Connect with us

.

Forum

Ateşin Yobaz Elinde Sınanışı Unut/MADIMAK/lımda

AleviNet

Published

on

Erdal YILDIRIM

25 yıl önce insanlık dışı gerici, şeriatçı, faşist güruhlarca tutuşturulan insanlık ve Madımak Oteli halen yanmaya devam ediyor. 2 Temmuz 1993’te 33 Can, 33 fidan, 33 aydın, yazar, şair ve genci yitirdi bu ülke toprakları. Madımak’tan yükselen çığlıklar ve dumanlar ülkenin dört bir yanından duyulur ve görülür oldu.. Ancak gerçekleşmeyen adalet sebebiyledir ki, sadece Madımak’tan değil, bu ülke coğrafyasının her karışından dumanlar tütmeye, çığlıklar gelmeye devam ediyor..

Osmanlının gerici, feodal ve baskıcı düzenine şiirleri, bağlaması ve devrimci, direnişçi düşünceleriyle başkaldıran Pirim Pir Sultan’ı darağacına gönderen zihniyet, aradan geçen yüzlerce yıl sonra bile, O’nun fikirlerinin yaşamaya devam ettiğini görünce tahammülsüzlüğü arttı. Ve Pir Sultan Abdal’ı şiirlerle, türkülerle, tiyatroyla anmak için Sivas’a giden sanatçı, aydın, yazara ve Alevi semahçıya da tahammül edemedi. Sivas Madımak Oteli devletin askeri, polisi, valisinin gözleri önünde ateşe verildi..

Selçuklunun Baba İshak ve Baba İlyas, Osmanlının da Abdal Musa, Şahkulu Sultan, Kalender Çelebi, Şeyh Bedreddin ve Pir Sultan gibi düzene baş kaldıran, haksızlıklara karşı halkın öncülüğüne savunan önderlerimize tahammül göstermesini zaten beklemiyoruz.

Bu gerici düzenlere karşı halkları örgütlemiş bu büyük önderler, ya binlerce Kızılbaş Alevi ile kılıçtan geçirilmiş, ya da darağacına gönderilmişlerdir. Pir Sultan Abdal da, inancın, bilincin ve direncin sembolü olarak darağacına kendisi yürümüş, inancı, düşünceleri ve toplumu için serini vermiştir. Hınzır’ın sadece bir dörtlükte bile “şah” sözcüğünü kullanmaması halinde kendisini affedeceği şeklindeki biatçı istemine “Hızır Paşa bizi berdar etmeden / Açılın kapılar Şah’a gidelim / Siyaset günleri gelip çatmadan / Açılın kapılar Şah’a gidelim” diye yanıt verir ve darağacını yürür. İşte egemenleri korkutan tam da bu inanç, bilinç ve dirençtir. İşte bizleri Malya Ovası’nda, Tokat, Antalya, Ege, Koçgiri, Dersim, Maraş, Gazi ve Madımak’ta yakmalarının, katletmelerinin, bombalamalarının altında yatan gerçek de bu Kızılbaş duruşa tahammülsüzlüktür. .

Öyle bir düşmanlık, öyle bir tahammülsüzlüktür ki, Şeyhülislamlar Kızılbaşlarla ilgili “Kızılbaşların malı da, canı da, namusu da helaldir” şeklinde fetvalar vermiş, sadece katletmekle kalmamışlar, aynı zamanda inanç ritüellerimiz, dergahlarımız, pirlerimiz, hatta Alevi ozanların türküleri, deyişleri, hatta bağlamaları bile yasaklanmıştır. Ancak egemenlerin unuttuğu çok önemli şeyler var. O da tarihin akışının hiçbir tiran, diktatör tarafından kesilemeyeceği gerçeğidir. Tüm baskılara, yasaklara, katliamlara rağmen 400 yıldan sonra bile Pir Sultan’ın deyişlerini, türkülerini, şiirlerini söylemeye ve bu büyük önderlerimizi sahiplenmeye devam ediyoruz.

Ve bu sahiplenme Koçgiri, Dersim, Maraş, Sivas, Çorum, Madımak ve Gazi katliamlarına rağmen, baskı, yıldırma, sindirme ve asimilasyon politikalarına rağmen devam edecektir. Bizler eşit yurttaşlık hakkını elde edinceye, Alevi inancı bir statüye kavuşturuluncaya, asimilasyon politikalarından vazgeçilinceye kadar, her gün, bir önceki günden daha bilinçli, daha dirençli ve daha güçlü olarak bu mücadeleye ve sahiplenmeye, adalet aramaya devam edeceğiz. Gerçek suçlular ve sorumlular, ki asıl suçlular dönemin Cumhurbaşkanından Başbakana, İçişleri Bakanından Sivas Valisine, Genelkurmay Başkanından Garnizon komutanına, Belediye Başkanından Emniyet Müdürüne, İtfaiye müdürüne kadar tümü ve daha sonra katliama bizzat karışmış, oteli ateşe vermiş olan katilleri kollayan, savunan, korunan, iş sahibi yapan, saklayan AKP zihniyetindekiler yakalanıp yargı önüne çıkartılıncaya, suçlular gerekli cezaları alana kadar mücadeleye devam edeceğiz.

Madımak Katliamı, yüzlerce yıldan bu yana Mezopotamya ve Anadolu topraklarında asimile edilmek istenen, inkâr edilen, yok sayılan ve imha edilmek için katliamlara, soykırımlara tabi tutulmuş tüm Alevi ve Kızılbaşlarla birlikte ülkemizdeki aydın, sanatçı, yazarları da içine alan ve ülkedeki tüm demokrasi güçlerine karşı yapılmış bir katliamdır.

Katliamları unutturmak için örtbas edip suçluları koruyan, suçluların avukatlığını yapan, kimi suçluları da ödüllendirip Belediye Başkanı, Milletvekili yapan ve de Roboski’de, Gezi’de yeni katliamlar gerçekleştirmeye devam eden bu tekçi, ırkçı, gerici zihniyetler iktidardan uzaklaştırılmadıkça, gerçek suçlular yargı önüne çıkarılıp adalet sağlanmadıkça, Madımak yanmaya,  Madımak’tan çığlıklar gelmeye devam ediyor.

Madımak katliamı bir insanlık suçudur. İnsanlık suçlarında ise zamanaşımı olmaz. Bu sebeple, kendisine insanım, adaletten, eşitlikten, insan haklarından, özgürlüklerden yana ve demokratım, yurtseverim, devrimci ve sosyalistim diyen herkesi Madımak katliamının gerçek suçlu ve sorumlularının ortaya çıkartılması, yargı önüne getirilmesi için sürdürülen mücadeleye omuz vermeye davet ediyorum.

Madımak’ı unutmadık, Unutmayacağız. Unutmak İhanettir.

 

Forum

Analiz: Kör gözüm parmağına adımları

AleviNet

Published

on

Hukukun, özgürlüklerin, demokratik değerlerin başına gelenler gibi Türkiye’nin dışa açık serbest piyasa ekonomisi de önce “el altından” ve “arka kapı” yöntemleriyle ve giderek de sermaye hareketlerine getirilen “light” kısıtlamalarla içe kapanıyor.

30 yıllık kambiyo serbestisine açılan kimine göre masum görünen küçük deliklerin sayısı giderek artıyor. Hiçbir soruna çare olmayan ama “atılan taşla ürkütülen kuşa” değmeyen, daha da ötesi bu “ürkütmenin” bedelinin ağır olduğu bir kulvarda sürükleniyor ekonomi politikasına yön verenler.

Son bir hafta içinde Ankara’dan iki adım geldi; biri döviz satışlarında binde 1’lik kambiyo gider vergisi alınması, ikincisi de gerçek kişilere yapılan döviz satışlarında bu dövizlerin kullanımının ya da teslimatının işlem gününde değil, ertesi iş günü yapılması kararı.

Bu iki kararın neden alındığını sorsak, “TL’yi savunmak” için yanıtı alacağımız kesin. Yerleşiklerin dövize meyletmesini, kolayca dövize erişimini, bunun maliyetini pahalı hale getirmek için atıldığı çok açık.

Oysa TL’yi savunmanın ilk adımı, TL’den vazgeçmenin bedelini iyi ayarlamaktan, geçiyor. O da TL’nin fiyatını yani faizini. TL’yi cepte, tasarruf veya yatırım hesabında tutmayı özendirecek tek şey; TL’nin satın alma gücünün korunmasıdır. Yani düşük enflasyon, enflasyona karşı koruyan bir faiz seviyesi. Enflasyonun düşük seyredeceğine, bununla mücadelenin göstermelik değil ciddi biçimde yapıldığına dair güven oluşmasıdır. Oysa durum; “enflasyonu saldım çayıra, mevlam TL’yi kayıra” halinde.

Ankara 6 ayı aşkın bir süredir her türlü TL tasarruf aracının faizini düşük tutmak için bankalara ve borçlanan finansal kurumlara baskı uyguluyor. Yılın ilk üç ayında TL mevduat faizlerinin brüt yüzde 20.50’nin üzerine çıkamayacağı yönünde “aba altından sopa gösteren” ekonomi yönetimi, kurlardaki yükselişle şimdi yüzde 24’e çıkardı bu “yasağı.” Bu seviyenin bile net getirisi enflasyon bekleyişleri ve dalgalanması karşısında koruyucu bir faiz oranı değil.

İmkânsız üçlü dersi

İktisatta çok yaygın biçimde kabul gören Mundell’in “imkânsız üçlü” kuramına göre; sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faizi hem de döviz kurunu kontrol edemezsiniz.

Doğrusu Ankara’daki ekonomi yönetimi, bu kuramı ülkeye ağır bir fatura ödeterek öğreniyor.  Geçmişte ekonomi profesörü bir başbakan da aynı süreci yaşatmıştı.

Ankara, bir taraftan faizleri bastırırken, diğer taraftan arka kapı yöntemleriyle kamu bankalarına döviz sattırarak kuru bastırıyor. Olan ne mi? Ülkenin yerleşik yurttaşları ve şirketleri tam gaz döviz satın alıyor. Merkez Bankası verilerine göre dört ayda döviz hesaplarındaki artış 20.2 milyar dolar. 

Ankara’dakiler “ekonomiyi yüksekten atalım, ama zarar da görmesin” açılı bir yaklaşım sergiliyor.

Son gelinen yer, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin hayata geçirilmesi.

Ağustos’ta Brunson krizi ile kur patladığında döviz işlemlerine dair kısıtlamalar gelmişti; dövizli sözleşme yapma yasağı. Bu da 3-4 kez değiştirilerek yürürlüğe konmuştu. İhracatçılara da 2008’de yürürlükten kaldırılan “dövizi 6 ay içinde yurda getirme ve TL’ye çevirme” yükümlülüğü getirilmişti. Bu uygulama, Brunson serbest bırakıldıktan sonra da sürdürülüyor. Bu uygulamaların her ikisi de birer kambiyo kısıtlaması.

Alınan kararlar, tercihini döviz olarak yapmış olan yurttaşları bile ürkütmekten, “bundan sonraki adımın ne olacağına dair” spekülasyonlara sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyecek.

Yurttaşları “dövizden uzak tutmak” amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu “önlemlerin”, tersine yurttaşların kafasında “döviz kıtlığı” lambalarının yanmasına neden olacağı çok açık. Bu ve benzeri kararlara imza atılırken o masada deneyimli uzmanlar olsaydı itiraz ederlerdi.

Ekonomi politikasına yön veren siyasetçilerin aynı zamanda seçim sonuçlarını beğenmedikleri için “sandığı deviren” siyasetçiler olduğu dikkate alınırsa, yurttaşların ve şirketlerin dövize meyletmesinin bir başka temel nedeninin sadece TL’nin faizi değil, güven kaybı ve keyfi yönetim biçimiyle toplumda yaratılan mülkiyet kaygıları olduğu görülür.

Nitekim “tek sesli medyada” görülmüyor olsa da sokakta “fısıltı gazetesi” ile konuşulan konuların başında bunlar geliyor.

İşte son Tüketici Güven Endeksi’nin son 7 yılın en düşük seviyesinde olması da bunun işareti. Halkın iradesinin yansıdığı meşru sandık sonucunu beğenmeyip seçim yenileten siyasetçiler ekonomiye ve TL’ye güveni yasaklarla ve kısıtlamalarla korunacağını mı sanıyorlar?

Uğur Gürses

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Analiz: Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir

AleviNet

Published

on

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.

Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.

Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.

Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.

DW Nevsin Mengü ile Bire Bir | Journalist Murat Yetkin

Murat Yetkin

Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.

Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.

Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.

Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?

Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.

Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.

“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.

Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Cemevi mi, Birleşmiş Milletler evi mi?

AleviNet

Published

on

NECATİ ŞAHİN

İkisi de…

İkisi de ırk, din, dil, cinsiyet değil İNSAN diyor, demeli de…

Buyrun Size bir “ütopya” anlatayım…

Bir CEMEVİ hayal edin…

Avrupa’nın göbeğinde….

Kültürlerin harmanlandığı tarihi bir kentte olsun…

Muhteşem bir binası olsun …

Aynı Anda,

bir salonunda uluslararası bir etkinlik yapılsın …

Bir atölyesinde dans edilsin…

Bir atölyesinde türkü söylesin …

Bir atölyesinde resim yapılsın

Bir salonunda düğün derlensin …

Bir salonunda kına yakılsın …

Bir salonunda gençler …

Bir odasında çocuklar cıvıl cıvıl…

Aşevi insan kaynasın …

Lokalinde yaşlılar batak, tavla, okey oynasın, şakalaşsın …

Bahçesinde çocuk parkı, çocuklar kör ebe oynasın …

Cemevinin büyük salonundaki uluslararası etkinliğin adı:

“HIDIRELLEZ” olsun mesela…

Beş altı yaşlarında 20 Çinli Çocuk ,Cemevinde ÇİNCE Barış şarkıları söylesin mesela…

Kübalılar “Che” şarkılarını söylesin,

Cemevindeki tüm Canlar “Che”li pankartlar ile Küba Dansı yapsın mesela…

Pontoslu Yunanlar, Cemevinde

Anadolu’nun kadim renkleri ile kemençe ile, davul ile

pontos dansları sunsun mesela…

Bayernli Almanlar kendine özgü Alp dağlarının kıyafeti ile geleneksel danslarını sergilesin mesela…

CEMEVİ, Mezopotamya kökenli Asur, Kürt, Acem, Arap, Azeri, Ezdiler ve Ezgileri ile taçlansın mesela…

Gambia Müzik ve Dans Topluluğu,Kara Afrika’nın ak yürekli İnsanların kültürünü Cemevinde semah ve deyişlere müsahip eylesin mesela…

Balkanların temsilcisi olarak Arnavut Dans ve Müzik Grubu Cemevinde “haydi bre more” desin mesela…

Köln’den 40, Münih’ten 40 Dansçı gelsin Cemevine…

Size, Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya, Balkan, Karadeniz, Ege, Trakya ve de Modern Dans rüzgarı estirsin Mesela…

Alevilerden oluşan Dans Grubu

“Dünyanın her çoğrafyasında yaşayan, ama hiçbir çoğrafyada üstüne güneş doğmayan halk”, (bu söz Çingene rejisör dostum Rahim’e aittir) Çingeneleri, Çingene Dansları ile onurlandırsın mesela…

Cemevinde “Sarıgelin” kendi anadilinde, Ermenice söylensin, Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Alman, Arap, Zaza, Acem 20 Genç Kadın Sarıgelin ezgisine dans ile eşlik etsin mesela…

Bağlama eğitmenlerinden, müzik öğretmenlerinden, doçentlerden, konservatuar öğrencilerinden oluşan Bağlama Orkestrası ve Koro

Kemal Dinç’in şefliğinde, Pirsultan, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Ruhi Su, Aşık Veysel, Karacaoğlan söylesin mesela…

Vietnamlı Kadınlar, Cemevinde İNSAN’ı Vieatnam Dansları ile selamlasın mesela….

Müthiş bir kadın sesi Cemevini İngilizce rock ile inletsin mesela…

Kentin Belediye Başkanı, Siyasi Partileri, Kilise Temsilcileri gelsin, Barış dileklerini CEMEVİ’nde dile getirsinler mesela…

Kentin Doğa Koruma Kurulu Başkanı gelsin, Cemevinde, Hünkar’ın kucağında “Aslan ile Ceylanın Dost olduğu Tablo”nun önünde Doğamızın nasıl yok edildiğini Almanca anlatsın mesela…

Küçük Çinli bir Çocuk Cemevinde, Size, piyano ile Beethoven çalsın mesela…

Cemevinde aynı anda lokmalar pişsin, dağıtılsın mesela…

Birçok inançtan, dinden, dilden, milliyetten çocuk, kadın, genç, ihtiyar birlikte yanyana güler yüzle, birbirlerini birçok dilde selamlayarak katılsınlar mesela…

Bütün bunlar ücretsiz olsun mesela..

Biliyor musunuz?

Hayali bile güzel olan tüm bu güzellikler,

12 Mayıs 2019 Günü

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu üyesi,

AUGSBURG CEMEVİ’deki HIDIRELLEZ Şöleninde

gerçekleşti …

AUGSBURG CEMEVI Birleşmiş Milletler Kültür Evine dönüştü…

Dinler, diller, milliyetler, cinsiyetler harmonileşti, müsahip oldu, CAN oldu…

İnançlı, inatçı, istikrarlı duruşu ile, gençliğini AUGSBURG CEMEVİ hizmetine sunan Sevgili ALİ KOCAKAYA ile bir yıl önce hayal etmiştik…

Hayalimizi yazdık…

Konsepte çevirdik…

Gerçek oldu….

Yönetimi, üyesi, yüzlerce gönül insanı ile Ütopyayı gerçeğe dönüştüren AUGSBURG ALEVİ KÜLTÜR MERKEZI’ne bin teşekkür….

Eyvallah…

Katılımı ile AUGSBURG Cemevi’ni Birleşmiş Milletler Kültür Evine dönüştüren dillere, inançlara, milliyetlere, kültürlere bin selam…

Eyvallah…

Yeni “ütopya”mıza Davetimiz:

Gelin Canlar,

AABF-YOL BİR SÜREK BİNBİR-BARIŞ SENFONİSİ” Projemizde,

28 Eylül 2019 Tarihinde

KÖLN ARENA’da,

Bir olalım…

Diri olalım…

İri olalım…

Barış’a Cerağı yakalım…

Deyiş söylemeye

Semah dönmeye

devam edelim…

“Herşey Çok Güzel Olacak…”

(Augsburg, 12.Mayıs 2019)

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI