Connect with us

.

Necdet Saraç

Tek yol umudu tazelemek…

NECDET SARAÇ

Published

on

Söylemlerimizde haklı olsak da, manipüle edilmiş, eşit ve demokratik olmayan koşullardaki yarışta bir kez daha kaybettik! Otoriter bir anlayışın tek vuruşta düşmediğini bir kez daha gördük. Gerçek bu!

Muharrem İnce’nin muhteşem çıkışı “AKP de Erdoğan da yenilebilir” duygusunu güçlendirmiş olsa da, sonuçlara bakıldığında bu güç sosyolojik başka bir gerçeklik olarak karşıtını güçlendirdi!

Seçim sonuçlarında yenilginin ekranlara yansımaya başlamasından sonra ortaya çıkan kriz ortamında ise Muharrem İnce de, Kemal Kılıçdaroğlu da doğru sınav veremediler. Muharrem İnce milyonlarca insanda yakaladığı liderlik heyecanını, umudu ve güveni seçim akşamı ekrana çıkmayarak erozyona uğrattı, krizi yönetemedi. (Bülent Tezcan ve MYK üyeleri krizi yönetmek bir yana yaptıkları açıklamalarla krizi büyüttüler.) 40 yıl sonra yüzde 30’luk psikolojik sınırı aşan ve CHP’nin fiili lideri olan Muharrem İnce, bugün yerine dün akşam ekranlara çıksaydı ve “kök salmış kötülüğe karşı mücadelemiz ve yürüyüşümüz devam edecek” deseydi, yüreklere su serper, çaresizlikle bütünleşen umutsuzluğu bu kadar büyütmezdi!

Yarın yaşanacak siyasi ve ekonomik sorunların ötesinde seçimin kazananları Erdoğan başta olmak üzere MHP’dir. “Bu tarafta” ise kazanan HDP’dir, İYİ Parti’dir. Dünkü hatasına rağmen, bugün basın toplantısında “devam” diyen Muharrem İnce en önemli kazananlardandır! Seçimin kaybedeni daha doğrusu asıl kaybedeni ise milyonlarca insanın gönül verdiği CHP’dir. CHP’nin Muharrem İnce’den yüzde 8 daha az oy alması bir yana, İstanbul başta olmak üzere bir çok yerde ciddi bir oy kaybı yaşamış, oy oranı yüzde 22’lere gerilemiştir. Bu yenilgi karşısında, derlenip toparlanmak ve ayağa kalkmak için CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve MYK’sı istifa etmeli, parti yönetimi ve siyasi çizgisi yenilenmelidir…

Doğru söyledikleri için dokuz köyden kovulanların “onuncu köyde” buluşma ve umudu yeniden büyütme zamanıdır!

Düştüğümüz yerden kalkıp yeniden yürüyelim!

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Necdet Saraç

Tek kale maç dönemi bitti

NECDET SARAÇ

Published

on

Fatih’in “Şehirlerin Kraliçesi”, Napolyon’un ise “Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” dediği söylenen İstanbul’da Pazar günü televizyonda yapılan Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım tartışmasını “burun farkıyla” da olsa İmamoğlu kazandı. Oysa, hak ettiğinden çok fazlasıyla parlatılan ama Türkiye siyasetinin vasat isimlerinden biri olan Binali Yıldırım karşısında İmamoğlu’nun açık ara kazanma şansına sahipti…

Çünkü İmamoğlu’nun karşısında, yeşili yok ederek 25 yıldır kenti betonlaştıran, “ruhunu yok eden, kente ihanet eden”, deprem toplanma alanlarına bile AVM inşa ettiren, dikey yapılaşmayla “kentin silüetini” bozan ve imar kirliliği yaratan, sosyal belediyecilik yerine işi rant belediyeciliğine çeviren zihniyetin adayı vardı…

YILDIRIM İKİNCİ ADAM MI?

Karşısındaki isim Binali Yıldırım’dı! Yıldırım, fiili olarak AKP’nin “ikinci adamı” gibi görünse de, ortada AKP diye bir parti kalmadığı için “ikinci adam” olmadığı gibi aslında “zayıf halkaydı”…

Oysa İmamoğlu dinamik, özgüvenli ve inandırıcıydı…

Binali Yıldırım’ın Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu gibi isimler arasından “sıyrılıp” öne çıkmasının bir tek nedeni var: Erdoğan’ın “A Takımı”nın devre dışı bırakılmış olması! Girdiği iki seçimi de kaybeden, geldiği her yere “Erdoğan ataması” ile gelen bir Binali Yıldırım var orta yerde…
Ruhu yok, hatip değil, yorgun ve bezgin…
Kendisini halen Ulaştırma Bakanı olarak görüyor…
Bir tek farklı özelliği var; Zaman zaman yaptığı esprilerden dolayı “dokunulabilecek adam” olma özelliği…17 yıldır karşısına kimse çıkmamış. Her yere onu Erdoğan taşımış. Televizyonda, radyoda, gazetede, kürsüde, bütün AKP kurmaylarının olduğu gibi hep kendisi konuşmuş, pohpohlanmış, çanak soruları cevaplamış, her daim iktidar olmanın verdiği özgüvenle tek kale maç oynamış…

TEK KALE MAÇTAN ÇİFT KALE MAÇA

31 Mart’ta AKP neredeyse bütün önemli büyük şehirlerde yenilince şoka girdi ve kendisini toparlayamadı. Siyasi bir kararla seçimin tekrarı İstanbul’un öneminden kaynaklanıyordu. 31 Mart yenilgisinin 23 Haziran’da da yaşanacağı görülünce ve gerçek neredeyse bütün anketlere de yansıyınca, 17 yıldır “burnundan kıl aldırmayan” kibir abidesine dönüşen iktidar, önce tereddüt geçirdi, sonra da “son bir şans” olarak “bütün dünyaya” televizyondaki tartışmayı ilan ettiler. Çünkü seçim yenilgisi şaşkınlığına, çaresizlikleri de eklenmişti…

25 yıldır İstanbul’u yönetenlerin söyleyeceği yeni bir şey yoktu. Özgüven kibire, kibir de iktidar şımarıklığına dönmüştü. Dün önemsemedikleri, ismini bile telaffuz etmek istemedikleri Ekrem İmamoğlu’nun sağlam, ayağı yere basan, uçuk kaçık olmayan, kent yoksulluğuna çözümler üzerine oturan projelerine de diyecek bir şey bulamıyorlardı. O yüzden bütün stratejiyi, İmamoğlu’nun sinirlendirerek hata yapma üzerine kurdular! “Pontus ve Bizans” söylemlerinin de, Ordu Valisi’ne küfür etti, VIP, “veri kopyalama” gibi konuları da, sanki taraflara sorulan sorular hiç akla hayale gelmeyecek “çok gizli ve özel” sorularmış gibi polis hafiyesi havasında “soru aldım verdim” işini köpürtmenin nedeni de bu. İmamoğlu’nu sinirlendirerek hataya zorlama…

Tartışma oldu bitti…

17 yıllık AKP iktidarının ortadan kaldırdığı karşılıklı tartışma geleneği, “tek yanlı yayın geleneğine” dönüştüğü için televizyon buluşmasından ve tartışmasından beklenti abartılı şekilde büyüdü. Ancak tartışma sona erince gördük ki, bu büyük beklenti yalnızca “tartışma kültürüne” olan özlemden kaynaklanıyordu…

Kararsız seçmen bu yayından etkilenmedi, kimse ortaya çıkıp da “bu tartışmadan sonra benim görüşüm değişti” demedi…

Sayıştay raporunu “okumasa da” okumadığı raporda ifade edilenlere “yalan” diyen Binali Yıldırım bile kendisini tartışmanın galibi ilan edebildi…

Tartışmada yeni bir söz de, fark yaratan çıkış da olmadı ancak 17 yıl sonra “karşılıklı yayına çıkma” muhalefetin, özel olarak da İmamoğlu’nun hanesine başarı olarak yazıldı…

Binali Yıldırım’ın “şapkadan tavşan çıkarmasını” bekleyenler boşa düştü. 17 yıldır hep “tek kale” oynanan maçın ilk kez “çift kale” maça dönmesi ezberleri de bozdu! Çünkü hep tek kale maç oynayan Yıldırım ikili tartışmaya hazır değildi… Karşılarında ne söylediğini bilen “aklı başında” makul ama etkili projelerini açıklayan bir aday vardı. “25 yıldır bu kenti bu hale getirenlerin vaadleri olamaz” diyen İmamoğlu, gençler, kadınlar ve Suriyeliler konusunda söyledikleriyle de sosyal belediyecilik farkını ortaya koydu…

SAYIŞTAY’DA DEĞİŞİMİ DURDURAMAZ

23 Haziran’a birkaç gün kala mevcut veriler gösteriyor ki, değişim kaçınılmaz. İktidarın bütün karşı hamlelerine rağmen, insanlar yeni ses, yeni yüz ve yeni söylem istiyor. 31 Mart’ta adımı atılan yeni siyasal iklim rüzgarı artarak sürüyor.

Bu rüzgardan dolayı Ekrem İmamoğlu, CHP’yi de, İYİ Parti’yi de, HDP seçmenini de aşan, Karadeniz mitinglerinde de gördüğümüz gibi AKP’li, MHP’li seçmenleriyle de buluşan bir dalganın üzerine oturmuş durumda. Değişim isteği Ekrem İmamoğlu’nun da üstünde…

Siyasal İslamın ideolojik hegomanyasının bir sonucu olarak, “içkili mekan-içkisiz mekan, haremlik-selamlık havuzlar” gibi yaşam tarzına müdahaleyi, laikliği yok sayan yaklaşımların bile “şimdilik” tartışılmamasının nedeni de bu!

Partili partisiz seçmenlerin ağırlıklı bir bölümünde, “23 Haziran’da siyasal iklim değişsin, yeni güçler dengesiyle Türkiye normalleşmesin” duygusu hakim…

Bundan dolayı, iki günlüğüne mitini İstanbul’a atıp, sonra Anakara’ya dönen Bahçeli de, “Böyle bir kişi, benim milletimden, başta Ordu valimiz olmak üzere, özür dilemedikçe bir defa böyle bir adaylığa bırakın layık olmak, böyle bir makama gelemez” tehditini savuran Erdoğan da, siyasi bir hamleyle devreye giren Sayıştay da 23 Haziran seçim sonucunu değiştiremez. Havada hakim olan rüzgarı arkasına alan İmamoğlu yarışı ikinci kez kazanır ve Türkiye 24 Haziran sabahına başka bir şekilde uyanır. Yeni bir siyasal iklim başlar…

ilk www.abcgazetesi.com adresinde yayılanmıştır.

Continue Reading

Necdet Saraç

“Sıfır baraj ittifakı” tek adamıda sıfırlar

NECDET SARAÇ

Published

on

CHP’nin “15 milletvekili hamlesi” hem ezber bozdu, hem de AKP’nin manevralarından bıkıp-usanan geniş yığınlara ilk kez “oh be” dedirtti. Yandaş medyada çıkan yorumlardan anlaşılıyor ki, CHP’nin AKP’yi kendi silahı ile vuracak olan ikinci önemli hamlesi “sıfır baraj ittifakı” da iktidarın ve yandaşların ezberini çok daha fazlasıyla bozacak!

Çünkü referandum sırasında “istikrar için koalisyon olmamalı” diye sabah-akşam bağıran da kendileriydi, işler istedikleri gibi gitmeyince, matematiksel üstünlüğü yakalamak amacıyla MHP ve BBP ile koalisyon yaparak, koalisyonu yasallaştıran da kendileri oldu.

CHP’nin bu hamle karşısında yaptığı “sıfır baraj ittifakı” önemli, çünkü böyle bir ittifak, YSK tarafından seçime girilmesine karar verilmiş bütün partilerin önündeki yüzde 10’luk gibi “hem fiziki hem de psikolojik” büyük bir engeli fiili olarak ortadan kaldırıyor. Bu ittifakın gerçekleşmesi halinde, adına “Cumhur İttifakı” denen ve AKP-MHP-BBP’nin oluşturduğu ittifak karşısına diğer bütün partiler hem fiili olarak seçime “barajsız” girme hakkını elde edecek, hem de muhalefet uzun süredir ilk kez AKP karşısında psikolojik üstünlüğü de ele geçirme fırsatını yakalayacak ve “güven patlaması” yaşayacak!

Yani bu hamle muhalefet güçleri açısından, hem siyasi hem de psikolojik üstünlüğü yakama anlamına gelecek. Tıpkı 16 Nisan referandumundaki “Hayır” kampanyasında, hatta Kemal Kılıçdaroğlu’nun başlattığı ve İstanbul’da milyonlarla buluşan Adalet Yürüyüşü’nde olduğu gibi…

Normal koşullarda birbirlerini gördüklerinde aynı kaldırımda bile yan yana yürümeyip, kaldırım değiştirecek güçler, 16 Nisan’da “Tek Adama Hayır”, Adalet Yürüyüşü’nde ise “Hak Hukuk Adelet” diyerek yan yana yürüdüler. Solcusu, sosyal demokratı, milliyetçisi muhafazakarı, inananı inanmayanı, Alevisi Sünnisi, Türkü Kürdü…

Seçim sonucunu doğrudan etkileyeceği için “sıfır baraj ittifakı” bu hamlelerin hem sonuncusu hem de en etkilisi olacağı kesin!

Ancak bu önemli ve akıllı hamlenin gerçekleşmesinin önünde tek ama önemli bir sorun var; Gelişmelerden anlaşılıyor ki, CHP de dahil, İYİ Parti, Saadet Partisi ve DP, “sıfır baraj ittifakı”nı HDP’siz kurguluyorlar.

Oysa eğer aslolan, “parlamenter demokrasiyi” yeniden inşa etmekse “sıfır baraj ittifakı” AKP-MHP ve BBP dışında, Saadet Partisi’nden, hatta HDP’den “oy çalsın” diye seçimlere “son dakikada” dahil edilen HÜDA-PAR dahil seçime girme hakkı olan diğer bütün partileri (CHP, HDP, İYİ Parti, Saadet Partisi, BTP, DP, Vatan Partisi) kapsamasının yanında parlamento dışı ÖDP, TKP, TİP gibi sol-sosyalist partileri de kapsamalıdır!

TEK ADAM DEĞİL, PARLAMENTER DEMOKRASİ

Böyle bir ittifakı yapmak için uzun protokollere ve ortak seçim bildirgelerine ihtiyaç yok. Seçime girme hakkı olan partilerin “parlamenter demokrasiyi yeniden inşa etmek isteyen siyasi partiler olarak, seçim barajını sıfırlamak ve mecliste eşit ve adil temsili sağlamak için ‘Sıfır Baraj İttifakı’ yaptık” diye açıklama yapmaları yeter. Çünkü 24 Haziran’da asıl amaçlardan biri, 16 Nisan’da YSK eliyle alınan kararı

yok hükmüne çevirmek ve laik-demokratik bir Türkiye’nin yolunu yeniden açmak olmalıdır…

Bu “ittifaka” sonucunda, kendine güveni artan her parti kendi Cumhurbaşkanı adayıyla kampanyaya başlarsa, psikolojik üstünlük “Sıfır Baraj İttifakı”nın eline geçer ve 24 Haziran akşamı hem tıpkı 1920’de ilk mecliste olduğu gibi temsil genişler, meclisin çoğunluğu da (301 milletvekili ve fazlası) mevcut muhalefet partilerinin olur ve Cumhurbaşkanlığı seçimi de ikinci tura kalır.

Böyle bir atmosferde yapılacak 8 Temmuz ikinci tur Cumhurbaşkanlığı oylamasında, birinci turda ikinci kim olursa olsun, Erdoğan’ı yener!

Tablo aslında bu kadar nettir!

Eğer bunu yapmayıp, tıpkı AKP, MHP ve BBP’nin yapmaya çalıştığı gibi, CHP dahil muhalefet partileri de HDP’siz, daha açık bir ifadeyle “Kürtlersiz bir meclis” isterlerse 24 Haziran’da tablo değişmez. Çünkü bu topraklarda Selahattin Eyyübi’den beri, bütün siyasi iktidarlar Kürtlerin desteğini alarak iktidar olmuşlardır. Bu tabloya hem Yavuz Selim’le başlayan Osmanlı, hem de Mustafa Kemal Atatürk’le başlayan Cumhuriyet dönemi de dahildir…

BİR BAŞKA TÜRKİYE MÜMKÜN!

Bir kez bile olsa “AKP ne der, Türkiye’nin çoğunluğu muhafazakar, onlar ne der” sendromundan kurtulursak, fazla değil yaklaşık iki ay sonra, 25 Haziran sabahı “Bir Başka Türkiye” bizi bekliyor.

Bunun yolu, “baskın basanındır” mantığı ile baskın seçim kararı alanların üzerine gitmekten geçiyor.

Hatırlayalım; Afrin harekatının yükselttiği milliyetçi duyguları da arkasına alan AKP-MHP ittifakı, bir gecede vahi inmesinden sonra değil, “işler daha da kötüleşmeden hareket geçelim” mantığından hareketle “baskın basanındır” diye baskın seçim kararı almadılar mı?

Baskın seçim kararının daha mürekkebi kurumadan sokakta adı konmamış hoşnutsuzluk, CHP’nin İYİ Parti hamlesi, Saadet Partisi’nin AKP ittifakına girmeyen kararlı duruşu ile birleşince Erdoğan’ın da, iktidarın da bir bütün olarak ezberi bozuldu.

Şimdi durumu derinleştirmek ise CHP başta olmak üzere iktidar karşıtı olan partili-partisiz güçlerin elinde!

İDEOLOJİK POLİTİK HEGOMANYADA SONA GELİNDİ

AKP’nin 16 yıldır girdiği her seçimi kazanmasının en önemli nedenlerinden biri, dünyada da değişen dengelere paralel olarak siyasal İslam’ın “yeni bir politik hayal” olarak öne çıkmış olmasıydı. AKP’nin seçim başarılarındaki diğer önemli bir neden de, dünyada da, Türkiye’de de solun, sosyal demokrasinin yaşadığı krizdi…

Bu iki gerçek iktidar nimetleriyle birleşince, AKP 16 yıldır yıkılamadı! Ancak artık yolun sonu gözüküyor. 2002 koşulları değişti. Kapitalizmin krizi derinleşti, Türkiye’de ekonomik olarak büyük krizin eşiğinde. Arap baharı, kara kışa döndüğü için siyasal

İslam hayali de sona erdi. Siyasal İslam yeni bir düzen anlamıyla “umut” olmaktan çıktığı için ideolojik-politik üstünlüğünü hızla yitiriyor…

Saadet Partisi, İYİ Parti, HÜDA-PAR gibi partilerin, her şeye rağmen Abdullah Güllerin Erdoğan’ın ve AKP karşısında yer almaları bile bu üstünlüğün bitmese bile kırıldığını gösteriyor. Belli ki bu artık bir çözülme sürecidir!

Erdoğan’ın otoriteyi paylaşması bir yana daha güçlendirme çabası bilinen bir gerçeklikken, dün Bahçeli’ye “alçak, adi ve namert” diyen, “bu adamla bir yere varamazsınız” diyen Erdoğan’ın bugün “Cumhur İttifakı” ile Bahçeli’ye övgüler dizmesi aslında güçlenmenin değil, çaresizliğin ve çözülmenin işareti değil midir?

Gelişmeler gösteriyor ki, baskın seçim kararı hızla AKP kendi ayağına sıkmasına dönüşüyor. Bülent Arınç’a ve Davutoğlu’na yaptırılan “biat” açıklamaları da, “Gül aday olmasın” diye Hulusi Akar ve İbrahim Kalın’ın üzerinden gönderilen mesajlar da, bu ziyareti haber yapan gazetecilerin işten atılması da iktidar bloğundaki paniği gösteriyor.

Cumhurbaşkanı adayı olmayacağı en baştan kesin olan Gül’ün bile zoraki de olsa Erdoğan karşısına aday olma lafı bile çözülmenin ifadesidir.

Seçimi kaybetme ihtimalinin korkusu o kadar büyümüş ki, Erdoğan İbrahim Tatlıses yalanlarına bile itibar etme ihtiyacı hissediyor.

Bağımsız Cumhurbaşkanı adaylığı için 6 gün içinde üstelik seçim kurullarında istenen 100 bin imza bile iktidar bloğundaki kaygıyı ve korkuyu işaret ediyor.

İktidar bloğundaki çözülme, panik, telaş bu kadar artmışken, bu güvenilirliği az olsa da kamuoyu araştırmalarına bile yansımışken, CHP’ye ve diğer muhalefet partilerine düşen görev, “içeride” kavga etmeden, gerilim yaratmadan bu bloku büyütmektir!

Eğer “sıfır baraj ittifakı” HDP dahil, iktidar bloku dışında yer alan bütün partileri kapsarsa, sürecin önemli ve belirleyici taşıyıcısı CHP “başkası değil kendi olursa” ve muhalefetteki her parti ilk tura kendi Cumhurbaşkanı adaylarıyla girerse, 24 Aralık akşamı sandıktan tek adam değil demokrasi çıkar!

İstanbul, 30 Nisan 2018

Necdet Sara

Continue Reading

Haberler

Olağanüstü koşullarda olağan muhalefet olmaz

NECDET SARAÇ

Published

on

Asıl lafı başta söylersek anlaşılır olur:

Olağanüstü koşullarda ‘olağan muhalafet’ yaparak sonuç alınmaz!
Ortak akıldan da asla değişim çıkmaz!

Yaşadığımız bütün sonuçlar bunu doğruluyor…

“Aman dengeleri gözetelim”, “ortak aklı öne çıkartalım” diye diye bugüne geldik…

Ortada denge de kalmadı, ortak akıl da…
‘Denge’ denen şey güçle doğrudan bağlantılıdır. Gücün varsa denge olur, gücün yoksa tıpkı bugün olduğu gibi ‘denge’yi de onun sınırını da gücü olan belirler…

Çok matahmış gibi dillerden düşürülmeyen ‘ortak akıl’ denen şey ise çoktan ‘çoğunluğun aklı’ oluverdi.

Çoğunluk dediğimiz de nüfusun çoğunluğu falan değil, ‘çoğunluk’ dediğimiz şey aslında kendini fiili olarak tasfiye etmiş meclisteki AKP-MHP milletvekillerinin aritmetik çoğunluğu…

Eğer meclis çoğunluğuna bakarak konuşursak…
Eğer medya çoğunluğuna bakarak konuşursak…
Eğer çok gürültü çıkaran iktidara göre konuşursak…
Hele bir de bu ülkenin ‘yüzde 99’u Müslüman’ diyenlere bakarak konuşursak…

‘Doğru bildiğimiz yanlışlara’ inanırız ve işte o zaman;

Sol ve laik bir partide yönetici olsak da, Müslüman çoğrafyasında dinden dolayı milyonlarca insan birbirini öldürmüş olsa da “Müslümanlıkta güncelleme olmaz. Ana dayanağımız Kur’an-ı Kerim’dir. Orada ne yazıyorsa inanacağız ve ona göre yolumuza devam edeceğiz. 21’nci yüzyılda siyasetçinin buna uyması lazım” demek zorunda kalırız…
Ülkemizin halen en önemli üniversitelerinden biri olan Boğaziçi Üniversitesi’nde “savaşın ve fetihin lokması olmaz” dedikleri için Erdoğan’ın talimatı ile gözaltına alınan solcu, devrimci öğrencilere biz de “terörist” demek zorunda kalırız…

500 bin kişinin yaşadığı ve birdenbire insansızlaştırılan Afrin’i zafer olarak kutlamak zorunda kalırız…

Afrin için “Ver Guta’yı Al Afrin’i” hedefiyle ABD, Rusya, Suriye ve Türkiye arasında yapıldığı anlaşılan “Bölgeyi Kürtsüzleştirme” anlaşmasını görmezden gelmek zorunda kalırız…

“Afrinliler TSK’yı ve ÖSO’yu çoşkuyla karşıladı” diye 10 gündür ekranlarda dönen balkondan “pirinç atma” sahnesine inanmak zorunda kalırız…

İDEOLOJİK HEGOMANYAYI REDDETMELİ
Dönemini kapamış, hayallerini kaybetmiş siyasal İslamın ideolojik-politik hegomanyasından kurtulamadığımız sürece kendimiz olamayız.

Kendimiz olmadığımız sürece de ne sahici ne de inandırıcı oluruz!

Sağ kendisi gibi olurken, sol-sosyal demokrasi kendisi olamadığı gibi, kendisini ısrarla “çoğunluk” adına düşünmeye zorluyor…

Özelleştirme karşısında kamuculuğu,
Tarım ve gıda üretiminde tekelleşmeye karşı, üretici ve tüketici kooperatiflerini,
Silahlanma ve savaş karşısında barışı,
Savaştan kaçan Suriyelileri değil sistemi sorgulamayı,
“Durun bir dakika Kürtler bu coğrafyada Türkler’den de eski” diyemediğimiz,

Irkçı ve mezhepçi yaklaşımlar karşısına, kimlikleri tanıyan ama kimlikleri de aşan eşit yurttaşlığı cesur bir şekilde öne çıkarmadığımız için Türkiye’de dahil, dünyanın dört bir yanında sol ve sosyal demokrasi kaybediyor, sağın manevra alanı sürekli genişliyor. O zaman da, “kazanan” yüzde elli, “kaybeden” diğer yüzde elli üzerinde büyük bir ideolojik-politik ve fiziki tahakküm kuruyor, kutuplaştırma ve cepheleşme 1950’lerin “Vatan Cephesi”, 1970’lerin “Milliyetçi Cephesi”nde olduğu gibi doğrudan iktidarın eliyle gündeme taşınıyor, itiat etmeyen, itiraz eden hemen “vatan haini” oluyor!

ŞEKER FABRİKALARINI CHP BELEDİYELERİ SATIN ALSA
Bu süreci tersine çevirmenin yolu bakış açısını da, siyaset yapma tarzını da değiştirmekten geçiyor. Bunun birinci şartı ise solcuyken sağcı, laikken siyasal İslamcı gibi davranmaktan vazgeçmektir! Yazılı belgelerimizi raflardan indirmeyi becerirsek, siyasal İslamın ideolojik-politik hegomanyasına meydan okuruz, bütün baskılara ve korku iklimine rağmen siyasi cesaretimiz de yükselir…

Bunu Gezi’de, “Hayır” kampanyasında ve Adalet yürüyüşünde hem gördük, hem de yaşadık…

Korkunun, sinmenin sonu yok, olağanüstü koşullarda olağan muhalefet hamleleriyle sonuç alınmadığını ortada…

Hadi “savaşın lokumu olmaz” diyemiyoruz, “onay makamı” dışında hiçbir işlevi kalmamış meclisi terk edemiyoruz, “din de reformu” savunamıyoruz, “toplumsal normalleşme için Diyanet kaldırılmalı” diyemiyoruz…

Ancak yapabileceğimiz şeyleri de yapmıyoruz, örneğin CHP belediyeleri çıksa ve satışa sunulan şeker fabrikaları ile ilgili tavrı 2019’a bırakmak yerine, “CHP belediyeleri olarak şeker fabrikalarını biz satın alıyoruz, kooperatif kurup bu fabrikaları çalışanları ile birlikte işleteceğiz ve ürünleri de belediyelerimiz bünyesinde kuracağımız tüketici kooperatiflerinde satacağız” dese ve bu işi lafta bırakmayıp, gerekli hamleleri yapsa inanın “başka bir Türkiye” için ilk somut adım atılmış olur…

Motivasyon da, siyasi cüret de, hayal de büyür…
O zaman sola destek vermek için solcu olmak gerekmez…

O zaman bilinen Doğan’ın bilinen Erdoğan olması da, medyanın yüzde 90 kontrol altına alınması da siyasal İslamın kaçınılmaz sonunu da değiştirmez…

Not: Bu yazı ABC Gazetesinde yayınlanmıştır.

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI