elbette ziyaretin ekonomik nedenleri kadar siyasi boyutları da var. Bunu şöyle tarif etmek mümkün: AB’den ayrılan İngiltere, Türkiye’nin  Rusya ile olan  ilişkilerini Batı’ya karşı bir şantaj olarak kullanabilir. Bu şantajın boyutları oldukça geniş. Mesela Türk Devletinin Mülteci şantajı… yada AB üyesi olan Yunanistan ve Kıbrıs ile  çok gergin olan ilişkileri… bunların hepsini İngiltere AB’ye karşı bir baskı unsuru olarak kullanabilir.

AKP-MHP faşizminin içerde özgürlük ve hukuku yok ettiği, medya ve yargıyı denetimine aldığı, Gazetecileri, aydınları, Akademisyen, seçilmiş ve muhalif olan her kesi hapse attığı bir ortamda, Londra’da yapılan görüşmenin içeriği ne olursa olsun, bu davet, İngiltere Devletinin Erdoğan’ın suçlarına destekten başka bir anlam ifade etmeyeceği açıktır.

Yukarda real durumun kısa özetini vermeye çalıştım. Bu duruma şaştığımı söylesem saflık olur. Çünkü son bir Asırdan beri tekrarlanan bir senaryo.

Burada önemli olan, Türkiye toplumunun kendisine karşı oynanan bu oyuna karşı, 24 Haziran’da alacağı tavır. Unutmamak gerekir ki bu tavrı belirleyecek olan da siyasi Partilerin izleyeceği politikadır.

Türkiye siyaseti hep en uç siyasi bakışlar tarafından temsil edilmiştir. Devletin ideolojisini temsilen Irkçı, faşist, dinci kesim, ona karşı İşçi sınıfı ve emekçileri temsil ettiğini söyleyen Sol, Sosyalist kesim. İki kesimde uç nokta. Arada kalan milyonlar tercih seçeneğine sahip olamadığı için, güçlü olandan, güçlü olan ise Devlet ekseni olduğu için faşist, Irkçı ve baskıcı olmasına rağmen ondan  yana olmak zorunda kalmıştır.

İçerde kimlik eksenli olarak  Kürt, Ermeni, Rum, İnanç kimliği olarak Alevi, Hıristiyan ve suni İslam olmayan bütün kesimler, dışarda nerede ise Türk ve suni İslam olmayan her Toplum  düşman gösterilmiş.

Türkiye muhalefetinin önündeki en acil görev bu lanetli gidişatı mümkün kılan zihniyete ve örgütsel yapılanmalara alternatif zihniyet, örgütsel yapı yaratmaktır.

24 Haziran seçimleri için oluşturulacak cephe bu değişimin ilk adımı olabilir. Türkiye ve Kürdistan toplumunun her kesiminin( Irkçı, Faşist, soykırımcı ve katliamcılar hariç), kendisini içinde bulacağı, her kesimin kendi önceliğini dayatmadığı, ortak paydaların ön plana çıkarıldığı  bir yapıya, Sosyal  Demokrat bir yapılanmaya acil ihtiyaç vardır.

Ötekileştirme ve kutuplaşma sadece faşizm ve diktatörlerin işine yarar. Sosyalistlerin sosyalizm, dindarların ve dindar olmayanların özgür inanç, farklı Kimlik ve aidiyetlere  sahip insanların kimlik ve kültürlerini özgürce yaşaması, toplumsal uzlaşı sonucu yaratılacak hoşgörü ve toleransla mümkündür. Bunun için Türkiye’nin en temel sorunu toplumu demokratikleştirme sorunudur. Bunu da ancak toplumun siyasi öncüleri, toplum dokusuna uyan politik argümanlarla toplumun karşısına çıkarak çözebilir.

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ali Çatakcin

Terör ve kaos Türkiye’de bir devlet projesidir

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

Hırsızlığı, katliamları, talanlarına rağmen AKP ve Erdoğan’ı Türkiye’deki kaosun ve toplumsal huzursuzluğun tek sorumlusu görmek, göstermek hem bu çeteye ‘haksızlık’ olur, ama daha önemlisi ise, Türk devletinin tarihsel gerçeğini örtbas eder.

Terör,  menşeyi ne olursa olsun, kendisinden olmayan, kendisini kabul etmeyen ve kendisine benzemek istemeyen her şeye karşı düşmanlık duyguları üzerinde var olan bir şiddet akımıdır. Teklik ve ‘’Benlik’’ terörün beslenme gıdasıdır.

‘’Türkiye’de yaşayan her kesi Türk gören, tek dil, tek Irk, tek Din’’ esprisiyle kurulan Türk devleti, ta başından beri Terör devleti  olarak kuruldu. Türk devleti inkar ettiğini,  ancak  terör uygulayarak kontrol altında tutabileceğini biliyordu.

Birden çok Millet, İnanç, Kültür ve kimliğin yaşadığı bir coğrafyaya teklik dayatıldı mı, kaos ve Terör için gerekli zemin hazırlanmış demektir. Geriye, Terör ve kaosu pratikte meşrulaştıracak toplumsal duyarsızlık dokusu yaratmak kalıyor.

Devletin toplum diline ve hafızasına kazıdığı ‘’Vatan, Millet, Sakarya,’’ ‘’Türkün Türk’ten başka dostu yok’’ gibi ırkçı söylemler, devlet terörüne  duyarsız toplumsal dokuyu yaratmanın malzemesidir. Etkili de olmuştur ve hala oluyor.

Türk devleti kurulduğu günden itibaren, Türkiye’de yaşayan Türk olmayan etnik azınlıkları ve ulusları Türk halkına düşman olarak göstermiş. Yunan’a ‘’Kahpe,’’ Ermeni’ye ‘’Kalleş,’’ Kürde ‘’Bölücü,’’ Hıristiyan inancından olanları kafir, Alevileri ‘’Mum söndüren, Allahsız, anasını babasını tanımayan,’’  Komunistleri ‘’Rus ajanı, vatan haini, ana bacı tanımayan’’ gibi sıfatlarla sıfatlandırarak, Türk ve suni İslam olamayan kesimlere uygulanan devlet terörünü Türk toplumuna sevdirerek, toplumu kendi terörüne  taraf etmiştir.

Zira Ulusal boyutta tolere edilmeyen, hoş görülmeyen Devlet terörünün devlet eliyle de olsa, uzun vadeli bir yöntem olarak kullanılması mümkün değildir.

Demokratik yollardan haklarını arama imkanına sahip olmayan toplum, en basit sorunlarının çözümü için şiddete baş vurma mecburiyetine mahkum edilmiştir. En basit hak talebi karşısında uğradığı devlet terörü sonucu toplum ya suskunluğu tercih etmiş, yada silaha sarılmak zorunda  kalmış. Hakkı şiddet yoluyla arama mücadelesi devlet tarafından bir malzeme olarak kullanılmış, kendi terörünün ‘meşru’ gerekçesi olarak gösterilmiştir. Devlet, bu faşist  ve ırkçı felsefe ile Türk toplumu ve Türkiye’de yaşayan diğer  kimlik ve inanç toplulukları arasına sonu gelmeyecek bir düşmanlık nifakı sokmuş, huzursuzluk, kaos ve buna karşı devletin uyguladığı sınırsız terörü toplum hafızasına ‘kaçınılmaz’ bir son olarak yerleştirilmiştir.

Dünya’yı ikinci kez savaşa sürükleyen Hitler de, ‘’Almanya’yı Almanların yaşam alanı’’ olarak tarif ettikten sonra, ‘’Alman olmayanların Alman toplumundan ayıklanarak temizlenmesi’’ gerektiği fikrini topluma aşılamıştır.

Türk devleti kurulduğu andan itibaren, ‘’Türkiye Türklerin yurdudur. Türkiye’de yaşayan her kes Türk’tür. Bunu kabul etmeyenler ya Türkiye’yi terk eder, yada Türk’e köle olur.’’ tarzı ırkçı ve faşist fikirlerle Türk toplumunu zehirlemiştir.

Türk toplumunu kendisine ve insanlığa yabancılaştıran, düşmanlaştıran bu faşist fikir ne yazık ki Türk ‘aydınını’ ve Türk ‘solunu’ da önemli ölçüde kendi etki alanına çekmiştir. Bu çevrelerin ırkçı ve faşist fikirlere teslim olması yada sessiz kalması, devletin  katliam ve soykırım politikalarına uygulama kolaylığı sağlamıştır.

Türkiye’de yaşanan katliam ve soykırımların sessiz sedasız, bir anlamda toplumun onayı ile gerçekleşmesi ve hala günümüzde devam ediyor olması, bu basit gerçeğin bir sonucudur.

Çok  kimlikli, çok inançlı ve çok kültürlü karma topluluklar birliğinden tek tip toplum yaratmanın faturası, elbette sadece toplumu ırkçı ve faşist fikirlerin esiri haline getirmekle sınırlı kalmamış, en kötüsü Demokrat, sosyal Demokrat, liberal  ve hatta hatırı sayılır  oranda bazı ‘Sol’ çevreleri de bu hastalıklı fikrin ‘ortakları’ haline dönüştürmüştür.

‘’Devletin Bekası’’ kavramı, Türkiye toplumu için, Allah kelamı kadar kutsal bir Ritüal haline getirilmiştir. Bu kutsallık sadece Avam sınıfı için değil, kendilerini Aydın, Elit gören Demokrat, sosyal Demokrat,  Liberal ve bazı ‘sol’  çevreler içinde böyle.

Devleti ve onun temel ayaklarını oluşturan tek dil, tek Din ve tek Irk fikrini sorgulayan her kes ya vatan haini, ya komünist yada bölücü terörist olur.

Türkiye’de dokunulmazlar kategorisin de olan Devlet, Irkçılığı, tek dilliliği  ve tek Dini toplumun ortak hafızası haline getirerek,  toplum ‘’Hassasiyetinden’’ kendisine bir dokunulmazlık zırhı yaratmıştır.

Bu Hassasiyet, Türkiye’de yaşayan ama Türk olmayan, suni İslam ve devlet politikasından yana olmayan herkese, katliam ve soykırım olarak dönmüş ve dönüyor.

Toplumun devlete giydirdiği bu zırh, gelinen aşamada, toplumun kendi celladı haline gelmiştir. Devletin türkü, suni İslamcısı,  ‘bilimcisi,’ akademisyeni olmayan, yada olmak istemeyen herkes bu  zırhlı celladın yemi olmaktan kurtulamıyor.

Her dönemde olağan üstü şartların dayatmasıyla Türkiye’de oluşan ‘değişim’ atmosferi, ne yazık ki hiç bir  zaman demokratik bir değişim ve dönüşümle sonuçlanamamış, aksine ortaya çıkan kısmi ‘iyileşmeler’ de zaman içinde tırpanlanarak eskiyi aratacak baskıcı ortam tekrar hakim hale gelmiştir.

Neden?

Neden değişim ve dönüşüm dalgası siyasal sistemi ileriye değil de daha geri formlara itiyor?

Efsun bir fenomen gibi görünen bu durum tamamen ortaya çıkan değişim ve dönüşüm dalgasının hedefi, amaçları ve temsil ettiği ideolojik çizgiyle alakalı.

Mesela 1946-52. 1952-61, 1961-71, 1971-80 ve sonrasını düşünün. Bütün bu dönemlerde ortaya çıkan değişim dalgası, toplumun alttan gelen değişim talebi sonucu değil,  bölge ve Dünya’da ortaya çıkan konjektürel değişimlerin zorlaması sonucu olmuştur.

Bu değişime önderlik eden de devletin iktidarı ve devletin muhalefet güçleri olmuştur. Halk muhalefeti ise sadece taşıyıcı motor rolü oynamaktan öte etkileyici bir fonksiyona sahip olamamıştır. Bu sebepten ötürü sonuçta yeniden yapılanmanın formu ve fonksiyonunu belirleyen devlet güçleri olmuştur.

Bugün Türkiye’de tekrar bir umut dalgası yayılmakta, yaydırılmakta. 24 Haziran toplumun bir kesimi için gerçekten köklü bir dönüşüm ve değişimin ilk adımı olacağı beklentisine karşılık, toplumun geniş kesimine  devlet güzellemesi şırınga edilerek yine sorun ‘devleti’ kötülerden kurtarma operasyonu olarak aktarılmakta.

Sistemlerin iyilik ve kötülük ölçüleri, onların üzerinde şekillendiği ideolojik ve siyasi programlarıdır. Sistemin ideolojik ve siyasi programının demokratik ve çağdaş kılan ise, sistem dışındaki geniş halk kitlelerinin  ne kadar demokratik tehamüllerle tanıştığı, insan haklarını, özgürlükleri ne kadar içselleştirdiği, bu değerleri ne kadar bir kültür haline getirdiği ve bu değerleri korumak için oluşturduğu toplumsal örgütlülükleridir. Eğer bir toplum bütün bu değerlere uzak ise, sistemin güçlerinin kendi aralarında yürüttüğü iktidar oyunlarına ve kavgalarına sadece alet olur.

Türkiye 24 Haziran seçimlerine böyle bir tabloyla giriyor. Devletin iktidar kesimi ile muhalefet kesiminin devleti ‘kurtarma’ noktasında her hangi bir ayrılıkları yok. İktidarda olanın derdi iktidarı kayıp etmeme, muhalefetin derdi de devlet iktidarını ele geçirmek. Devlet iktidarı ve muhalefetinin toplamı %85’e tekabül ediyor.

Gerçek demokrasi ve özgürlükler için mücadele eden devlet dışı muhalefet %15. Türkiye bununla değişir mi, değişebilir mi? Göreceğiz.

Bazen bir kıvılcım bir ormanı tutuşturmaya yetiyor. Önemli olan kıvılcımın isabetli bir alanda, ormanın tutuşmaya en elverişli alanında çakılmasıdır, gerisini hafifte olsa, rüzgarın esintisi hal eder. 24 Haziran biraz bu duruma benziyor.

Büyük umutların hayal kırıklığına, umudun umutsuzluğa dönüşmemesi  için, Türkiye’de yeni bir geleceğin ve yeniden birlikte yaşamın ilk adımı olması için, demokrasi ve özgürlüklerden yana olan bütün güçlerin birleşme gerekiyor.

Demokratlar, sosyal Demokratlar, liberaller, gerçek dindarlar  artık devletin kirli hesaplarının malzemesi olmaktan kurtulmalı. Bu güçler, devletin kendi terörünü meşrulaştırmak için oluşturduğu sahte sosyal Demokrat platformu terk edip,  gerçek sosyal Demokrat bir yapı kurdukları ve bütün muhalif güçleri bu platformda bir araya getirdikleri zaman, Türkiye’de demokratikleşmesi yönünde bir adımın atıldığı söylenebilir..

Ancak bu birlik devlet terörüne, teröre zemin sunan devlete son verip demokratik ve çağdaş bir devlet yapısını ortaya çıkarabilir.

Bugün ki devleti savunarak Türkiye’de değişimin sağlanamayacağı nasıl bir realite ise, ha keza devleti savunma refleksiyle ‘muhalefet’ yürütenlerin de demokrasi ve özgürlük diye bir sorunları olmadığı da o kadar gerçek.

25.05.2018

 

Continue Reading

Ali Çatakcin

2018 1 Mayısında Türkiye’nin Karanlık yüzü!

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

-AKP iktidara geldiğinden bu yana 22 binin üzerinde emekçi, iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Sadece bu tablo dahi AKP iktidarının sadece demokrasi ve özgürlüklerin değil, emeğin ve emekçinin düşmanı olduğunun ibret belgesi niteliğinde.

-16 yıllık AKP iktidarı, çalışma yaşamında büyük bir mezarlık yarattı. Zonguldak, Soma, Ermenek, Şirvan, Şırnak ve onlarca yerde 22 binin üzerinde işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.

-Devlet grevleri yasaklamaya ve grev kırıcılığı yapmaya; sendikal kadrolar örgüt üyeliğinden tutuklanmaya başladı. Sendikal örgütlenme özgürlüğüne dönük ağır baskılar hayata geçirildi. AKP’nin iktidarda olduğu son 16 yılda 6.2 milyon kişi işsiz.

-OHAL KHK’leriyle 111 bin kamu emekçisi işinden edilmiş. Sendikalaşma oranı yüzde 12’ye düşmüş.

-İktidarın emek düşmanı politikaları sonucu, yayımlanan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) toplam 110 bin 778 kişinin ihraç edildi.

-Devlet grevleri yasaklamaya ve grev kırıcılığı yapmaya; sendikal kadrolar örgüt üyeliğinden tutuklanmaya başlandı.

-AKP iktidara geldiği 2002’den bu yana tam 14 grevi yasakladı. ILO verilerine göre; dünyada her 15 saniyede 1 işçi, iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor. Her yıl 2 milyon fazla işçi meslek hastalığı ve iş kazaları sonucu hayatını kaybediyor.

-Türkiye’de ise, Meclisi’nin verilerine göre; 2017’de 2006 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. 2018’in ilk 3 ayında ölen işçi sayısı en az 386’ya ulaştı. 2002-2017 arasında en az 22 bin işçi hayatını kaybetmiş.

-Esnekleşen çalışma koşulları, uzayan çalışma saatleri iş kazalarını, iş cinayetlerini kaçınılmaz hale getiriyor. AKP iktidarı döneminde yaşanan mevcut İş cinayetlerinin gerçek sorumluları hak ettikleri cezaları alamadığı gibi, İş cinayetlerinden sorumlu olan  işverenlerin sorumluluğu örtbas edilmiştir.

-2001 yılında işçilerin resmi sendikalaşma oranı yüzde 57.2 idi. Şu anda ise Türkiye’deki her 100 işçiden sadece 12 tanesi sendikaya üye.

-2018 başında açıklanan verilere göre Türkiye’deki işçilerin yüzde 12.38’e sendikalı. Toplamda sendikalı işçi sayısı ise 1 milyon 714 bin civarında.

– Çalışan Kadınların sendikalaşma oranı yüzde 8 civarında. Erkeklerde ise bu oran yüzde 14’lerde. AKP iktidarının en büyük icraatlarından biride, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini, toplumsal yaşamın her alanına hakim kılması.

-Her Aralık ayında İktidar ve İş veren tarafından belirlenen asgari ücret, 2018 için de 1.603 TL olarak kararlaştırıldı. Türk-İş’in 2018 Nisan ayı verilerine göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 1.680 TL, yoksulluk sınırı ise 5.473 TL oldu.

-Türkiye’de işsizlik AKP iktidarıyla düzenli bir tırmanışa geçmiştir. Verilere göre, 2009’da 3 milyon 95 bin olan işsiz sayısı 2017’de 3.4 milyona, 2017 için yüzde 18.3 olarak gerçekleşti.

-2014’te 5.9 milyon olan geniş tanımlı işsiz sayısı 271 bin artarak 2017’de 6.2 milyona ulaşmış. Geniş tanımlı işsizlik yüzde 18.3 olarak gerçekleşirken, gençlerin bu işsizlik içindeki oranı yüzde 21’e ulaşmıştır. Ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerin oranı ise yüzde 24.2’ye yükselmiş. 2014’te yüzde 20.4 olan yüksek öğrenimli genç kadın işsizliği 2017’de yüzde 26.1’e yükselmiş.

-Bu tabloyu değiştirmek mümkün mü? Türkiye’nin emekçileri, Demokrat, sosyal demokrat, Sosyalist, dindar, demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük ve daha insani bir yaşamdan yana olan bütün güçler 1 Mayıs’ta  meydanlara çıkar, 24 Haziran’da da sandık başına gidip AKP-MHP faşizmi ve Erdoğan diktatörlüğüne son verirlerse; evet mümkün!

Yaşasın Emeğin mücadele bayramı 1 Mayıs!

30.04.2018

Continue Reading

Ali Çatakcin

Cehennem meleklerinin dansı

ALİ ÇATAKCİN

Published

on

Ortadoğu bir Cehennem. Bu Cehennemin azmanlarıyla Dans yarışı içinde olan sayısız Cehennem meleği.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ile, Irkçı faşist Türk devletinin İslami faşist lideri Erdoğan, bu Dans sahnesinin As oyuncuları(Yapılan Mülteci anlaşmasından bu yana) durumunda. Sahnenin hazırlayıcısı ise SPD(Sosyal Demokrat Parti).

Daha bir iki ay öncesine kadar Almanya’yı Nazilikle suçlayan Erdoğan, şu anda Almanya’nın en yakın dostu durumunda. Paradoks gibi görünse de söz konusu olan gelişme, tarafların doğasına aykırı değil.

Bir yıldan beri Türkiye’de esir tutulan gazeteci Deniz Yücel’in serbest bırakılması, bir anlamda bu kirli ilişkilerin ortaya dökülmesine de yol açtı denebilir.

Deniz’in serbest bırakılmasının gerekçelerini sorgulamak önemli olmakla beraber, Deniz’in özgürlüğüne kavuşması sevindirici.

Sorgulanması gereken önemli konulardan biri de,  Türk ‘Yargısının’ Deniz’i neden bir yıl esir aldığı ve tahliye edildiği gün eline sıkıştırılan mahkeme tebligatında, ‘’Mahkumluk halinin devamına’’ rağmen, nasıl Türkiye’den çıkışına müsaade ettiği?

Denizin tahliye edildiği günün bir önceki günü Türk başbakanı Binali Yıldırım Berlin’de idi. Alman Başbakanı Angela Merkel ile yaptığı Basın toplantısında Gazetecilerin Deniz’in hukuksuz tutukluluğuna ilişkin soruya verdiği cevap şöyle: ‘’Ben onun kısa zaman içinde serbest kalacağını umuyorum. Kısa bir sürede gelişme olacağı görüşündeyim’’ dedi.

Dediği de oldu. Deniz gerekçesiz  tutuklandığı gibi, Türk Başbakanın bu açıklamasından hemen bir gün sonra da gerekçesiz  serbest bırakıldı. Unutulmaması gereken, Deniz’in esir  alınmasına isnat olunan ‘suçun’ hukuksal dayanağı yoktu. Fakat Erdoğan için siyasi baskı malzemesi olarak kullanmak için çokça  siyasi sebep vardı.

Bir kaç örnek sıralamak gerekirse, kendi senaryosu olan ‘Darbe’ sonucu faşist Diktatörlüğün önündeki engelleri kaldırmak, içeride Kürtlere karşı başlattığı temizlik hareketini toplum nezdinde meşru kılmak, Suriye ve Irak’ta örgütlediği Terör örgütü IŞİD’ın yenilgisini engellemek ve son olarak Kürtlere karşı top yekin bir savaş başlatmak gibi.

Deniz’i ‘Hukuk’ adına esir alan Mahkemenin bugüne kadar bir iddianame dahi hazırlamamış olması, bu gerçeğin yalın ve kaba ifadesi.

Peki ne olmuştu?

Gazeteci Deniz Yücel geçen yıl 14 Şubat’ta İstanbul’da kendi isteğiyle ifade vermek üzere gittiği emniyette gözaltına alınmış, 27 Şubat’ta da ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve terör propagandası yapmak’ suçlamasıyla tutuklanmıştı.

Almanya Hükümeti, Türkiye ile ilişkilerin normalleşmesi için Yücel’de dahil olmak üzere Türkiye’de siyasi gerekçelerle tutuklu bulunan altı Alman vatandaşının serbest bırakılmasını talep etmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Alman Hükümetinin bu talebine şu sözlerle cevap vermişti. “Tam bir terörist! Hiçbir surette olmayacak, ben bu makamda olduğum sürece asla” yanıtını vermişti. Erdoğan, Gazeteci Deniz Yücel için “Elimizde görüntüler, her şey var. Bu tam bir ajan terörist” ifadesini kullanmıştı.

Erdoğan ve Dış İşleri Bakanı M. Çavuşoğlu defalarca Almanya’yı ve Alman Hükümetini ‘’Nazilikle’’ suçlamıştı.

Erdoğan, Türkiye’de tesis ettiği faşist Diktatörlük makamında oturuyor olmasına rağmen, ‘’Ajan ve Terörist’’ dediği Deniz aniden serbest bırakılıyor!?

Tabii ki aklı selime sahip her kes bu ani gelişmeyi sorgulamak zorunda.

Akla gelen ilk soru, ‘’Deniz’in tahliyesinin, Alman ve Türk Devletleri arasında yapılan hangi kirli pazarlıkların objesi olarak kullanıldığı.’’

Biliyoruz ki Deniz’in tutukluluk haliyle emsal olan son  bir senelik süreç, Türk, Alman ve Türkiye ile  Avrupa Birliği arasında ilişkileri, kopma noktasına getirmişti.

Neden?

Çünkü Avrupa’yı kana bulayan IŞİD’ın Terör  eylemlerinde Erdoğan’ın talimatının önemli rol oynadığı, Suriye ve Irak’ı Terör, Soygun, Talan ve Tecavüz alanı haline getiren Terör Örgütü IŞİD’ın, Erdoğan’ın elindeki Devlet teşkilatının bir yan kurumu olduğu gerçeği, Avrupa Devletleri için bir sır değildi.

Avrupa Birliğinin bu bilgi ‘birikimi’ ise, IŞİD denen Terör örgütünün Erdoğan ve teşkilatı AKP tarafından organize edildiği gerçeği, AB ve ABD’nin başından beri haberdar olmasından kaynaklı.

Bugünün güncel sorunu, Deniz’in serbest bırakılması üzerinden Alman ve Türk Devletleri arsında yapılan ikili kirli pazarlık ve anlaşmaların deşifre edilmesi. Zira tarih boyunca, bu kirli pazarlık ve anlaşmalar sonucu varılan mutabakat, Dünya’nın mazlum halklarına genel, Kürt halkına özel olarak zarar vermiş, Kürt Ulusunu bir Asır boyu en doğal insani haklarından mahrum bırakmıştır.

Bu serbest bırakılmanın bazı kirli ilişkiler sonucu olduğunun kanıtı olarak kabul edilebilecek, Alman Basınında çıkan bazı belge bilgilere bakalım.

Almanya’da yayımlanan Süddeutsche Zeitung’da yayımlanan haberde, Deniz Yücel’in serbest bırakılma sürecinin perde arkasında yaşanan diplomasi trafiğinin bizzat Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel tarafından yürütüldüğü belirtiliyor.

Haberde, ‘’Gabriel geçen hafta iki kez gizlice Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi. İlk görüşme, Erdoğan’ın Vatikan’a yaptığı ziyaret esnasında Roma’da gerçekleşti. Şubat ayının ikinci haftasında da İstanbul’a giden Gabriel bir kez daha Erdoğan ile bir araya geldi.’’

Bu görüşmelerin ikisi de kamuoyundan habersiz, yani gizli yapılan görüşmeler.

Süd Detsche Zeitung Alman Dış İşler Bakanı S. Gabriel ve Türk Dış İşleri Bakanı M. Çavuşoğlu’nun Berlin görüşmesinde, Leopard Tanklarını modernize etme anlaşmasını ortaya çıkarmıştı. Basın ve Kamuoyunun tepkisi üzerine, Hükümet ‘’anlaşmanın durdurulduğunu’’ duyurmuştu. Fakat  hemen akabinde Süd Detsche, Fochs ve Spiegel gibi Gazeteler, ‘’durdurulduğu’’ söylenen anlaşmanın, Türkiye’de ortak yatırım sonucu modernizasyon Fabrikasının kurulması kararı şeklinde devam ettiğini’’ duyurmuştu.

Basının bu iddiasını teyit eder gibi, Münih Güvenlik Konferansı çerçevesinde Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ile bir araya gelen Çavuşoğlu, görüşmeye ilişkin resmi Twitter hesabından, “Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ile Münih’te yaptığımız görüşmede ilişkilerimizi daha ileriye götürecek adımlar üzerinde görüş alışverişinde

bulunduk”  açıklamasını yaptı.

Türk Devlet’i Kürtlere karşı 21. Asırda bir soykırım savaşı yürütüyor. Efrin’e saldırarak bu maksadını afişe etmekten bir sakınca da görmüyor. Teknik ve teknoloji sayesinde iletişimin dünyayı bir köy haline getirdiği bir zaman diliminde, Türk devletinin bu cesaretinin kaynağı ne?

Birinci ve ikinci Dünya savaş dönemde Ermeni, Kürt,  Asuri-Suryani, Laz, Rum ve diğer etnik ve inanç azınlıkların katliam ve soykırımı Alman, İngiliz, Fransız, ABD ve Rusya’nın bilgisi dahilinde, Alman, Fransız ve İngiliz silahlarıyla gerçekleştirilmiştir.

Bugün Efrin saldırısı ile hedeflenen Kürt soykırımı da, ABD, Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa’nın onayı ve Alman silahları ile yürütülüyor. Türk Devlet’inin ‘cesaretinin’ kaynağı bu.

Alman devletinin geleneksel çıkar politikaları, hep katliam ve soykırımlar üzerinde yürütülmüştür. İkinci paylaşım savaşıyla Kaptulasyon şartlarına mahkum olan Alman Devlet’i yönünü Demokrasi ve İnsan haklarına çevirmişti. Fakat 2000 yıllarına doğru  savaş sanayini sınırlandırma şartlarının sona ermesiyle, Alman Devlet’i adım adım Demokratik devlet ve sosyal Devlet değerlerinden uzaklaşarak, Ortadoğu ve Afrika da sürmekte olan üçüncü Dünya savaşı sahasındaki ticaret misyonunu  yüklenmiş, yürütülen savaşlarda Alman menşeili savaş silahları birinci sırada yer almaya başlamıştır.

Suudi, Türkiye, Katar, ve diğerleri Alman silahlarıyla katliam ve kırımlar yürütüyorlar.

Türk Devleti şu anda  Ortadoğu’da insanlık suçları katagorisine giren suçlar işliyor. Sayın Prof. Normen Peach Türk devletinin Efrin saldırısıyla ‘’Savaş sucu işlediğini’’ belirtiyor.

Alman Devleti savaş suçu işleyen, ülkesinde faşist Diktatörlükle bütün toplumu esir alan, bir Diktatörün yanında yer alıyor. Almanya’nın Demokrasi güçleri, Alman devletinin bu politikasına dur demeli. Dünyamızda Irkçı ve sağcı dalganın yükseliş trendi gösterdiği bu süreçte, tereddüt ve seyirci kalmak, yaklaşan tehlikenin yolunu açar. Yarını beklemek çok şey kayıp ettirebilir.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI