Connect with us

.

Röportaj

HDP’li Barış: Nazi Almanya’sının medyayla ilişkisi Türkiye’de uygulanıyor

AleviNet

Published

on

TRT yayınlarında tek saniye bile HDP’ye yer vermedi. Durumu değerlendiren HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Azad Barış, Nazi Almanya’sının medya ile kurduğu ilişkiyi, iktidarın Türkiye’de uyguladığını ifade etti.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu’nun (RTÜK), yerel seçim öncesi siyasi partilerin programlarını anlatma olanaklarının ne ölçüde engellendiğine dair 1-28 Şubat tarihleri arasını kapsayan “Siyasi haber raporu”nda açıklanan verilere göre, AKP’ye 49 saat 58 12 saniye, MHP’ye 3 saat 32 dakika 26 saniye, CHP’ye 5 saat 47 dakika 25 saniye, İYİ Parti’ye 55 dakika 32 saniye, Cumhur İttifakı’na 53 saat 30 dakika, Millet İttifakı’na 6 saat 52 dakika lehte süre verildiği açıklandı. Açıklanan verilere göre HDP’ye ise hiç süre verilmemiş.
Devlet kuruluşu olan TRT’nin yayınlarda HDP’ye hiç yer verilmemesini HDP Basın Yayın ve Propagandadan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Azad Barış, değerlendirdi. Barış, 7 Haziran seçimlerinden sonra medya üzerinde alınmış siyasi bir karar doğrultusunda HDP’ye karşı özel bir uygulama başlatıldığını belirterek, “Bunun başını tabi ki hükümetin ve rejimin kontrolündeki TRT çekiyor, Anadolu Ajansı çekiyor. Anadolu Ajansı gittiğimiz her etkinlikte neredeyse hep var ama hepsini arşiv olarak kullanıyor. Mahkemelerde bize karşı yeni açılan dosyalarda kullanmak üzere bunu arşivliyor. TRT’nin haber kaynağı olan AA ile bizimle kurduğu ilişki bu” dedi.
‘TRT HDP’YE KATI BİR AMBARGO UYGULUYOR’
TRT’nin HDP’ye ambargo uyguladığını belirten Barış,“Özgür medya dışında ana akım medyadan tutalım hepsinin üzerinde bu dalga hissediliyor. 3 yılı aşkın bir dönemdir bizim üzerimizde katı bir medya ambargosu söz konusu. Sadece bununla kalmıyor. Bize karşı inanılmaz bir propaganda ve kitle psikolojisini etkilemek üzere bir algı oluşturuyorlar. TRT’nin bizimle kurduğu ilişki bu. Bize bir saniye bile yer verilmemiş. Bu kadar düşman siyaseti ve ilişkisini bizimle kurmuş durumda” ifadesinde bulundu.
‘NAZİLERİN MEDYAYLA İLİŞKİSİ TÜRKİYE’DE UYGULANIYOR’
TRT’nin “rejim” tarafından ilk teslim alınan bir kurum olduğunu vurgulayan Barış, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu rejimin inşa ettiği sistemin ayaklarından biri medyadır. Medyanın tarihten bugüne kadar toplumları nasıl etkileyebileceğini görmüşler ve bunu bir toplumsal mühendislik olarak ele alıp, toplumu etkilemeyi ve algı oluşturma paradoksu olarak karşımıza çıkıyor medya. Ve bunu en çarpıcı örneklerinden bir tanesi de Nazi Almanyası’nın medya ile kurduğu ilişkidir. Yani büyük yalanlar söyleyerek ve bu yalanları tekrarlayıp medyanın kitle üzerinde etki etmesini sağlamak. Dolayısıyla rejim, Alman faşizminin medyayla kurduğu ilişkinin kopyasını, Türkiye’ye uyguluyor. Ve bunu bugün uygulamıyor geldikleri ilk günden beri uyguluyor.”
‘ÖTEKİLEŞTİRME ÜZERİNDEN KİTLE PSİKOLOJİSİ YARATMAK’
Türkiye’de televizyonların yüzde 99’unun, gazetelerin yüzde 96’sının iktidarın elinde olduğunu ifade eden Barış şöyle devam etti: “Yabancı sermayeyle kurulmuş olan televizyonlar bile haber yapamıyor. Kitle psikoloji aracı olarak medyayı karşı kullanıyor ve bu hükümetin kontrolünde bir medya. Talimat vererek değil tamamıyla ellerine alarak yönetiyorlar. Neredeyse iletişim fakültelerinden çıkmış bir gazeteci kalmadı. Hepsi kalemşorlar olarak karşımıza çıkıyor. Tek işleri söylenmiş ilk büyük yalana zemin açmak ve bu yalan üzerinden bir kitle psikolojisi yaratmak. Karşı tarafı, ötekileştiren ve kamplaşma üzerinden bir medya ruhunu, bütün toplum üzerinde sirayetini kılmaya çalışıyorlar.”
‘MEDYADAKİ AHLAKİ ÇÜRÜMEDİR’
TRT’nin tarafsız ve eşit yayın hakkını ihlal etmesi durumunun yurttaşların haber alma hakkının ellerinden alındığını ve özgürlüklerinin kısıtlandığını dile getiren Barış, TRT’nin tutumuyla birlikte, seçimlerde eşit propaganda ve seçim çalışması yapmanın da mümkün olmadığını belirtti. Barış,“HDP’nin düşmanlaştırılması çok önemli toplumsal bir kurgunun sonucu olarak ortaya çıkmış ve medya bunun en önemli ayağını oluşturuyor. Üzerimizdeki ambargo şöyle işliyor; Bizi hiçleştirme üzerinden denediler ama varlığımızın hakikatle olan ilişkisi artık ruhlarına sirayet ettiği için ve bütün seçimlerde başarıyla çıktığımız için bu sefer bizim olmadığımız platformlarda bizi konuşmaya başladılar. Bizi kötülüğün temsili olarak topluma sunuyorlar. Eşit koşullara sahip olmak ve kendini medyada ifade etmeyi bırakalım, tamamıyla kötülük üzerinde kurulmuş bir kurguyla bize karşı propaganda yapılıyor. Bizi çağırmıyorlarsa konuşmasınlar. Onu da yapmıyorlar. Gece gündüz konu biziz ama biz orada yokuz. Bu medya üzerindeki ahlaki bir çürümedir” şeklinde konuştu.
TRT’nin suç işlediğini belirten Barış, buna dönük hukuksal girişimlerinin olduğunu da sözlerine ekledi.
MA / Diren Yurtsever

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

Dışarıda zayıflasa da Erdoğan’ı iç politika devirir

AleviNet

Published

on

AKP iktidarı ülke içinde baskı politikalarını artırırken, bu kavgacı siyaseti dışarıda gün geçtikçe onu daha da köşeye sıkıştırıyor. Özellikle ABD ve Rusya arasında sıkışıp kalan S-400 füzeleri konusunda nihai bir karara varamayan Türkiye, İdlip’te de zor günler yaşıyor. Bir yandan İdlip konusunda Rusya ile telefon trafiğine giren Erdoğan, diğer yandan ABD ile yeni bir düzleme giren ilişkilerini iyi bir konumda tutmaya çalışıyor.

Gazeteci- yazar Fehim Işık S-400 krizinin, Türkiye’nin Rusya ile Suriye üzerinden geliştirilen ilişkiyi Erdoğan’ın aleyhine çevireceği kanısında. Ama hala Erdoğan’dan yana bir umudu olan ABD ve Batılı ülkelerin alacağı pozisyonun da önemli olacağı düşüncesinde. Fakat Erdoğan’a aslı kaybettirecek gücün, iç politikada onu ve partisini tökezleten başka Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarıdır diyor.

Fehim Işık’la yeniden yeniden değişen Suriye politikası, Öcalan’ın mesajında yer alan Suriye vurgusu ve olası İran operasyonu üzerine konuştuk.

ABD’E VE BATI’NIN HALA ERDOĞAN’DAN YANA UMUDU VAR

Türkiye S-400 füzeleri yüzünden ABD ile epeydir gerginlik yaşıyor. Son gelişmelere göre ise füzelerin alımının erteleneceği konuşuluyor. Türkiye’nin füzeleri almama gibi bir hamlesi olur mu?

Türkiye’nin S-400 füzeleri alma yönündeki çabaları, Suriye krizi sonrasında Rusya ile geliştirdiği ilişkiler döneminin ürünüdür. İç dengelerin Avrasyacı olarak bilinen Ergenekoncularla yan yana getirdiği Erdoğan, Kürt düşmanlığı ile birlikte siyaseten kırılma yaşadığı Ortadoğu’da, “Çelişkilerden yararlanacağım” zannıyla yönünü Rusya’ya çevirdi. S-400 alma girişimini de ABD üzerinden NATO cephesine karşı bir tehdit olarak kullandı.

ABD ve NATO, Türkiye’nin S-400 alma çabasını ciddiye alsa bile NATO’ya dayalı savunma sistemini çok kolay değiştirebileceğine ihtimal vermiyor. Türkiye de bunu yapabilecek koşullara sahip olmadığının farkında. Son günlerde yaşanan gelişmeler, ardı sıra gelen açıklamalar da bunu gösteriyor.

İktidar kanadı iç kamuoyuna dönük mesajlarında hala S-400 üzerinden bir “yiğitlik” gösterisinde bulunsa bile, gelişmeler onun el altından süre kazanmaya dönük çabalarını artırdığını gösteriyor. Hala Erdoğan’a olan umudunu yitirmeyen ABD ve Batı ise Türk yönetimini tamamen kaybetmemek için zaman tanıma konusunda gereken opsiyonu tanıyacak gibi gözüküyor.

PUTİN İLE ERDOĞAN KARŞI KARŞIYA GELECEK

Peki, Türkiye S-400 almazsa, özellikle Suriye açısından bunun sonuçları ne olur?

Türkiye’nin S-400 hamlesinin, daha geniş anlamda da Rusya ile geliştirdiği ilişkinin önümüzdeki dönemde, özellikle Erdoğan’ın aleyhine döneceğine, inananlardanım. Putin, NATO cephesini kendi lehine bölmek için Erdoğan’ı çok iyi kullandı. Erdoğan ise Suriye’deki Kürt karşıtlığında Putin’in sunduğu olanakları kendi lehine dönüştürdü. Ancak Kürt güçlerinin Suriye’deki doğru tutumu, dönemlik çıkar peşinde koşan Türkiye ve Rusya’yı, dar anlamda ise Putin ve Erdoğan’ı en nihayetinde karşı karşıya getirecektir. Bu gelişmenin yalnız başına Türkiye’nin S-400 almaması ile görünür olacağı kanısında değilim. İdlib’deki gelişmeler, Erdoğan iktidarının başta El Nusra olmak üzere İdlib’deki çetelerle olan ilişkisi bir yerde patlayacak ve ‘çıkarcı müttefiklerin’ karşı karşıya gelmelerine neden olacaktır.

Tabii bu politikaların daha görünür olacağı bir dönemde bu kez Türkiye’yi kaybetmemek için başından beri Erdoğan iktidarının bir sürü ahlaksızlığına onay veren ABD ve batı devletlerinin, pozisyonu gündeme gelecektir. Onların yeniden Erdoğan’a el vermesi, göz ardı edilmemesi gereken bir olasılıktır. Tüm bu olasılıklara rağmen, esasen Türkiye’nin iç siyasetindeki gelişmelerin belirleyici olacağını görmekte yarar var. Bir diğer deyimle Erdoğan’ı iktidarının sonuna getirecek asıl nokta Türkiye halklarının, demokrasi güçlerinin sergileyeceği tutumdur.

Türkiye’yi korkunç derecede ırkçı, faşizan bir yönetimle savaş batağına sokan Erdoğan’a, başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarının ve demokrasi güçlerinin gereken dersi vermesi durumunda, Erdoğan bir daha ayağa kalkmamak üzere batacaktır kanısındayım.

ER YA DA GEÇ TÜRKİYE EFRÎN’İ TERK EDECEK

İdlip’te rejimin belli bir bölgede hâkimiyet kurduğunu biliyoruz ve Türkiye bundan son derece rahatsız. Hatta Putin ile bir telefon trafiği gerçekleştirdi ama hala istediğini de alabilmiş değil gibi görünüyor. Rusya’nın bu hamleleri ABD ile yakınlaşan Türkiye sebebiyle mi, siz ne düşüyorsunuz?

Rusya’nın Astana toplantılarını başlatarak Türkiye’den umut ettiği noktalardan biri de çetelerin işgalindeki toprakları yeniden Suriye rejiminin hâkimiyetine sokmaktı. Bunu Halep, Hama, Humus ve Deraa’da başardı. Rusya ve Suriye rejimi açısından ele geçirilmesi gereken son kale ise İdlib.

Astana toplantısı gösterdi ki Rusya ve Suriye rejimi Türkiye’den arzuladığını alamadı. Bu nedenle İdlib’e dönük operasyon başladı ve giderek de sertleşecek. Türkiye’nin şimdiye kadar yaptığı tek şey kendini dinleyen çeteleri İdlib’den çekmek oldu. Bugünden sonra da Türkiye’ye yine bu yol bırakılır. Rusya’nın Erdoğan’a verdiği görev, çeteleri İdlib’den çıkarıp o bölgelerin rejime teslim edilmesini sağlamaktır. Efrin’in Rusya tarafından rüşvet olarak Erdoğan’a verilmesinin bir nedeni de budur.

Türkiye’nin, bu gelişmeleri hesap etmediği, söz konusu gelişmelerden sanıldığı kadar rahatsız olduğu inancında değilim. O adım adım İdlib’deki çeteleri, Efrin, bab, Azez ve Cerablus’a taşıyacaktır. Bu adım, Erdoğan’ın Kürt düşmanlığını esas alan politikalarının bir sonucudur ve köklü bir değişim yaşanmadıkça kolay ortadan kalkmaz. Türkiye, işgal ettiği bölgelerin demografisinin bozulmasına, Araplaştırılmasına, çeteleştirilmesine dönük tüm olanakları sonuna kadar kullanacaktır. İdlib’deki çeteler ise her geriledikçe tek sahipleri olan Erdoğan’a sığınacak ve İdlib’in temizlenmesi böylece sağlanacaktır diye düşünüyorum. Burada Kürtler açısından önemli olan, Efrin’in durumudur. Sıra Efrin’e de gelecek elbet. Ancak şu çok açık ki Türkiye Efrin işgaline dönük hala destekleniyor. Üstelik yalnız Rusya değil, ABD ve Batı da Efrin’in işgalinden rahatsız değil. Kürtler, Kürtlerin Suriye’deki dostları bu durumu kabullenmeyecektir. Belki çok kısa vade için bir şey demek mümkün olmayabilir ama çok da uzamayacak bir vadede, işgalci Türk devleti Efrin’i terk etmek zorunda kalacaktır. Bu konuda Türkiye’nin önünde bir başka seçenek yok.

ERDOĞAN’IN NE ADIM ATACAĞI ÖNEMLİ

Öcalan, avukatları aracılığı ile yazdığı mektupta Suriye meselesine özellikle değinerek Türkiye ile diplomatik ilişkileri işaret etti. Siz bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Tüm bu denklem değişiminde Suriyeli Kürtler nasıl bir pozisyonda ve onları neler bekliyor?

Erdoğan’ı 2013’te çözüm sürecine götüren etkenin de, ardından bu süreci bozup yeniden savaş tamtamları çalmasının nedeninin de Suriye krizi olduğu kanısındayım. Erdoğan, Kürt Özgürlük Hareketi’ni kendi çıkarlarına alet edebileceğine inanıyordu. Ancak dönemin görüşmelerinin ortaya çıkardığı sonuçtan biliyoruz ki Sayın Öcalan açısından da, süreçte rol alan diğer Kürt kesimleri açısından da Suriye politikası hep kırmızıçizgi oldu.

Sayın Öcalan’ın İmralı’da birlikte kaldığı tutsak yoldaşlarıyla kaleme aldığı ve avukatları aracılığı ile 6 Mayıs’ta kamuoyuna ulaştırdığı son ortak mektuptan da anlaşılıyor ki Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük kırmızıçizgi durumu devam ediyor. Yani AKP medyasının ya da işin asıl boyutunu görmek istemeyenlerin iddia ettiği gibi sadece Türkiye’nin çıkarlarına dönük bir bakış açısı değil, aksine ortak çıkarlara, demokratik dönüşüme, diyalog ve müzekereye dönük bir bakış açısı mektupta egemen.

Mektup sonrasında hem KCK yönetiminden, hem de Kuzey ve Doğu Suriye yönetiminden gelen yaklaşımlar bu doğrultuda oldu. Dolayısıyla burada takip etmemiz gereken kesim sadece Kürt hareketi veya kuzey ve Doğu Suriye’nin yönetimi değil, aynı zamanda Erdoğan rejiminin de kendisidir. Yani, Erdoğan önümüzdeki dönemde nasıl davranacaktır, nasıl bir adım atacaktır, bu önemli. Siyasette her an her şey olabilir gibi bir kural olsa bile Erdoğan’ın son 3 yılda girdiği angajmanlar, daha da önemlisi bu sürede işlediği ağır suçlar, onu geri dönüşsüz bir noktaya taşıdı. Bu yetmez, Erdoğan her kesim açısından en güvenilmeyen siyasetçi konumuna geldi. Bu durum göz ardı edilemez. Hiç kuşku yok bu süreci belirleyecek olan yine Türkiye’nin iç dinamikleri olacaktır. Erdoğan iktidarı, 31 Mart’ta tökezledi. Yere düşmesi durumunda bir daha kalkamaz.

İRAN’A OPERASYON ÇOK OLASI DEĞİL

Son olarak Suriye’deki rüzgâr giderek İran’a doğru kaymaya başladı. Trump, İran’ın nükleer anlaşmasından çekildiğini söylediğinden bu yana olası bir operasyondan bahsediliyor. Hem tarihi arka plana hem de bölgenin durumuna da baktığımızda bu tarz bir hamle ne gibi sonuçlara yol açar, hem Türkiye, hem Kürtler, hem de Ortadoğu’daki birçok halk için?

İran’a dönük askeri bir harekâtın çok olası olacağına inananlardan değilim. Türkiye ve İran 600-700 yılı bulan yönetim deneyimine sahip köklü devletler ve bu devletleri savaşla istenilen çizgiye getirmeye kalkmak Ortadoğu’nun da, dünyanın da felaketi olur. Trump’ın tüm tehditlere rağmen böyle bir operasyona yönelmesini olası görmüyorum; umarım yönelmez de. Suriye gibi herkesin ‘çantada keklik’ gördüğü, üstelik ciddi bir muhalefetin de olduğu bir ülkede yüzbinlerce insanın ölümüne, onca yıkıma rağmen Batı istediklerini elde edememiş ise İran gibi daha köklü bir yönetimde Batı istediğini hiç mi hiç elde edemez. Bu ise yıkım ve ölümü büyütür, Ortadoğu’daki, hatta dünyadaki tüm kesimleri etkiler. Böyle bir savaş yerine ABD ve yandaşlarının bir yandan tehdit ve baskılarla İran’ı yalnızlaştırma politikası güdeceği, ardından baskılayıp iç dinamikler üzerinden bir değişime zorlayacağı inancındayım.

Eskiden olsaydı, bu olasılık için kısa bir zaman biçebilir ve mümkündür diyebilirdik. Ancak gelişmeler gösteriyor ki ABD’nin ya da Batılı devletlerin bu konudaki politikaları da o kadar kolay yaşama geçecek cinsten değil. Belirleyici olan, yine İran halklarının bizzat kendisi olacaktır. Ne yazık ki bu konuda da ciddi sorunlar var. İran muhalefeti ne yazık ki dağınık ve çok farklı uçlarda yer alıyorlar. Ülkenin içinde ise muhalefet tamamen bastırılmış. İran’da güçlü dinamik olarak öne çıkan kesim yine İran rejimine yandaş olan ve adına ‘ılımlı’ denen tırnak içindeki ‘muhaliflerdir’. Geriye kalan muhalefetin büyük çoğunluğu ise İran dışındadır.

İran’da başta Kürtler olmak üzere muhalefetin en geniş kesiminin bir araya gelmesi, ortak politikalar üretmesi, bu bağlamda çok önemlidir. Hatta öyle önemli ki muhalefetin ciddi bir biçimde bir araya gelmesi, ABD ve Batı’nın içinden çıkılamaz kötü sonuçlara yol açabilecek adımlar atmasının da önüne geçebilir. Bu olanak 2011 yılında Suriye’de de vardı. Ancak muhalefet bu noktada rolünü oynamadı, her biri bir devletin oyuncağı oldu. 3. yol politikasını önüne koyanlar ise ağır bedellere rağmen başarılı oldular ve en önemlisi de başkalarının politikalarına alet olmadılar. Bugün Kürtler Suriye’deki en önemli aktörlerin başında geliyor ise bu onların 3. yol politikalarından kaynaklanmaktadır. İran muhalefeti, Doğu Kürdistanlı siyasi hareketler Suriye’deki bu emsalsiz deneyimi mutlaka değerlendirmelidir.

Continue Reading

Röportaj

DAİŞ’in propagandacısı Bayrak: Birinci kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye

AleviNet

Published

on

CIA’nin kripto belgelerinde adı geçen DAİŞ’in propagandacısı Defne Bayrak, QSD’nin elinde. DAİŞ’e katılan Bayrak, Türkiye’ye soracağı sorular olduğunu ve “yüzleşmek” istediğini belirtiyor. Bayrak: “Birinci hayal kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye oldu.”

ERSİN ÇAKSU
ANF/DÊRİK

CIA ile ABD’nin Ankara Büyükelçiliği arasında 2010’daki kripto yazışmalarda adı geçen ve 2015 yılında DAİŞ’e katılan Türk kadın gazeteci Defne Bayrak, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) elinde.

Defne Bayrak, Türkiye’de Hürriyet, Vakit, TimeTürk, İnkaNews, Küresel Haber gibi yayın organlarında çalıştıktan sonra DAİŞ’in yayın organlarında çalıştı ve 2015 yılında sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımla, iki kızıyla birlikte DAİŞ’e katıldığını duyurdu.

İstanbul- Ürdün- Suriye hattında bir DAİŞ propagandacısı
İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü okuyan ve aynı üniversitede Tıp okuyan Ürdün vatandaşı Halil Ebu Mulal El-Belavi’yle evlenen Bayrak, 7 yıl Ürdün’de yaşadıktan sonra eşinin 30 Aralık 2009 tarihinde Afganistan’daki ABD üssüne yaptığı intihar saldırısının ardından Türkiye’de yaşamaya başladı.

El Kaide ile DAİŞ’in ayrışması döneminde Türkiye’de çalıştığı DAİŞ bağlantılı yayın organlarında örgütün şiddetli bir savunucusu olan Bayrak, Nisan 2015 tarihinde iki kızıyla birlikte Antep üzerinden Suriye’ye geçerek örgüte katıldı ve Suriye’de de örgütün yayın organlarında çalıştı.

ABD’nin kripto yazışmalarında yer alıyor
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Dougles Silliman tarafından ABD Dışişleri Bakanlığı ile CIA ve FBI’ya 13 Ocak 2010 tarihinde geçilen kriptoda ismi geçenlerden biri de Defne Bayrak’tı.

Kripto yazışmada Defne Bayrak’a ilişkin şu ifadeler yer alıyordu: “Bu raporda adı geçen şahsın ABD’de ya da yurtdışında sivil havacılığa tehdit oluşturabileceği gerekçesiyle Amerikan Taşımacılık Güvenliği İdaresi’nin ABD’li ve yabancı hava taşımacılarına ibraz ettiği Uçuş Yasağı Güvenlik Direktifi kapsamına alınmasını öneriyoruz.”

Esrarengiz ve ajan: El Belavi
Kripto raporun yazılmasından iki hafta önce yani 30 Aralık 2009 tarihinde Bayrak’ın Ürdünlü eşi El-Belavi, El Kaide liderlerinden Eymen El Zavahiri’ye ilişkin elinde önemli bilgiler olduğunu belirterek, Afganistan’daki ABD üssünde biri Ürdün ajanı ve 7’si de CIA ajanına intihar saldırısı düzenlemişti.

Defne Bayrak ile evlendikten sonra Ürdün’e dönen El-Belavi’nin burada Ürdün istihbaratı tarafından muhbirliğe ikna edildi ve El-Belavi de El Kaide içerisinde hızla yükselerek, örgüte ilişkin önemli bilgileri Ürdün istihbaratı, dolayısıyla CIA’yle paylaştı.

Afganistan’daki ABD üssüne yaptığı intihar saldırısının nedeni ise uzun süre “CIA ile El Kaide arasında çift taraflı olarak çalışan” El-Belavi’nin sırrı olarak kaldı. Ancak El Belavi’nin saldırıdan önce eşi Defne Bayrak ve çocuklarını Türkiye’ye getirmesi dikkat çekiyor.

Defne Bayrak, DAİŞ serivenini anlatıyor
Sözü edilen Defne Bayrak ise uzun süre Türkiye’de DAİŞ’in propagandacısı olarak çalıştıktan sonra Nisan 2015 tarihinde DAİŞ’e katılmak için yola çıktı. Bundan sonrasını ise bir süredir QSD’nin elinde esir olan Defne Bayrak’tan dinliyoruz: “Gerçekten bir İslam devletinin kurulduğuna ikna olarak iki kızımla birlikte İslam topraklarına göç etmeye karar verdim. Zaten daha önce çeşitli basın kurumlarında çalıştığım dönemde örgütle bağım vardı.

Antep’te gözaltı
“Katılmaya karar verdikten sonra önce Antep’e geldim. Burada gözaltına alındım. Ama kısa bir gözaltı süresinden sonra serbest bırakıldım ve aynı gece sınırdan DAİŞ’in topraklarına geçtim.

“Bundan sonra bir süre Tabqa ve Meyadin’de makarlarda (DAİŞ’in yeni katılan kişileri tuttuğu mekanlar) kaldım. Çocuklarımı okula kaydettirmek istedim ama evli olmadığım için yapamadım. Bunun üzerine makardaki bacıların arabuluculuğuyla Mısırlı biriyle evlendim.

DAİŞ’te ikinci kez evlendi
“Kadınlar tavsiye ettiler, öyle tercih ettim ama hayal kırıklığıydı. Mısırlı olan sürekli şiddet uyguluyordu hem bana hem çocuklarıma karşı, sürekli bizi tehdit ediyordu. Hatta biz kaçmak istediğimizde Vali’ye söylemişti bizi öldürtmemle tehdit etti. Saçma sapan tuhaftı zaten.

“Bir yıl 3 ay onunla evli kaldım, ‘mahkemeye gidersen seni yalancı çıkarırım, rezil ederim’ diye tehdit ediyordu. Çok zor oldu elhamdülillah boşandım. Benimle evlendiğinde evli değildi ancak biz evlendikten sonra çocuğum olmuyor diye Suriyeli 16 yaşında bir kızla evlendi.

‘Akıllı kadın evde turşu yapar’
“Boşandıktan sonra Meyadin’den Tabqa’ya gittim. Burada çok zorluk çektim. Kızlarım perişan oldu. Benim için bir hayal kırıklığı olmuştu. Kendisine devlet diyen ve bizi davet edenler bir kadına evlenmek dışında bakamıyorlardı.

“Mısırlı olan eşimle evliyken bile kaç kez çalışmak istediğimi söylediğimde, beni rezil edeceğini söyledi ve kesinlikle izin vermedi. Hatta bir gün yine çalışmak istediğimi söylediğimde bana ne dedi biliyor musun? ‘Akıllı kadın evinde turşu yapar’ dedi. Anlıyor musun kadına yaklaşımları böyleydi…

‘DAİŞ üzerine kitap yazmak istedim’
“Boşandıktan sonra bir süre DAİŞ’in çeviri işlerini yaptım. Onların yaşamına, ekonomik yapısına ve İslam devletine ilişkin bir kitap yazmak istedim ama dinleyen olmadı. Daha kitap yazmıştım. Usame kitabını… Fakat fırsat verilmedi.

“DAİŞ’te evli olmasa bir kadın tek başına hiçbir işi yapamıyordu. Buna fırsat verilmiyordu. Onun için yine evlenmeye karar verdim. Kilisli Kürt biriyle evlendim. Adı Abdullah’tı. Onunla da iki ay evli kaldım ve hamileyken ayrıldım.

“Daha sonra çocuklarımı alıp Türkiye’ye kaçmaya karar verdim ve Raqa’dan yola çıktık. Ancak Fırat Nehri’ni geçerken YPG tarafından yakalandık. İki ay cezaevinde kaldım sonra kampa geçtik, çocuklarımla beraber. Kilisli eşimden olan çocuğumu da Heseke’de doğurdum.”

Türkiye ihanet etti
Türkiye’de DAİŞ ile ilişkili olduğunun devlet tarafından bilindiğini ve hatta Antep’te gözaltına alındığında da Suriye’ye geçeceğinin bilindiğini belirten Defne Bayrak, hiçbir şekilde uyarılmadığını dile getiriyor ve Türkiye’nin kendilerine “ihanet” ettiğini kaydediyor.

Defne Bayrak, “Birinci hayal kırıklığım DAİŞ’ti. İkinci hayal kırıklığım ise Türkiye oldu. Herkes İslam’ı kullanıyor. Dünyanın her yerinden, Afrika’dan, Avrupa’dan, Asya’dan insanlar gelip Türkiye üzerinden DAİŞ’e katılırken kapılar açıktı, ama şimdi işler bozulunca kapılar kapandı” diyor.

‘Kullanıldık’

“Bizler kullanıldık” diyen Defne Bayrak’a “Sizleri kullandıklarını düşündüğünüz kişi ya da kurumlar ile aranızda bir anlaşma mı vardı?” sorusunu yöneltiyoruz ama detaylara girmek istemiyor.

Yargılanmaların ilişkin kurulması planlanan uluslararası mahkemeye mesafeli yaklaşan Defne Bayrak, Türkiye’de yargılanmak istediğini ve “muhataplarıyla yüzleşmek” istediğini ifade ederek şunları dile getiriyor: “Yargılanacaksam Türkiye’de yargılanmak istiyorum. Bu olayda sadece bizim suçlu olduğumuzu kabul edemiyorum. Bu işin muhataplarıyla da yüzleşmek isterim. Beni yargılayacaklarsa kendileri de benim sorularıma cevap versinler istiyorum.”

‘Soracağım sorular var’
“Yüzleşecekleriniz kim?” sorusunu ısrarla yanıtsız bırakan Defne Bayrak, “Soracağınız sorular var yani…” şeklindeki sorumuza da “Tabi ki var. Kimse zulümle ayakta kalamaz. DAİŞ’i görüyorsunuz. Zulmüyle yıkıldı. Eğer Türkiye’de zulümle yürümek istiyorsa sonlarını beklesinler” diyor.

‘İlk hayal kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye’
Türkiye ile bir “hesaplaşmasının” olduğunu belirten Defne Bayrak, “Sorularıma cevap vermeliler. Bir hesaplaşma gerekiyor. Ben sıradan bir vatandaş bile olsam benim haklarım var. Ben buraya geçerken, beni buraya geçirmişlerse, ben dönmek istediğimde kapılar neden kapalı? Ben bir plan kurdum sen git oraya, sonra da gelmek istediğimde kapılar kapalı olsun. Ben bunu kabul etmek istemiyorum” diyor.

“Hayal kırıklığına mı uğradığınızı düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorumuza da “Çok fazla hayal kırıklığına uğradım. Birinci hayal kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye oldu” yanıtını veriyor.

özgür politika

Continue Reading

Röportaj

Nas: 70 yıllık sistem tekme tokat yıkıldı, CHP artık Kürt söylemini değiştirmeli

AleviNet

Published

on

YSK’nin İstanbul seçimlerini iptal etmesini değerlendiren Anavatan Partisi eski Genel Başkanı Nesrin Nas, “Kürt seçmenin duruşundan en ufak bir endişe taşımıyorum” diyerek bu yönlü karalama kampanyalarını eleştirdi ve CHP’nin Kürt söylemini değiştirmesi gerektiğini söyledi. 

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul seçimlerini iptal ederek, yenilenmesine karar verdi. Sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçimlerinin iptal edilmesiyle birlikte YSK, yeni seçimin 23 Haziran’da olacağını duyurdu. Seçimlerin iptal edilmesine ilişkin Anavatan Partisi eski Genel Başkanı ve ekonomist Prof. Dr. Nesrin Nas değerlendirmelerde bulundu.

’70 yıllık sistem tekme tokatla yıkılmıştır’
İptal kararının çok önemli olduğunu dile getiren Nas, “YSK verdiği bu kararda aslında bizim demokrasiden elde kalan son aracımızı ve 70 yıldır düzgün işleyen bir sistemi tekme tokat yıkmıştır. Bu anlamda çok hayati bir karardır. YSK, 1950’den bu yana çok aksamadan ilerlemiştir. Kimi zaman şikayetlere konu olsa da bu şikayetlerin kendi içerisinde törele edildiği bir şekilde yürütülmüştür. Bu vatandaşın devletle olan son bağıdır. Vatandaş anayasal haklarıyla çok ilgili değildir. Ama seçme hakkını mücadele ederek aldığı için bunu önemli bir bağ olarak görür. Şimdi seçimle iktidarları değiştirme güvencesi ortadan kaldırılmıştır. 12 Eylül’de dahi askeri yönetim birçok şeye dokunmuş, yepyeni bir anayasa yapmış ama 1950’de kurulan YSK’ye dokunmamıştır. Çünkü askerlerde biliyor ki bu son bağı kopardıkları anda halkla devlet arasındaki ilişki tamamen kopacak. Ondan sonra yönetim son derece güçsüzleşecek ve seçimle iktidarların değiştirilme döneminin bittiğine inanan halkın beklentileri çok daha radikalleşecek. Bu nedenle YSK’ye dokunmamıştır. Ne yazık ki bu hükümet YSK’ye de dokunarak çok ağır bir karar vermiştir” dedi.

‘Bunu kimse izah edemez’
Nas, “Seçimle değiştirilemeyeceği varsayılan iktidarların bundan sonra ne yapacağı konusunda halk hep teyakkuz halindedir ve kendini korumak için başka mekanizmaların peşinde koşmaya başlar” dedi.

Kararın basit bir iptal kararı olmadığını vurgulayan Nas, “Bakın hukuki olarak konuşmuyorum. Seçim kanunu bunu söylüyor. YSK’nin mevzuatı şunları öngörüyor. Geçmişte böyle karar vermiştir. Bu seçimde başka yerlerdeki itirazları şöyle davranmıştır. Böyle davranmıştır diye söylemiyorum. Hiç birini yasaya dayandırmıyorum. Ama çok basit bir Aristo mantığını kullanarak söylüyorum. 4 tane oy pusulasını aynı zarfa koyuyorsunuz. Aynı sandık kurulu üyeleri bu zarflardan çıkan 4 pusulayı sayıyor. 3’ünü doğru sayıyor birinde hile yapıyor. Buna kargalar güler. Bunu kimseye izah edemezsiniz” diye belirtti.

‘Diğer seçimler de meşru değil’
Sandık kurullarını oluşturanın iktidarın kendisi olduğunu hatırlatan Nas, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü: “İktidar, kendisinin atadığı sandık kurullarının iyi çalışmamasını bahane olarak kullanıyor kendince. Oysa iktidar kimse, kurulları o atar ve hile varsa, o hileyi de o kurullar eliyle iktidar yapar. Şimdi iktidar kendi atadığı sandık kurulundan istediği sonucu alamayınca bunun bütün faturasını seçmene kesiyor. Bu seçmenin doğrudan doğruya oy hakkının gasp edilmesidir. Bu sadece bir İstanbul seçimlerine müdahale demek değildir. Bu aynı zamanda sistematik olarak bu iktidarın bir otoriter rejim inşası için yapılan çok bilinçli tercihtir. İktidar bunun ekonomiyi ne hala getireceğini kendi meşruiyetini altını oyacağını bilmiyor mu? Aynı sandık kurulları aynı Yüksek Seçim Kurulu, aynı seçim kanunlarıyla bu iktidar referandumu yaptı. Bu iktidar başkanlık sistemini değiştirdi. Bu iktidar Cumhurbaşkanı seçti. 24 Haziran’da Meclis’te çoğunluğu aldı. Bu itiraz, burada ileri sürdükleri gerekçelerin hepsi bu diğer seçimler içinde geçerlidir. O zaman bu seçim meşru değilse, diğer seçimlerde meşru değildir. İktidar bu attığı adımın kendi meşruiyetini altını boşaltacağını dünyada artık tutar bir tarafının kalmadığını bilmiyor mu? Biliyor. Ama bu tercihi buna rağmen, bütün bunları göze alarak yapmıştır. O zaman demek ki; sadece İstanbul seçiminin yenilenmesinin ötesinde bir amaç içermektedir. Nasıl bir rejime doğru çıkacağını hepimiz biliyoruz. Baktığımız da bu bedelleri hepimiz hep beraber ödeyeceğiz.”

Siyaset sadece siyasetçilerin işi değil
YSK’nin tekrar seçim kararından sonra “kaygılıyız” açıklaması yapan TÜSİAD’a “Yanlış yapıyorsunuz. Herkes haddini bilecek” diyerek aba altında sopa gösteren AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın sözlerine dikkat çeken Nas, “Herkes kendi işine baksın’ dedi. Aslında herkesin siyasetle ilgilenmemesini istemek ve sadece kendi işine bakması istemek sadece otoriter rejimlerde vardır. ‘Sen doktorsun, doktorluğunu yap. Bırak siyaset siyasetçiye kalsın.’ Demokrasilerde siyasetçi sınıfı olmaz. Demokrasilerde herkesin o ülkenin yönetimine rejimine ilişkin söyleyeceği sözü vardır. Bu zaten nasıl bir rejim öngördüklerini çok açık bir şekilde söylüyor” diye konuştu.

Ekonominin kapısına kilit vurulmuştur
Ekonominin çok zarar göreceğini ifade eden Nas, konuşmasına şöyle devam etti: “6 Mayıs Yüksek Seçim Kurulunun bu kararıyla birlikte Türkiye ekonomisinin kapısına kilit vurulmuştur. Bundan sonra devlet ekonomiyi geliştirmek, verimliliği, üretimi artırmak, iş yaratmak için para harcamayacak. Devlet bundan sonra mevcut iktidarın devamını sürdürmek üzere politikaya para harcayacaktır. Bu çok net olarak ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin daha da yoksullaşması durumu söz konusu. Türkiye’nin hem doğudan hem batıdan kopması ve medeni dünyanın dışına çıkması iktidarın umurunda değildir. İktidarın öncülüğü kendi iktidarını pekiştirecek bir ekonomik yapıyı ortaya koymaktır. Kemal Can’ın söylemiyle bir lütuf ekonomisidir. İçeri kapatacaktır, haddini bilmeyenleri batıracak, haddini bilip yanında duranları ödüllendirecektir. Hangi kaynaklarla. İçerde senin benim kaynaklarımızı yeniden dağıtarak bunu yapacaktır. Bundan sonra artık dolar yukarı çıktı, faizler şu oldu, enflasyon bu oldu, işsizlik şu kadar arttı gibi bir takım göstergelerle biz iktisatçılar bir süre daha oyalanabiliriz. Ekonomiyi okumaya ve yorumlamaya çalışabiliriz. Ama bunların realitede bir karşılığı kalmamıştır.”
 
Kimi isterse o zengin olacak
“Biz iktisatçılar konuşurken Merkez Bankası’nın bağımsızlığının altını çiziyoruz” hatırlatmasında bulunan Nas, “YSK’nin bu halde olduğu bir ülkede Merkez Bankası’nın bağımsızlığı olabilir mi? Bundan sonra böyle bir şey olamaz. Burada artık ekonomide mutlak olarak politik irade, duruma el koymuştur. Kimi isterse o zengin olacak, kimi isterse onu batıracaktır. Elindeki kaynakları tükenene kadar bir süre elindeki az buçuk kaynakla kendi tabanını elinde tutmaya çalışacaktır. Ondan sonra zor araçlar devreye girecektir. Geldiğimiz nokta maalesef budur” dedi.
 
Erdoğan’ın kişisel iktidarı besleniyor
İktidarın İstanbul’daki ısrarına değinen Nas, şu ifadelerde bulundu: “AKP diye bir yapı var mı çok emin değilim. Erdoğan’ın kişisel iktidarını besleyen kaynakların ağırlıklı yaratma ve dağıtma merkezinin İstanbul olduğu kısa sürede ortaya çıkmıştır. Ankara’da belediyelerde piyasada 3 bin, 3 bin 500 liraya ancak iş bulabilecek insanlara 40 bin liranın üzerinde maaş veren yapılar var. Bu ortaya çıkmıştır. Bu nedenle ekonomiktir. Ama ekonomiden ziyade o kaynakların kendi iktidarını güçlendirecek bir yapıda kullanmasını sağlamak içindir.”

Bu sadece İstanbul seçimi değildir
Demokrasi güçlerinin üzerine çok büyük sorumlulukların düştüğünü dile getiren Nas, devamla şöyle dedi: “Çünkü 23 Haziran’daki seçim artık İstanbul seçimi olmaktan çıkmıştır. Bu İstanbul seçimi değildir. Bu artık Türkiye’nin bir rejim tercihi seçimidir. Türkiye otoriter rejime doğru pupa yelkenli yol mu alacağız yoksa burada kırmızı kart mı göstereceğiz. Bu, bunun seçimidir. Bu nedenle bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir seçimdir.”

Sadece İstanbulluların kendi belediye başkanını seçmeyeceğini anımsatan Nas, “Burada İstanbul üzerinden Türkiye’nin rejimi onaylanacak ya da ret edilecek. O nedenle bütün demokrasi güçlerinin bunu bilerek hareket etmesi gerekiyor. Bunu bilerek yan yana durması gerekiyor. Bütün bunları birleştiren bir siyasi figür de var. Burada bir umut var ve hepimiz bir arada burada bulunabiliriz. Demokrasiye alan açabiliriz. Ekrem İmamoğlu bu umudu diriltmiştir. Bu önemlidir. Bu kez sadece istemediğimiz bir şeyi engellemek için oy vermeyeceğiz. Aynı zaman da istediğimiz bir şeyi seçmek için de oy vereceğiz” diye konuştu.

Kürtler demokrasinin ne olduğunu bizden iyi biliyor
Kürt seçmen üzerinden yürütülen karalama kampanyasına da değinen Nas, şunları dile getirdi: “Kürtler demokrasinin ne demek olduğunu bizden çok daha iyi biliyorlar. Demokrasisizliğin ve siyaset alanının kapatılmasının en ağır bedellerini onlar ödediler. O nedenle ben Kürt seçmenin duruşundan en ufak bir endişe taşımıyorum. O seçmen var gücüyle demokrasi kapısını açık tutmak için çaba sarf edecektir.”

Son kilitli kapı
CHP’ye ilişkin de uyarılarda bulunan Dr. Nas, sözlerini şöyle tamamladı: “Cumhuriyet Halk Partisi’nin de artık mevcut Kürt söylemini biraz değiştirmesi gerekiyor. ‘Beni anla. Ben seninle yan yana durursam beni teröre destek vermekle suçlarlar’ korkusunu üzerinden atıp o utangaç tavrını bir tarafa bırakıp daha açık ve daha vurgulu bir diyaloga girecek bir dili geliştirmesi gerekiyor. Ben bu seçimde bunun yapılabileceğini söylüyorum. Çünkü başka çıkış yolumuz yok. Bu artık önümüze gelen son kilitli kapıdır. Ya bu kilidi açacağız hep beraber ya da bu kapı yüzümüze kapanacak ve biz bu karanlık tünelde hapis olup kalacağız.”

Sadiye Eser/MA/İSTANBUL

Yazarın diğer yazıları None Found

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI