Connect with us

.

Forum

Bilinmeyen Ermenilerden iki simge isim: Ruhi Su ve Zehra Bilir

AleviNet

Published

on

SELVER KAYA

1912’de Van’da doğup, Ermeni Soykırımında anne ve babasını kaybeden Ruhi Su, küçük yaşta Adana’da bir ailenin yanına verildi. Ermeni kimliği gizlenen Ruhi Su, “Benim için türkü söylemek bir aşk halidir. En güzel aşklarımı türkü söylerken yaşadım” diyordu.

Ermeniler’in Rumlar, Kürtler, Süryaniler ve Araplar gibi Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın en kadim halklarından biri olduğu bilinmektedir. Buna karşın, son yüzyıllık etno-dinsel arındırma politikaları çerçevesinde bunlardan Ermeniler, Süryaniler ve Rumlar bu topraklardan neredeyse tümüyle tasfiye edilirken; Ortadoğu’da büyük bir çoğunluk sağlayan Araplar, bilinen topraklarında yaşamlarını sürdürmeye devam etmiş, Kürtler ise bu politikaları başlatan Türkçü İttihad ve Terakki hareketinin devamından başka birşey olmayan Kemalist rejimle ölümcül bir mücadele içine girmek zorunda kalmıştır. Üstelik, bu ölümcül mücadele Lozan Antlaşmasıyla Kürtler’in “ülkesi ve milletiyle” dörde bölünmesi üzerine, Kürdistan’ın dört parçasına yayılmıştır.

Bu toprakların kadim halklarından olan Ermeniler, tarihsel süreç içerisinde Anadolu’nun dört-bir yanına yayılmış ve bulundukları her bölgede, zenaatkarlıkları dolayısıyla toplumun ayrılmaz / vazgeçilmez parçası durumuna gelmişlerdi. “Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğlar” konusunda yaptığım bir çalışmada; salt Anadolu ya da Konstantinopol Ekolüne bağlı Osmanlıca/ Türkçe yazan 140 dolayında şair ve aşığa yer vermiştim. Oysa, belirlemelerimize göre Osmanlıca, Anadolu Türkçesi ve Azerice yazan bu Ermeni şairlerin sayısı 400’ü buluyordu. Dahası, bunların birçoğu çeşitli toplum olaylarını şiirsel bir dille anlatan destanlar düzmüş “manzum halk tarihçileri” idi. Şu an arşivimizde, geçmiş yüzyıllardan bu yana çeşitli toplum ve doğa olayları üstüne yazılmış 50 dolayında destan bulunduğunu söylersek, halk tarihi açısından son derece önemli olan bu destan- şairleri hakkında bir fikir vermiş oluruz, sanıyorum.

Özellikle, 1915 Soykırımı ile büyük bir travma yaşayan Ermeni toplumu mensuplarının, bu vahim olayın 100. yıldönümüne tekabül eden 2015 yılında, dört-bir yanda gizlilik perdesini yıkarak gerçek kimlikleriyle ortaya çıkacakları tahmin edilmektedir. Alparslan Türkeş gibi bugün hayatta olmayan veya günümüzde onun gibi aktif politika yapan birçok siyasetçinin, gerçek “Ermeni” kimlikleriyle ortaya çıkamayacakları açık olsa da; bu rejimin gadrine uğrayan çok sayıda Ermeni’nin bu yıldönümünden sonra daha gür bir sesle kimliklerini haykıracakları tahmin edilmektedir. Üstelik, rejim Türkiye’deki Ermeniler’in sayısını 100 bin civarında verirken; Ermeni kaynakları bu rakamı 1 milyon olarak vermektedir. (M. Çetingüleç: Gizli Ermeniler Ortaya Çıkacak!, Takvim gaz. 20 Eylül 2013).

Diyarbakır ve Van’dakiler başta olmak üzere yeniden onarılan Ermeni kiliselerine gösterilen ilgi bunun açık göstergesi değil mi? İşin ilgin yanı, AKP’nin eski Savunma Bakanı Vecdi Gönül, “biz bu Gayrımüslimler’i tasfiye etmeseydik, bu milli devleti nasıl kurardık?” itirafında bulunurken; yeni Kültür Bakanı Ömer Çelik, “kim olursanız olun, geri gelin!” çağrısında bulunuyor…

Dêrsim’i vuran Hatun Sebilciyan Nam-ı diğer Sabiha Gökçen

Dêrsimliler’in büyük bölümü, Dêrsim Soykırımından Atatürk’ün haberinin olmadığını ileri sürecek kadar safdillilik yaparken; “Atatürk’ün manevi kızı”, “Türkler’in ilk kadın savaş pilotu” yani “amazonu” Sabiha Gökçen, Cunta yönetiminin ilk yıllarına rastlayan 1982’de, Türk Hava Kurumu’nca yayımlanan “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” adlı anılar kitabında, “babasının görevlendirmesiyle” Dêrsim’i nasıl vurduğunu fotoğraflarla övünerek anlatıyordu…

“Kahraman/ savaşçı Türk kızı” olarak sunulan bu “Türk Amazonu”nun, gerçekte Ermeni tehcir çocuklarından Hatun Sebilciyan olduğunu, ancak 2004 yılı başlarında Hürriyet gazetesinin inceleme- haberlerinden öğrenecektik (Hür. 21-22 Şubat 2004). İşin daha ilginci, Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan Gazalyan, “ilk Türk kadın pilotu Sabiha Gökçen’in yiğeni olduğunu, dedesi Nerses Sebilciyan’ın 1915 Ermeni Katliamı sırasında öldüğünü” söylediğinde; Hrant Dink bile buna itibar etmemiş, daha doğrusu “Gökçen’in kırılacağı” endişesiyle gazetesinde yer vermemişti. Ancak, tüm belgeleri topladıktan sonra gazetesinde manşetten verince başına gelenleri, ölümünden bir yıl önce Almanya’da katıldığımız bir toplantıda bizzat bana anlatmıştı. Anlaşıldığı gibi Gökçen, 1937’deki Dêrsim katliamından sonra, bu kez bir Ermeni aydınının ölüm taşlarını döşemiş oluyordu…

Sabiha Gökçen’in, Ermeni kimliğinin en yakın tanıklarından biri de, yakın dostu tanınmış Ermeni yazarı Pars Tuğlacı’ydı. Tuğlacı, Sabiha Gökçen’in de gerçeği bildiğini, ancak “tepkiler nedeniyle bunun açıklanmasını istemediğini ve kendisine söz verdiği için bütün bildiklerini anlatamayacağını” bildiriyordu. (Bkz. Hür., 22 Şubat 2004).

60’larda izlediğim, 70’li yıllarda tanıdığım Ruhi Su

Ruhi Su, benim kuşağım için büyük şehirlerin modern salonlarına halk şarkılarını taşıyan bir “efsanevi” müzisyendi. Kendim, bir Alevi Kürt olarak hep Alevi müziği ortamında büyümüştüm. Üstelik, dedem ve dayılarım İçtoroslar yöresi Alevi müziğinin en önemli icracılarındandı. Aşık Mahzuni dahil yöre aşıklarının birçoğu onların muhabbetlerine katılmış ve irfanlarından yararlanmıştı. Ancak, bu kez benzeri eserler modern mekanlarda ve farklı bir sesle dillendiriliyordu. Üstelik, hümanist- sosyalist akıma bağlı “şehirli bir opera sanatçısı“, bu eserleri bildiğimizden farklı bir ve yorumla icra ediyordu… Onun Kürt coğrafyasından geldiğini, kamu kurumlarındaki görevlerinden atıldığını ve Demokrat Parti döneminde yıllarca “komünizm propagandası“ yaptığı gerekçesiyle hapis yattığını biliyorduk. Bu nitelikleri, ona olan ilgi, sevgi ve muhabbetimizi daha da artırıyordu.

Bundan dolayıdır ki, 1970’li yıllardan itibaren kendisiyle ilgili basında çıkan yazıları da yakından izlemeye çalışıyordum. Nitekim, bugün arşivimde 1971 yılından başlayarak, Ruhi Su hakkında çıkmış çok sayıda inceleme ve köşe yazısı bulunuyor. Bunların en ilginçlerinden biri, Lise öğrenciliğimden beri romanlarını izlediğim, Kürt kökenli büyük romancı Yaşar Kemal’e aitti. Yazarlığa başladığım yıl çıkan bu yazıya şöyle başlıyordu: “İnsanoğlu kendi kendini yaratırken iptida ses vardı. Sözden önce. İnsanoğlu acı çekmeğe, gülmeğe, ağlamağa başladığında, çalışmağa giriştiğinde iptida ses vardı. Ses söz oldu, türkü oldu. Türkü insanoğlunun bütün duygularını kapsadı. Sözden önce insanoğlunun duygularını anlatan yalnız ve yalnız sesti.” (Y. Kemal: Ruhi Su ve Seferberlik Türküleri, Cumhuriyet Sanat/ Edebiyat, Mart- 1971).

Kendisi de Van kökenli olan Yaşar Kemal, Ruhi Su’nun etnik kökenine değinmeden, yazısını şöyle tamamlıyordu: “Ruhi Su da bütün büyük sanatçılarımız gibi öz yaşamını, sanat yaşamını talihsizlikler içinde sürdürdü. Kötü koşullar daha onun yakasını bırakmış değil. Demek ki, bir sanatçının ateşinin inadı hiç bir engeli tanımıyor. Ruhi Su, bütün engelleri aşıp halkına ulaştı. Bu, zor bir işti. Üstesinden geldi. Sanatını derinlemesine oluştururken, halkına ulaşmasını da bildi. Ruhi Su’nun, Anadolu’nun sesi dünya halklarına da ulaşacaktır. Bu, ergeç gerçekleşecektir. Çünkü halklar kardeştirler ve Ruhi Su halkımızın sesidir.” (Agy)

‘Türkü söyledikçe yeşeriyor, çiçekleniyorum’

1912’de Van’da doğup, Ermeni katliamda anne ve babasını kaybederek, küçük yaşta Adana’da bir ailenin yanına verilen Ruhi Su’nun çocukluğu Çukurova’da ve Toroslar’da geçti. “Benim için türkü söylemek bir aşk halidir. En güzel aşklarımı türkü söylerken yaşadım. Ne onlar beni aldattı, ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyor, çiçekleniyorum” diyen Ruhi Su, halk şiiri derlemeleri yaptığı gibi, şarkı- şiir ilişkileri üzerinde de kafa yoruyordu. O, halk şarkısı şiirin kökeni olsa da, şiir sayılmayacağını; şarkıdan şiire geçişin bir kültür değişimi sonucu gerçekleştiğini söylüyor ve sözü moda deyimle “halk türküleri”ne getirerek, şöyle diyordu:

“Türkü insanla başlamış, bugünlere gelmiş. Böyle insanla başlayıp bugünlere gelebilmiş olan bir şeye ilgi duymayan kişi, insanın kendisine nasıl ilgi duyar diye düşünüyorum. Ne kendi memleketimde ne de dünyada, halkı sevip de türküleri sevmeyen bir insana rastladım. Hele dünyanın bütün toplumlarında şaşılacak bir türkü tutkusu var. Bizim Sünni halkımız, (zanaatların en kötüsü saz, onu da belle bir duvara as!) demiş. Alevi halkımızsa saza (Telli Kur’an) der. Bana sorarsanız, milyonlarca yıldan beri oluşup gelen iki önemli şey var dünyada; biri insanın kendisi, biri de türküler.” (R. Su: Günümüzde Türküler, Politika gaz. 16.9. 1976).

Aleviliğin ve Alevi müziğinin yasaklı olduğu 1940’lı yıllarda, Radyoda ilk kez Alevi deyişleri ve “eşkıya türküleri” okuduğu için görevinden uzaklaştırılan Ruhi Su, tıpkı Aşık Veysel gibi, Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı döneminde, Kürt kökenli ünlü hümanist- sosyalistlerden Prof. Sabahattin Eyüboğlu aracılığıyla Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde bağlama dersleri verir. Ancak, Köy Enstitüleri 1946’dan itibaren yozlaştırılıp, 1952’de temelli kapatıldığı gibi, aynı yıl içinde başlatılan Komünist tevkifatı çerçevesinde 5 yılını hapishanede geçirir. Daha sonra da sürgüne yollanır. Kelepçeli olarak, sürgüne giderken yazdığı “Hasan Dağı“ konulu eser, unutulmazlar arasına girmiştir.

Bir yazlık evinde Ruhi Su ile tanışmamız…

Yıl 1976. Fakir Baykurt’un daveti üzerine, Burhaniye/ Ören’deki yazlık evine gidiyoruz. Köy Enstitülü bir emekli öğretmen öncülüğünde kurulan bir Kooperatif Sitesi’nde kimler yok ki? Baykurt’un kendisi dışında, Sivas Katliamında yitirdiğimiz Asım Bezirci, Ruhi Su, İlhami Soysal, Uğur Mumcu, Talip Apaydın, Prof. Cahit Talas ve Kürt aydınlarından Dr. Naci Kutlay ve daha niceleri… Bir akşam, kendisini doğrudan dinliyor ve sohbet ediyoruz. Kendisine, tarzına uygun bir eser öneriyor ve başlangıç sözlerini ezbere söylüyorum. Köy Enstitülü Antakyalı şair Ali Yüce’nin “Abovvv” şiiri, tam Ruhi Su’ya göre. Hemen benimsiyor ve şiiri “Mürselekli Kadınlar” adıyla besteliyor. Eser, Ruhi Su’nun en sevilen eserleri arasına giriyor:

“Biz Mürselekli kadınlar/ Geceleri tütün dizerik/ Acılarımızı dizerik ipe/ Karanlığı dizerik abovvv/ Yüzlerimiz ay tutulur/ Yıldız tutulur gözlerimiz…”

Ruhi Su, kendisinin yazıp bestelediği eserler dışında; başta Pir Sultan Abdal ve Yunus Emre olmak üzere birçok Alevi şairinden; Mevlana, Sümmani, Kul Halil, Ali İzzet, Karacaoğlan gibi sevda şairlerinden; Köroğlu ve Dadaloğlu gibi “eşkıya” şairlerden onlarca, hatta yüzlerce eser besteleyip okudu. Ayrıca semahlar, ilahiler ve gurbet türküleri. Bir de Nazım Hikmet gibi sosyalist şairlerden nice şiir besteleri…

Ruhi Su, gerçekten de sanatını icra ederken kendi misyonuna ve halk şarkılarına inanıyordu. “Halk şarkılarını halk gibi okumak” söylemine itibar etmeden, onların lirik ve pastoral yapısına sadakatle bakıyordu. (Bu konuda ayrıca bk. M. Fikri: Urufu Su, Artı Gündem, Mart- 2001).

Ruhi Su, halk şarkılarının ilk okunduğu andan itibaren “otantik” özelliğini kaybedeceğini, sonraki süreçte yeni yorumlarla okunmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Bu nedenle de, Aşık Veysel’in, ilk karşılaşmalarında onun okuma stiline takılması, onu biraz üzse de yolundan döndürmedi. Çünkü, biliyordu ki, yaptığı, halk şarkılarını yozlaştırmak değil; yeni bir yorumla zenginleştirmekti. Nitekim, Cevat Çapan onun şarkılarını şöyle değerlendiriyor:

“Onun söylediği türküleri dinlerken nerede olursanız olun, yalnız bir yerle bir zamanla değil, bu değişik yer ve zamanlarda yaşamış türlü insanla da bir bağ bir özdeşlik kurarsınız. Artık yalnız değilsinizdir… Bu doğrudan doğruya anlatım gücünden kaynaklanan bir gizdir.” (Ziya Özışık: Dağ Olurduk Yücesinden…; Evrensel, 20.9.2006).

Ruhi Su’nun, 12 Eylül faşist cuntasının yasakları yüzünden tedavi imkanı bulamayap göçmesinin ardından, onunla ilgili ilginç bir çalışma yaptıktan sonra kendisi de, erken sayılacak bir yaşta aramızdan ayrılan Füsun Akatlı; daha 70’li yıllarda kaleme aldığı bir yazıda onu şu özlü sözlerle değerlendiriyordu: “Ruhi Su, yirminci yüzyılda kentte yaşayan, yüksek öğrenim görmüş, müzisyen ve aydın bir kişi olarak, türkülerini söylediği büyük halk ozanlarının, aşıklarının tanınma ve yayılma yıllarından geçmekte, bir garip yazgı gibi onların geleneklerini, sanatında olduğu gibi yaşamında da sürdürmektedir.” (Sabahın Sahibi Vardır, Politika, 11.3.1976).

Eliz Surhantakyan nam-ı diğer Zehra Bilir

Zehra Bilir de, çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızın bir radyo ve televizyon yıldızıydı. Radyo sanatçılarının dışarda paralı sahne alamaması yüzünden, biz onu önce radyolardan ve televizyonlardan, ardından da sahnelerden tanımıştık. Herkes onu, “Malatyalı Türk halk müziği sanatçısı“ olarak biliyordu. Özgün giyimi ve elinde mendiliyle, halk şarkılarını sahnelere taşıyan “Türkü Ana”ydı o. Üstüne çokça şey yazılıp çizildi. Fakat bunlardan hiç biri, onun etnik kimliğini belirtmiyordu. Onu da çok gecikmeli olarak, yine Ermeni yazar Rober Koptaş’tan öğrenecektik.

Ruhi Su’dan bir yıl sonra 1913’te, o zamanki adıyla Mamuretülaziz’e (Elazığ) bağlı Arapgir’de doğar Eliz Surhantakyan. Babasını, Ermeni Katliamında yitirir. Annesi, bir Türk’le evlenir ve küçük “Zehra” onu babası bilir.

İstanbul’a gelince, ünlü Ermeni müzisyen Artaki Candan Terziyan’dan nota ve solfej dersleri alır. Ruhi Su’nun tersine, geleneksel formları esas alan otantik bir söyleyişle sanatını icra eder. Sanatçı, ayrıca yine Ermeni sanatçı Artaki Candan’dan dersler alır. Üstte de vurguladığımız gibi, yöresel kıyafetleri ve güzel sesiyle hemen dikkatleri çeker ve assolist olarak sahneye çıkan ilk halk müziği sanatçısı olur.

Yaşamının diğer yönünü Koptaş’tan dinleyelim: “Gerçek adını, İstanbul’da tanıdığı Ermeni sanatkar ve aydınlarına fısıltıyla söylüyordu ama, kamu önünde hiç açıklamadı. İlk plakları Vahram Gesaryan’ın sahibi olduğu Sahibinin Sesi plak şirketinden çıktı. İstanbullu Ermeni bir ressama güzel bir resmini yaptırdı, Hagop Ayvaz’ın Kulis dergisine defalarca konuk oldu. Zehra Bilir’in Eliz Surhantakyan olduğunu bilen az sayıdaki insan, onu kalabalıkların önünde zor durumda bırakmamak için bu gerçeği dillendirmedi. Kim bilir, belki de zihinlerdeki (Türkü Ana) resminin bozulmasını istemiyorlardı.” (R. Koptaş: Mehmet Ruhi- Eliz Zehra, Agos, Sayı:591/ 2007).

Tam bu noktada, kimliklerini saklayarak yaşamak zorunda kalan bu iki simge ismi anma adına, sözlerimizi Ruhi Su’nun dizeleriyle noktalıyoruz:

“Dostlarım, Kardeşlerim, Canlarım,
Kaldırın başlarınızı
Suçlular gibi yüzümüz yerde, özümüz darda durup dururuz
Kaldırın başlarınızı yukarı
Bize göz verildi gözleyin diye
Dil verildi söyleyin diye
Kulak verildi dinleyin diye
El gövdede kaşınan yeri bilir
Dert bizde, derman ellerimizdedir…”

 

Pirsultanın dilinden / Radikal Kıbrıs

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Bir Cümle

AleviNet

Published

on

AHMET ALTAN

Uyandım.

Kapı çalınıyordu.

Hemen karşımdaki ışıklı elektronik saate baktım… 05:42 rakamları yanıp sönüyordu.

“Polisler’’ dedim.

Ülkedeki bütün muhalifler gibi ben de her gece, şafak vakti kapının çalınmasını bekleyerek yatıyordum.

Geleceklerini biliyordum.

Gelmişlerdi.

Polis baskını ve ardından yaşanacaklar için giysiler bile hazırlamıştım.

Beli, kendi içinden bir iple bağlanan, kemere gerek göstermeyen ketenden bol siyah bir pantalon, bilekte biten kısa siyah çoraplar, yumuşak, rahat bir spor ayakkabı, ince pamukludan bir tişört ve koyu renk bir gömlek.

“Baskın elbiselerimi” giyip kapıya gittim.

Gözetleme deliğinden baktım.

Terörle Mücadele Şubesi’nin baskınlarda giydiği, göğüslerinde büyük harflerle “TEM” yazan yelekleriyle polisler duruyordu merdiven sahanlığında. Altı kişiydiler.

Kapıyı açtım.

“Arama ve gözaltı emri var” diyerek içeri girdiler.

Evin kapısını açık bıraktılar.

Karşı komşunun ve alt katın kapılarını da çaldılar… Komşuları da “tanık” olmaları için getirdiler.

Uykulu gözleri, ürkmüş bakışlarıyla iki komşum geldi… Üzgündüler…

Polisler, aynı apartmanda oturduğumuz kardeşim Mehmet Altan için de “gözaltı” kararı olduğunu, ikinci bir ekibin de onun kapısında beklediğini ama açılmadığını söylediler.

“Kaç numaralı daireye gittiklerini” sorunca yanlış bir evin kapısını çaldıkları anlaşıldı.

Mehmet’e telefon ettim.

–Misafirlerimiz var, dedim, kapını aç.

Telefonu kapatınca polislerden biri uzanıp “ben onu alayım” diyerek telefonu aldı.

Evin içine dağılarak aramaya başladılar.

Şafak söküyordu.

Tepelerin ardından kendini gösteren güneşin ışıkları, beyaz bir gül yaprağını andıran gökyüzüne mor, kızıl, eflatun dalgalanmalarla dağılıyordu.

Huzurlu bir Eylül sabahı, benim evimde olanlardan habersiz uyanıyordu.

Polisler evi ararken çay suyu koydum.

–Çay ister misiniz, dedim.

İstemediklerini söylediler.

Babamın sesini taklit ederek:

–Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.

Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.

Babam onlara “kahve içip içmeyeceklerini” sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, “rüşvet değildir, içebilirsiniz” demişti.

Yaşadığım “déjà vu” değildi.

Aynı gerçeğin tekrarıydı.

Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.

Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.

Kırk beş yıl süren bir sabah içinde babam ölmüş, ben yaşlanmıştım, şafak ve baskın değişmemişti.

Açık kapının önünde, bana her zaman güven veren gülümsemesiyle Mehmet gözüktü. Etrafı polislerle çevrilmişti.

Vedalaştık.

Polisler Mehmet’i götürdüler.

Kendime bir çay koydum. Bir kâseye “müsli” boşaltıp üstüne süt döktüm. Bir koltuğa oturup, çayımı içip müslimi yiyerek polislerin aramalarını bitirmelerini beklemeye başladım.

Ev sessizdi.

Aramalarını sürdüren polislerin eşyaları yerlerinden oynatırken çıkardıkları seslerden başka ses duyulmuyordu.

Romanlarımdan bir kısmını onlarla yazdığım için atmaya kıyamadığım yirmi yıllık eski bilgisayarları, yıllardır biriken eski moda disketleri, halen kullandığım laptopumu kalın naylon torbalara doldurdular.

–Gidelim, dediler.

İçine yedek çamaşırlarımla bir iki kitap attığım çantayı aldım.

Evden çıktık.

Kapıda bekleyen sivil polis arabasına bindik.

Çantamı kucağıma alıp oturdum.

Kapılar kapandı.

Ölüler, öldüklerini bilmezlermiş. İslam mitolojisine göre cenaze mezara konup üstüne toprak atıldıktan sonra cemaat dağılırken ölü de kalkıp evine dönmek istermiş. Kalkmaya çalıştığında başı tabutun kapağına çarpınca öldüğünü anlarmış.

Kapılar kapanınca benim de başım tabutun kapağına vurdu.

O arabanın kapısını açıp inemezdim.

Eve dönemezdim.

Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim, bir çalışma odam, yazı yazacağım bir makinem, elimi uzatacağım bir kütüphanem olmayacaktı, bir keman konçertosu dinleyemeyecek, seyahate çıkamayacaktım, kitapçıları dolaşamayacak, bir fırından ekmek alamayacak, denizi göremeyecektim, bir ağaca bakamayacaktım, çiçeklerin, çimenlerin, yağmurun, toprağın kokusunu duyamayacaktım, bir sinemaya gidemeyecektim, bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim, kimseye telefon edemeyecektim, kimse bana telefon edemeyecekti, bir daha hiçbir kapıyı kendim açamayacaktım, bir daha perdeleri olan bir odada uyanamayacaktım.

Adım bile değişecekti.

Ahmet Altan silinecek, onun yerine resmî kayıtlardaki Ahmet Hüsrev Altan kullanılacaktı.

“Adın ne” dediklerinde, “Ahmet Hüsrev Altan” diyecek, “nerede kalıyorsun” dediklerinde bir hücrenin adını verecektim.

Artık ne yapacağıma, nerede duracağıma, nerede yatacağıma, ne zaman kalkacağıma, adımın ne olacağına başkaları karar verecekti.

Hep emir alacaktım.

“Dur,” “yürü,” “gir,” “kollarını kaldır,” “ayakkabılarını çıkar,” “konuşma.”

Polis arabası hızla gidiyordu.

On iki günlük uzun bayram tatilinin ilk günüydü. Bizi gözaltına aldıran savcı da dahil şehirdekilerin çoğu tatile gitmişti.

Yollar bomboştu.

Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.

Sonra paketi bana uzattı.

Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:

–Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.

İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.

Sanki benim içimde olan tam da “ben” diyemeyeceğim, gene de benim ağzımdan benim sesimle konuştuğuna göre benim bir parçam olan “biri”, polis arabasında demir bir kafese konmak için götürülürken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söylemişti.

O tek cümle birden her şeyi değiştirdi.

Havaya atılan ipek eşarbı bir dokunuşuyla ikiye ayıran keskin bir Samuray kılıcı gibi gerçeği iki parçaya ayırdı.

Bu gerçeğin bir yanında etten, kemikten, kandan, kastan, sinirden oluşan ve bir kıskacın içine düşmüş bir beden vardı, öbür yanında ise o bedenin başına gelenlere aldırmayan, dalga geçen, bütün yaşananlara ve yaşanacaklara yukarıdan bakan, dokunulmaz olduğuna inanan, böyle inandığı için de dokunulmaz olan bir zihin bulunuyordu.

Alesia kalesini kuşattığında, büyük bir ordunun kaledekilere yardıma geleceğini haber alır almaz kalenin etrafına iç içe iki sur ördürerek kaledekilerin dışarı çıkmasını, gelenlerin içeri girmesini önleyen Jül Sezar gibi tek bir cümleyle iki büyük sur örmüş, hayatın tehditlerinin içeri girmesini, bilincin kuytularında birikmiş endişelerin dışarı çıkmasını, ikisinin birleşip beni korku ve dehşet duyguları içinde ezmesini önlemiştim.

O iki sur bir daha hiç yıkılmadı. O andan sonra bana yönelik hiçbir tehdit zihnime ulaşmadı, başıma gelen hiçbir şey beni etkilemedi.

Şunu bir kez daha gördüm ki hayatınızı altüst edecek gerçeklerle karşılaştığınızda, o üzgün gerçeklerin azgın sel suları gibi sizi kapıp sürüklemesi ancak sizin o gerçeklere boyun eğmeniz, o gerçeklerin sizden beklediği gibi davranmanızla mümkün olabiliyor.

Gerçeğin kirli, kabarmış dalgalarına fırlatılıp atılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçeğin “kurbanları” gerçeğe “uygun” davranmak gerektiğine inanan “akıllı” insanlardır.

Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor. O zaman siz o parçaları alıp zihninizin güvenli limanlarında yeni bir gerçeklik yaratacak güce ulaşıyorsunuz.

Mesele, o beklenmeyen davranışı göstermekte, umulmayanı söylemekte.

Bunu yapabildiğinizde, kaderin bedeninizi hedef alan mızrağını küçümsediğinizde, işte o zaman Turgenyev’in unutulmaz “Düellocu” hikâyesindeki genç teğmen gibi kalbinize doğrultulmuş tabancanın karşısında şapkanıza doldurduğunuz kirazları neşeyle yiyebilir, ıssız bir sokakta aniden ortaya çıkıp “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya Borges gibi “canımı” diyebilirsiniz.

Sınırsız bir gücü ele geçirebilirsiniz.

Bütün yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı algılama biçimimi değiştiren o cümleyi nasıl söylediğimi, o cümlenin esrarengiz kaynağının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.

Bildiğim, polis arabasında giderken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söyleyebilen “birinin” benim içimde bir yerlerde saklı olduğu.

O “biri”, sanırım birçok sesten, gülüşten, satırdan, cümleden, acıdan oluştu.

Babamın kırk beş yıl önce polis arabasında giderken gülümsediğini görmesem, Kartaca elçisinin işkenceyle tehdit edildiğinde elini ateşe soktuğunu babamdan dinlemesem, Neron’un emriyle intihar etmek için sıcak su dolu küvette bileklerini keserken Seneca’nın çevresindeki dostlarını teselli ettiğini bilmesem, Saint-Just’ün daha 26 yaşındayken giyotine gitmeden bir gece önce son mektubunda “koşullar, sadece mezara girmemekte direnenler için zordur” diye yazdığını, Epiktetos’un “bedenlerimiz köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir” dediğini okumasam, Boethius’un en ünlü kitabını idam hücresinde yazdığını öğrenmemiş olsam o polis arabasında beni kuşatan gerçeklikten korkabilir, onunla alay edip parçalayacak gücü kendimde bulamaz, ciğerlerimden dudaklarıma kadar yükselen gizli bir kahkahayla o cümleyi söyleyemez, endişelenip sinebilirdim.

Ama o muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim “biri” konuştu ve bütün yaşananları değiştirmeyi becerdi.

Gerçek beni ele geçiremedi.

Ben gerçeği ele geçirdim.

Aydınlık caddelerden süratle giden polis arabasında rahat bir hareketle kucağımdaki çantayı yere bırakıp arkama yaslandım.

Emniyet Müdürlüğü’ne varınca araba çok geniş bir kapıdan binanın içine saptı, kıvrımlı bir yoldan aşağılara doğru inmeye başladı.

İndikçe ışık azalıyor, karanlık artıyordu.

Yolun bir dönemecinde araba durdu.

Arabadan çıktık.

Bir kapıdan yürüyerek çıktık.

Büyük bir meydanlığa gelmiştik.

“Yukarda” dolaşan insanların bilmediği, varlığından haberdar olmadığı, donmuş bir sülfür ormanına benzeyen kirli sarı duvarlarının içeri girenleri yeryüzünden koparttığı, taş, ter, rutubet kokan bir yeraltı dünyasıydı burası.

Çıplak lambaların tekdüze, çiğ ışığında herkes ölümün balmumu donukluğunu taşıyordu yüzünde.

Sivil polisler, dünyadan koparılmış canlıları karşılamak için bekliyorlardı.

İçerlere doğru bir koridor uzanıyordu.

Duvarların diplerine, bir deniz kazasında kaybolan talihsizlerin karaya vuran biçimsiz eşyalarını andıran çantalarla naylon torbalar yığılmıştı.

Polisler, pantalonumun belindeki ipi, ayakkabılarımın bağını, saatimi, kimliğimi aldılar.

Bir meyvenin çürümüş parçası, kurtlanmış sapı gibi bir hayatın içinden kesilip çıkarılan bu ışıksız derinlikte bizi de her hareketleri, her sözleriyle “yaşayanların” dünyasında ayırıyorlardı.

Bağcıkları çıkarılmış ayakkabılarımı sürüyerek, bir polisin peşinden koridorun içerlerine doğru yürüdüm.

Bir demir kapıyı açtı.

Ağır bir sıcağın insanı vahşi bir hayvanın pençesi gibi kavradığı daracık bir koridora girdik.

Koridorda, önlerinde kalın demir parmaklıkların bulunduğu hücreler sıralanmıştı.

İçleri tıklım tıklım insanla doluydu.

Yerlerde yatıyorlardı.

Uzamış sakalları, yorgun gözleri, çıplak ayakları, terli bedenleriyle sanki varlıklarını belirleyen sınırları eritmişler, kımıldayan kocaman etten bir kitleye dönüşmüşlerdi.

Merakla ve tedirginlikle bakıyorlardı.

Polis, beni bir hücreye sokup arkamdan kapıyı kilitledi.

Ben de diğerleri gibi ayakkabılarımı çıkarıp uzandım. İnsanla dolu o küçücük hücrede ayakta duracak yer yoktu.

Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.

Hücrenin önünde durup beni seyreden polise gülümsedim.

Dışarıdan bakıldığında, havası ve ışığı olmayan, derin parmaklıklı bir kafeste yatan beyaz sakallı, yaşlı bir Ahmet Hüsrev Altan’dım.

Ama bu, beni oraya kapatanların gerçeğiydi.

Ben bu gerçeği değiştirmiştim.

Kalbine silah doğrultulmuşken neşeyle kiraz yiyen teğmendim ben, “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya “canımı” diyen Borges’tim, Alesia’da surlar yaptıran Sezar’dım.

Çünkü ben sadece “gerginken” sigara içiyordum.

KAYNAK: http://platform24.org/yazarlar/3971/bir-cumle

Continue Reading

Forum

Adnan Binyazar – Kaz Dağı

AleviNet

Published

on

Dağlar, ırmaklar, ağaçlar üzerine kurgulanmış söylenceler, halkın anlatı yeteneğinin ürünüdür. Onların arasından Yaşar Kemal gibi uzun soluklu bir anlatıcı çıkmış, Ağrıdağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi gibi çağdaş iki söylence romanını yazınımıza armağan etmiştir.
Anlatma isteği öyle bir duygudur ki, üç beş evli köylerin bile, söylencesi ağızdan ağza dolaşır. Kaz Dağı söylenceleri bunların en eskilerinden biridir. Bu dağ, yalnızca bulutları delen doruğuyla değil, bağrından kopan su kaynaklarıyla, yemyeşil vadileriyle, uçları göğe tırmanan ağaçlarıyla, derinlerinde barındırdığı nice cevherle büyük destanlara konu olmuştur.

Dağ
Mehmet Başaran’ın da ana konusuydu Kaz Dağı:
“Bilge bir dağdır Kaz Dağı. Bir Anadolu güzeli doğa anıtı. Her dönemde kutsal sayılmış Tanrılar ocağı… Çocuk gözleri gibi temiz, yeni doğmuş taylar gibi kıpır kıpır sularla seslenir dünyaya… ‘Bol pınarlı İda’dır’ bir adı…”
Türkiye, doğudan batıya, kuzeyden güneye yüce dağlarıyla da tanınan bir ülkedir: Ağrı, Erciyes, Süphan, Cilo, Kaçkar, Hasan, Nemrut dağları, Uludağ…
Hangi birini sayayım? Her dağ, bir Kaz Dağı’dır.
Görkemi bile yeter bu dağların. Görenlerin yürekleri dağ gibi büyür. Esintisini soluyan, derdinden kurtulur. Vadilerinden şifalı sular fışkırır, içene hayat bağışlar.

Dağ kültürü
Dağ sözcüğüyle yaratılan şu atasözleri, dağla kucaklaşanların düşüncesinden doğmuştur. Düşünce yaratıcıları, çağlar boyunca başarılı olmuştur: Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur. Dağda bağın var, yüreğinde dağın var. Dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz. Çevremizi dağ sözcüğünü deyimleştirerek adlandırdığımız da olur: Dağ bayır / kent dışı inişli çıkışlı yer, dağ eteği / dağ yamacının en alt kesimi, dağlar kadar / aşırı ölçüde büyük, dağ taş / kent dışındaki her yer, dağ gibi / iri, güçlü, yiğit…
Doğada oluşan yağmurlar, karlar, fırtınalar dağla kucaklaştıktan sonra iner toprağa.
Kültürü dağ kavramıyla pekişen halkımız, yabancıların Kaz Dağı’nın içini boşalttığını duyunca; yaşlısı genciyle, kadını erkeğiyle, kucağında bebeğiyle, aydını sanatçısıyla, taşı toprağıyla, ağacı çalısıyla, kartalı şahiniyle, börtü böceğiyle bir anda başı dumanlı koca bir Kaz Dağı oldu, Kurtuluş Savaşımızda gösterdiği insanüstü dayanışmayla onu delik deşik edenleri topraklarımızda barındırmadı.

Dağlara sahip çıkanlar
İşe ağaç katliamıyla başladı Kaz Dağı’nda cevher arayıcıları. Bütün ülkelerin konser salonlarında yeri olan Fazıl Say, neden piyanosunu sırtlayıp dağlara çıktı?
İşte yanıtı: “Bu gezegende insanlar olarak; bitkiler, hayvanlar, hep beraber gelecek için bir şey bırakmak istiyorsak onu korumak zorundayız. Onur duydum Türk halkıyla. Onlar hepimizi yönlendirdiler. Yalnız bırakmamalıyız, yaşatmaktan yana olmalıyız onları.”
Sanatçıların yüreği ortak çarpar. Dağların etekleri genellikle ağaçlıdır. Portekizli yazar José Saramago Küçük Anılar (Kırmızı Kedi Yayınları) adlı kitabında, Avrupa topluluğunun, yerinden sökülen her zeytin ağacı için, çoğunluğu büyük toprak sahiplerine prim ödendiğini belirterek, nerdeyse üç yüzyıllık zeytin ağaçlarının söküldükten sonra yerini nelerin aldığını şöyle betimliyor:
“O gizemli zeytin ağaçlarının yerinde, küfler ve yosunlarla kaplı, kertenkelelerin gizlendiği oyuklarla delik deşik olmuş o büklüm büklüm gövdelerin yerinde siyah zeytinlerle ve kuşlarla yüklü dallardan oluşan o gölgeliklerin yerinde, (…) tekdüze mısır tarlaları…”
Bilinçle karşı çıkılmasaydı ileride Kaz Dağı’nın adı “Kel Dağ” olurdu…

Tümü Adnan Binyazar – Son yazıları Kaz Dağı 6 Eylül 2019 Cum Kültürel kurumlaşma 30 Ağustos 2019 Cum Sima’nın çocuk kitapları 23 Ağustos 2019 Cum Okumadıklarınız Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız. Devlet hastanesinde, hastaya cinsel taciz Zimbabve eski Devlet Başkanı Robert Mugabe 95 yaşında hayatını kaybetti Lübnan’ın Ankara Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı Samsun Valiliği’nden “sel” açıklaması

  

CUMHURİYET
Continue Reading

Forum

Konuşsana be adam…

AleviNet

Published

on

HAYKO BAĞDAT

Davutoğlu “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Neden mi? Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman eminim en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır” dedi.

Evet, öyle dedi. Ülkeyi yönettiği veya yönettiğini zannettiği kısa bir dönem hakkında (iki yazı önce “itirafçı ol” diye çağrıda bulunduğum) Davutoğlu pat diye bunları söyledi.

Peki, kime söyledi? Kendisini “teröre yakın olmak” ile suçlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a söyledi…

Yani ne dedi?

Erdoğan’a, üstüne gitmeye ve kendisini tehdit etmeye devam etmesi halinde, şimdilik iki seçim arasında olanları kastederek “terör konusunda konuşursam sokağa çıkamazsın” dedi…

Peki, ne oldu o süreçte Davutoğlu konuşsana…

Erdoğan seni daha fazla sıkıştırmazsa, cılız siyasi varlığına bir süre daha yol verirse susacaksın yani öyle mi?

Ağzından çıkan bu cümleyi bizlerin unutmasını bekleyeceksin yani?

Türkiye halkının gözüne bakarak sarf ettiğin “iki seçim arası ülkenizi yönetenler terör eylemlerine karıştı” mealindeki cümleni tamamla Davutoğlu.

Hangi terör olayları bunlar?

20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta, Kobani’deki çocuklara oyuncak taşıyan gençlere yönelik IŞİD tarafından canlı bomba saldırısı düzenlendi. 34 kişi yaşamını yitirdi. Polis, bombanın hemen ardından yerdeki yaralıların üzerine gaz kapsülü attı. Can çekişen gencecik çocukları gaza boğdu.

Bu eylemde Erdoğan’ın ne etkisi var hadi söyle…

34 çocuğumuz niye paramparça edildi anlat…

22 Temmuz’da Ceylanpınar’da görevli iki polis, yaşadıkları evde, başlarından vurularak öldürüldü. PKK, eylemi önce üstlendi, daha sonra ilgisi olmadığını açıkladı. Çözüm süreci bitirildi.

Bu polisler, tam da AKP’nin savaşa ihtiyaç duyduğu bir süreçte niye öldürüldü? Bize anlattığınız gibi PKK mi vurdu onları? Hemen arkasından Kandil’e hava saldırısı başlatılarak ne amaçlandı? İki gün önce “barış için kefenlerle çıktık bu yola, baldıran zehri içtik” diyenler niye dağı taşı vurmaya başladılar aniden?

Konuş Davutoğlu; 8 Eylül 2015’de ülke genelindeki HDP binalarına yönelik saldırıları kim organize etti? Bu dönemde, HDP Genel Merkezi bile saldırı altındayken “anketlerde yükseliyoruz” açıklamasını niye yaptın? HDP yakılırken senin oyun niye yükselmeye başladı? HDP’yi kim yaktı?

Anlat be adam; 10 Ekim’de Ankara’daki barış mitingine IŞİD’li iki canlı bombayı kim yolladı? Ya da onlara kim yol verdi?  Dediğin gibi IŞİD, PKK ve DHKP-C kokteyl örgüt halinde eylem mi düzenledi yani? Cumhuriyet tarihinin en vahşi saldırısı esnasında başbakandın sen. Saldırıda 102 kişi yaşamını yitirdi.

Anlat, Erdoğan’ı “gerçekleri açıklamak” ile tehdit ettiğin mevzuda bu 102 kişinin hakkı var mı? Yönettiğin devlet, bu canlara kast etti mi?

Saldırıdan 10 gün sonra, 20 Ekim’de, 1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetleri hatırlatarak “AK Parti giderse beyaz Toroslar gelir” derken bunu mu anlatıyordun bizlere? Beyaz Toroslu kimseyi hiç gördün mü Davutoğlu? Onlarla ortaklık yaptın mı?

Sizler bu ülkeyi yönetirken hangi terör yöntemlerine ihtiyaç duydunuz, kaç vatandaş öldü bu yüzden, hangi örgütleri taşeron olarak kullandınız, kendi vatandaşlarınızı öldürmesi karşılığında bu örgütlere ne vaat ettiniz, devlette, bürokraside, sivil toplumda hangi teröristleri kadroya aldınız anlat.

Erdoğan gibi bir lideri “sokağa çıkamaz” hale getirecek hangi bilgilerin var, nelere tanıksın, nelere suç ortağı oldun…

Erdoğan’ı sokağa çıkamaz hale getir, hadi…

Konuşsana be adam, henüz konuşabilirken bu halka gerçekleri anlatsana…

Buraya kadar söylediklerini biz de biliyorduk. Bilmediklerimizi ispat ile koysana meydana. İki seçim arası yakınları katledilmiş yüzlerce aile dinliyor seni. Onlara çocuklarının niye öldüğünü, kimin öldürdüğünü söylemeye mecbursun artık.

Konuşsana be adam…

Senin bildiğin Erdoğan’ı anlatsana bu halka…

Not: Garo Paylan (HDP Diyarbakır Milletvekili), Markar Esayan isimli Ermeni korucusu bir tetikçi tarafından hedef gösterildi. Latin Amerika’ya resmi bir ziyaret için giden, içinde Paylan’ın da olduğu parlamenter heyet için “Türkiye’ye dış müdahale istediler” dedi. Yani Markar’a göre, Garo ve arkadaşları, Arjantin ve Uruguay ordusunu ülkemize saldırmaya ikna etmeye çalıştı. Markar Esayan’ın bu iftirası ve ihbarı için tek bir sözüm var. Türk Devleti, iç siyaset, milletvekili kalma çabası vs. vs.  Bütün bunlar bir durumdur Markar. Fakat sana Ermenice bir şey söyleyeceğim ki bizlerin durumunun farklı olduğunu anlayasın.

“Yete Garo’in amenapokır vınas mı das, çes gırnar hantart abril asge verç. Hayerı kezi pınav çen mornar. Yes al nuynbes…”

Hadi bunu tercüme et de git beni de ihbar et…

kaynak: https://ahvalnews.com/tr/siyaset/konussana-be-adam

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI