Connect with us

.

Mehmet Yüksel

Seçim mi, kader mi?

MEHMET YÜKSEL

Published

on

Siyasetle ilgili görüş bildirmek, yazı yazmak oldu bitti sıkıntılı bir iştir. Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilirsiniz. Başınıza durduk yerde bir sürü iş alırsınız. Kendinizi suçlanma, küfür kıyamet, hakaret dolu bir tartışmanın göbeğinde bulmanız işten bile değildir. İnanmayan sosyal medyada süren paylaşım ve tartışmalara bakabilir.

Ama yine de bazı şeyleri söyleme zorunluluğu var. Türkiye’nin (ve dolayısıyla Türkiyeli olarak bizlerin) kaderini belirleyecek seçimlere sayılı günler kaldı.

Şu anda ülke freni patlamış ve hızla karanlık bir tünele doğru yol alan bir kamyon görünümünde. İyi kötü aklı başında olan herkes bu seçimin “tünelden önceki son çıkış” olduğu konusunda hemfikir. Ancak bu hemfikir olma durumu ortak bir çözüm için işbirliği ve güç birliği yapma noktasına bir türlü gelemiyor. Ya da en azından şu ana kadarki seçimlerde ve son duruma baktığımızda bunun henüz mümkün olamadığını söyleyebiliriz.

Tayyip Erdoğan MHP ile kurduğu Cumhur İttifakı ile partilerin ittifak halinde seçime katılmalarının ve böylece %10 barajına takılmadan Meclise girebilmelerinin önünü açtı. Muhalefet için bir avantaj yakalanmış oldu. Muhalefet de ittifaklar kurdu ancak bu noktada klasik hastalıklar nüksetti.

CHP içindeki ulusalcı ve “anti Kürt” eğilimler ile Kürtler arasındaki “koyu Kürtler ve anti Kemalistler” siyaseten de olsa uzlaşı dilini bir türlü yakalayamıyor. Bunun yanı sıra Kürtler içerisinde de durum kısmen sıkıntılı görünüyor. HDP karşıtı çizgiler ile CHP ve Türk siyasetine mesafeli olanlar yeri geldiğinde oy kullanmamak ve seçimi boykot etmek gerektiğini dile getiriyorlar. Herkes kendini arzın merkezine koyup, bulunduğu noktadan taviz vermemekte ısrar etmeye devam ediyor görünüyor.

İttifaklar, ortaklıklar ve uzlaşının karşılıklı tavizler ve birbirine yaklaştıran adımlar üzerinden kurulabileceğinin bilinmesine rağmen, uzun süren bocalamadan sonra iyi kötü CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’den oluşan Millet İttifakı kurulabildi.
Burada hemen belirtelim ki HDP’nin bu ittifaka dahil edilmemesi, her ne kadar bir duygu kırıklığına yol açmış olsa da sonuçta hayırlı olmuştur. Görünen o ki HDP’nin baraj sorunu yok ve HDP olduğu durumda diğer partilerin ittifakı mümkün olamayacaktı. Her neyse, sonuç itibariyle bir nebze de olsa umut vaat eden bir seçim sürecine girdik. Artık bundan sonra yapılması gerekenleri konuşmak lazım. Çünkü iktidar partisi ve ortağı her türlü hukuksuzluğu ve adaletsizliği yapmaktan çekinmiyor ve seçimlerin sonuçlarına dair yapabilecekleri konusunda haklı endişelerimiz var.

İlk yapılması zorunlu olan şey, muhalefet cephesinden herkesin mutlaka oy kullanması ve partilerin de oy ve sandıklara sahip çıkması gerekliliği. Böylece iktidarın hukuksuz gasp ve hak ihlallerinin kısmen de olsa önüne geçilmesi, HDP’nin baraj altında bırakılmasının engellenmesi sağlanabilir.

Şimdi asıl söylemek istediğimize gelelim. Kürt meselesi ve onun son kırk yılda yaşanan savaş ve çatışmalı süreci Türkiye toplumunun huzur ve refahı ile demokrasisinin önündeki en büyük engel. Günümüzde geldiği (ya da getirildiği) son durumda ise, bir an önce aklı selim bir çözüm sağlanamazsa bir iç savaş ve bölünme tehlikesi kaçınılmaz görünüyor. Halklar bu zemin üzerinden ve ek olarak mezhep-inanç farklılıklarından karşı karşıya getirilip bir birileriyle -tabiri caizse- düşmanlaştırıldıklarından ötürü bu tehlikenin artık çok güçlü bir maddi temeli de var. Burada İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti ve seçmenlerini konumuz dışı tutarsak, Türk Kürt, Alevi Sünni sol-sosyal demokrat seçmenin mutlak birlikteliğinin şart olduğunu belirtmek zorundayız. Takım taraftarlığı gibi parti taraftarlığından ziyade ortak kurtuluş, hukuk ve demokrasi taraftarlığında buluşabilme ferasetini göstermek zorundayız. Aksi taktirde su alan bu geminin batmasından sonra kimin haklı ya da haksız olduğu konusunun bir anlamı kalmamış olacak.

Son söz olarak gönül verdiğimiz partilerin gerek kendi içlerinde, gerekse de birbirlerine yönelik sürdürdüğü tartışmalar demokrasi kriterleri açısından önemlidir. Kavga, hakaret ve güç kaybettiren anlamsız iç çekişmeler olmadığı müddetçe siyaset kurumunun daha iyiye gitmesi açısından desteklenmelidir de. Ancak son yıllarda büyük oranda aynı kitleye (özellikle Kürt Aleviler) dayanan CHP ile HDP’nin hem birbirlerine yönelik, hem de kendi içlerinde yaşadığı tartışmalar endişeleri artırıyor. CHP tabanının HDP’yi etnik ve dini söylem üzerinden, HDP’nin de CHP’yi ulusalcılık ve sağcılık üzerinden vurmaktan vaz geçmemesi bu alanlardaki fay hatlarını güçlendirdiği gibi iktidarın da ekmeğine yağ sürüyor. Unutmamalıyız ki insanca ve hakça bir yaşam arzulayan kesimlerin büyük bir çoğunluğu bu iki partiyi destekliyor. Birbirimize dair olumlu eleştiri ve katkıları sürdürüp, ülkeyi sürüklendiği karanlıktan kurtarmak gibi elzem bir görevle karşı karşıyayız. Aksi taktirde “memleket” diyebileceğimiz ve dönebileceğimiz bir yerimiz kalmayacak.

Buna göre mevcut parti ve cumhurbaşkanı adaylarına baktığımızda Muharrem İnce ve Selahattin Demirtaş dışında umut bağlayıp destekleyebileceğimiz bir başka aday yok. Her iki partinin seçmeninin mutlaka ikinci turu hedeflemesi, ikinci turda da birbirine sahip çıkması zorunlu görünmektedir. Son günlerde her iki parti yetkililerinden buna vurgu yapan söylemler işitmek bu konudaki ümitlerimiz artırıyor.

25 Haziran sabahı umut dolu, güneşli ve neşeli bir güne uyanmak dileğiyle.
Aşk ile…

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Yüksel

26. yılında Sivas Katliamı

MEHMET YÜKSEL

Published

on

Sivas. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren var olan yerleşim birimi ve şehir merkezi. En eski dünya medeniyetlerinden beri kurulmuş, sonraları Medler, Persler, Hititler, Asurlar, Romalılar, Selçuklular, Osmanlılar’ın hüküm sürdüğü coğrafya.

Bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış, çeşitli devlet ve imparatorluğun önemli merkezlerinden olmuş, kervanların, ticari ve askeri yolların önemli bir kavşağı ve geçiş güzergahı konumunda bulunmuş bir şehir.

Tarih boyunca farklı kültürlerin, dillerin ve inançların buluşup kaynaştığı, bir arada yaşadığı, devlet adamları, din adamları ve ozanlar yetiştiren bir medeniyet beşiği.

Ancak günümüzde, 20. yüzyılı bitirip 21. yüzyıla girerken tüm dünyanın gözü önünde aydınları, sanatçıları ve Alevileri yakan, katleden bir coğrafyanın ve halkın adı, bir katliamın adresi olan bir kent.

Sivas’ta, tarihler 2 Temmuz 1993’ü gösterdiğinde, haftalar öncesinden hazırlıkları başlayan, cumhuriyet tarihinin en önemli katliamlarından birinin planı devreye sokularak uygulandı. Yıllardan beri Pir Sultan Abdal’ın doğduğu Banaz köyünde düzenlenen Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri, Sivas Valisi Ahmet Karabilgin’in davetiyle o yıl şehir merkezine alınmıştı.

1990’lı yıllar Türkiye tarihi açısından önemli ve devletin içinde yer aldığı ya da bizzat düzenlediği “faili meçhul” eylemler bakımından karanlık yıllardı. Kürt Özgürlük hareketine karşı Olağanüstü Hal uygulaması ve Jitem, Hizbul Kontra vb askeri ve dini katil şebekeleriyle halk üzerinde bir korku ve tedhiş atmosferi yaratılıyordu.

1993 yılı olaylarına bakılıdığında bile yaşanan karanlık tablo hakkında fikir sahibi olmak mümkündü. 93’ün Ocak ayında gazeteci yazar Uğur Mumcu arabasına konulan bir bombayla suikaste kurban gitti. Aynı yılın Nisan ayında Cumhurbaşkanı Turgut Özal “şüpheli bir kalp kriziyle” öldü ve yerine Mayıs ayında Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı seçildi. Süleyman Demirel’den boşalan Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanlığı koltuğuna ise sonraki yıllarda adı devletin derin yapılanmasıyla girdiği aleni ilişkiyle ve faili meçhul cinayetleri savunmakla anılan Tansu Çiller oturdu ve Haziran ayında Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) Genel Başkanı Erdal İnönü ile birlikte koalisyon hükümeti kurarak, yeni Başbakan oldu.

Doğu’da her gün köy yakma ve boşaltmaların, aydınlatılamayan karanlık cinayetlerin haberlerinin geldiği bir siyasi atmosferde düzenlenen etkinliklerin onur konuğu olarak, yazar Aziz Nesin davet edilmişti. Aziz Nesin, aynı yılın Mayıs ayında Salman Rüşdi’nin yazdığı ve İslam dünyasında peygambere ve İslam’a hakaret ettiği gerekçesiyle yasaklanan “Şeytan Ayetleri” isimli kitabı, düşünce özgürlüğü adına Aydınlık Gazetesi’nde yayınlamaya başlamıştı. Bu durum yurt genelinde radikal İslami çevreler tarafından yoğun şekilde protesto ediliyordu.

Şenliklerin başladığı gün olan 1 Temmuz’daki panele baş konuk olarak katılan Nesin, Vali Karabilgin’in de bulunduğu panelde uzun bir konuşma yaptı. Şenliklerin başlaması öncesinde ve konuşma esnasında Sivas sokaklarında radikal dinciler tarafından “Müslüman Kamuoyuna” başlıklı bir bildiri dağıtılmaya başlanmıştı ve bildiride “Gün, küfürlerin hesabının sorulma günüdür” ifadeleri yer alıyor, halk cihada çağırılıyordu.

Ertesi gün, yani 2 Temmuz Cuma günü sabahı, Huruciye Medresesi’nde şenliğe katılan yazar ve çizerlerin imza ve söyleşileriyle program devam ediyordu. Ancak o gün yayınlanan Hakikat Gazetesi başta olmak üzere, yerel gazetelerin tamamında şenlikleri ve Aziz Nesin’i protesto eden ve halkı kışkırtan haber ve ifadelerin yanı sıra, geneli önceki gün dağıtılan bildiriyi aynen yayınlamışlardı.

İmza etkinliği sırasında Aziz Nesin’le röportaj yapmak isteyen İhlas Haber Ajansı muhabiri ve dinlemeye gelen radikal İslamcılar, ortamın gerginliğini artıran söylemlere başvurunca, Aziz Nesin korumaları tarafından gelenlerin konakladıkları Madımak Oteli’ne götürüldü.

Öğle ezanı bu gergin atmosferde başlarken, bu esnada Can Şenliği Oyuncuları davul çalarak oynayacakları sokak gösterisi için duyuruya başladılar. Bunu fırsat bilen provokatörler “Ezan-ı Muhammedi okunurken davul çalınıyor. Ezanın sesi bastırılmaya çalışılıyor” diyerek namaza giden halkı kışkırtıyordu.

Namaz bitiminde Paşa, Meydan ve Ulucami’den dağılan sayısı binin üzerinde kalabalık Hükümet Konağı’na “Sivas Aziz’e mezar olacak…!” sloganlarıyla yürüyüşe geçti. Valiliğin önüne gelen sayısı daha da artan kalabalık, burada doğrudan şenliğe izin veren Vali’yi hedef alarak, “Vali istifa” sloganı atmaya başladı. Polisin barikatı sonucu Valiliğe ulaşamayan güruh, yeni katılımlarla birlikte etkinliklerin sürdüğü Kültür Merkezi’ne hareket etti ve Kültür Merkezi’ni taşlamaya başladı.

Kültür Merkezi’nin önündeki kitap standları dağıtılıp, kitaplar parçalanarak orada bulunanlar darp edilmeye başlandı. İçeride devam etmekte olan Arif Sağ konserinde bulunan kitlenin de dışarıya çıkarak barikat kurması ve kendini savunması sonucu saldırganlar ilk etapta emellerine ulaşamadı.

Bu arada saatler ilerliyordu ve emniyetin yetersizliği ve gelen polislerin de olaylara müdahale etmek yerine izlemekle yetinmesi sonucu, emniyetin ve Vali’nin askere ve İçişleri Bakanlığı’na yaptıkları destek çağrısı da gerekli karşılığı bir türlü bulmadı. Vali ile görüşen dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, ardından Refah Partili Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu ile de görüşüyor ve Karamollaoğlu’ndan olayların abartıldığı ölçüde olmadığı, masum Müslümanların bağırıp dağılacakları ve paniğe ya da dışardan bir desteğe gerek olmadığı bilgisi alarak rahat davranıyordu.

Polisin genellikle seyirci kaldığı ve engellemeye çalışmadığı saldırganların sayıları üç bini aşınca, sayıları 30 kadar olan bir grup asker geliyor, fakat onlar da uzaktan izlemekle yetiniyordu. Bu esnada saat 15:30’dan sonra şenlikler dolayısıyla yeni dikilen “Ozanlar Anıtı” saldırganlar tarafından saldırıya uğrayıp tahrip edildi. Belediye Başkanı Karamollaoğlu, istek üzerine Kültür Merkezi önündeki kalabalığı bir konuşma yaparak, protestonun amacına ulaştığını, tepkinin gösterildiğini, daha fazla devam etmenin Sivas’a zarar vereceğini ve dağılınması gerektiğini belirtti.

Saat 16:00 gibi dağılma emaresi gösteren kalabalık, birilerinin devreye girip engel olması ve yönlendirmesi sonucu, Madımak Oteli’nin önüne hareket etmeye başladı. Saldırgan kalabalık, kimisi ellerinde benzin bidonlarıyla yol boyunca ve otelin önünde “İslam’a uzanan eller kırılsın…!”, “Şeytan Aziz…!”, “Müslüman Türkiye…!”, “Kahrolsun laiklik…!”, “Şeriat isteriz…!” sloganları attı.

Saat 17 civarında saldırganların sayısı 5 bini bulmuştu ve oteli tamamen kuşatıp, taşlamaya başladılar. İçeride mahsur kalanlar taşlardan ve olası saldırılardan korunmak maksadıyla içerilere ve merdiven boşluklarına sığınarak, bir yandan da Ankara’da yetkililerle telefon trafiği yaşıyorlardı. Aziz Nesin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile görüşerek durumu anlatıyor ve yardım istiyordu. Aynı saatlerde Vali Ahmet Karabilgin de Başbakan Tansu Çiller ile görüşerek yardım ve kurtarılma sözü alıyordu.

Bu arada dışarıdaki kalabalık saat 18:00 itibariyle sayıca 15 bini geçmiş, az sayıdaki jandarma ve polis iyice yetersiz kalmıştı. Vali’nin isteği üzerine Karamollaoğlu ve Büyük Birlik Partisi yetkilileri bir konuşma daha yaptılar. Ancak kimi tanıkların ifadesine göre Karamollaoğlu burada yaptığı konuşmaya “Müslüman kardeşlerim, gazanız mübarek olsun” diye başlamış ve bu konuşma yatıştırıcı olmak yerine daha da ateşleyici olmuştu. Karamollaoğlu ayrıca şenliklerin iptal edildiğini, heykelin kaldırılacağını, gelenlerin geri gönderileceğini söylüyor ve kalabalık daha da coşuyordu.

Ardından “Ozanlar Anıtı” ismi verilen heykel yerinden sökülüp meydana sürüklenerek parçalandı. Saat 19:00’da otelin girişine giren ve ilk kata tırmanan saldırganlar eşyaları yağmalayıp aşağıya atmaya başladı. Bu esnada 30-40 kişilik bir jandarma grubu meydana girerek otelin önüne hareket etmeye çalıştı. Ancak kalabalık “Asker Bosna’ya…!” sloganıyla önlerini keserek, “Allahsıza asker siper olamaz…!” sloganı atarak gitmelerine engel olunca, bir albay göstericilerle bir kaç dakika görüştü ve ardından geri çekildi.

Askerlerin geri çekildiği esnada slogan “En büyük asker bizim asker…!” oldu ve otelin önündeki araçlar ateşe verildi. Bu arada kameralardan bütün dünyaya “Yak lan, yak yak..!”, “Bu senin ateşin Allahım! İçeriye gönder…!”, “Cehennem ateşi işte…!” bağırışları eşliğinde görüntü yayını yapılırken, fonda “Müslüman Türkiye…!” sloganı yankılanıyordu.

Saatler 20:00’yi gösterdiğinde yangın otelin iç taraflarına iyice sirayet ederek hızla yayıldı. 10 dakikada her şey olup bitti ve içeriden gelen çığlıklar 3-5 dakika içinde kesildi. Aynı dakikalarda, emniyet ve askeri birimler gibi gönülsüz davranan itfaiyenin bir aracı yangına müdahale için gelirken, kalabalık tarafından engellenerek hortumları kesiliyordu.

İçeride mahsur kalıp henüz hayatta olanlar yukarılara tırmanıp, buldukları bir camdan yandaki binaya açılan hava boşluğuna atladılar. Ancak atladıkları boşluktan gitmeye çalıştıkları yer, Büyük Birlik Partisi’nin İlçe Merkezi’ydi ve gelenler partililer tarafından ağır hakaretlere maruz kalarak, sopalarla darp edilip geri dönmeye zorlanıyorlardı. Bir süre sonra İlçe Başkan Yardımcısı olduğu belirtilen yaşça daha büyük bir kişi partilileri sakinleştirerek, gelenleri bina içine alıp kurtulmalarını sağladı.

Aziz Nesin ve yazar Lütfi Kaleli ise henüz içeride mahsurlardı ve duman ve ısıdan bitap halde, can havliyle buldukları bir camdan aşağıya “imdat” çığlıkları atarak seslerini duyurmayı başardılar. Onlara yönelen bir itfaiye merdiveni ile inerken, kendilerine doğru gelen itfaiye erleri ve Refah Partili Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak Aziz Nesin’i tanıdı. Cafer Erçakmak’ın “Kurtarmayın. Esas öldürülecek hayvan burada!” demesi üzerine Aziz Nesin bir itfaiye eri tarafından aşağıya atıldı ve linç girişimine maruz kaldı.

Orada bulunan bir polis memuru kalabalığın elinden Nesin’i alarak polis arabasıyla hastaneye götürdü. Bunun üzerine saldırganlar, Aziz Nesin’i ellerinden kaçırmanın da verdiği öfkeyle Vilayet’e yönelerek Valilik binasını taşlamaya başladı.

İçerde Vali Karabilgin ile birlikte bir kaç personelin bulunduğu binanın camları kırılıp binaya girileceği sırada, saat 20:40 sularında Jandarma Alayı’ndan 18 kişilik bir tim gelerek Valiliğin emniyetini sağladı.

Saat 21:00’den itibaren sokağa çıkma yasağı kondu ve acı tablo ancak o zaman anşılabildi. İkisi saldırgan, ikisi de otel görevlisi olmak üzere toplam 36 ölü, 4’ü ağır 60 yaralı. Yaralılardan şair Metin Altıok’un da sonradan hayatını kaybetmesiyle ölü sayısı 37’ye yükseldi.

Gelen konuk, sanatçı ve aydınlardan ölen 33 kişinin en yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en genci ise folklor gösterisi için Sivas’a giden 12 yaşındaki Koray Kaya’ydı.

Hollanda vatandaşı Carina Cuanna Thedora Thuys katliamın tek yabancı kurbanıydı.

Sivas Katliamı Davası 1993 Ekim ayında başladı. Yaşananlardan bir gün sonra 35 kişi gözaltına alındı. Daha sonra gözaltına alınanların sayısı 190’a çıktı. Gözaltına alınan 190 kişiden 124’ü hakkında “laik anayasal düzeni değiştirip din devleti kurmaya kalkışma” suçlamasıyla dava açıldı, geri kalanlar serbest bırakıldı.

Kamuoyunda Sivas Davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde 21 Ekim 1993 günü yapıldı. Mahkemeye sunulan iddianamede olayların nedeni, “şenliklere katılanlar” olarak gösterildi, Aziz Nesin’in varlığı “eylemin hazırlayıcı sebepleri” arasında sayıldı.26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı verildi.

Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize gittiler. Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozdu. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlattı.

28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 maddesine göre idama ve 14 sanık 15 yıla kadar değişen hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onadı, 33 idam cezasını ise usul noksanlıkları nedeniyle bozdu. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda, uzun süren ve defalarca bozulan dava süreci 2001 Temmuz ayında sonuçlandı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin onadığı karar uyarınca, Cumhuriyete karşı örgütlü kalkışma girişiminde bulunan sanıklardan 33’ü idam cezası aldı; dördü 20 yıl, biri 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2002 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla, idam cezası hükümlülerinin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrildi.

Geçen bu zaman zarfı içerisinde sanık sayısı tahliyelerle 33’e düştü. Olayın kilit ismi olarak nitelendirilen, dönemin Sivas Belediye Meclisi üyesi Cafer Erçakmak ve Yargıtay’ın 1997’deki bozma kararından sonra firar eden 8 sanık ise halen yakalanamamıştır. Davanın firari olan 5 sanık ile ilgili kısmı, 13 Mart 2012 tarihinde zaman aşımından düşürüldü.

Süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Katliamı Davası 20 yılın ardından 13 Mart 2012’de mahkemenin davayı zaman aşımı nedeniyle düşürmesiyle kapandı.

Aralarında katliamda yakınlarını kaybedenlerin aileleri başta olmak üzere, sivil toplum kuruluşları ve partiler “insanlık suçlarında zaman aşımının kaldırılmasını” talep etti ancak talepleri bir karşılık bulmadı.

Mahkeme Başkanı, “İnsanlık suçunda zaman aşımı olmaz ama bu suçu işleyenler kamu görevlisi değil sivil oldukları için davanın düşmesine karar verilmiştir” dedi. Karar üzerine dönemin başbakanı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun.” ifadelerini kullandı.

Katliamın hemen ardından devlet ve hükümet yetkililerinin yaptıkları ve kamuoyunda uzun zaman tartışılan açıklamalar, devletin olaya nasıl baktığının bir göstergesi oldu.

Başbakan Tansu Çiller’in Madımak Oteli’nde yaşananların ardından söylediği “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir.” sözleri uzun süre konuşuldu.

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır.”
Demirel “Polisle halkı karşı karşıya getirmeyin” dedi.

Anamuhalefet partisi ANAP lideri Mesut Yılmaz ise, “Abartmaya gerek yok. Bu kadar kişi bir futbol maçında da ölebilirdi.” ifadelerini kullandı.

Dönemin İçişleri Bakanı olup katliam yaşanırken müdahale için bir şey yapmayan Mehmet Gazioğlu da “Otelin, otel sahibi tarafından kundaklandığını” söyleyebilmiştir.

Sanıkların avukatlığını üstlenenler arasında olan Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan, bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Saldırganları savunan geniş avukat listesinde çok sayıda Refah Parti üyesi ve yöneticisi olması eleştiri konusu oldu. Bu avukatlar ilerleyen yıllarda AKP ve Saadet Partisi’ne katıldılar ve içlerinden milletvekili, bakan ve üst yönetim görevlerine yükselenler oldu.

Devlet yetkilileri hala aradan geçen 26 yılda gerçeklerle yüzleşmek yerine, anma, yas ve hak arama mücadelesi için kente gelenleri suçlayıcı bir dil kullanarak olayın üstünü örtmeye çalışmaktadırlar. Failleri koruyan devlet, mevcut Sivas Valisi’nin ağzından geçen yıl yapılan anma için kente gelenlere yönelik, “Hükümet aleyhine slogan atılırsa müdahale ederiz!..” diyebilmektedir.

Sivas Katliamı da cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan Ortaca, Elbistan, Hekimkhan, Kırıkhan, Malatya, Sivas Ali Baba, Maraş, Çorum ve benzer dramlar gibi, devletin, yöneticilerin olaylar esnasında ve sonrasındaki tutumları ile yargı süreçlerine bakıldığında, en büyük failin devlet ya da devlet içindeki yapılar olduğunu gözler önüne sermektedir.

Olaylar çok önceden planlanıyor ve halkı galeyana getirmek için dini duygular “din elden gidiyor”, “Aleviler / solcular camilere saldırıyor” gibi söylemlerle kışkırtılıyor.

Emniyet güçleri olayları bastırmak yerine taraf olarak saldırganlardan yana tutum alıp onlara yardımcı oluyor. Gerçek failler ya yakalanmıyor, ya da yakalansa bile düzgün yargılanması engelleniyor. Sonuçlar mağdurların üzerine yıkılarak onlar suçlanıyor.

Olaylarda önceden kente çok sayıda yabancı, bilinmedik insan getiriliyor ve bunlar olaylardan sonra ortadan kayboluyor.

Sivas ve benzeri tüm insanlık katliamlarının acısı yüreklerde yanmaya devam ederken, mağdurların ve kurban yakınlarının dediği gibi: Biz bitti demedikçe bu dava bitmez!..

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Hak Lokması: Aşure

MEHMET YÜKSEL

Published

on

Dün 12 İmam Orucu’nun son günüydü ve 12 İmam Çorbası / Şirin Çorba / Aşure Çorbası -ne derseniz deyin- pişirme ve orucu / yası sona erdirme günü. Kızılbaş – Alevi canlar evlerinde sabahtan bu aşı pişirip, oruçlarını öğlen bununla açarlar. Sabah erken ilk olarak Dede evinde kaynatılan aşure, gelen canlara lokma olarak verilir, daha sonra bir aya yakın dönem süresince de canlar evlerinde çorbalarını kaynatırlar.

Aşure, birbirinden farklı renk, koku ve tatta birçok malzemenin, yiyeceğin bir araya getirilerek CEM olması, SEVGİ kazanında, MUHABBET kepçesiyle harmanlanması ve İNANÇ ateşinde PİŞMESİ sonucu hazırlanan “HAKK LOKMASI”dır.

Bu sözden hareketle Aşure bir Cem olmanın, bir araya kendi güzellikleriyle gelebilmenin, hemhal olabilmenin ve muhabbet edebilmenin ve sonunda daha güzel bir tada dönüşebilemenin timsali olarak Aleviliğin de tarifi sayılabilir. Alevilik te bir Mecliste herkesin kendi “Kelamı” ve “Kemali”yle bir araya gelerek, “Marifet” dahilinde sözünü ve güzelliğini paylaştığı ve oradan daha güzel ve hoş ayrıldığı bir cemiyet olma halidir.

Bu muhabbet ve “İrfan Meclisleri”nde canlar bir araya geldiklerinde, güzellikleri ve hoşlukları paylaştıkları gibi, edep ve erkan dahilinde biribirleri hakkındaki varsa şikayet ve dilekerini de dile getirirler. Amaç kimseyi hefef alarak yıkmak değil, daha iyi bir toplum yaşamı ve ahlakı konusunda hatalarla yüzleşmek, farkına varmak, eleştiri-özeleştiri kanalıyla toplumsal dirlik ve düzeni yine birlikte ve uyumla, hoşça sürdürmektir.

Ancak son bir yıla yakın bir süredir mensubu olduğum Sinemilli Ocağı Kantarma dedelerinin, yazarların, taliplerin ve kurumların içine dahil olduğu bir tartışmalı dönem yaşadık. Başından beri ifade ettiğim gibi bu “Aile ve Ocak içi” meseleyi her hangi başka bir yer ve ortamda konuşmayacağımı, kendi aramızda görüşeceğimizi ifade ettim, ediyorum. Buna rağmen tartışmalar, karşılıklı suçlamalar, hakaret ve iftiraların her yerde yaşandığı bir süreç geçirdik.

İlk günden beri olayın içine kendini dahil ederek büyümesine ve hadli hadsiz herkesin konuşmasına vesile olanlar, benden hiçbir açıklama dahi dinlemedikleri gibi, başından beri nerede durduğumu izah etmek için düzenlediğim toplantıya da iştirak etmemişlerdir. Ancak üzülerek belirteyim ki aynı kişiler, kurumlar ve canlar nezdinde hakkımda iftira ve dedikodulara devam etmekte, erkan ve hizmet yürütmemin engellenmesi gerektiğini dile getirmektedirler. Daha da ileri giderek “düşkün olduğumu” iddia etmektedirler. Hatta Dede olmadığımı bile dile getirenler var.

Kerameti ve ahlakı kendinden menkul şahıslar, ve kurumlar adına temsil iddiasında olanların, hakkımdaki edep dışı tavır ve davranışlarına bundan böyle müsamaha göstermeyeceğimi belirtmek isterim. İsa Peygamber’in o dönem Yahudi toplumunda tanık olduğu ve iştirak etmesi istenen bir “recm” olayında söylediği çok anlamlı bir söz vardır: “İlk taşı günahsız olanınız atsın!”

Bırakın bir “Dede”yi, bir Alevi canı dahi ulu orta yerde düşkün ilan edebilmek hiç kimsenin haddi değildir ve söyleyenin ne kadar Edep ve Erkan’dan yoksun olduğunu gösterir. Ancak günümüz Alevi Kızılbaş toplumunun inancı ve süreği bakımından da geldiği noktayı göstermesi açısından da önemli bir göstergedir. Topluluğun maddi ve bireysel sorunlarını hallederken, maneviyatını nasıl kaybettiğinin ifadesidir.

Hatırlatmak gerekir ki “düşkünlük” de tıpkı diğer Alevi erkan ve yaşam pratikleri gibi bir meclis karar alma süreci olarak kurumal bir yapıdır ve aşamaları, erkanları, darı-didarı mevcuttur. Bu süreç dışında bir kimsenin başka bir can tarafından düşkünlükle itham edilmesi “edepsizliktir” ya da en hafif deyimiyle Alevilik hakkında hiçbir şey bilmemektir, cehaletin dışa vurumudur.

Kendini dost gören görmeyen bütün canlara söylemek isterim ki, Hakk’tan bir mani olmazsa önümüzdeki yaz, büyük olasılıkla Temmuz ayı sonu gibi Kantarma’da herkesin olacağı bir cemiyette aile içi sorunumuzu ele alıp, yüzleşip çözeceğiz. Bunun dışında şu ana kadar yaptığım gibi hiçbir yerde ve hiç kimseyle konuya dair başka bir diyaloğum olmayacak.

Bunun yanında beni görmezden gelenlere diyeceğim, şu an itibariyle İngiltere’deyim, varım, ve benimle çalışma yapmak, erkan yürütmek, muhabbet etmek isteyen canların hizmetindeyim. Kimin bir derdi ya da diyeceği varsa buyurup yüz yüze meclislerimize ve muhabbetlerimize gelebilir, derdini ifade eder, cevabını alır.

Son olarak, Yas-ı Muharreminiz, oruç ve niyetleriniz, pişirdiğiniz aşureler Hakk katında kabul ve makbul olsun. Dilekleriniz ve muratlarınız hasıl olsun.

Şah-ı Merdan Ali başınız, Hızır yoldaşınız olsun.

Aşk ile…

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Alevilikle vedalaşmak!..

MEHMET YÜKSEL

Published

on

[responsivevoice voice=”Turkish Female” buttontext=”YAZIYI SESLİ DİNLEYİNİZ”]

Binlerce yıllık itikadın, yine yüzlerce, binlerce yıllık ocakların, dergahların, köy damlarının, erenlerin, evliyaların, yol ulularının, pirlerin nice bedellerle ve hayatlarıyla bugüne getirdikleri bir saf ve temiz halk inancını nasıl bu kadar fütursuzca harcayabildik / harcayabiliyoruz?

İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in torunu ve Şah-ı Merdan Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’in, hile, entrika ve baskılarla ele geçirilen Emevi hilafetine karşı duruşu ve bu uğurda canını Kerbela’da verişi herkesin bildiği bir gerçektir. İslam tarihçilerinin bildirdiğine göre de öncesinde, Mervan aracılığıyla Muaviye soylu Yezid’in kendisine biat çağrısını “Müslümanlar, Yezid gibi bir hükümdara duçar olduğunda artık İslam’la vedalaşmak gerekir” gibi son derece kararlı ve net bir duruş göstererek yanıtlamış ve reddetmiştir. İslam Peygamberi’nin torunu ve İslam’ın en önemli ikinci kişisi Hz. Ali’nin oğlunun, İslam hakkında böyle bir söz söylemiş olmasının doğru değerlendirilmesi gerekir. İmam Hüseyin, İslam’ın “iktidarının” hile, entrika ve despotizmle ele geçirilmesinin yanında, asıl olarak o güne kadar “bildiği ve inandığı, atalarından da öyle gördüğü insan ve toplum merkezli bir inancın”, bir yönetim ideolojisine dönüştürülmesi ve bu uğurda dejenere edilmesi, yozlaştırılması ve despotik bir iktidarın yönetim ve propaganda argümanı haline getirilmesine bir itiraz dile getirmiştir. Artık o bildiği ve o güne dek yaşadığı, anladığı “İslam” değildir. Bu yüzden “eğer bundan sonra böyle gidecekse” vedalaşmanın vakti gelmiştir.

İnsanlık tarihi de bir bakıma iktidar ve güç uğruna girilen kavgaların, entrikaların, “değerlerden ve inançlardan vaz geçmenin” ya da tabiri caizse, tıpkı günümüz kapitalist dünyasında bunları çıkar ve menfaat uğruna alıp satmanın, dolayısıyla içini boşaltıp değersizleştirmenin toplamıdır aslında.

Peki şimdi durduk yerde neden İmam Hüseyin, Yezid, Kerbela, değersizleşme ya da insani, itikadi ve vicdani olan şeylerin anlamının boşaltılması ve metalaşması mevzusunu açtık? Türkçe literatürde “Teşbihte hata olmaz!” diye yerleşik bir mesel vardır. Tıpkı Hz. Hüseyin ve öncesi dönemde, İslam’ın ilk zamanlar insani, toplumsal bir inanç olarak sevgi ve paylaşım esaslı, gönüllerde yer bulması ve gönüllerden akmaya devam etmesi gibi Alevilik de bir sevgi ve gönül inancı olarak erkle, iktidarla ve yönetimle ilgilenmemiş, bilakis dışında konumlanmıştır. Tanrı’yı, Hakk’ı, kutsal mekân Kâbe’yi, Mirac’ı ve sevgiyi hep insan gönlü, kalbi ve cemalinde tanımlamış, secdesini ve ibadetini de oraya yapmış, kutsamıştır.

Teşbih meselesine gelince, öncelikle ve özellikle altını kalın kalın çizerek, hiç bir Alevi canı Yezid’le mukayese etmek, benzetmek ya da üzerinden tanımlamak asla ve kat’a aklımızın ucundan geçmez. Burada siz değerli canların affına sığınarak bir durum tespiti ya da görüş izahı yapmaya çalışacağız. Biz Alevilerin günümüzde kendi elimizle Alevi inancı ve kimliğine yaptığımız haksızlıklara şimdilik yapabildiğimiz oranda dikkat çekmeye çalışacağız.

Benim de ara sıra yazı yazdığım “Alevinet.com” sitesinde,10 Mayıs 2017 tarihinde, “Sinemilli Aşireti ve Alevi Duyarlılığı Ocak Kültürüne ve Dedesine Sahip Çıktı” başlıklı bir yazı yayınlandı. Daha doğrusu 1 Mayıs tarihinde Fransa’da gerçekleşen bir toplantı sonrası kamuoyuna yapılan açıklama metni yer aldı. Burada olaya adımın karıştırılması, ya da bilinçli olarak Hasan Harmancı ile birlikte “müfteri” olarak lanse edilmem veya “taliplerin ve cemiyetin bir dedesine sahip çıkarken, aynı ocak mensubu bir başka dedeyi çiğnemesi” konularına değinmeyeceğim. Ancak toplantıya neden katılamadığım, dedikoduların ve ithamların kaynağı olmadığım, bu söylenenler ve söyleyenler konusundaki tavrımı bu metni kaleme alanlar da, hakkımda ithamları ima edenler de başından beri çok iyi bilmektedir. Bu konulardaki görüşlerimi, mevzu bahis dedikodu ve ithamlar gündeme geldiği ilk günden beri, her zaman olduğu gibi Kantarma Sinemilli Ocağı’nda kurulacak bir Dar-ı Mansur’da özümü dara çekerek dile getireceğimi ifade ederek kapatıyorum.

Asıl üzücü olan ve üzüldüğümüz nokta, kadimden gelen bu inancın ve Yol’un sürdürücüleri ve hizmetkarları olarak hangi ara bu kadar çok melanete bulaştık? Hangi ara ve ne zaman “egolarımız ve benliğimiz” Yol’un ve değerlerimizin önüne geçti? Hangi ara kurumsallaşma çalışması yürüten kadrolarıyla, sanatçısı-edebiyatcısıyla, araştırmacı-yazarıyla, dedesi-piri-anası ve talibiyle “turaplıktan vaz geçip sultanlığa” meylettik?

Binlerce yıllık itikadın, yine yüzlerce, binlerce yıllık ocakların, dergahların, köy damlarının, erenlerin, evliyaların, yol ulularının, pirlerin nice bedellerle ve hayatlarıyla bugüne getirdikleri bir saf ve temiz halk inancını nasıl bu kadar fütursuzca harcayabildik / harcayabiliyoruz?

Hani bizler Yol hizmetkarıydık?
Hani bizler gönül kalsın, Yol kalmasın diyenlerdik?
Hani bizler ayak turabıydık?
Hani bizler incinsen de incitme diyenlerdik?
Hani bizler insana ve canlı cansız cümle varlığa gönül gözüyle ve sevgi penceresinden bakardık?
Hani biz ayrı gayrı bilmez, 72 millete bir nazarla bakardık?
Hani bizler “Dinimiz sevgi, Kâbemiz insan diyen bir inancın mensuplarıydık?

Bu sözden başta değindiğimiz teşbihe gelirsek: Eğer Alevilik bundan sonra bu minvalde ve bu şekilde yaşatılacak ve gidecekse, demekki Şah-ı Kerbela’nın dediği gibi, “Artık (bildiğimiz ve inandığımız) Alevilikle vedalaşmanın vakti gelmiştir!..”

Son söz olarak da bu ithamlarda bulunmanın yanı sıra, İsmail Bakır Dede’ye sahip çıkıp, hakkımda olmadık iftiralarla yargısız infazda bulunan ya da kurumlardan bu yönlü taleplerde bulunan dostlara bir hatırlatmada bulunarak konuyu kapatalım.

Yarın bir gün Hakk baki olduğunda hepimiz Sinemilli erenlerinin, Büyük İbo Dede’nin, Şıxo Dede’nin, Bektaş Dede’nin, İbo Dede’nin, Tacım Dede’nin, Save Ana’nın, Alibeg Dede’nin, Aligül Dede’nin, Tacım i Rıze Dede’nin, İbrahim Çopur Dede’nin, Veyis Dede’nin, Mehmet Dede’nin, Mehmet Mustafa Dede’nin ve daha sayamadığımız nice erenin huzuruna ve Hakk’ın Divanı’na çıkacağız. Mizan orada kurulacak ve umarım Hakk kimsenin yüzünü kara çıkarmaz…

“Erenler yoluna kıl ü kal katan
Yolun dikenidir hardan sayılır” diyen Pir Sultan Abdal’ın nefesiyle aşk ı niyazlarımı sunarım.

Gerçek aşık menzilinde durursa
Ocak gibi yanıp yağı erirse
Bir kişi kusurun özden görürse
O da erdir gerçek erden sayılır.

Aşk u muhabbetle…
[/responsivevoice]

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI