Connect with us

.

Ahmet Güden

31.yılında Halepçe katliamı: Zulüm devam ediyor…

AHMET GÜDEN

Published

on

31 yıl önce, Kürt çocukları tanıdık bir koku duydu. Çoçuklar; “Anne elma kokusu geliyor” diyordu. Annelere veyahut çocuklar nereden bilebilirdi ki bu koku onların sonu olacak. Orada bulunan canlıların neredeyse tümünü yok edecek…

Halepçe’de yapılan katliam yer yeryüzünde gerçekleşen en trajik katliamlardan biridir ve yine Kürtlere düşmüştür bu acı. Yaşananlar hala taze ve izleri insanlık tarihine kara bir leke olarak yazıldı.

Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in emriyle 16 Mart 1988’de Halepçe’de yaşayan Kürt halkının üzerine kimyasal gaz bombaları bırakılmıştı. “Kimyasal Ali” olarak tanınan Ali Hasan el-Mecid’in komutasında Halepçe kentine kullanımı savaş suçu sayılan hardal ve sarin gazları atılmıştı.

Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak ordusu, kasabayı hem savaş uçaklarıyla hem de topçu birlikleriyle vurdu. Bunun üzerine Halepçe’deki Kürt savaşçılar ve kasabadaki erkeklerin büyük bölümü çevredeki dağlara çekilirken geride çocuk, kadın ve yaşlılar kaldı.

Katliamda 5 bin kişi hayatını kaybetmiş, en az 7 bin kişiyse yaralanmıştı. Halepçe katliamı, Baas rejiminin Kürt halkına karşı başlattığı sistematik saldırıların en acı ve son etabıydı.

Halepçe  Katliamı üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen  o gün annelerin insanların kulaklarını sağır eden feryat sesleri bugünden hala duyuluyor. O günkü acı da,  katliamın izleri de bugün ki  kadar  halen taze ve insanların yüreklerini  dağlamaya devam ediyor.

Diğer taraftan ise  Kürtlerin üzerinde uygulanan katliam sadece Halepçe’de yapılan katliamla sınırlı kalmadı. Geçmişten bu yana  Kürtlerin yaşamış olduğu coğrafya da birden fazla imparatorluk kuruldu.  Her gelen imparatorluk Kürtlerin üzerinde egemenliklerini bir şekliyle sürdürmeyi devam ettiler.

Fakat imparatorluklar tarihin tozlu raflarında yerlerini alırken, Kürtler tüm katliam ve zorluklara rağmen yaşadıkları coğrafyadan kopmadan bir arada kalarak her türlü asimilasyona karşı kültürlerini ve varlıkların koruyarak yaşamlarını sürdürmeye  devam etmeyi başarmışlardır.

Ta ki batılı güçler Ortadoğu’ya müdahale edip Kürtlerin yaşamış oldukları coğrafyayı Irak, İran, Suriye ve Türkiye’ye arasında yapay sınırlar oluşturup pay edene kadar.  O günden bu yana değişik tarihlerde Irak’ta İran’da Türkiye’de ve Suriye’de Kürtlere karşı katliamlar yer yer yapılmış ve halen bu gün yapılmaya da devam edilmekte fakat bu kadar zulüme karşı uluslararası kamuoyu hala susmayı tercih ediyor.

Gerçekten bunu anlamakta zorluk çekiyorum.  Sınırsız  bir evren üzerinde Kürtlerin yaşamlarını sürdürebilecekleri ve nefes  alabilecek bir yer bulamamaları insanlık adına  son derece utanç verici bir durum değil midir? Halbuki evrenin üzerinde Kürtlerinde yaşayacağı kadar yer olmasına rağmen bu yeryüzü Kürtlere dar edildi.

En ilginç olan durum ise Kürtlerin çocuklarını zehirli gazla boğarak katleden ve böyle bir zulmü reva görenler  tarihi boyunca biz kardeşsiz diyenlerdir.

Irak’ta 2003 yılında devrilen Saddam Hüseyin, Kürtlere karşı yürüttüğü Enfal Hareketi* kapsamında 180 bin kişinin ölümünden sorumlu tutularak yargılandı.

Ancak başka bir hükümden aldığı idam cezasıyla 2006’da asıldı. Ölümünün ardından ise Kürtlere karşı “soykırım” uygulamaktan yargılandığı davada suçlu bulundu.  Yıllar sonra da olsa Saddam cezasını bulmuştu. Ancak bu ceza dahi emperyal güçlerin bölge de uyguladıkları politikaları temizle girişimi olduğu için hala günümüzde bu baskılar sürüyor. Bu sebeple gerçekten samimiyetle bu davanın hala görüldüğü kanısında değilim.

Belki Halepçe il ilan edildi, kaldırımları yapıldı, sokakları düzeltildi, yeni binalarla hayat canlandı ama katliamdan bu yana kınama anlamında, faillerin cezalandırılması noktasında fazla bir şeyin yapılmadı.

Dolayısıyla Saddam Hüseyin ve kimyasal Ali Hasan el Mecit idam edildi ama onlar sadece Halepçe nedeniyle idam mahkum edilmişlerdi.

Katliamın tek faili onlar değil. Batı dünyasının, Amerika’nın da hesap vermesi lazım. Çünkü Saddam’ın Ortadoğu’da bu kadar güçlemesini başta ABD olmak üzere bir çok ülkede desteklemişti.

Saddam Hüseyin’in bu kadar hırçınlaşmasına, bu denli pervasızca hareket etmenin önünü açan ve destekleyerek bu noktaya Taşıyan ABD’nin kendisiydi.

Burada ABD’nin amacı mutlak bir şekilde Ortadoğu’ya daha rahat hakim olabilmenin nedenlerini yaratmak için Saddam Hüseyin’i yıllarca destekledi. Bunun altında  yatan temel sebep ise Ortadoğu’ya daha rahat  müdahale edebilmekti.  Ortadoğu’daki yeraltı zenginliklerini daha rahat hakim olmak ve petrolü paylaşabilmek için bir alt yapısının oluşturulması gerektiğini düşünen batılı Güçler Bass rejimin İran’a karşı desteklediler.

8 yıl süren savaşın Irak ekonomisinin çökertilmesi  hedeflemiş ve uzun bir süre savaşan Saddam Hüseyin ekonomisinin zora girmesinden dolayı bu ekonomik çöküntüyü Kuveyt’te işgal ederek orada ki petrol geliriyle  yine gücüne kavuşmayı hedefliyordu. Elbette ki bazı güçler de Saddam Hüseyin’in bir şekilde Kuveyt’i işgal etmesine sağlayarak Irak’tan müdahalesinin meşrulaştırmak istiyorlardı.

Diger tarafta ise, İran – Irak  savaşında  İran’a karşı  Kimyasal silah  kullanırken, gaz kulanımı BM nezdinde çeşitli platformlarda gündeme getirdi. Ama uluslararası kamuoyu ve etkin ülkeler bunu görmezden geldi. Saddam da buradan aldığı cesaretle Halepçe Katliamını gerçekleştirdi. Eğer dünya İran’a karşı kullanılan kimyasal gaza karşı sessiz ve sağır kalmasaydı belki o zaman Halepçe Katliamı olmayacaktı.

Bugün, hala kimyasal saldırının insanlar ve çevre üzerindeki etkisinin devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz insanları derisinde ve ciğerlerinde yoğun bir rahatsızlık yaşadıklarını,  dolayısıyla buna bağlı birçok hastalığın tetikleyicisi konumunda olduğunu bilinmektedir. Diğer taraftan ise birçok kadın ve erkek kısır kaldı.  Halepçe’de ailelerin yüzde doksanı kimyasal saldırıda yakınlarını kaybetti. Halepçe halkı yaralı ama onların bu yaralarını saracak ciddi bir adım atılmadı.

Birçok ülke halen bunun bir soykırım olarak kabul etmedi. Sanki Saddam’a yardım eden onlar değilmiş gibi davranıyorlar. Sadece batılı ülkeler değil Irak’ın komşusu ülkelerin de günahı var diyebiliriz.  Dolayısıyla bu konuda çok rahat bir şekilde şunu ifade edebiliriz: Bu yaşanan katliamı karşısında herkes sorumluluğunu bilmeli ve Kürt haltında özür dilemelidirler.

Halen bugün binlerce insanın akıbeti belli değil. O günlerde Enfal operasyonunda kaçan binlerce insan akıbeti belli olmadığını herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Çünkü o kadar insan katledildi ki bugün bile net bir sayı vermek mümkün olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz.

Uluslararası kuruluşların devreye girmesiyle çok az kişi kamplara alındı. En acısı da saldırılarından kaçan yaralılar vardı. Türkiye’den sağlık ekipleri bu yaralılara ilk yardımı yaptılar.   O günlerde Almanya’daki Quick Dergisi’nde 2 sayfa yayınlandığı sırada Türkiye’de bir açıklama yapıldı. Uluslararası kamuoyunda tekrar kimyasal silah kullanıldığına dair bir haber dolaştı.

Bu durum Türkiye’ye sorulduğunda Türkiye’den yapılan resmi açıklama da ‘Hayır, bizim sınırlarımıza sığınan bu insanlar arasında yaralılar var ama bunlar kimyasalla yaralanmış kimseler değil” dedi. Bu açıklamaya karşı  bir soru insan sormadan edemiyor. Acaba bununla Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığını örtbas etme çabası içine girilmiş olabilir mi?

Halepçe katliamı bir soykırımdır. Bütün dünya ülkelerince de böyle kabul edilmeli. Bunun için de gerekli tüm siyasi girişimler yapılmalıdır.

Bu günden baktığımızda ise Saddam’ın kalıntıları ve emparyal güçlerin piyonu İŞİD’in yaptığı katliamların uluslararası güçlerin politikalarını bir kez daha gözler önünü seriyor. O gün olduğu gibi bu günde hepsinin  amacı Ortadogu’ya hakim olma senaryoları olduğu aşikardır.

Kürtlere karşı yapılan katliamlar son bulmamıştı elbet. İŞİD’in gerçekleştirdiği en çarçıpıcı katliamlardan biri olması ve emparyal güçlerin politikalarının devamı niteliğinde olan,  Şengal katliamına değinmek gerekir. Halepçe’nin başka bir versiyonu olan Şengal katliamı, Kürtlere bir kez daha bu acıları yaşattı. Saddam’ın bıraktığı yerden savaşı devam ettiren İŞİD’in gücünü nereden aldığını tahmin etmek zor değil. O gün olduğu gibi bugün de aynı acılar ve politikalar devam ediyor. Ancak Kürtler bu katliam politikalarına rağmen direnişlerine devam ediyor.

Sözlerime son verirken tarihi direnmek olan Kürtlerin, direniş ruhuyla oluşturdukları Newroz bayramını şimdiden kutladığımı ve yaşanan, yaşatılacak tüm katliamlara karşı da direnişin devam edeceği gerçeğini bütün güçlerinin bilmesi gerektiğini söylemek istiyorum.

Saygılarımla…

 

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Güden

Suriye’de Kürtsüz çözüm başarılı olmaz!

AHMET GÜDEN

Published

on

Rusya, Türkiye ve İran liderlerinin katılımıyla Ankara’da düzenlenen Üçlü Zirve’nin yankıları bu gün halen sürmekte. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için her türlü tedbirin alındığı ve Anayasa Komisyonu üzerinde bir anlaşmaya varıldığı iddia edilse de bunun bir çözüm olmayacağı bir çok çevreler tarafından da dile getirilmekte. Çünkü Suriye’deki hakların dikkate alınmadan yapılacak her türlü çalışma çözümsüzlüğün dışında hiçbir anlam ifade etmeyeceği bilinmelidir.
Suriye’de yaşayan halkların temsilcileri olmadan Suriye sorunları masaya yatırılması ilginç olduğu kadar tirajı komik bir olay… Elbette ki bu anlayışla hareket edenler buna uygun beyanatları sıralayıp kesin sonuçlar çıkarmaları da kolay.

Bir saniyede ittifaklar kurup dağıtırız, savaş çıkartıp barış yaparız. Çok konforlu iş!

Suriye’nin olmadığı masalarda Suriye’ye gelecek dayatılıyorlar. Fakat Emperyalist güçlerin göz ardı ettikleri nokta ise bugünkü sorunların kaynağının halkın gerçeğine rağmen kurmuş oldukları sistemlerin artık ayakta kalma imkanları olmadığından kaynaklandığını bilmeleri gerekir.

Dolayısıyla da Ankara’da yapılan Üçlü Zirve’de dile getirilen anayasa komisyonunun stratejik olmadığını bilinmelidir.

Diğer tarafta ise u asıl muhatapların yer almadığı zirvenin bir toplantıdan öteye gidemeyeceği açıktır.

Askeri ve politik olarak Suriye’nin yüzde 35’i üzerinde hâkimiyet kuran Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) söz sahibi olmadığı, taleplerinin anayasaya konulmadığı bir anlaşma başarılı olabilir mi? Hayır bunu mümkün olmayacağı önümüzdeki süreçte bir kez daha kendini ortaya koyacaktır.
Ankara’daki zirvede anayasa hazırlığı için alınan kararların yaşama geçmesinin stratejik-politik bir önemi olmayacağı gerçeğidir.

Anayasa komisyonunun kimlerden oluştuğu meselesi ciddiye alınacak bir durum olmadığı gibi, DSG’nin doğrudan içerisinde yer aldığı politik çözüm, zorunlu ve kaçınılmaz olarak masaya gelecektir.
Çünkü sorunun muhataplarından biri de DSG’dir…

Suriye’de kazanan iki gücün Şam’daki iktidar ile Qamişlo’daki iktidardan ibaret olduğunu bilinmelidir.
Bu iki güç Suriye savaşının kazananları olarak bilinilmelidir. Her iki güç arasında çıkacak olası bir askeri çatışmanın, Suriye’yi yılları kapsayacak yeni bir savaşa sürükleyecektir. Ne Rusya ne İran ne de ABD, böylesi bir çatışmayı ister mi?

Bu bakımdan sorunun politik çözümünün tartışmaksızın muhataplarından biri de DSG’dir. Moskova-Ankara-Tahran üçlüsünün Anayasa hazırlama komisyonu kurmaları stratejik olarak belirleyici olmayıp esasen BM Güvenlik Konseyinin kararları doğrultusunda Cenevre’de devam edecek olan görüşmelerdir. Nihai kararı ise ABD-Rusya ikili görüşmeleri belirleyecektir.

Şam rejimi Türkiye’nin yumuşak karnını biliyor.
Şam’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği ve DSG’yi “bölücü terörist milisler” olarak ilan ettiği mektubun arka planında da Moskova’nın olduğunu bilinmelidir. Mektup esasen Ankara’nın önüne atılan politik bir yemdi. Şam rejimi stratejik olarak Demokratik Suriye Güçlerini hiçbir zaman kabullenmedi.

Ankara, Tahran ile Şam arasında her ne kadar ‘düşmanlık’ düzeyde bir çatışma olsa da bu üç başkent arasında Kürtler meselesinde stratejik bir ortaklık bulunuyor. Kürt sorununu kendi gelecekleri açısından ciddi bir tehlike olarak görülüyor. Bugün Ortadoğu’nun en önemli çıkmazlardan birisin de Kürt sorunu olduğu gerçeğidir. Bu her üç Başkentin mevcut sorunları çözüm üretmedikleri sürece Emperyalist Güçler bugüne kadar olduğu gibi Bundan sonraki süreçte de kendilerine karşı bir şekilde kullanarak kendi varlığını Ortadoğu sürdürmeye devam ettirme çabasıdır. Dolayısıyla da Suriye’deki Kürt sorununun çözümü, Türkiye’deki iç politik dengeleri ve özellikle Kürtlerin politik geleceğini doğrudan etkileneceği bilinen bir gerçektir. Şam rejimi, Ankara’nın yumuşak karnını biliyor.
Önümüzdeki süreçte Ankara çaresizlik içerisinde Esad rejimi ile ilişkiye girmek durumunda kalacaktır. Bugüne kadar dolaylı yollarda bir şekli ile ilişkide olan Ankara bundan sonra ki süreçte Esad rejimiyle doğrudan diplomatik ilişkilere gireceğinin birçok emaresiyle karşılaşıyoruz.
Erdoğan’ın Suriye meselesinde ciddi bir krizle karşı karşıya kaldığını bilinmesi gereken başka bir gerçektir.

Ankara’nın nerdeyse koşulsuz bir şekilde Moskova’ya teslim olmasının, özellikle Erdoğan’ın politik gücünü önemli oranda sarsacağı açıktır. Moskova, BM’ye gönderilen mektubun kamuoyuna açıklamasıyla, Şam-Ankara arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasının temel bir gerekçesi yapacaktır. Böylelikle sistemle bütünleşmiş bütün politik partileri, güçleri, devletin farklı kanatları ve kamuoyu; Ankara’nın Şam ile diplomatik ilişki kurmasını ‘ülkenin bütünlüğü’ için iktidarı destekleyeceklerdir ki öyle olmaya başladı bile.

CHP MHP iyi Parti Saadet Partisi Demokrat Parti ve politik partilerin tamamı ‘Demokratik Suriye Güçlerinin ‘bölücü-terörist’ görülmesi ve bunların tasfiye edilmesi karşılığında Şam ile diplomatik ilişkiler kurulmasını aktif olarak destekleyeceklerdir.

Fakat bugün ülkemizde ve Ortadoğu’da sorunların esas kaynağının inkar politikaları sonucu olduğu göz önünde bulundurulmalıdır bugün ülkemizde sadece AKP değil mevcut siyasi partiler Kürtlerin inkarı konusunda ve sorunların çözülmesi konusunda aralarında hiçbir farkın olmadığı bir kez daha açığa çıkmıştır. CHP’nin gerçekleştiği Suriye konferansının altında yatan metinde açıkça böyle okunmaktadır. Konferansta bir konuşma gerçekleştiren genel başkan Kılıçdaroğlu, aynı konulara parmak basarak, Demokratik Suriye Güçlerinin ‘bölücü-terörist’ görüldüğünü ve bu sebeple Şam yönetimi ile bir araya gelinmesi gerektiğini söylüyor.
Aynı şekilde kendilerin artık ne olduğu çok belli olan Vatan Partisi Başkanı Doğu Perinçek’i böyle bir dönemde büyük bir televizyon kanalına çıkartılarak aynı düşünceyi savunması ise tesadüf değildir. Çok belli ki birileri düğmeye basarak Kürtleri yok etmeyi ve Şam-Türkiye ilişkilerini eski haline getirmeye çalışıyor. Bu aynı zamanda güvenli bölge meselesinde de ABD’ye bir tehdit olarak algılanabilir. Ama bilinmeli ki iktidar bu ikili siyaseti çok fazla yürütemeyecektir.

Bu coğrafya da Kürt sorunu çözüm bulunmadığı sürece sağlıklı bir barışın tesis edilmeyeceği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’da Barış’ın gelebilmesi eşit ve adil bir birlikte geçtiğinden bilinmelidir. Aksi takdirde bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sorunların derinleşerek devam edeceği göz önünde bulundurulmalı ve buna göre hareket edilmelidir. Bugün özellikle Kürtlerin katkısının olmadığı bir anayasanın hükmünün olmayacağı tarih boyunca defalarca görülmüştür.

Erdoğan’ın “ABD ile 2 hafta içinde uzlaşamazsak kendi harekât planımızı uygulamaya başlayacağız” şeklindeki sözleri çok olanaklı değildir. Ankara’nın Rojava olarak tanımlanan Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik, Afrin’de olduğu gibi kapsamlı bir operasyon yapma olasılığının yüksek olduğunu düşünmüyorum. Ancak askeri ve politik dengelerde her olasılık mümkün.
Ankara’da böyle bir olasılığı çok zayıf da olsa kullanabilir. Ancak mevcut politik gelişmeler dikkate alındığından, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri bir operasyon yapmasının sanıldığı gibi yüksek bir ihtimal olmadığı açıktır.
Washington ile Ankara arasında yapılan görüşmelerde alınan ve fiilen uygulanan ‘Güvenli Bölge’ planı uygulanıyor. ABD’nin askeri güçleri Urfa’da konumlandı ve ortak kara devriyesi görevlerini icra ediyor. Belirlenen ortak plan doğrultusunda DSG güçleri sınır bölgelerinden çekildi, savunma mevzilerini de bıraktılar, uzun menzilli silahlarını da 25 kilometre geri çektiler. Havadan da ortak devriye görevi icra ediliyor. Böylelikle, Ankara’nın DSG’nin kendileri için askeri olarak risk oluşturuyor tezinin gerekçesi ortadan kalktı. ABD askeri yetkililerinin yaptığı açıklamalarda ‘güvenlik bölge’ planın uygulanmasıyla ‘Türk askeri güçlerinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri operasyon isteklerinin önemli oranda azaldığını’ belirtmeleri Türk askeri güçlerinin olası bir operasyon hamlesinin yansıtıldığı gibi güçlü olmadığını gösteriyor.

Aslında diğer tarafta ise Türkiye idlib’deki yenilgiyi unutturmak istiyor.
Ankara’nın çok önemsediği ve bütünüyle kontrol altında tutmak istediği İdlib’de, kaybetmesinin ötesinde Moskova’ya bütünüyle teslim oldu.
Türk askeri gözlem noktaları dahi Şam rejimi tarafından kuşatılmaya başlandı ve önümüzdeki birkaç hafta içerisinde kuşatılan gözlem noktalarının sayıları artacak. Hatta Rusya’nın askeri polisleri tarafından korunmaya başlanacağı kanısındayım.

Hatta belki de ABD ve DSG’den de onay alarak, küçük birkaç bölgeye sınırlı bir operasyon yapıp çıkma planını da uygulamak isteyecektir. Böylelikle İdlib yenilgisini Kuzey Doğu Suriye’de zafere dönüştürme havası yaratmaya çalışacaktır. Dolayısı ile de böyle bir politika ile daha önce olduğu gibi milliyetçi duyguların gelişmesini sağlayarak kendi yönetimini süreçte garantilemek için her türlü çaba içerisinde olacaktır. Bu girişim ülke de ve bölgede psikolojik baskı oluşturmak çabası taşıyor.

Erdoğan’ın ‘Kuzey ve Doğu Suriye’ye gireriz’ açıklamaları aslında psikolojik baskı oluşturma çabasıdır. Pentagon izin vermeden, Trump’ın Erdoğan’a sınırlı kısa süreli bir operasyona izin vermeyeceği açıktır.

Diğer taraftan ise sistemin politik tasfiyesini planlıyor. Kuzey ve Doğu Suriye’ye Suriyeli göçmenlerin yerleştirilerek sadece demografik yapıyı değiştirmeyi hedeflemiyor. Esasen orada kurulan istemin politik olarak tasfiyesini sağlamayı planlıyorlar. DSG ile ABD temsilcileri arasında yapılan görüşmelerde ortak karar, bu bölgelerde yaşayan ve radikal İslamcı örgütlerle ilişkileri olmayan Suriyeliler gelebilir demesi de Ankara’yı son derece rahatsız etmekte. Çünkü Türkiye Suriye’deki Kürtlerin elde etmiş olduğu statüyü ortada kaldırabilmesi amacıyla bazı İslamcı unsurları desteklediği de birine bir gerçektir. Fakat Suriye’de DSG’nin içerisinde yer almadığı görüşmelerin Suriye’yi kalıcı bir çözümün getirmeyeceği bilmelidir.

Öte yandan Erdoğan’ın BM’de de bu duruma ilişkin çalışmalar yaparak Kürtleri yok saymaya çalıştığına şahit olduk.

Bilinmesini isterim ki; Ortadoğu’da Kürtsüz bir çözüm kesinlikle başarıya ulaşamaz!

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

Kayyum ve tehdit politikaları gidişin habercisidir

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP-MHP koalisyonu Diyarbakır Van ve Mardin büyükşehir belediye başkanlarını görevden alarak yerine kayyım atamasını toplumun büyük bir kesimi tarafından kabülenilmedi ve doğru bulunmadı. Çünkü ortada olan iddiaların asılsız ve gerçek dışı olduğu çok açık. AKP içerisinden sızan bilgilere göre parti içerisinde dahi bu durumdan rahatsızlık duyulduğu belirtilmekte. Tüm tepkiler gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’nun da görevden alınan belediye başkanlarını ziyaret etmesi İçişleri Bakanını rahatsız etmiş olacak ki tehditler savuruyor ortalığa. İçişleri Bakanı Soylu, İBB Başkanı İmamoğlu’na ‘Cahil, Haddini Bil’ gibi bir atanmışın haddini aşan cümle kurarak aslında kendi konumunu bir kez daha ortaya koydu. ‘Başka İşlerle Meşgul Olursan Pejmurde Ederiz’ demesi ülkede yaşayan insanların ne kadar düşüncelerini ifade edebileceğini de gösteriyordu.

Diğer taraftan ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Konya’da düzenlenen bir toplu açılış töreninin de gerçekleştirdiği konuşmasında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ‘teröre destek verdiğini’ öne sürerek, “Terör örgütüne tavır koyamayandan belediye başkanı olmaz, siyasetçi hiç olmaz” diyerek başka bir yerden İmamoğlu’nun stabil tutmak istediği siyasetini bozmak istiyor.

Erdoğan, İmamoğlu’nun yerlerine kayyum atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ile Kayapınar Belediye Başkanı Keziban Yılmaz’la Diyarbakır’da gerçekleştirdiği görüşmeyi hedef alarak, “Karşımızda hiçbir konuda verdiği sözün arkasında duramayan bir parti ve ekibi bulunuyor. Kardeşlerim böylece ne sözün, ne belgenin hatta ne de namus üzerine edilen yeminlerin bunların gözünde hükmü olmadığını gördük. Bunun adı milleti kandırmaktır. Sözlerini tuttukları konular da var. Mesela, bölücü örgütün güdümündeki partiye verdikleri sözleri harfiyen yerine getiriyorlar. İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Diyarbakır’da. Kimlerle, neyi konuşuyor? Bakıyorsunuz, teröre bulaşmış olanlarla el ele. Onlara, “Biz sizlerle beraberiz” diyor.

Erdoğan’ın İstanbul’u kaybetmesini hazmedemeyen ve bundan dolayı da İntikam kokan sözleri sarf etmesi artık alışıla gelen bir durum. Fakat ne yazık ki demokratik tepkilerini dile getirmek ve kendileri gibi düşünmediklerini ifade etmek bile ülkemizde sorun haline geldiği de cumhurbaşkanı ve içişleri bakanı tarafında İstanbul büyükşehir belediye başkanına karşı yapılan açıklamalarla kendisini ortaya koyuyor. Bu durum AKP-MHP koalisyonu geleceğini ne kadar büyük bir çıkmazın içinde olduğunu gösteriyordu . İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının İstanbul’un gelirlerinin AKP’nin nasıl kullandıklarını ortaya koymaya çalışması da ayrı bir gerekçe tüm bu yaşananlar için. Ekrem İmamoğlu’nun yüzlerce kiralanmış aracın Yenikapı’da sergilemesi ve vakıflara giden akarları kesmesi gibi hamleleri AKP-MHP koalisyonu ipinin pazara çıkmasında korkanlar her türlü tehdidi ekmekten hiçbir sakınca görmedikleri bu yaptıklarıyla ortaya .ıkmış oluyor.
Diyarbakır, Var ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlarının görevden alınması, ise iç politik gelişmeler içerisinde aslında beklenen bir durum fakat bazı çevreler tarafından sürecin doğru algılanmaması sonuncu sürpriz bir durum olarak değerlendirildi.

Fakat AKP-MHP koalisyon iktidarının almış olduğu bu kararın hangi politik gelişmelerde etkilendiği başka bir açından bakarsak kendi iç politikaları gereği böyle bir kararın almak zorunda kaldıkları göz önünde bulundurmak gerektiği düşüncesindeyim.

Daha önceki yazımda da 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’ne ilişkin olarak yaptığım değerlendirmede, “AKP iktidarı, HDP’nin kazanmış olduğu belediyeleri yeniden Kayyum atlayacağını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafında defalarca dile getirdiğinde hepimiz de çok iyi biliyoruz. Fakat bazı çevrelerin halkın iradesine saygı gösterirse sorunların çözümü için yeni bir süreç başlayabilir” diye düşünenler bir kez daha aldandıkları en azında bir kez daha görmüş oldular.

AKP-MHP iktidarı, üç büyükşehrin belediye başkanlarını görevden alıp Kürt halkının iradesine karşı açık bir darbe yaparak, iktidarını korumak için her olanağı kullanarak saldırganlığı tırmandıracağını gösteriyor. Üç Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevde alınması Kürtlerin demokratik siyasetin dışına itmenin ötesinde bir anlam ifade etmediğini bilinmelidir. Üç büyükşehir belediye başkanının görevden alınmasında etkili iç politik faktörler çok ileri derecede etkindir.

Birincisi, belediye başkanlarının görevden alınması, AKP-MHP iktidarının izlediği Kürt politikasının somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkıyor. İktidar 40 yıldır devam eden askeri çözümü esas alan politikaların devam ettirileceğinin mesajını vermek istiyor. Dolayısıyla da Türk-İslam sentezinin güçlü bir şekilde kullanarak gelecekteki iktidarını garantiye almayı hedefliyor aslında.Ancak bu politikanın tutmadığı, bölgedeki bütün belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanmasına, devletin askeri, ekonomik ve bütün olanaklarının seferber etmesine rağmen 31 Marta istediği sonucu elde edemedi.

İkincisi, 2019 seçimlerinde, HDP’nin bu üç büyükşehir belediyesini büyük bir çoğunlukla kazanmasıyla ortaya çıktı. Kürt halkı bir bakıma, devletin çok yönlü saldırılarına yanıt vermiş oldu. Böylelikle, bölgede doğrudan devlet adına hareket eden AKP’nin, üç stratejik ilde bir başarı elde etmemiş olması esasen devletin politik bir yenilgisi olarak görüldü.
AKP-MHP iktidarının 31 Mart 2019 Belediye Seçimleri’nde kaybetmesinin politik arka planı, Kürt seçmen kitlesinin oyunu stratejik bir bilinçle kullanmasıdır. Örneğin İstanbul başta olmak üzere Adana, Mersin, Antalya, Hatay gibi illerde Kürt seçmen kitlesinin tercihi belirleyici oldu. AKP-MHP iktidarının çözülme sürecini hızlandıran ve özellikle büyük stratejik kentlerde AKP’nin politik ve ekonomik gücünü kaybetmesinde temel gücün Kürt seçmen kitlesinin olduğunu gayet iyi gördü.

Bu nedenle Kürtlerin kitlesel örgütlü bir güç olarak politik denklemi belirlemede son derece etkin olduğu üç stratejik ilin belediye başkanlarının görevden alınması, esasen bir politik-intikam operasyonudur.

Üçüncüsü, AKP-MHP iktidarının politik geleceği bakımından önemli sorunlardan biri de Davutoğlu ve Babacan-Gül ekibinin farklı kulvarlarda yürüttükleri parti kurma çalışmalarıdır. Bu iki gücün partileşme sürecini doğrudan AKP’nin politik gücünün kırılmasında önemli bir faktör olacağı açıktır. Her iki gücün özellikle Babacan ekibinin Kürt sorununa yönelik daha liberal bir politika izleyeceği ve AKP’ye oy veren Kürt kitlesinin Davutoğlu’na ve Babacan’a yöneleceğine dair çok sayıda veri var. Ayrıca bu iki gücün ülke genelinde alacağı oy AKP’nin politik sonunu etkileyeceği önemli bir faktör olarak görülüyor. AKP-MHP ittifakı, Davutoğlu ve Babacan hareketinin politik etki alanını kırmak için Kürt sorununun askeri çözümünü esas alıyor ve üç büyükşehir belediye başkanını görevden alarak milliyetçi dalgayı geliştirmeye çalışıyor.

Dördüncüsü, uzun bir süreden sonra avukatların İmralı’da Öcalan ile görüşmelerinde ‘yeni’ bir çözüm sericinin başlayabileceğine dair ciddi bir beklenti oluşmaya başladı. Hatta gelecekte belirlenecek politikaların oluşturulmasında olası yeni bir çözüm sürecine uygun hazırlıkların yapılmasını dile getirmeye başlayanlar oldu. Ancak ne İmralı’nın ne de Kandil’in yakın dönemde herhangi pozitif bir sürece dahil edilmeyecekleri ortaya çıktı. Bu bakımdan devletin politikasında esasa ilişkin bir değişikliğin olmayacağı görüldüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz aslında Çünkü bugün AKP MHP koalisyon hükümetinin ülke sorunlarının çözümü yerine kendi iktidarlarını nasıl ayakta tutabilecekleri çabası içerisindeler diğer tarafta ise devletin güdümündeki medya organlarının bütün propagandalarına rağmen AKP MHP koalisyonunun çıkmazlığını gizleme imkânına kavuşamadı.

Diğer tarafta ise AKP MHP koalisyonu kendi içerisinde ciddi çıkmazlarda karşı karşıya kalacağı AKP’nin muhalif kanadının oluşturacağı boşluğu Kürtlerin iradesine saldırarak Milliyet’i çevreleri etrafında toplamak istiyorlar. Bununla Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun olası bir partinin kurulması durumunda bunları boşa çıkarmayı hedeflemektedir . Fakat 31 Mart 2019 yerel seçimlerde Milliyetçi dalgayı yeniden yükseltmek isteyen AKP-MHP iktidarı, ortaya çıkan tablo karşısında tam tersi bir tepki almasına rağmen milliyetçi dalgada ısrar etmesi anlaşılır bir durum değil.

Sivil Darbenin olası siyasal sonuçları

AKP-MHP’nin halkın oylarıyla gelmiş belediye başkanlarını görevden alması sadece Kürtlere yönelik bir operasyon olarak görülmemelidir. Eğer, AKP-MHP iktidarının darbesine karşı açık bir tutum alınmamış olsaydı özellikle Ankara, İstanbul, Mersin, Adana, Antalya ve Hatay gibi iller için de aynı süreç yaşanabileceğini birçok çevreler tarafında dinlendirmektedir.
AKP-MHP ittifakına dayanan iktidarı bütünlüklü olarak kaybetme riski tahmin edilenin çok ötesinde ciddi bir sorun olarak politik gündemin merkezine oturdu. Bugünkü iktidarın 2023 yılına kadar mevcut politik konumunu korumasının giderek zorlaştığı görülüyor. Erken genel seçim belki de en çok iktidarın gündemine oturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile gölge cumhurbaşkanı Bahçeli arasındaki ilişki politik geleceklerini koruma üzerine kurulmuş bulunuyor aslında dolayısıyla da. Bir bakıma zamanla yaraşır durumdalar. Kafalarında belirledikleri bir seçim takvimi var fakat. Bunun çok uzak olmadığı tahmin ediliyor diyebiliriz. Bütün olanları buna göre yapılıyor, bu süreci kendi lehine çevirmek için birçok nokta gündemde tutularak elini güçlendirmek istiyor diyebiliriz. Çünkü artık AKP-MHP koalisyonu barıştan bahsetmesi mümkün olmayacağı bilinmektedir.

Dolayısıyla da Devletin iç dinamiklerinde Ergenekon ekibinin ve milliyetçi-İslamcı kanadın belirlediği politikalarda ısrarın devam ettiğini gösteriyor. Yani Kürt sorunun askeri çözümü esas aldıkları anlaşılıyor.

Sistemin iç dinamiklerinin belirlenmesinde HDP’nin artık belirleyici bir güç olduğunu artık herkes kabul ediyor. Olmasa da AKP-MHP koalisyonun kaygılarını her geçen gün artmasına vesile olmaktadır. HDP’yi politik denklemin dışına atmak ya da etki alanını sınırlandırmak için bir kısım planlar devreye sokmuş durumdadır.

Kayyum atamalarını dengelememek ve kayyumların gündemde düşürülmesi için her türlü yöntemi başvurduğu gözden kaçırılmamalıdır.

AKP-MHP iktidarının elindeki tek malzemenin Kandil’e yönelik daha kapsamlı bir operasyon planı olduğu görülüyor. Böylelikle içteki tepkiyi dengelemeye çalışacaklar. Hatta Fırat’ın doğusuna yönelik çapı çok sınırlı olacak şekilde bir operasyon görüntüsü vererek içteki desteği korumaya çalışacaklar.

İktidarın ekonomide beklenilen sıçramayı yapma şansı yok. Dövizde istikrarı sağlaması son derece zor, işsizlik en yüksek rakamlara ulaştı ve artacak gibi görünüyor. Enflasyon artmaya devam edecek. Bölgesel ilişkilerde herhangi bir iddiası kalmamış durumda. Küresel ilişkilerde bir denge kurma planı bulunmuyor. Geriye iki nokta kalıyor: Kürt sorununda askeri şiddeti ön plana çıkartarak milliyetçi dalgayı yeniden kışkırtmak ve net bir saflaşma sağlamak. Ekim ayında parlamentoya getirilecek olan ‘yargı’ paketiyle demokratikleşme yönünde adımlar atıldığı mesajını vermek.
Bu iki olgunun yaratacağı etkiye bağlı olarak erken genel seçime gitme hesapları yapılıyor. Peki, Erdoğan, muhalefete yönelik saldırıları artırarak bütün riskleri göze alıp erken genel seçime giderse ne olur? Tek bir yol görünüyor: AKP-MHP iktidarının kaybetmesine ve bir dönemin sona ermesine yol açması yüksek bir olasılıktır.

Erdoğan’ın bu düzeyde saldırması esasen çözülmenin durdurulamayacağını, politik kartların yeniden dizileceğini, yeni politik aktörlerin ön plana çıkacağı ve güç ilişkilerinin yeniden dizayn edileceğini gösteriyor.

Üç büyükşehir belediyesinin başkanlarının hiçbir hukuki dayanağı ve maddi temeli olmadan görevden alınmasının sarsıcı etkileri tahmin edilenden çok daha ağır olacaktır.

Diğer yandan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen Büyükşehir Belediye Başkanları Toplantısı atanan kayyumlara yönelik tepkileri kontrol altında tutmak amaçlıdır. Yapılan bu toplantıya kayyumların davet edilmesi ise ayrı bir sorundur. Bilinmesini isterim ki; kanaatimce bu girişimlerde boşa düşecektir.

Demokrasinin olduğu bir dünya ve ülke dileğiyle…

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

31 Mart ittifakı kayyumlara karşı harekete geçmeli

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP – MHP faşizmine karşı kardeşlikten yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyoruz.

19 Ağustos pazartesi  günü AKP-MHP koalisyonu tarafından halkın iradesine karşı  açık siyasi bir darbe gerçekleştirildi. HDP 31 Mart yerel seçimlerde Diyarbakır’da yüzde 63, Mardin’de yüzde 56 ve Van’da yüzde 53 oyla iradesi beyan ederek seçmiş olduğumuz belediye  eş başkanları  İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun  yalanlara ve hukuksuz gerekçelere dayalı bir emri ile görevden alınmıştır.  Bu yapılanların sadece belediye başkanlarının karşı gerçekleştirilen bir darbe girişimi değil aynı zamanda  demokrasiye eşitliğe ve hukuka karşı gerçekleştirilen bir saldırıdır.

Bugün atanan kayyumlar 31 Mart yerel seçimleri sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafında seçim meydanlarda defalarca dile getirilmiştir.

HDP belediyeleri alsa bile yeniden kayyum  atlayacağını her zeminde  dile getirmişti. Dolayısıyla dönüp geriye baktığımızda HDP’li belediyelerin ciddi bir haksızlıkla karşı karşıya olduğunu görmek gerekiyor.  Diğer taraftan ise AKP-MHP koalisyonu 31 Mart yerel seçimlerinde almış olduğu yenilginin acısını HDP’li belediyelere el koyarak aldığını düşünen iktidarın bir intikam içerisinde olduğunu görmek gerekir. Bu saldırılar yüzyıllardan beri ülkeye de  süregelen bir anlayış ürünüdür. Kendisine benzemeyen her düşünceyi ve yaşam biçiminin ortadan kaldırmaya yönelik girişimler içerisinde olduğu da bilinen bir gerçekliktir.

Türk – İslam sentezli  AKP-MHP koalisyonun da temel amaç olarak sadece ülkeyi değil coğrafyayı tekleştirmeye yönelik politikalar sürdürmekte olduğunu unutmamak gerekir. HDP’li belediyelere karşı gerçekleştirilen siyasi darbe aynı zamanda sadece Kürt halkının iradesine değil Türkiye’de yaşayan tüm farklılıkların iradesine yönelik bir darbe girişimidir. Elbette ki şunu göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım; Ortadoğu olmak üzere özel ise Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Özellikle bu belirttiğim ülkelerde Kürtlerin statü kazanacak olması Elbette ki statik Yolcuları rahatsız ediyordur. Dolayısıyla da bu gelişmelerde Türkiye’nin etkilenmemesi için Kürt halkının iradesine müdahale etmek istemişlerdir.

Fakat şunu da göz ardı etmemek gerektiği inancındayım. Coğrafyamızda yaşanan hak ihlalleri sadece bugün yapılmadı. Temelleri Lozan Antlaşması’yla atıldı. O gün de bu yana Kürtlerin iradesi yok edilmek istenmiş ve emperyalist güçler tarafında Kürtlerin yaşamış olduğu coğrafya kendi çıkarları doğrultusunda pay edilmesi sonucu yaşanan imha politikaları tıpkı o gün olduğu gibi bugün de sürmektedir.

Dolayısıyla da o günden bu yana defalarca katliama uğrayan Kürtler binlerce evlatlarının kaybetmesine neden oldu. Fakat Kürtler her şeye rağmen kendi değerlerine sahip çıkmayı başardı. Çünkü bizler şuna inanıyoruz; tüm halkların kurtuluşu demokrasinin gelişmesi ile mümkün olacaktır. Ancak AKP – MHP koalisyonu ısrarla statükonun devam edilmesi için devletin tüm olanaklarını kullanarak kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefliyorlar.

Bu aynı zamanda Kürt halkının siyasi iradesine dönük açık ve düşmanca bir tutumdur. İçişleri Bakanlığı hak ve özgürlüklerin gasp edilmesinin, provokasyonların, demokrasinin zerresini bile bırakmayan karar ve uygulamaların tetikçisi ve bir darbe odağı gerçeğidir.

2015’te başlayan AKP-MHP koalisyonu kayyumlar döneminde bu 3 büyükşehir başta olmak üzere bütün belediyelerin kaynakları tüketilmiş, bir enkaz geride bırakılmıştır. İçişleri Bakanlığı ve iktidar, Sayıştay raporlarında da görüldüğü gibi,  kayyımlar aracılığıyla yolsuzlukların ve hırsızlıkların odağı olmuştur. Dolayısıyla da bununla bölgenin ekonomik olarak çökertilmesi bölgede yaşayan insanların yaşam koşullarını daha da ağırlaştırılması hedeflenmiştir.

Yine Bu iktidar ve İçişleri Bakanlığı geçmiş kayyım döneminde yapılmış olan yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasını, halkın kaynaklarını çalıp çırpan kayyımların rezilliklerinin ortaya saçılmasını hazmedememiştir.

Bu iktidarın zerre kadar demokratik meşruiyeti kalmamıştır. Halkın iradesini gasp etmek, seçim sonucunda sandıkta kazanamadıklarını devlet şiddeti, zoru ve hilesi ile gasp etmek bu iktidarın, AKP-MHP koalisyonunun bir olağanı haline gelmiş.

Halkın iradesini gasp eden, sandık iradesini ve seçimleri tanımayan bir iktidar karşısında tüm demokrasi güçlerini, vicdan sahibi tüm insanların  ve muhalefet partilerini, sivil toplum kuruluşlarını, sendika ve meslek birliklerini, demokratik dernekleri dayanışmaya içerisinde olması gerektiği kanısındayım .

Çünkü daha önceden halkın iradesini tanımlayarak Kayyum atanmış olan anlayış bugün yine harekete geçerek halkın iradesine ağır bir darbe gerçekleştirilmiştir.

Hepimiz hatırlayacağı üzere 31 Mart yerel seçimlerde CHP’nin İstanbul adayı Ekrem imamoğlu’nun halkın tercihiyle seçilmesine rağmen dünyanın gözleri önünde adette halkın iradesini tanımıyorum diyerek İmamoğlu’nun mazbatasını el konuldu. Fakat ardından yapılan seçimle halkın bir milyona yakın bir oy farkıyla AKP MHP koalisyonu ağır bir cevap vermişti. Dolayısıyla da tıpkı o gün olduğu gibi bugün de halk kendi iradesi de ve kendi oyuna sahip çıkmalıdır.  Bugün tam da demokrasiye ihtiyaç duyduğumuz bir gündür.

Buradan ana muhalefet partisi olan CHP‘yi ülke de demokrasiye sahiplenmeye  çağırıyoruz. HDP AKP’nin yereldeki 25 yıllık iktidarın son  erdirerek demokrasi yanlısı bir belediyeciliğin gelişmesi için son derece önemli bir çaba içerisinde olduğu tüm çevreler tarafından bilinmekte. Elbette ki HDP’nin stratejik seçim kararı son derece önemlidir . Çünkü HDP’nin amacı Türkiye’deki demokrasinin ve özgürlüğün bir çıta daha yükseltilebilmesiydi.

Geçtiğimiz seçim döneminde sizlere bir anekdot ne örnek vermek isterim. Ben HDP’nin  İstanbul  Bahçelievler belediye başkan aday adayıydım. CHP’li bazı çevreler kendilerinin  desteklendiği takdirde Türkiye demokrasiye kavuşacağı konusunda HDP’nin desteğine  ihtiyaç duyduklarını kamoyunda açık bir şekilde dile getirmememiş olsalar da Kapalı kapılar ardında defalarca dile  getirmişlerdi.

Fakat benim şöyle bir sorum olmuştu; yarın AKP MHP koalisyonu yine HDP’nin kazanmış olduğu belediyelere Kayyum atadığı takdirde CHP’nin ona sahip çıkıp çıkmayacağı konusunda  kaygılı olduğumu  her defasında dile getirmiş, umarım CHP düşündüklerimizin  dışında davranarak demokrasiye sahip çıkmasını istemişdim.

Evet o gün söylediklerimiz ve kaygı duyduğumuz gelişmeler ortaya çıkmış durumda. Tam da o gün dediğim gibi bugün CHP Türkiye’nin ana muhalefet partisi olması sebebiyle demokrasi için tüm gücünü seferber ederek kayyumların boşa çıkarılması için üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Aksi takdirde bundan böyle CHP’nin demokrasiden kardeşlikten ve özgürlükten söz etme hakkı bile ortadan kalkmış olacaktır.

Kardeşlik, özgürlük, demokrasi sadece Kürtlere ve farklı kültürlere ait olan kimselere değil tüm kesimlerin ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle herkesin halkın iradesine sahip çıkması gerektiği açıktır.

Geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin her bir köşesinde 31 Mart ve 23 Haziran’da oy kullanmış, AKP-MHP ittifakının kaybetmesi ve demokrasinin kazanması için çalışmış olan herkese çağrımızdır. Bu sadece HDP’nin ve Kürt halkının sorunu değildir; tüm Türkiye halklarının, tüm demokrasi güçlerinin ortak sorunudur..

Burada sözlerime  son verirken özgürlükten kardeşlikten demokrasiden yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımla

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI