Connect with us

.

Mehmet Kabadayı

Kendini bilmek

AleviNet

Published

on

“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder.”
George ORWELL.

İlkeli, ahlaklı, onurlu ve erdemli yaşamın bir bedeli vardır. Bu yaşam biçiminin bedeli ne olursa olsun, önce kendini bilmek esastır. Bir insanın özünü bilmesi demek, kendisini bilmesi demektir…

üyüklerimiz; “sen seni bilirsen Hakk-ı Hüda’sın, sen seni bilmezsen Hakk’tan cüdasın” derlerdi. Çünkü kendini bilmeyenin, yaşamı, iyiliği, sevgiyi, saygıyı, onuru ve ruh temizliğini yani güzelliğe dair ne varsa bilmesi mümkün değildir. Kendisini bilmeyen ve idrak etmeyen kişilikler pandora kutusu gibi kötülüğü ve çirkinliği sembolize ederler. Evet, öncelikle kendin olmak için de samimi olmak gerek, samimi olmadan hiçbir mücadelen gerçekçi ve inandırıcı olmaz…

Zifiri karanlıklara ışık olmak isteyen, nice bilgeler ve düşünce insanları, ilkesiz, kendi olmaktan çıkmış, onurunu çiğnemiş ve kararmış vicdanlara, kendilerini kutsal bir ışık olarak yakıp, insanlığın yüce erdemine ulaştılar. Marifet ve hakikat aşkıyla mayalanmış bir yaşam öğrenme, bilme ve anlama sırrına ulaşmış özgün bir yaşamdır. Evet, önce kendin olursan, geçmişinin ve gelecekte seni bekleyen güzelliklerin ve çirkinliklerin farkında olursun. DERVİŞ buna; “bilmek yaşamın farkına varıp anlamlandırmaktır” diyor. Unutma; Gerçekleri görmezden geldiğin sürece kendini bilme erdemine ulaşamazsın…

Hakikat aşkıyla harmanlanan bir yaşamın, bilmek ve anlamak noktasında insanı özgürlüğe götüreceği kesindir. Özgürlük arayışında, insanoğlu şimdiye dek kendisini çevreleyen ve kuşatan doğa yasaları, gelenek ve göreneklerle ilişki ve çelişki içinde olmuştur. Bu ilişki ve çelişki ikilemi onun anlama ve bilme edinimine yöneltmiştir. Bugün yaratılan bu değerler insanlığın maddi ve manevi değerlerinin toplamını kapsamaktadır. Bu da bir anlamda insanlığın özünü teşkil eder. İnsana hayat veren pınarların kuruduğu, duyguların erozyona uğradığı günümüzde insani değerlerden uzaklaşan insanın kendini bularak, özündeki güzelliğe yeniden ulaşmaya ihtiyacı var…

Hızla büyüyen teknoloji çılgınlığı ve kapitalist sistemin insanı içine sürüklediği derin bunalım ve kendine güvensizlik, kişiyi bağımlı bir kölelik ortamına itip, bilmek ve anlamak yerine plansız, hedefsiz ve pusulasız bir kişilik konumuna sokmuştur. Böylece onu kapitalist sistemin dayattığı “muazzam” yaşamın etkisinde büyük ölçüde bırakmıştır. İnsanın kendini değersiz, moralsiz ve acılar içinde hissetmesi bununla ilintilidir. İçine düştüğü anlamsızlık tapındığı ilahları da çok yüceltmesi günahkâr duygularla bağıntılıdır. Kişinin çok tapınıp, kendine efendiler yaratması da bundandır.

Nebiler, putlara tapınmanın insanın köleliği olduğunu belirtirler. Onlar putperestin bir küçük odun parçasıyla bu işe başladığının farkındadırlar. Putperest bu odun parçasının yarısıyla bir ateş yakar ve ekmek pişirir, diğer yarısıyla da put yapar. Sonra da eliyle yaptığı bu puta, kendisinden üstün bir şeymiş gibi taparmış. Çünkü bütün gücünü harcadığı bu odun parçası güç kazanmış; kendisi ise zayıflayıp, tükenmiştir. Bugün bu odun parçasının yerini kapitalist sistemin kirli çarkları almıştır. Bu kirli çarkların dişlisi haline gelen insan kendine yabancılaşarak öz değer yitimine uğramıştır. Onun için artık insanca olan en değerli şeyler kar (meta) amacına güdümlemiştir. O kapitalizmin kirli çarkları içinde daha çok kazanmak istemektedir, kazandıkça da emeği sömürmektedir doğayı kirletmektedir. Onun dünyasında paylaşmak, ilkeli, erdemli, ahlaklı olmak ve bilgiyle özgürleşmek kavramları anlamlarını yitirmiştir artık!

Bu nedenle, insan kendini arayıp, yeniden tanımalıdır, İnsanın kendini tanıyıp anlaması için, ilk önce kendisiyle büyük savaşım verip, kafasındaki hapishaneden kurtulmalıdır, Verilecek bu büyük savaşım kişiyi bilme ve idrak etme noktasında özgürleştirecektir. Kişi kölelik zincirlerini kırıp, özgürleşme yolunda bir adım atma noktasında kararlı olduğunda, yeni bir başlangıç yapacaktır. Her başlangıç kendine ulaşmadır aslında. Şunu da utmayalım ki; hakikat arayışında yapılan başlangıçlar ancak içi doldurulursa anlam kazanır, aksine tekrardan öteye gitmez.

Onun içindir ki gerçekler acı da olsa hakikate ulaşmayı hedeflemeliyiz. “Gerçeği arayan önce durgun bir deniz gibi temizlemesi gerekir” diye anlamlı bir söz vardır. Bu bağlamda bakıldığında kirlenmiş, ilkesiz, erdemini yitirmiş kötü ve köle ruhlu kişiliklerle sonuç almak başarı elde etmek mümkün değildir. Büyük düşünür Erich FROMM diyor ki; “erdem ve ilke, insanın kendi varoluşuna karşı sorumluluğudur.” O nedenle ne pahasına olursa olsun ilke ve erdemden vaz geçilmemelidir.

Evet, kendimizi bilip hakikat aşkıyla özgürlük bilincine varırsak ilkenin ve erdemin mutluluğuna ulaşırız. O zaman ne kimsenin kölesi oluruz ne de kendimize “tapılacak” efendiler yaratırız… Aşk İle.

Mehmet KABADAYI

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Kabadayı

Çorum katliamını unutmadık!

MEHMET KABADAYI

Published

on

Çorum katliamı, o dönem ülke genelinde işlenen siyasal cinayetlerden, 1 Mayıs 1977 Taksim ve Aralık 1978 Maraş katliamlarından ayrıştırarak değerlendirilemez. Bu katliam, emperyalist güçler ve ülkemizdeki yerli işbirlikçilerin ortak planlarıdır, eylemleridir. Tekçi egemen zihniyet Bu katliamlarla, etnik ve mezhep topluluklarının iç içe yaşadığı bölgelerdeki gelişen toplumsal muhalefeti baskı ve katliamlarla susturmak, Alevileri ve Kürtleri göçe zorlamayı amaçlamaktadır. Çorum katliamı da önceki ve sonraki katliamlar gibi baskılama, susturma ve yerinden göçertme planlarının bir parçası ve uzantısıdır.

1 Ay- 6 gün Süren Çorum Katliamı, (27-Mayıs–06-Temmuz 1980.) Maraş katliamı ve diğer saldırılarda olduğu gibi devletin kendisinin de içinde olduğu ve açıkça desteklediği paramiliter güçler tarafından gerçekleştirilen katliamdır. Bu katliamlar 12-Eylül–1980 askeri faşist cuntasına zemin hazırlamak için uygulanan zalimliklerden sadece ve sadece birkaçıdır. Türkiye topraklarında yaşanan tüm katliamlar gibi Çorum Katliamı da devlet aklının ortak bir ürünüdür.

Bu katliamcı zihniyet ‘bin operasyon yaptık’ diye itiraflarda bulunmuştur. Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) komutanları katliamları ‘muhteşem örgütlenme’ diyerek açıkça itiraf etmişlerdir. 6–7 Eylül saldırıları sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988–1990 yılları arasında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6–7 Eylül olayları için, “6–7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” demiştir.

Diğer taraftan ise katliamcıların yargılanması, hesap sorulması “derin güçlerin” marifetleriyle hep engellenmiştir. Kimi katliamların sorumluları yakalanıyor gibi gösterilse de işin özüne dokunulmamıştır. Katliamcıların merkezi hep işinin başında olmaya devam etmiştir. Bu gerçek Çorum Katliamında da ve devamındaki katliamlarda da kendini göstermiştir. Bu katliamların hepsinin arkasında, ‘Özel Harp Daires’nin Jitem’in’ kanlı parmak izleri çıkmıştır.

MHP ve MSP’nin dışarıda desteklediği Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti, ülke genelinde olduğu gibi Çorum’da da ırkçı-gerici örgütleri korumuş, onların yaptıkları saldırılara ve eylemlere göz yummuştur. Demirel’in azınlık hükümeti tarafından demokrat olarak bilinen Çorum Emniyet Müdürü Hasan Uyar görevinden alınarak, yerine Dersim’de birçok karanlık olaya adı karışan Nail Bozkurt atanır. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi Katar getirilir.

Yine sağ görüşlü ve taraflı (Adalet Partisi (AP) iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış, zehir hafiye diye tanınan Faruk Sukan’ın bacanağı) Rafet Üçelli’de Çorum valiliğine getirilir. Bütün bu gelişmelerin yanında, demokrat olarak bilinen 40’a yakın polis memuru da başka İl’lere atanır. Birçok okul yöneticisi ve demokrat öğretmenin, memurun sürgünü ve yer değişimi yapılır. Katliam sırasında saldırı üssü olarak kullanılan SSK hastanesine MHP’li kadrolar yerleştirilir. Devletin birçok kurumu, SSK hastanesi örneğinde olduğu gibi faşistlerin karargâhı haline getirilir.

İşte böylesi bir ortamda ‘ajanlar’ Çorum’da ve çevre illerde dolaşmaya başlar. ABD’nin Türkiye Büyükelçiliğinde görevli Robert Alexander Peck, Çorum’da devlet yetkililerinin (Vali) yanı sıra o dönemin AP ve CHP İl Başkanlarıyla, MHP’li İl Başkanı ve İl yöneticileriyle görüşmeler yapar. CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla da görüşmeler yapar ve Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider. Gittiği yerlerde Alevi-Sünni, sağ-sol çatışması üzerine sorular sorar, ne zaman ve hangi ölçüde bir çatışma çıkabileceği hakkında bilgi edinmeye çalışır. CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu 12 Eylül faşist darbesi döneminde görevden alınmayan tek belediye başkanıdır…

CIA ajanı Peck, Çorum’da, Amasya’da, Tokat’ta ve Sivas’ta, Alevilerle Sünnilerin nüfus oranını soruyor (bu adam nüfus memuru mu?) Peck, işçilerin sayısal gücünü öğrenmek istiyor, (bu adam sendikacı mı?) sağ-sol potansiyelin hangi tarafın lehinde olduğunu öğrenmek istiyor ve hele hele de buralarda çatışmaların etnik veya mezhepsel nedenlerden mi, yoksa ideolojik nedenlerden mi kaynaklanıyor diye sorular soracak kadar ileri gidiyor. Bu kadar istihbaratı toplamak ne demek oluyor? Acaba tüm bunlar nereden kaynaklanıyor? Bu sorular neyin ürünüdür? Bu yetkiyi bu adama kim vermiştir? Peck, yalnız mıdır? Yoksa yerli işbirlikçi ırkçı ve gerici provokatörlerle (kışkırtıcılarla) mi birliktedir?

Peck, görüştüğü İl başkanlarına “Hangi kesimin daha fazla oy alacağını sorması, ayrıca mezhep durumuna yönelik Alevi ve Sünnilerin sayısal güçlerine ilişkin bilgiler  istemesi, partiler arasında güçler dengesini, siyasi olaylarda kimlerin aktif olduğunu  sorması gibi durumlar ne kadar normaldir ya da ne kadar doğrudur? Bu ‘ülkeyi yönetenler’ bütün bunları hiç mi merak etmediler? Yeni Gündem Muhabirinin, (05.07.1987) Çorum Belediye Başkanı, Kılıcoğlu’na Peck’le yaptığı görüşmeye ilişkin sorduğu soruya aldığı cevap; “ben bu konu üzerinde açıklama yapmam gereken yere açıkladım. Bu konu üzerine konuşmayacağım” ama yine de “Amasya Belediye Başkanı’na sorulan sorular bana da soruldu” diyor. Bir ülke düşünün ki konsolosluk ta görevli bir kişi, görevli olduğu ülkede, o ülkenin çok hassas olduğu konuları şehir şehir gezerek, en ince ayrıntısına kadar araştıracak, bilgi toplayacak, parti İl Başkanlarına, Belediye Başkanlarına her türlü soruyu soracak ve sonucunda da bu gezdiği yerlerde olaylar tüm vahşetiyle baş gösterecek.

Bir tarafta Ajan Peck gezilerini ve görüşmelerini sürdürürken; diğer taraftan da, ırkçı-faşist ve gerici örgütler de halkı tahrik etmek için çalışmalarını sürdürüyorlar. Çorum’da Katliamın alt yapısını oluşturmak ve caniliklerine kılıf uydurmak için çeşitli bahaneler uydurularak halkı kışkırtmak ve galeyana getirmek için bildiriler hazırlıyorlar. 19 Mayıs “Gençlik ve Spor Bayramını” kutlama hazırlıkları sırasında gericiler Bayram töreninde kızların kıyafetlerini bahane ederek halkı kışkırtmak ve tahrik etmek amacıyla hazırladıkları bildiriyi dağıtıyorlar; İslamcı Gençliğin yayınladığı bildirinin bir kısmı: “Müslüman namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayâsına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Yine Müslüman evlâdı kan ağlamaya kâfir düzen tarafından soyularak, en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir. Bin yıllık mübarek tarihimize bundan büyük bir leke sürülebilir mi? Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey Müslüman, düşün, süngüyle ana karnında çocuk çıkaran zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil Müslüman sen de düşün… Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu Hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile kanı ile malı ile Cihad edenlere. İslamcı Gençlik.”

Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) önde gelen isimlerinden gümrük ve tekel eski bakanı Gün Sazak’ın 27 Mayıs 1980’de Ankara’da vurularak öldürülmesi üzerine, Çorum’la hiçbir ilgisi ve alakası olmamasına rağmen, Çorum’da da gerginlik tırmandırılır. 27 Mayıs Faşist güruhların Çorum’da Alevilere, solculara, devrimcilere ve demokratlara karşı, hazırlık yapıp saldırıya geçtikleri ilk gündür. Faşistler, Çorum’da da yeni bir Maraş katliamı yaratmak niyetindedir. MHP’li Gün Sazak’ın Ankara’da vurulmasını protesto etmek amacıyla Çorum’da saldırıya geçen faşistler “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Kana kan intikam” ve “Ya kan kusturacağız, Ya tam susturacağız” sloganlarıyla Alevilerin yoğun olarak oturdukları mahallelere doğru 28 Mayıs’ta saldırıya geçerler. Asıl hedef Alevilerin, solcuların-devrimcilerin ve demokratların yoğun olarak yaşadıkları Milönü mahallesidir. 29 Mayıs’ta saldırılar çevre il, ilçe ve köylerden de gelen faşistlerin katılımıyla daha da büyür. Cadde ve sokaklarda yürüyüşler “Kana kan, intikam” sloganlarıyla devam eder.

Saldırganların bir kolu, demokrat ve sol görüşlü Çorum Gazetesi’ne ve sol yayın satan Bahar Kitapevi’ne saldırarak tüm eşyalarını, malzemelerini dağıtır ve tahrip ederler. Saldırganların büyük bir kolu da, solcuların, Alevilerin yoğunlukta olduğu Milönü Mahallesine yönelirler. Faşist saldırgan güruhun başka bir kol’u da, Kuruköprü, Üçevler, Sigorta ve Mutluevler semtine yönelir. Bu saldırılarda güvenlik güçlerinin bir bölümü yansız kalırken, bazılarının da saldırganlara (faşist güruha) yardımcı oldukları halk tarafından bilinmektedir. Faşist güruh bu saldırıda 45 yaşlarında Servet Yıldırım isimli bir Canı katletmiş, Celal Erdoğan (öğretmen), Salih Yılmaz (öğretmen), Turan Kabakulak, Vedat Eliaçık, Hüseyin Şimşek, Sefer Eken, Sezai Güren, Neşet Aydın, Mustafa Nallıca Sadık Vasıfoğlu, Hasan Köse, Aşır Demirel isimli sol görüşlü kişilerde kurşunla ağır yaralanmışlardır. Yine Altınevler Semtinde evlerinin balkonunda oturan iki kız kardeşe silahla ateş edilmiş ve her ikisi ağır yaralanmışlardır. Bu semt ve mahallelerde birçok ev ve işyeri de tahrip edilerek yakılmıştır. 29 Mayıs Faşist güruhu durdurmak için, bedenlerini siper eden devrimcilerin savunma barikatlarını kurduğu ve direniş ateşini yaktığı ilk gündür.

Çorum Vali Rafet Üçelli, sokağa çıkma yasağı koyar. Ve devrimcilerin halkla birlikte savunma amacıyla kurdukları barikatların kaldırılmasını ister. Çorum Kalesi yakınındaki semtlerde oturan halkın kurduğu bir savunma barikatına saldırganlar silahla ateş eder ancak barikatı aşamazlar. Vali Rafet Üçelli barikatın kaldırılması için Jandarma Komutanı Yarbay Vural Güride’ye emir verir. Halk ise can güvenliklerini korumak için kurdukları barikatı kaldırmamakta direnir. Vali ve Jandarma Yarbay Vural Güride arasında geçen konuşma şöyledir: Vali: “Lütfen Ankara-Samsun Kara yolu trafiğe açılsın.” Yarbay Güride: “Sayın Valim yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır.” Vali: “Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır.” Yarbay Güride: “Kan dökülür, ben açamam sayın valim. Buyurun siz açın.”

Halk, her türlü baskıya rağmen barikatları kaldırmaz, toplu halde direnişe devam eder. Faşistler Çorum’da Mayıs ayı sonundaki saldırıda başarılı olamayınca, Haziran ayının ilk haftasında ikinci kez saldırı girişiminde bulunur. Milönü’ndeki barikatı aşan 19 AN 709 plakalı, kırmızı renkli Reno marka bir otomobil semti silahla boydan boya tarar. Yaralananlar olur. Semt halkı panik içindedir. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu tespit edilir. Halkın büyük bir kısmında, Otomobilin içinde polislerin olduğu kanaati oluşur.
Faşist güçler ilk saldırıda, yenilgiye uğrayıp Maraş katliamına benzer bir sonuç alamayınca ikinci kez Haziran ayı ortasında tekrar saldırıya geçer. Faşist saldırılar şiddetli bir şekilde artarak devam ederken, İçişleri Bakanı Vekili Orhan Eren, Jandarma Genel Komutanı Org. Sedat Celasun’la birlikte Çorum’a gelirler. Çorum’da teşkilatı bulunan siyasi parti il yöneticileri, Çorum milletvekillerinin katılımıyla bir toplantı düzenlenir. Saldırı olayı değerlendirilir.

Çorum Valisi Rafet Üçelli’nin sunumu üzerine, Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun: “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” (Celasun’un burada olaylar dediği şey halkın devrimcilerle birlikte kurduğu barikatlardır. Celasun’un derdi saldırıları durdurmak değildir, onun derdi barikatları kaldırmaktır) dediğinde; Çorum CHP Milletvekili Ethem Eken, “nasıl olur paşam Milönü’ne tanklarla girmek neyi çözer? Bu daha çok kan dökülmesine neden olur. Belki bir Milönü hiçbir şey değil ama Türkiye’de 14 milyona yakın Alevi vatandaş yaşamaktadır. Milönü’ne tanklarla girip kan döküldüğünde tüm ülkede büyük olaylar çıkar” yanıtını verir. Sonuçta oluşturulan bir komite Milönü’ne giderek halkla görüşür.

Devrimciler ve semt halkı kurdukları barikatlarla savunmalarını kararlı sürdürmektedir. Kuruköprü, Sigortaevleri, Terlemezevler, Milönü, Kale, Esnafevler, Şenyurt, Bahçelievler, Karşıyaka, Nadık Mahallelerinde saldırılar devam etmektedir. Çorum halkı, saldırıların valinin ve Emniyet Müdürünün yanlı tutumlarından kaynaklandığını açık açık dile getirmektedir. Başta demokrat ve sol görüşlü Çorum Gazetesi olmak üzere basın olayı yerinde incelemekte, haber yapmaktadır. Yapılan haberler üzerine, Vali Rafet Üçelli ile Emniyet Müdürü Nail Bozkurt’un saldırganlardan yana olan taraflı tutumu (yanlılığı) artık gizlenemez olmuştur. Dönemin iktidarı tarafından istemeyerekten de olsa her ikisi görevden alınırlar. Devamında Yüksel Çavuşoğlu Çorum Valiliğine, Erdem Yurtsever’de İl Emniyet Müdürlüğüne atanırlar.

Faşistler köy yollarını kapatıp saldırılarını sürdürüyor, yaralanmalar ve ölümler hızla artıyor. Bütün bunlar yaşanırken, Özel Harp Dairesinin (Kontrgerillanın) sivil uzantısı “Ülkücü Gençlik”; halkı, Sosyalistlere, Alevilere ve Demokratlara karşı savaşa çağıran bir bildiriyi Çorum ve ilçelerinde dağıtmaktadır. Bildiri şöyle: “Büyük Türk Milleti, son bağımsız Türk Devleti üzerinde oynana hain oyunları, komploları, planları görmemek için artık kör, hatta hain olmak gerekir. Türk varlığını dünya üzerinden silmek isteyen emperyalist güçlerin yerli uşakları, komünistler, vatan hainleri, bölücüler, Türk Devleti’nin temeline dinamit koymak isteyenler ellerindeki Rus ve Çin yapısı silahlarla ne yapmak istemektedirler. Bu eli silahlı eşkıyalara karşı kesin tavrı almak, dur demek zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmiştir. Kıymetli hemşerilerimiz, Müslüman Türk Milletini bataklığa sürüklemek isteyen, bölmek, parçalamak, yok etmek isteyen komünist cinayet çetelerine karşı uyanık olalım. Türk Devleti’ni yok etmek isteyen bu hain güçlere karşı yılmadan çekinmeden, canı pahasına mücadele veren ülkücü Türk Gençliği’ ne destek olalım. Büyük cihada hazırlanalım. Ülkücü Türk gençliğinin her ferdinin cesetleri birer birer çiğnenmedikçe bu mübarek vatan topraklarına komünizm girmeyecektir. Ülkücü Türk gençliği barış zamanı bir karıncanın ayağına basıp incittiği zaman bundan üzüntü duyacak kadar yufka yürekli olduğu gibi, aynı zamanda vatan hainleri için sokaklar dolusu idam sehpası dikecek kadar da gaddardır. Burası da böyle bilinsin. Bizi komünist kurşunları değil, milletimizin susuşu öldürüyor. Kanımız aksa da zafer İslam’ın. Yolumuz Allah’ın yolu.” Ülkücü Gençlik.

Bu bildiriler, Solculara, Alevilere ve Demokratlara yönelik saldırıları başlatmak için “Sünnileri” harekete geçirmeye yönelik Psikolojik harekâtın bir parçası gibiydi. Bu bildiriler; din ve vicdan özgürlüğü olduğunu iddia eden anayasaya rağmen devlet kurumları aracılığıyla tekçi “Sünni-Hanefi” politikalar doğrultusunda bürokrasinin ve hükümetlerin, kültürel ırkçı, inkârcı, baskıcı icraatları ile de uyuşuyordu. Kontrgerilla eylemlerinin paramiliter vurucu gücü olarak kullanılan “İslamcı” ve ülkücü gençlik Maraş’ta olduğu gibi Çorum’da da görev başındaydı.

Özel harp dairesine bağlı paramiliter örgütlerin dağıttığı bu bildirilerle, öyle bir ortam oluşturulmuştu ki, Çorum’da yaşam özgürlüğü ve can güvenliği kalmamıştı. Faşistlerin katliama hazırlandıkları valiye bildirildiği halde, ayrıca ülkücülerin halkı savaşa çağırdıkları bildiri ortadayken, “Çorum Vali’si ve emniyet önlem almaz. Tam tersine solcuların ve Alevilerin yoğunlukta olduğu semt ve mahallelerde operasyon başlatır. 100 e yakın insanı gözaltına alırlar. Faşistlerin örgütlü olduğu semtlerde operasyon başlatılmaz. Onlar çatılarda, tepelerde mevzilerini kurmakta, ağır makineli tüfeklerini yerleştirmektedirler. Ayrıca faşistler SSK hastanesini de üs olarak kullanmaktadırlar.

1 Temmuz Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gecedir. “Ya susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganıyla ikinci katliam başlatılır. Terlemez Evler ile SSK Hastanesi civarında yerleştirilen uzun menzilli silahlarla solcu ve Alevi evlerine ateş açılır. Alevi, sol-devrimci ve demokrat görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 kişi hayatını kaybeder. Artık Çorum’un üstüne kara duman çökmüştür. Semtin tüm telefon şebekeleri kesilmiş, haber alınamamaktadır. 2 Temmuz Çarşamba günü Çorum’un pazarıdır. Köylülerin Çorum’a alışveriş amacıyla yoğun olarak geldikleri gündür. Yollar maskeli ve silahlı faşistlerce tutulmuştur. Köylerden Çarşamba pazarına gelen tüm araçlar durdurulur, kimlik kontrolü yapılır, Alevi ve solcular alınarak kendi karargâhlarına götürülür. Elleri, ayakları ve ağızları bağlanarak işkence ederler. Pazara götürdükleri eşya ve ürünleri yağmalanır, araçları yakılır.

Günün bilançosu 4 ölü 10 yaralı, 50 ev ve işyeri tahrip edilerek yakılır. Bu gelişmeler üzerine vali sokağa çıkma yasağı ilan eder. 2–3 Temmuz günleri Solcular, Aleviler ve demokratlar sokağa çıkma yasağına uyarken, devlet destekli faşist saldırganlar ellerini kollarını sallayarak rast gele ateş eder, ev ve işyerlerini yakarlar. Her yerde arama yapılmasına rağmen, faşistlerin saldırı üssü olarak kullanıldığı mahallelerde güvenlik kuvvetleri hiç bir arama yapmaz. 4 Temmuz sabahı, vali bir gün önce koyduğu sokağa çıkma yasağını kaldırır.


Çorum’da Canice Katledilen Canlarımız. Baştaki Ahmet Doğan, ortadaki Veli Solmaz (Dede) yanındaki Süleyman Üreyen.

4 Temmuz Cuma günü faşistler Çorum’da sokağa çıkma yasağı kaldırıldıktan sonra uzun menzilli silahlarla topyekûn bir saldırıya geçtiler; ikinci bir Maraş katliamı yaratmayı amaçladılar. Cuma günü olaylar, TRT’nin Alaaddin Camiinin bombalandığı ve kurşunlandığı şeklinde yalan haberleri yaymasıyla doruk noktasına çıktı. TRT Çorum muhabiri bu haberi kendisinin yapmadığını söylese de, TRT polis kaynaklı olduğunu söylediği haberde ısrar eder. Aynı anda bütün camilerde benzer propagandalar yapılır. “Cuma namazı” sırasında bütün camilerden aynı anda birer kişi ayağa (birer faşist) kalkarak Alaaddin Cami’sinin “komünistler” tarafından bombalandığını söyler.

Hedef bellidir: Milönü semti Aleviler, Solcular ve Demokratlar! Bir anda Çorum’un tüm camileri “Komünistlere Ölüm” çığlıklarıyla boşalmaya başlar. Sigortaevleri, Terlemezevler semtlerinde başlayan saldırılarda bazı polisler de kalabalık faşist topluluklara öncülük ederler. Saldırgan faşistler, Alevilerin toplu olarak yaşadıkları Milönü ve Nadık semtine giremezler. Çünkü devrimcilerle birlikte halk barikatlar arkasında yoğun bir direniş sergilemektedir. Saldırganlar her seferinde barikatların ardındaki halk tarafından püskürtülür. Ancak saldırgan faşistler bu semtlerden uzak olan ve korumasız kalan mahallelere girerler. Bu mahallelerde halka zulüm uygularlar, yüzlerce ev çıkarılan yangınlar sonucu hasar görür. Aynı gün esir aldıkları biri kadın olmak üzere 10’a yakın insanı katlederler. O günün haberleri iç açıcı değildir. İskilip yolu üzerinde Yazı Mahallesinin çıkışında bir kadın 7 kişinin elleri bağlı olarak silahla öldürülmüş bulunur. SSK Hastanesinin morgunda 7 ceset bulunmaktadır. Ölü sayısı 17’ye çıkmıştır.

Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araba ile Çorum’da operasyona girişirler. Panzer, mahalleden geçerken hedef gözetmeden ateş açar. Hatem Dursun isimli hamile bir kadın ve Raif Erden kurşun yarasıyla yaşamını yitirir. Öğretmen Hüseyin Özdemir ağır bir şekilde, Tıp öğrencisi Süleyman Atlas’da kurşunla omzundan yaralanır. Panzerdeki polisler, Süleyman Atlas’ı alıp SSK Hastanesine götürmek isterler, ancak orada bulunan kadınlar “Aman çocuğu vermeyin, Bunlar SSK’ya götürüp orada öldürecekler” diye bağırırlar. Polisler zorla yaralı Süleyman Atlas’ı panzere alarak SSK Hastanesine götürürler. Bir gün sonra Süleyman Atlas’ın işkenceyle katledilmiş cesedi babasına teslim edilir.

27 Mayıs’ta başlayıp 6 Temmuz’a (1980) kadar süren katliamda 57 Alevi, Solcu, Devrimci, Emekçi canımız katledildi. 200’ün üstünde canımız yaralandı; Yüzlerce iş yeri ve ev tahrip edilerek yakıldı, yıkıldı. Çorum’da tam bir vahşet yaşandı ve bu vahşet binlerce ailenin göçüyle sonuçlandı. Diğer katliamlarda ve saldırılarda olduğu gibi, Çorum katliamında da devlet=ülkücüler ve gericiler el ele verdiler. Bu faşist zihniyete karşı, demokratlar, devrimciler ve Aleviler birlikte ortak hareket ettiler, ortak kararlar ve ortak savunma tedbirleri aldılar. Eğer barikatlar kurulup direniş ateşi yakılmasaydı, Maraş katliamından çok daha büyük vahşet, çok daha büyük bir katliam Çorum’da gerçekleşirdi. Zalim her yerde zalimdir, zalimleri kınıyorum ve lanetliyorum. Çorum’da devlet destekli faşist katliamda alçakça katledilen Canlarımızın, Yoldaşlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Ve faşist güruhu  durdurmak için savunma barikatlarını kurup direniş ateşini yakan ve bedenlerini siper eden devrimci yoldaşlarımızı ve halkımızı saygıyla selamlıyorum.

ÇORUM KATLİAMINI UNUTMA, UNUTTURMA! AŞK İLE.


Birinci Resim: Hatem Dursun, İkinci Resim: Raif Erden, Hatem Dursun ve Raif Erden 04.07. 1980 tarihinde panzerden açılan ateş sonucu katledildi. 28 Mayıs – 10 Temmuz 1980, Çorum Katliamını Unutma Unutturma! Halkların inançların düşmanı faşizmi affetme!

KAYNAKLAR.

1- Çorum Gazetesi, 23.07.1980.
2- Nokta Dergisi, Sayı: 22 (08.06.1986) .
3- Cumhuriyet Gazetesi, 02.06.198.
4- Sadık Eral, Anadolu’da Alevi katliamı, Yalçın Yay.
5- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi.
6- İbrahim Satılmış, Barikatlar Düşerken, Hazırlayan Oktay Duman, Ozan Yayıncılık.
7- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay.

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Toplumsal değerlerimiz alt üst ediliyor

AleviNet

Published

on

“Kapitalizm tiksinti vericidir, çünkü o savaş, zam, zulüm, yoksulluk, rant, rekabet ve ikiyüzlülük üretir” FİDEL CASTRO.

Kapitalizmi (moda deyimiyle liberalizmi) kısaca anlatmak ister isek: Kapitalizmi iyi incelerseniz içinden faşizm çıkar. Kapitalist efendilerce de milliyetçilik kutsal bir değer olarak takdim edilir. (bizim dünyamızda kutsal olan insanın kendisidir) Kapitalizm, doğayı yok eder ve gölgesini satamadığı ağacı keser… Bu manada LENİN diyor ki; “Kapitalizm iktidarda kaldıkça; değil yalnız toprak, değil yalnız insan emeği, değil yalnız insan kişiliği, değil yalnız vicdan, değil yalnız aşk, değil yalnız bilim, her şey, her şey alınıp satılacaktır…” Kapitalist toplumlarda bireysel yaşam tarzı dayatıldıkça manevi değerlerin yerini maddi değerler alır ve toplumsal değer yargıları kökten sarsılıp erozyona uğrar. Değer yargıları yıpranıp bozulan bir toplum, başka toplumlara özenti içine girer, aslını ve benliğini kaybeder, kendi özüne yabancılaşıp başkalaşır.

Toplumları ayakta tutan ve onu geleceğe taşıyan değerleri vardır. Toplumsal değerler, genel anlamda davranışlarımıza rehberlik eden ilkelerimizi ve inançlarımızı içerisinde barındırır, bireysel davranışımızı şekillendirir, yönlendirir, düşünce ve eylemlerimizi etkiler ve bizlere yön verir. Toplumsal değerleri içselleştirip benimseyen ve davranışları ile sergileyen kişi dava insanı niteliği kazanır. Dava insanı iki şeyi asla yapmaz; toplumu manipüle edip aldatmaz. Çünkü manipülasyon ve aldatmak insan onuruna yapılmış en çirkin saldırıdır. Dava insanı toplumu manipüle edenlere ve aldatanlara karşı mücadele eder. Dava insanı hak olanı savunur, bütün haksızlıkları ve çirkinlikleri ret eder.

Toplumlar için değer yargıları kadar tarihini bilmekte çok önemlidir, “tarih, bir toplumun hafızasıdır, tarihini bilmeyen toplumlar, hafızasını kaybeder.” Geçmişini bilmeyen bir toplum, geleceği ile ilgili sağlıklı adımlar atamaz. Tarihin yol göstericiliğinden yoksun kalan birey sonsuz bir şimdinin ve belirsiz bir geleceğin karanlık sokaklarında sık sık yolunu kaybeder. Devamlı başkaları tarafından manipüle edilir. Kapitalist sistemin en güçlü ve aynı zamanda en zayıf yanı tarihle ilişkisidir. Çünkü Liberal ideolojinin mihmandarlığında tarihsiz bir toplum ve birey hedefleyerek, hafızasız, haliyle tüm direnç noktalarından arındırılmış bir toplumsallığı amaçlar.

Evet, tarihin belirli dönemeç noktaları vardır, içinde yaşanılan anda bunlar kolayca fark edilemeyebilir. Ancak olayların gelişimi incelenip araştırıldığında herhangi bir gelişmenin başlangıcı ya tam olarak ya da yaklaşık olarak tespit edilebilir. Yanlışa düşmemek için geçmişte ve günümüzde yaşanılanları iyi analiz edip sorgulayabilir ve yüzleşebilir isek, işte tam o zaman geleceğe dair sağlıklı çözümler üretebiliriz. Bütün olaylar bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlıdır, önceki olayı bilmez isek sonraki olayı da kavrayamayız. Bu güne kadar yapılan yanlışlarla yüzleşmeden de değiştirme gücüne sahip olamayız…

Hakikati ve tüm toplumsal değerleri ters yüz ve alt-üst etmek vicdansızlıktır. Kendi bireysel çıkarını ön planda tutup toplumsal değerlerin içini boşaltanlardan ve göz yumanlardan da uzak durmak gerekiyor. Hedefe varmak için her yol mubahtır diyen omurgasız, ilkesiz, sorumsuz ve vicdansız kişiliklerden toplumsal değerlere katkı sağlaması beklenemez. Bu tür insanlardan toplumsallık adına bir şey beklemekse sadece ve sadece yarınları hüsrana uğratmaktan başka bir işe yaramaz! Büyük düşünür SCHİLLER Diyor ki; “Böcek olmayı kabullenenler, ezilince şikâyet etmemelidirler.” Evet, demokratik ilkeler ışığında, onurlu dik duruşla, toplumsal değerlerimize sahip çıkılım, ters yüz ve alt üst edilmesine karşı çıkalım…

Sonuç: Yol bilmez, sosyoloji bilmez, tarih bilmez, cehalet beynini, sistem vicdanını teslim almış, kendi menfaat ve çıkarı için toplumu manipüle edenler, asimilasyona aracılık edenler ve göz yumanlar, toplumsal değerleri çürütüp içini boşaltanlar, özünü kaybetmiş devşirmeler, vicdanını kiraya vermiş dalkavuklar bir gün ama bir gün mutlaka deşifre olacaklardır! Aşk ile.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Derin bakmanın zamanı

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Sırf işgal ettiğiniz bu dünyaya empoze ettiğiniz (dayattığınız)  bakış acısı ve davranış biçimine uymadığım için beni terörist ilan ettiniz. Ben de sizi gereksiz ilan ediyorum.” Subcomandante MARCOS.

İnsanlık, gelişiminin ilerleyişinde hep bakmaya ve bakarken algılamaya çalışır. Bu süreçleri irdelemek ve anlamlandırabilmek, Ana Kadın eksenli toplum örgütlenmesinin iyi irdelenmesini gerektirir. Zira Yol Ana’dır, Ana ise Mürşid-i Kâmil’ullahtır. İnsan yaşamının bütününe baktığımızda, bakmak algılamak ve üretmekle ilgili olduğu apaçık ortadadır. Bu nedenle, Ana Kadının organize ettiği yaşamın yüzde 98’lik yapılanmasının özü, “bakmak-görmek ve yaratmak” üçlemesidir. Bu üçlemenin düsturuyla, doğadaki özne ve nesneye bakışla, kendi toplumsallığına tabi kılma başlar. Bu bakışların en büyük yapıtları Anadolu ve Mezopotamya topraklarındadır. Bu kadim topraklarda o kadar ilk vardır ki, bu ilkler halen tüm insanlığın başını döndürmektedir.

Ana kadının üçlü sacayağıyla (bakmak-görmek-yaratmak) yarattığı değer ve yöntemler, bugün tüm ana akımların (rejimlerin-sistemlerin-ideolojilerin) beslendiği ve kendisini ayakta tuttuğu köklerdir. Fakat bugün dalları tarafından unutulan kök durumu yaşansa da hiçbir zaman kök kendisini bu kadim topraklardan çekmemiş ve şiirselliğinden, ozanlığından hiçbir şey yitirmemiştir. Bu varlık bir çınar ağacı misali, düşmez direnir ve her daim yapraklarının yeşil ve canlı kalabilmesi için yöntemler belirler ve sütünü hiç sakınmadan verir. Bin yıllar önce Ana Kadının bitkiyle teması, elleriyle toprağı yoklayışı, günümüzde nelerin kaynağı olduğu apaçık ortadadır. Ve insanlığa neler bahşettiği de inkâr edilemez bir gerçekliktir.

Her canlının bir eko çevresi mevcuttur. Ama bu eko çevre insanda en geniş halkaya dönüşmüştür. Güdülerin ötesinde, bakışlarındaki kapsayıcılık ve alan genişliği tüm evreni kapsayacak niteliktedir. Fakat bu kapsayıcılık bugün ancak başarısını doğruluğunu kapitalizmin nasıl iradeleştiği ve bireydeki bilincin yaratılabilmesiyle alakalıdır. Bundan ötürü bugün yaşanan kapitalist modernite çağının kendisini birey ve toplumlarda nasıl yaşattığını, sistemleştirdiğine iyi bakmak şart. Kapitalizmin bireye yansıyışı, algı ve tanımları tamamen simülasyona (birbirine benzeştirmeye) büründürmektedir. Bundan dolayı da, bireyde öz ve biçim birbirine karışmaktadır. Açıkçası kapitalizm bireye “bak ama görme” diyor! Bu durumda birey ve toplum öyle bir hal alıyor ki;  bakıyor ama göremiyor, hissedemiyor, algılamıyor ve kendi özüyle empatiye (duygudaşlığa) geçemiyor.

Yıllardır bizler de bakmaktayız, doğruyu ve de yanlışı algılamaktayız. Fakat bakışlarımızın ve algılarımızın zemininde nelerin yattığını iyi irdelememiz gerekmektedir. Bu zeminin ne kadar özgürlük, ne kadar eşitlik yani ahlaki-politik toplum nüvelerinden oluştuğunu da iyi hesaplamamız gerekir. Büyük düşünür Jonathan SWİFT, “Dünyaya gerçek bir dahi geldiğinde onu şu işaretten tanıyabilirsiniz: Tüm ahmaklar ona karşı birleşmişlerdir” der. Bu manada artık derin bakmanın ve yaratmanın zamanındayız. Şimdinin, geçmişin ve geleceğin kendisi tarihe bakışımında güncellendiğini de çok iyi bilmekteyiz. Tüm evrene, topluma, yani yaşamın her soluğuna zamanında, yerinde bakıldığında anlam kazanacağını da biliyoruz. Şimdi zamanı değil, diyenlere de tam zamanıdır derin bakmanın ve yaratmanın diyoruz!

Toplumsal kutuplaşmanın olmadığı, insanların birbirlerine sırtını dönmediği, sevgi ve barışın hâkim olduğu bir ülke için derin bakmanın tam zamanıdır! Fikri ve inancı ne olursa olsun, insanların yaşam tarzlarını özgürce yaşayabilecekleri bir ülkeyi hep birlikte var etmek için derin bakmanın tama zamanıdır! Tekçiliğin ve İnkârcılığın değil, çokluğun kazanması için derin bakmanın tam zamanıdır!  Bürokratik devlet aygıtlarının tümünün demokratikleşmesi için derin bakmanın tam zamanıdır! Kendinden olmayan herkesi suçlu ilan eden, sadece ve sadece ben diyen bir rejime karşı biz demek için derin bakmanın tam zamanıdır! Tekçi, inkârcı, baskıcı, asimilasyoncu, soyguncu, kayırmacı ve kavgacı anlayışı ret etmek için derin bakmanın tam zamanıdır! Din, mezhep, inanç, etnik kimlik vb. kavramlar öne çıkarılarak insanları kutuplaştıran anlayışı ret etmek için derin bakmanın tam zamanıdır!  Demokratik, laik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir Cumhuriyet için derin bakmanın tam zamanıdır!

Halkların düşü, umudu, yazgısı ve geleceği adalet, özgürlük, eşitlik, demokrasi ve barış üzerine olacağı kuşku duyulmaz bir gerçekliktir. Etnik kimlikler, dinler, mezhepler arasında düşmanlıkları körükleyenlere inat bu toprakların insanlarının hepsi, adil barışı ve demokrasiyi tesis etmekle mükelleftir. Evet, biz demokrasi, özgürlük, eşitlik ve barış taraftarları, yüreklere umudu ve sevinci aşılama gibi bir zorunluluğumuz var. Canlar, seçimleri basit bir onaylama mekanizmasına dönüştürmemek için derin bakmanın tam zamanıdır! Evet, Demokrasinin, eşitliğin, barışın ve özgürlüğün önündeki bütün engellerin temizlenmesi için derin bakmanın tam zamanıdır! Aşk İle.

Mehmet KABADAYI

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI