Connect with us

Forum

“Ali Yolu“ / “Alevi İslam Toplumu“ ismiyle Avrupa Alevilerinin içinde örgütlenmeye çalışanlara dair…

ZEYNEP ARSLAN

İnsan-ı merkez alan Alevi anlayışı, öğretisini bir nevi “ruhban sınıfına“ bırakılmayacak kadar “Can anlayışı“ odaklıdır. Can’ın esas olduğu bir öğretide bir grubun ‘kendini salt soya bağlayarak oradan bir otorite sağlama umudunu‘ kabul etmez. Alevi öğretisi “rızalık“ ilkesinde, yoldaşlığı ve yarenliği arzeder. Alevi canlarının olduğu heryerde siyaset, tarih, inanç ve insana ve yaşama dair herşey vardır. Çünkü Alevi öğretisi yaşayan ve dünyevi bir öğretidir…

“Ali Yolu“ / “Alevi İslam Toplumu“ ismiyle Avrupa Alevilerinin içinde örgütlenmeye çalışan bir grup var. Bu yapı giderek güçlenen bir özgüvenle hareket sahasını genişletmeye ve topluma nüfuz etme oranını yükseltmeye çalışıyor. [İlk etapta göze çarpan ise şu ayrıntı oluyor: Bütün Alevi yapılanmalarının içinde sürekli aynı profiller öncülük ediyor ve ön sıralarda yerlerini alıyorlar. Bunlar bir kuramın stabil kalmasının ve statükoculuğun derinleşmesinin vede marjinalleşmenin önünü açmanın da aktörleridir aynı zamanda. Bu cümle, bütün Alevi kurumlarına ilişkin bir ifadedir.] 19.12.2018 tarihli “AABF Kuruluş Amacına Dönmeli“ çağrıları ve şu günlerde “Ali Yolu“ adı altında düzenledikleri toplantılar, bu hareketin arkasında “başka“ bir aklın olduğuna işaret ediyor. Bu yazımda konuyu bu tarafından irdeleyeceğim;

Belirttiğim çağrıda “Alevi kurumları içinde bulunup, Alevi inancını siyasî/ideolojik hedefleri ve çıkarları için kullananlar ve ‘İslam Dışı Alevilik‘ fitnesini Alevilerin arasında yaymaya çalışanlar bütün Alevi kurumlarını derhal terk etsinler“ cümlesini kullanmışlar. Buradan hareketle “İnançta Birlik“ çağrısında bulunuyorlar.

Biraz tarihe bakalım; Arap yarımadasında 8.yy’dan itibaren “Bâtıni Hareketler“ gelişmiştir. Bunlar köylü ve toprakla uğraşan “kul“/“teba“ zümresini oluşturanlar tarafından oluşturulmuşlardır. Kureyş kabilesinin üyeleri “İslam temsilcileri“ aristokratlar olarak bu zümrenin üzerinde egemen olan kesimi teşkil ediyordu. Feodal devlet sistemini yöneten bunlar otoriteyi sağlamak üzere halkın üzerinde çeşitli baskı araçlarını kuruyorlardı. Elbette, insanlık tarihi boyunca olduğu gibi, burada da muhalif (şu durumda bâtıni) hareketler gelişti.

Bâtıniler “İslam’ın sömürücü düzenine“ karşı ortaya çıkmışlardır. Bütün diğer sami ve semavi dinlerde de olduğu gibi İslam’da bir adalet, eşitlik ve özgürlük talebiyle ortaya çıktı fakat kurulan İslam devleti sınıfsal bir temele dayanıyordu (Efendiler/Yönetenler, Hür İnsanlar, Mevaliler, Köleler).[1] Kılıcın zoruyla yayılan İslam ve insan haklarının olmadığı bir dönemde, “onlar gibi görün ama gerçek bilgiyi aşıla“ şiyarıyla harket eden “bâtıni hareketler“in içeriği ile ilgili Bulut Sıhabeddin el Nuveyri’nin dönemin ‘Dendan‘ lakabıyla bilinen Muhammed bin Hüseyin bin Çahar Bextar’ın şu ifadesini alıntılıyor[2]:

[…] O halde, Şii mezhebinden görünüp Ehl-i Beyt’i severmiş gibi yapacaksın! Ona ağıt yakıp, davasını güdüyormuş gibi davranacaksın! O zaman göreceksin ki, insanlar seni haklı bulacaklar. Sonra İslam’ın ne olduğunu Ehl-i Beyt’e yapılan zulümle özdeşleştirip, ‘İşte İslam budur!‘ demeye getireceksin! […].

İsmaililer bâtıniliğin radikal kolunu oluşturularken Şiilik daha ılımlı ve uzlaşmacı bir çizgide hareket ediyordu.[3] Dönemin koşullarında, gizlilik (zahir-bâtın) ve “takiye“ uygulamak can güvenliği açısından önemliydi. Halkların otantik inanışları ile harmanlanan İslam karşıtı bu hareketler, belli bir aristokrat ailenin (Kureyşler, Abbasiler, Emeviler) despoti devlet yönetimine karşıydı. Onlar, daha sonraki süreçlerde Karmati, Hurufi, Râfizi vs. gibi isimlerle yönetim tarafından ‘ötekileştirilenler‘ olarak varolmaya devam ettiler. Bu hareketlerin, uğruna mücadele verdikleri toplumsal yaşam ise eşitlikçi, adaletçi ve özgürlükçü bir yapıdaydı. Hasan Sabbah ve yoldaşlarının 10.yy‘da Alamut Kalesi‘nde örgütlenmesi, burada “Dai“lerin yetişmesi, ki bunlar insanın ve doğanın merkez alındığı bu anlayışı kitlelere yaymak üzere çalışan misyonlerlerdi, bu sürecin bir parçasıdır. Hünkar Bektaş Veli’nin benimsediği bilgide buraya dayanmaktadır ve bu denklemde okunduğu taktirde farklı pencereleri açmaktadır. Nitekim, daha sonra Osmanlı devletinin Balım Sultan ile geliştirdiği “Bektaşilik“ Hünkar’ın bilgisi ile özdeş olmaktan öte, merkezileşen devletin hüküm sahasını denetim ve kontrolü altına alma çabaları egseninde değerlendirilmelidir. Özellikle, devlet yönetimlerinin İslam içerikleriyle idare edildiğini düşünürsek, bu olgunun bir kez daha altı çizilmiş olacaktır. Örneğin, birçok araştırmacı gibi, Sosyolog Ahmet Taşğın’da İran ve Osmanlı devletlerinin arasındaki münasebetlerin siyasi ve iktisadi sebeplerinin olmasına karşın, politik dilleri ve örgütlemeleri din (Şii ve Sünni ortodoks) ile vukuvbuluyordu[4] Nitekim, Baba-i Ayaklanmaları (13. yy.), Kızılbaş Ayaklanmaları (15./16.yy), Celal-i Ayaklanmaları (17.yy.) çiftçi ayaklanmaları olarak sosyoekonomik ve sosyopolitik bir zeminde değerlendirilmelidir.

İslam bu dönemlerin devlet paradigmasının dili ve ideolojik çeperi olduğundan, egemen yönetimlere karşı aynı minvalde cevaplar geliştiriliyordu. Yani İslam’ı direk hedef alan hareketler direk ölüm cezalarıyla karşılık buluyordu. Böylesi bir otoritenin karşısında, yine, Kızılbaş geleneği içinde büyümüş ve harmanlanmış Şah İsmail kendi iktidar sahasını oluşturuken, Osmanlı devletinin Sünni Ortodoks devletine karşı, Şii Ortodoks bir devleti siyaseten yerleştirdi.[5] Bugün Alevilerin kutsal kitabı kabul edilen “Buyruk“ (ki aslında Risalelerden oluşur) bu dönemde kurulan ‘İhtisası Mahsusa’nın bir ürünüdür. Amaç, Anadolu’da yaşayan toplulukları kendi iktidar ve hüküm sahasına dahil etmek üzere örgütlemekti.

Çok kısa ve kabaca ifade ettiğim bu bölümde gelmek istediğim nokta şudur: İslam tarihi de son derece siyaseti içinde barındıran bir karaktere sahiptir.

Özellikle 19.yy’dan itibaren İkinci Mahmut ile birlikte Osmanlı devlet otoritesini daha merkezi bir hale getirmek için, bir nevi “devlet içinde devlet“ olan Hünkar’ın bektaşiliğinden farklı bir bektaşiliği içeren Yeniçeri Ocağını lağvetmeyi gerekli görmüştür.[6] Bu dönemde „vatandaş“ profilini daraltılmış olarak “Türk-Sünni-İslam“ olarak tanımlayan devletin bu tanımlamasına sığmayanlar “Alevi“ (“güruh-ı Alevi ve refâfız“, “güruh-ı mekrûha“, “erbâb-ı rıfz ve ilhâd“ vs.) olarak tanımlandı. Kızılbaşlar ile şehirlerde devletin içinde yerlerini almış fakat süreç içinde ayrı bir otoriteyi geliştirmiş olan Bektaşileri “özdeşleştirerek“ merkezileşmek ve otoriteyi derinleştirmek isteyen devlet, bunu “Sünni-İslam etrafında öbeklenen bir ortodokslaşma“ (“Sünni endoktrinasyon“[7]) ile yapmak istedi. Dolayısıyla, “Alevi“ tanımlaması oldukça modern ve dışarıdan atfedilmiş bir tanımlamadır.

Yine hızlı bir geçiş yaparak, “İslam Aleviliği“ tanımının da Avusturya İslam Yasası kaynaklı yeni bir tanımlama olduğunun altını çizmek gerekir.

Bir yandan Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı (CEM) minvalli Osmanlı devleti kökenli bir proje olan „Makbul Alevilik“ yaratma gayretleri günümüzde aynı biçimlerde devam ettiğini zaman içinde daha net görebiliyoruz. Sözü geçen çağrıda da kullanılan dil ve üslup son derece bu paradigma dahilindedir. Bu “Makbul Aleviliği“ kabul etmeyenleri “fitne“ yapmakla suçluyorlar. Alevi hareketlerini eleştirel ve tarihi kontekstlerde değerlendirmeyi doğru bulanlara “hakaret ettiklerini“, “iftira attıklarını“ söylüyorlar. Oysa ki Alevilikler, okumamış, araştırmamış, sorgulamamış, tarihi, felsefi ve sosyolojik bilgilerden yoksun olanlara bırakılmayacak kadar derin ve zengin bir mirasa sahiptir. Anlaşılıyor ki, bu çağrıyı kaleme alan “Dedeler“ Alevilerin kendilerini eğitmelerine, soru sormalarına, eleştirel duruşları geliştirmelerine, okumalarına, aydınlanmalarına karşıdırlar. Öyle görünüyor ki, bunlar ortodoksiyi yeğleyen bir boyutta seyretmeyi tercih ediyorlar. Oysaki, Alevi öğretisi bilimi, doğayı, yaşamı, dönüşüm ve değişimi esas alır.

Dedelerin soy şecerelerinin de bir tarihi vardır. Özellikle 17.yy’a ait olan Osmanlı mühürleriyle bezenmiş bu şecerelerin tarihi kontekstleri de artık bilinmektedir. Alevi öğretisi İnsan-ı Kâmil olma yolunu anlatır. Bu yolda süreçlerden geçilir. Geçilen bu süreçlerde yola ikrar vermiş Talipler, Dedeler ve Analar (!) tarafından destek ve yoldaşlık görürler. Yolda bu yarenliği yapacak olan inanç önderleri “bilge insanlar“ olmalıdırlar. Daima kendilerini eğitmeli ve Taliplerin ve onların içinde bulundukları yaşam koşullarına daima cevaplar yaratabilmelidirler. Özellikle, yeni kuşaklar ‘kendisini soy endeksli gerekçelendiren tabî bir otoriteyle‘ ifade eden Dedeleri kabul etmiyorlar.

İslam’ın günümüze dek domine ettiği bir coğrafyada daima mualif bir tarafta olan Alevi toplumları ve onların öğretisi neden bugün ısrarla İslam kalıbının içinde eritilmeye çalışılıyor? Tarihten de okuyabildiğimiz üzere “makbul vatandaş“ dedikleri, Sünni veya Şii vatandaş oluyordu ve Aleviler daima devletin ihtida politikalarıyla “sünnileştirilmeye“ veya “şiileştirilmeye“ (İran’da Kızılbaşlık yasaktır), yani devlet düzenini ve denetimini sağlamak üzere, “müslümanlaştırılmaya“ çalışılan bir grup olarak görülüyordu.

Tarihten okuduklarımızla baktığımız zaman, bu sürecin ve süreçlerin bir sonucu olarak meydana gelmiş bu “İslam Aleviliğini“ bir sosyolojik gerçeklik olarak kabul etmek durumundayız. Ancak bütün Alevilikleri buranın üzerinden İslam kalıbına yerleştirme ve orada eritme girişimlerine karşı gelmek, Alevi öğretisinin esas değerlerini korumak anlamına da gelmektedir. “Hak-Muhammed-Ali“ üçlemesi zâhirde tıkanarak İslam yöneticilerini kutsarken, takiyesi bâtında “Hak-Evren-İnsan“ üçlemesini kasteder ve kutsar. Alevilik salt 12 İmamların biyografik tarihlerine sıkıştırılamayacak kadar geniş bir yelpazeye sahip bir halk hareketidir. Bu hareket tekçi, ortodoks ve hiyerarşik anlayışlara karşı dururken, insanı ve yaşamı merkez alan bir dünya görüşü ile semavi dinler ile değil ortodokslaşmamış halk inanç sistemleriyle okunursa daha doğru cevapları beraberinde getirecektir. İnançlar geçişken, değişken ve gelişken olurlarken, din dediğimiz olgu sınıfsal bir zemine sahip, hiyerarşik, kutuplaştırıcı, ortodoks ve herşeyden önce dogmatiktir.[8]

İnsan-ı merkez alan Alevi anlayışı, öğretisini bir nevi “ruhban sınıfına“ bırakılmayacak kadar “Can anlayışı“ odaklıdır. Can’ın esas olduğu bir öğretide bir grubun ‘kendini salt soya bağlayarak oradan bir otorite sağlama umudunu‘ kabul etmez. Alevi öğretisi “rızalık“ ilkesinde, yoldaşlığı ve yarenliği arzeder. Alevi canlarının olduğu heryerde siyaset, tarih, inanç ve insana ve yaşama dair herşey vardır. Çünkü Alevi öğretisi yaşayan ve dünyevi bir öğretidir. Mevcut kalıplara sıkıştırılmaya çalışılan fakat oralara sığmayan Alevilikler özgün bir konumda ve yapıdadır. Problem de, denetim ve kontrol amaçlı tekleştiren devlet modellerinin bu özgünlüğü kabul edemeyişinde yatmaktadır. Egaliter (eşitlikçi) yapılar insanlık tarihi boyunca yok edilmeye mahkum kılınmıştır. Alevilikler ise günümüze dek direnmeyi başarabilmiştir. Kendisinin varoluşunu tehdit eden saldırılarda bu direniş gücüyle orantılıdır.

Son olarak, arkasında ciddi bir devlet aklı olan “İslam Alevi“ yöneticilerinin gerekli olan kitle sayısını yaratma girişimlerinde olduğunu, Avusturya devlet yetkilileriyle yapmış olduğumuz görüşmelerden biliyoruz. Aynı devlet yetkilileri, “madem öyle, İslam Alevilerine vermiş olduğumuz tanınmayı geri çekelim ve bu hakkı size verelim“ saçmalıklarına kendimizi yem etmeyecek kadar onurlu olduğumuzunda altını çizmek istiyorum. Her koşulda, Alevi topluluklarını birbirine karşı kutuplaştırma çabaları, ancak “fillerin“ işine yaramaktan öteye geçmeyecek olduğununda fevkalade bilincindeyiz…

Zeynep Arslan
11.04.2019

[1] Bulut 2018 (4. Baskı): 30-33.
[2] A.g.e: 126.
[3] İsmaililer Musa-i Kazım’ın büyük kardeşi İsmaili İmam kabul etmişlerdir. İsmail’in bâtıni hareketlerle bağlantıları vardı. A.g.e. 81 ve 106.
[4] Taşğın 2004; 2009.
[5] Arslan 2016; Arslan 2018.
[6] Tulaşoğlu içinde Çakmak/Gürtaş 2015: 165-185.
[7] Tanımlama için bkz. A.g.e.
[8] “Din” ve “İnanç” arasındaki farklılık için bkz. Luhmann 2002.

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading
Advertisement //pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Forum

Yaşam için Su, Barış için Su – Ercan AYBOĞA*

Su insan veya yaşam hakkı mıdır, yoksa suya erişim mi insan ya da yaşam hakkı mıdır (yani suyu belli oranda kullanılması)? Bu soru bir çoğu için çok anlamlı gelmese de, sorudaki ince ayrıntı önemli. Suların tahribatı ve kirlenmesine karşı mücadeleler 80‘li yıllarda gelişmeye ve 90‘lı yıllarda suyun özelleştirilmesine karşı mücadelelerin de eklenmesine kadar birinci ifade kullanılırdı. Yani su temel bir insan hakkı denilir ve talep edilirdi. 2000‘lere gelindiğinde doğaki tüm canlıların da dikkate alınmasıyla yaşam hakkı ön plana çıkmaya başladı. Bu adımdan kısa süre sonra suyun kendisi insan ve/veya canlı türlerine ait olamayacağı ancak onu, yaşamı idame ettirmek amaçlı kullanma hakkının söz konusu olabileceği birçok su/ekoloji aktivisti tarafından ifade edildi. Bunu daha da ileri taşırsak suyun kendisinin bir varlık olduğu vurgulanmaya başlandı. Biz de bu ikinci ifadeyi yıllarca süren faaliyetler sonucu eriştik diyebiliriz.

Velhasıl uluslararası düzeyde yaşanan bu gibi tartışmalar, 6-8 Nisan 2019 tarihleri arasında Güney Kürdistan’ın Silemanî kentinde yapılan “1. Mezopotamya Su Forumu”na (MSF) da yansıdı. Şekil itibariyle bazı farklılıklar gösterse de, özünde aynıydı ve 90’lı yıllardan beri dünyada yapılan onlarca su ve nehir buluşmaların bir devamıydı.

Bir rüya gerçekleşti

MSF yıllardır Mezopotamya’daki su aktivistleri tarafından dile getirilen bir hedefti ve nihayet gerçekleşti. Başka ifadeyle bir rüya gerçekleşti bizim için. Su aktivistlerinin dışında çok sayıda insanın da fikir olarak ortaya attığı bir şeydi ancak yol ve yöntem sorunu vardı. Ani bir kararla, bir iki kurum tarafından sağlıklı yapılması da mümkün değildi. Silemanî’deki MSF’nin gerçekten de dolu dolu ve başarılı geçmesinin önemli bir nedeni 2012 yılından beri Kuzey Kürdistan ve Iraklı su aktivistlerinin düzenli bir şekilde “Dicle’yi Yaşatma Kampanyası” çerçevesinde birlikte çalışmasıydı. Yıllara dayanan ve başarılı geçen bir birliktelik söz konusuydu.

Ortadoğu’da savaş ve çatışmaların bu kadar sert yaşandığı bir dönemde MSF’nin yapılabilmesi de dikkat çekicidir. Biz düzenleyenler için savaşlar gerekçe olmamalıydı. Mezopotamya coğrafyasının su varlıklarıyla bu derecede tahrip edilmesinin ataerkil, baskıcı, sömürge ve savaş politikalarıyla doğrudan alakalı olduğu açıkça ortadaydı. Bundan dolayı suyu tartışırken, sadece baraj gibi su yapıların olumsuz sosyal, ekolojik ve kültürel etkileriyle alternatiflerini tartışmadık, aynı zamanda savaşa karsı su üzerinden barışı savunduk. Barışla Mezopotamya’nın kültürel ve sosyal çeşitliliğini ön plana çıkardık. Yaşam için su, barış için su dedik.

Dicle’nin görsel etkisi

200’e yakın su aktivisti ve ilgili insan Silemanî üniversitesinde üç gün boyunca bir araya geldi ve sabırla konuşulanları dinledi. Açılışta büyük konuşmaların yerine Mezopotamya’nın 5 bölgesinden gelenler kendilerini tanıttılar: (Güney) Kürdistan, Irak, İran, Suriye ve Türkiye. Bu bölgelerde konuşulan en yaygın dil olan İngilizce de su forumunda simültane edilen diller arasındaydı. Bu gerekliydi çünkü sınırlar son yüzyılda dilin önünde bir set oldu. Bu acı ama gerçek ve bunu değiştirmek bizim elimizde.

MSF‘nin yapıldığı binanın girişinde Dicle nehri sergisi göze çarpanlar arasındaydı. Kuzey Kürdistan sınırları içinde Dicle nehrini kullanım ve türler ile tahribat ve yıkımlarıyla gösteren sergi MEH’li arkadaşların emeği sonucu gerçekleştirildi. Bu sergi Kuzey Kürdistan dışındakilere Dicle’yi biraz tanıtıp, güzel tartışmalara neden oldu.

Tartışmalar ilk günden itibaren yoğun ve çekişmeliydi, olması da sevindiriciydi. Sosyal-ekolojik perspektiflere karşı modernist ve devletçi bakışın etkili olduğu bazı görüşler ifade edildi. Bu tartışma kültürü ikinci gün yapılan dokuz atölyede de devam etti. Atölyelerde zaman eksikliği olsa da verimli sonuçlar ortaya çıktı.

Kadın ve su ilişkisi

MSF’de göz çarpan başka önemli nokta bölgeler arası tartışma düzeyi ve ilgi alanlarıydı. Türkiye ve İran’ın su ve büyük yıkımlara neden olan yatırımlar konusunda bazı ortak noktaları olmakla beraber, ayrılıklar da göze çarptı. Suriye ve Irak dediğimiz coğrafya – Orta ve Aşağı Mezopotamya – ise Türkiye ve İran’a akış aşağı  olan ve bu nedenle de suyu kesilen coğrafya. Akarsuları da daha kirli. Yine son dönemde açık savaşlar ve DAİŞ terörizmini yoğun yaşayan yerler. Tartışılan konular da buna göre farklılıklar gösteriyor.

Cinsiyet özgürlüğü konusunda son dönemlerde olumlu gelişmeler olmakla beraber Irak ve Güney Kürdistanlılar ortalama olarak çok daha muhafazakar oldukları bu forumda da görüldü. Bir Kürt kadın aktivistin kadın ve su ilişkisini irdeleyen konuşmaya en çok itiraz Iraklı erkeklerden geldi.

Başka önemli bir tartışma konusu barajlara nasıl yaklaşılması gerektiğiydi. Baraj ve HES’leri kesinlikle yüzde 100’mü red etmek lazım yoksa demokratik-ekolojik kriterler mi lazım? Bu konunun onlarca yıldır sosyal hareketler arasında tartışıldığını da burada hatırlatalım. Dünya çapında 90’lı yıllarda ortaya çıkan ağ ortak paydada biraraya gelmek için kendisini “baraj eleştirisi” olarak tanımladı.

İlgi çekici bir nokta ise sonuç deklarasyonunda, demokratik yönetim örneği olarak olumlu bir şekilde Rojava/Kuzeydoğu Suriye’den bahsedilmesine itirazın gelmemesi. Bunda Kuzeydoğu Suriye demokratik öz yönetiminden bizzat üç kişinin katılması ve katılımcılarla tartışması etkili oldu. Irak ve Güney Kürdistan’ın yerel yönetimleri davet edilmelerine rağmen gelmediler. Sadece bu konuyla ilgili panele Silemanî belediyesinin su dairesi başkanı katıldı. HDP’li belediyeler mazbatalarını almadıkları için gelemediler maalesef.

Mezopotamya’da su, toprak ve bitki

MSF’ye gelmek isteyen herkes katılım sağlayabildi ancak Kuzeydoğu Suriye’den 10 aktivist genç Güney Kürdistan’ın olumsuz tavrından dolayı katılamadı. Bu da üzücü oldu elbette. Ancak sevindirici olan bir katılım Lübnan, Ürdün ve Sudan’dan oldu. Buradan gelen su/ekoloji aktivistleriyle güzel paylaşımlar oldu. Gelecekte düzenli ortak çalışmanın kapısı aralandı. İlerde Ortadoğu boyutunda daha kapsamlı çalışmalar yapılabilir.

MSF, devletçiliğe, milliyetçiliğe ve dini fundamentalizme karşı sınırları düşünmenin ve hareket etmenin önünde engel olmadığını gösterebildi. Demokratik, ekolojik ve havza bazında bir su politikasıyla ancak Mezopotamya’nın su, toprak ve bitki örtüsünün yıkımdan kurtulabileceği ortada. Demokratik bir toplum için bu temel bir şart. Sanırım bu biraz da olsa daha iyi anlaşılmaya başlandı ve yakın bir zamanda Amed’de yapılacak 2. Mezopotamya Su Forumu’yla daha iyi ortaya çıkacaktır.

Yaşam için su, barış için su sözleri Mezopotamya Su Forumu’nu en iyi şekilde özetlemektedir.

* Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Forum

Kürtlere karşı soykırımın adı Enfal

SEYİT EVRAN

Her isyandan sonra büyük bir kırıma uğradılar. Ancak katliamdan geçirilmeleri sürekli sömürgeciler tarafından “isyan ettiler” gerekçesine dayandırıldı. Sömürgecilerin bu gerekçeleri uluslararası güçler tarafından da dikkate alındığı için, onlar da Kürtlerin soykırımdan geçirilmesini hiçbir zaman görmedi.

1980’Lİ YILLARIN SONLARINA DOĞRU

Kürtler, tarih boyunca katliam ve soykırıma uğradı. Özellikle de 19. yüzyıldan itibaren Kürdistan’ın bölünmüşlüğüne karşı ve Kürdistan’ın özgürlüğü için başlayan isyanlar döneminde soykırımdan geçirildiler. Dört parça Kürdistan’da yaşayan Kürtlerin hepsi bu soykırım ve katliamlardan nasiplerini aldı. Soykırımdan kalanlar sürgüne gönderildi. Uluslararası güçler bu soykırım ve sürgünlerin hiçbirini görmedi. Soykırımı yapanları hiç yapmamış gibi kabul etti.

1980’li yılların ortalarından itibaren Kürtlere yönelik uygulanan soykırımları görmeye, gündem yapmaya başladılar. Zira bu yıllardaki soykırımda kullanılan araç ve silahlar da nitelik değiştirdi. Daha önceki soykırımlar sadece ateşli silahlar, idam vb. gibi yöntemlerle yapılırken, 1980’li yılların ortalarından itibaren artık kimyasal silah ve gazlarla soykırım yapılmaya başlandı. ABD ve uluslararası güçlerin bu dönemde Kürt soykırımına ilgi göstermeye başladığı dönem, Sovyetler Birliği’nin yıkılışa gittiği bir dönemdir. ABD’nin ise yeni dünya düzeni adıyla bölgeye yerleşme planı yaptığı dönemdir. Öte yandan 1980 yılında başlayan Irak-İran savaşının da devam ettiği dönemdir.

Tam da böyle bir dönemde Saddam Hüseyin’in Başûrê Kurdistan’ın Halepçe kentine kimyasal silahlarla saldırıp resmi rakamlara göre 5 bin Kürdün, resmi olmayan rakamlara göre ise 18 bin Kürdün katledilmesi gündeme geldi. Başta ABD olmak üzere uluslararası güçler bu saldırıyı bir soykırım olarak kabul etti. Ancak hiçbir zaman Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı kullandığı kimyasal silahları kimin verdiği araştırılmadı.

ENFAL, HALEPÇE’DEN ÜÇ YIL ÖNCE BAŞLAMIŞTI

Başur’da Enfal adıyla yapılan soykırımın Mart 1986’da başlayıp Haziran 1989’da tamamlandığı belirtiliyor. Enfal Kuran’da bir sure adıdır. Kelime anlamı ise ‘yeniden fethetme’ olarak geçiyor. Enfal yani Kürt soykırımı, Halepçe’den çok önce başladı. Ancak Halepçe ile birlikte gündem yapıldı. Çünkü Halepçe’de gerçekleşen soykırım bir nevi artık mızrağın çuvala sığmadığı halk deyimini doğruluyordu.

Kürtlere yönelik Enfal, Saddam Hüseyin’in arka planda yer alarak iktidara getirdiği, daha sonra da darbe ile devirerek yerine iktidara geldiği Ahmed Hesen Bekir ile başlar. Ahmed Hesen Bekir, toplu köy projeleri ile Qendil, Zap başta olmak üzere Behdinan’ı boydan boya, Garê, Xakurkê, Xinêre alanlarındaki köyleri boşaltarak Hewlêr, Diyana, Süleymaniye yakınlarında yaptırdığı kamplara yerleştirdi. Garê’de yaklaşık yüz köy, Behdinan’da Zap, Geliyê bölgesinde yüz ellinin üzerinde köy, Geliyê Reş’te 50 civarında köy, Xakurkê vadisinde otuz altı köy, Xinêre Vadisi’ndeki seksen altı köy, Qendil’de yüz elli civarında köy ve daha birçok yerdeki köyler boşaltılarak kamplara toplandı.

1978 yılında başlayan bu uygulama ile Enfal’de adı geçen 4500 köy boşlatıldı. Köylerinden çıkarılıp kamplara getirilen Kürtler, bir süre sonra kamplardan kaçarak köylerinin olduğu bölgelere yakın yerlerde gizli bir şekilde evler yaparak kalmaya başladı. Bir bölümü ise kaçarak ya Doğu Kürdistan’ın sınır bölgelerindeki köylere ya da Kuzey Kürdistan’ın sınır bölgelerindeki köylere yerleşti. 1979 yılında Saddam Hüseyin’in Ahmed Hesen Bekir’i darbe ile devirerek yerine gelmesi ile Enfal daha da sistemli bir hale getirilerek sürdürüldü.

1986 yılında ise Saddam Hüseyin tarafından uygulanan Enfal, bu kez toplu katliamlar şeklinde devam etmeye başladı. Saddam Hüseyin’in Enfal politikalarını sürdürdüğü dönem de İran-Irak savaşının sürdüğü dönemdir. Saddam, 1986 yılında Kürtleri İran’a karşı savaştırmak için Herki, Zêbari, Bradost, Goran aşiretleri başta olmak üzere Başur’daki tüm aşiretlerden Fevc adıyla tugaylar oluşturdu. Bu tugayları Detşa Heyatê, Xakurkê, Kelaşin, Helgurd, Qendil, Mamendê, Asos’tan başlayıp sınır boyunca Pencwin’e kadar yerleştirdi. Kürtlerden tugaylar oluşturup İran’a karşı savaştırırken, geride kalan ailelerini ise soykırımdan geçirdi. Saddam, Kürtlerden 1986 yılında İran’a karşı savaştırmak için tugaylar oluştururken, resmi olarak kabul edilen aynı yıl sekiz aşamada sürdürülen Enfal yani soykırımı uygulamaya başladı.

Başur’da Baas Rejimi ve diktatör Saddam Hüseyin tarafından Kürt soykırımı Halepçe’den çok önce başladı. 1986 yılından sonra sistemli bir şekilde başlayan soykırım birçok yerde kimyasal silahlarla yapıldı. Soykırım Hewlêr Ovası, Balisan Vadisi, Süleymaniye’ye bağlı Sergelu-Bergelu bölgesi, Şanexşê, Halepçe, Karadağ, Germiyan bölgesi, Ekser’de sekiz aşamalı bir şekilde başladı ve 1989 yılında tamamlandı. Soykırım bu bölgelerde çoğunlukla kimyasal silahlarla yapıldı. Sistemli bir şekilde yapılan soykırımda 210 bin Kürt katledildi. Katledilen 210 bin Kürdün büyük çoğunluğu Arap bölgelerinde toplu mezarlara gömüldü. Katledilen 210 bin Kürtten şu ana kadar çok az bir bölümünün kemikleri bulundu. 182 bin Kürtten hâlâ haber yok.

SOYKIRIMIN EN AĞIR BÖLGELERİNDEN GERMİYAN

Halepçe bir şehir olarak kimyasal silahlarla vurulduğu için bir anda dünyanın gündemine girdi. Böylelikle resmi kayıtlara da geçti. Resmi kayıtlara göre katledilen Kürtlerin sayıları kayıtlara geçti. Halepçe dışındaki bölgelerin birçoğu dünyanın gündemine girmedi. Soykırımın en ağır bir şekilde uygulandığı bölgelerden biri ise Germiyan oldu. O yüzden Germiyan’da gerçekleştirilen soykırımın tarihi 14 Nisan, Başur’da soykırım tarihi olarak geçti; resmi soykırım günü olarak ilan edildi.

Gerimyan bölgesinin çok daha ağır ve büyük bir soykırımdan geçirilmesinin çok çeşitli nedenleri var. Irak’ın diğer bölgelerine yakın olması, az sayıda olsa da Arap, Kürt, Türkmen, Ermeni, halklarının bir arada yaşıyor olması, Kürtler ve diğer haklardan Şii ve diğer inançlara sahip insanların olması, İran sınırına yakın bir bölge olması ile birlikte en önemlisi de Başur’un en savaşkan insanlarının bu bölgeden çıkması gibi nedenler sayılabilir. En kahraman insanların bu bölgeden çıkmasına Mama Rişa, Xalid Germiyani gibi kahraman ve savaşkan peşmergeler halk tarafından örnek olarak gösteriliyor. Germiyan’da peşmergesi olmayan tek bir ev yok. Şehidi olmayan ev de yok.

NEREYE GERMİYAN DENİR?

Germiyan Kelar, Kifri, Xaneqin, Çemçemal, Dakuk, Xurmatu gibi ilçeler başta olmak üzere daha birçok ilçe ve bu ilçelere bağlı onlarca kasaba ve köyden oluşuyor. Bazı tarihçilere göre Kerkük de Germiyan olarak geçiyor. Germiyan Başur’daki en tarihi yerlerden biri. Kifi ve Kelar her zaman savaş alanı olduğu için her iki ilçe de savunma amaçlı yapılmış kaleler var. Kelar’dakine Kaleye Şirvana kalesi adı verilmiş. Kifri’deki kaleye ise Zengi adı.

Enfal’den şu bölgeler etkilendi: “Kelar merkez ve merkeze bağlı 24 köy, Kelar’ın Bawenur kasabasına bağlı 71 köy, Rizgari nahiyesine bağlı 82 köy, Kifri’ye bağlı 60 köy, Cebbare nahiyesine bağlı 23 köy, Kokız nahiyesine bağlı 35 köy, Serkela nahiyesine bağlı 24 köy, Çemçemal ilçesine bağlı 65 köy, Sengaw nahiyesine bağlı 93 köy, Ağcalar nahiyesine bağlı 67 köy, Xurmatu ilçe merkezine bağlı 16 köy, Amenli nahiyesine bağlı 36 köy, Süleymanbeg nahiyesine bağlı 11 köy, Newcul nahiyesine bağlı 36 köy, Kadırkerem nahiyesine bağlı 87 köy, Kurutu nahiyesine bağlı 70 köy, Meydan nahiyesine bağlı 45 köy, Celawla nahiyesi ve bağlı 38 köy ile Mendeli ilçesi ile Beregroz ve Kezeriye nahiyeleri ile bağlı köyler.”

TÜYLER ÜRPERTİCİ ARAŞTIRMA

Kifrili tarihçi Suheyl Kosret Aziz, soykırım acılarını en derinden yaşayan biri oldu. Aziz, soykırımda aile fertlerinin birçoğunu kurban olarak verdi. Kendisi bir öğretmen olan Aziz, soykırım felaketinin bölgesinde yaşattığı acıları araştırıp sonuçlarını açığa çıkarmak için tarih araştırmasına başladı.

Aziz’in köy köy, ilçe ilçe, nahiye nahiye bazında yaptığı araştırmanın sonuçları tüyler ürpertici. Araştırmaya göre, Enfal’in Germiyan bölgesinde Enfal’in yarattığı sonuçlar şu şekilde:

Kifir Merkez’den 4384 kişi götürülmüş. Bunlardan sadece 939 kişi geri dönmüş. Geri kalanlar ise hâlâ kayıp ve kendilerinden bir haber alınabilmiş değil. Kifri’nin Cebare nahiyesinden 231 kişi hâlâ kayıp, 59 kişi iki yıl sonra dönmüş. Kokiz kasabasından götürülen yüzlerce kişiden sadece 12 kişi sağ kalarak dönerken, 106 kişi kayıp. Newcul kasabasından 1485 kişi kayıp iken, 208 kişi yıllar sonra kasabaya geri dönebilmişler. Xurmatu’nun Avaspi kasabasından 1360 kişinin akıbetinden bir haber alınmış değil. Kasabadan götürülenlerden 263 kişi geri dönmüş. Serqela kasabasından 1202 kişinin akıbetinden hâlâ herhangi bir haber alınamazken, götürülenlerden 397 kişi geri dönmüş.

RİZGARİ’NİN ADI SMUD YAPILDI!

Enfal’de Germiyan bölgesinin içinde de bazı bölgelere ağırlık verildi. Soykırımda ağırlık verilen yerlerden biri Kelar’ın Bawenur ile Rızgari kasabaları oldu. Bawenur halkı kasabayı terk ederek 191 yılına kadar kasabanın dışında yaşadı. Kasaba bir hayalete dönüştü. Rızgari kasabasının evleri ise yerle bir edildi. Baas Rejimi tarafından bu kasabanın adı Smud olarak değiştirildi. Smud Arapça ‘yerle bir edilmiş’ anlamına geliyor.

XANEQİN İÇİN BAMBAŞKA BİR POLİTİKA

Enfal’de ilçe merkezine bağlı nahiye ve köylerin tamamına yakını Şii yani Alevi olan Xaneqin için ise ayrı bir politika izlenmiş. Xaneqin için izlenen politikalar 1975 yılındaki Cezayir anlaşması ile birlikte başlamış. Cezayir anlaşmasından sonra Xaneqin ilçe merkezi ve özellikle de nahiyeleri Kurutu ve Meydan ile bağlı onlarca köy tamamen boşaltılmış. Haniye ve köylerden göçertilen halk Ramadi, Basra gibi Arap bölgelerine götürüldü. Onların yerine Ramadi ve Basra’da Sünni Araplar getirilerek yerleştirildi. Enfal ile 1975 yılında özellikle de Şii, Alevi, Kakai olan Kürtler tamamen bölgeden çıkarıldı. Köy, kasaba ve nahiyelerinden göçertilen Kürtler, 2003 yılına kadar sürgün edildikleri bölgelerde yaşamak zorunda kaldılar. 2003 yılından sonra geri topraklarına döndüler.

Enfal Kürtler için sadece bir şehir, ilçe, kasaba, ya da köyde yapılmış bir katliam değil; uzun süreye yayılan ve uygulanan bir politika. Başur’da resmi tarihe göre 1986 yılında başlayıp 1989 yılında tamamlandığı olarak kabul edilen, gerçekte ise 1978’li yıllarda başlayıp günümüze dek süren bir politika. Böyle olduğu Halepçe, Balisan vadisi, Sergelü-Bergelu ve daha birçok bölgede yapılan katliamlarla belgelendi. Yapılan soykırımın en ağır sonuçlarının resmi belgelerde geçmese de Germiyan bölgesinde olduğu tarihçilerin verdiği somut bilgilerle kanıtlandı. Tarihçilerin verdiği bilgiler de elbette şu ana kadar tespit edilebilen sonuçlar.

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Forum

Alevilik

ŞOREŞ REŞİ

Alevilik üzerine her zaman sonu gelmez tartışmalar ve karmaşa vardır, bunun nedeni: bir kesimin Aleviliği İslamın bir mezhebi, diğer kesimin de İslam’dan tamamı ile bağımsız bir inanç sistemi olarak görmesidir. Bu konuda, devlet ve bazı teolojik odaklar bilerek doğru ile yanlışı, sahte ile gerçeği birbirine karıştırırlar ki bu onlar için vazgeçilmez bir stratejidir…

Sözünü ettiğim iki bakış açısından biri olan Aleviliğin İslam’ın bir mezhebi veya İslami düşünceden kaynaklandığı yönündeki inancın tarihi yenidir. Bu İmam Ali’nin 661 yılında öldürülmesinden sonra ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere İmam Ali’nin İslam düşünce ve felsefesi ile bir çelişkisi yoktu, tam tersine ‘İslam kılıcı-aslanı vs’ gibi ünvanları alarak din için bütün gücü ile çalışmış ve savaşmıştır. Hz. Muhammed’in tavsiye ve isteğine rağmen halifeliğin kendisine verilmemesi, muhalefet cephesinde gözükmesi üzerine bir mağduriyet durumu yaşanmıştır. İşte tam bu sırada, Ebubekir, Ömer ve Osman’ın başta Kürtler olmak üzere, Fars, Afgan ve diğer muhaliflere karşı giriştikleri acımasız bastırma hareketlerine karşı, o coğrafyada yaşayan kitle içinde İmam Ali’ye bir sempati doğmuştur. Bu nedenle ‘Ehlibeyt’ iktidarı dışında kalanlar o zaman ‘hariciler’ olarak da adlandırılmıştır. Yani sistemin dışında kalanlar ve boyun eğdirilmesi gerekenler…

İşte bu teslim alınmak istenenler, yani müslümanların fetih hareketleri karşısında zayıflayan hariciler, Kürtler, Farslar ve diğer halklar, İslam ile yaşamaya mecbur olduklarını anladıkları andan itibaren yeni kamufle alanı yaratma arayışına girdiler. Bunun için en uygun olanı da İmam Ali yandaşlığı idi. İslam içinde ama yönetime muhalif; bu düşünce daha sonra mezhepleri ve İran Şiiliğini doğuracaktır. Böylece gelişen halifeye karşı yeni cephede yer alanlara Aleviler ismi verilmiştir ki bu İmam Ali’nin öldürülmesinden onlarca yıl sonra ortaya çıkmıştır.

Bu temelde, gunümüzde İmam Ali ve Kerbela’da öldürülen oğlu Hüseyin’in resimlerinin Zerdüşt geleneğinden gelen Dersim başta olmak üzere birçok Alevi bölgesinde asılması büyük bir çelişkidir. Çünkü Ali’nin kendisi zaten İslam’dır ve muhalifliği İslam felsefesi, kural ve kaidelerine karşı olmak değildi. Benzer bir durumu Atatürk resimlerinin asılmasında da görürüz. Dersim’e, Kürtlere ve Alevilere en büyük zararı veren kişilerden biri olan Atatürk’ün resimlerini asmak, Zerdüşt inancına, gerçek Aleviliğe büyük bir haksızlık ve katliamdan geçirelen onbinlerce Dersimli’nin kemiklerini sızlatır.

Gerçek Alevilik diyoruz, aslında ‘gerçek’ olanın adlandırılması neden Alevilik olsun ki? Aydın ve araştırmacılarımız ‘ateşin alav/alev’inden geliyor dese de. Bence gerçek ismi ile anmaya kimse cesaret etmiyor! Çünkü ikinci bakış Alevilik İslam kültüründen kaynaklanan Aleviliğin tam zıddıdır. Siyah ve beyaz gibi birbirine ters düşüncelerdir. Kürdistan orjinlidir. Adlandırmayı doğru bulmamakla birlikte bu Alevilikte caminin yerine cem, namaz yerine niyaz, tanrı yerine insan, ilmi düşünce, ateş ile güneşin kutsallığı, kadın ve erkeğin birlikte cem yapması vardır. Benzeri kural ve kaidelerin İslamiyette yeri yoktur. Kısacası, birinci bakış açısı İslami olmakla birlikte, ikincinin elbisesi giydirilmeye çalışılmakta, kamufle edilmektedir.

Bu Alevilik düşüncesi, Kürdistan kaynaklı Mazda inancı ile Zerdüşt öğretisinden beslenir. Aslında Alevilik yerine eski ismi olan Mazdaizm veya Zerdüştlük ile anılsa daha yerinde olacak ve karmaşa da azalacaktır. ‘Maz-da’ Kürtçe’nin Kirmanckî diyalektiğinde beni doğuran, Kurmancî lehçesinde “Ez-da” veya “Xwe-da” yani beni ve kendisini doğuran anlamlarındadır. Zerdüşt, kendi yazdığı üçüncü Gata da: “Ahura Mazda kendisinden bütün canlıları yarattı. Sonra başından uzayı, ayaklarından yeri, gözyaşlarından suyu, kılından çayırları ve  ateşi yarattı” der. İşte Xweda, yani Allah ile tabiat için kullanılan ‘xwe-za’ kelimesi de aynı şekilde kendi kendisini doğuran anlamındadır. Bu temelde, dünyada gözüken herşey tanrının bir parçasıdır bu felsefede. Yani toprak, su, metaller ve yeşillik tanrının bir parçasıdır. Bu inanışa göre insan ve tanrı aynıdır, birbirini tamamlar, tanrı insandır. Görüldüğü gibi İslamiyet ile bir alakası yoktur.

Alevilik/Qızılbaşlıkta oluşan dört kutsal element yani; güneş (ateş), su, toprak, hava Mazdaizm’in kutsal kitabı olan Avesta’da ve bir diğer Kürt dini olan Yarısani’de kutsaldır. Kirliliklerden uzak tutulması, buna uymayanların cezalara çarpılması gerektiği anlatılır. İşte bu gerçek Aleviliğin-Qızılbaşlığın-Yarısaniliğin teorisidir; ilim ve akıla dayanır. Önemli bir noktada Alevi-Qızılbaş, Êzîdî, Yarısan ve diğer Kürt din ve felsefelerin aynı kaynaktan çıkan sulara benziyor olmasıdır.

Continue Reading

EN SON EKLENEN HABERLER

Kültür-Sanat2 saat ago

Notre Dame’daki eserlerin yüzde 90’i kurtarıldı

Fransa’nın başkenti Paris’in tarihi sembollerinden Notre Dame katedralinde bulunan sanat eserleri ile Hristiyan inancına göre kutsal sayılan emanetlerin yüzde 90’ının...

Dünya2 saat ago

İranlı devrimci bir önder: Bijan Cezani!

İran’da köklü bir devrimci mücadele tarihi var. İran’da devrimci mücadele yürüten öncülerin büyük çoğunluğu Şah döneminde Şah Rıza Pehlewi, daha...

Haberler2 saat ago

150 örgütten uyarı: Durum çok acil; tecrit kaldırılmalı!

İnsan hakları savunucusu, sendika, hukuk ve demokratik kitle örgütleri ile çok sayıda siyasi partinin içinde yer aldığı 150 kurum, tecride...

Yaşam-Ekoloji2 saat ago

Ankara’da yine köpek katliamı!

Çankaya’nın Beytepe Mahallesi 1787’nci sokak üzerindeki boş arazide köpek ölülerini görenler, belediyeye ve polise haber verdi. İhbarla gelen Çankaya Belediyesi...

Güncel2 saat ago

Kanseri yenen öğretmene okulda göz yaşartan karşılama

Çorlu Cemile Yeşil Anadolu Lisesi’nde coğrafya öğretmeni olan Muharrem Poyrazoğlu, mide kanseri hastalığı nedeniyle okula ara verip, öğrencilerinden uzak kaldı....

Güncel2 saat ago

İstanbul Havalimanı taksi ücretleri dudak uçuklattı!

İstanbul Taksiciler Esnaf Odası (İTEO), İstanbul Havalimanı’na ilçe ilçe ulaşım taksi tarifesini açıkladı. İstanbul’un 39 ilçesinden ulaşımın esas alındığı tarifeye...

Güncel2 saat ago

Rabia Naz’ın ölümünde ‘şüpheli araç’ araştırılıyor

Rabiz Naz Vatan, 12 Nisan 2018’de, Eynesil ilçesine bağlı Gümüşçay Mahallesi’ndeki evlerinin önünde yaralı halde bulundu. İhbarla olay yerine gelen...

Yaşam-Ekoloji2 saat ago

Bilim insanları evrendeki ilk moleküle ilişkin kanıt buldu

ABD’deki bilim insanları onyıllarca süren arayıştan sonra büyük patlamanın ardından evrende oluşan ilk molekül türüne dair uzayda kanıt buldu. Amerikan...

Politika5 saat ago

Arslan: CHP açlık grevleriyle ilgili rol almalı

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Mehmet Arslan, partisinin il eşbaşkanlarıyla Halkların Demokratik Partisi (HDP) Amed il binasında bir...

Kadın5 saat ago

İşyerinde dehşet: Tartıştığı kadın çalışanları vurdu

Saldırıda Ahsen Demirci (28) başından, Tuğçe Nur Yılmaz (36) ise karnından vurularak, ağır yaralandı. Üçüncü kadın çalışanın şans eseri yara...

Haberler5 saat ago

Financial Times’tan ‘Merkez Bankası’ iddiası… Erdoğan’dan büyük tepki

Financial Times’ın dün internet sitesinde yayınladığı, bugün de basılı edisyonunun ilk sayfasında yer verdiği haberde Merkez Bankası ile ilgili iddialarda...

Güncel5 saat ago

Öykü Arin’e nakil bu akşam…’5 aylık kabus bitecek’

İzmir’de yaşayan Eylem Şen Yazıcı ile Çağdaş Yazıcı’nın kızı Öykü Arin’e, geçen yıl kasım ayında löseminin nadir görülen türlerinden biri...

Advertisement

Facebook

Öne Çıkan Yazılar

bahis siteleri kaçak bahis siteleri kaçak iddaa siteleri casino siteleri film izle canl? iddaa

porno izle

porno indir

istanbul escort