Connect with us

Röportaj

Hukuk Profesörü Sassòli: Rojava’nın statüsü tanınabilir

Cenevre Uluslararası İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Akademisi Direktörü olan Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörü Marco Sassòli, ANF’nin gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

Sizin yakından takip ettiğiniz gibi gündemdeki önemli konulardan birisi, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) elinde tutuklu bulunan esir DAİŞ üyelerinin ne olacağı ve nasıl yargılanacağı. Rojava ve Kuzey Suriye Yönetimi, uluslararası topluma bölgede uluslararası bir mahkemenin kurulması talep eden bir çağrıda bulunmuştu. Sizce bu mümkün mü?

Öncelikle şunu belirteyim; Rojava’da uluslararası bir mahkemenin kurulması biraz karışık. BM Güvenlik Konseyi Rojava’da böyle bir mahkeme kurabilir fakat bunu yapmak zor çünkü Rusya ve Çin bunu istemez.

Ama örneğin batılı güçler Almanya, Fransa, İsveç, İsviçre gibi devletler tutuklu kendi vatandaşlarını yargılamak için Rojava’da bir mahkeme kurabilir. Bu devletlerin kendisi bir mahkeme kurabilir veya uluslararası bir mahkemeye yetki vererek kendi vatandaşlarının yargılanmasını talep edebilir.

Sorun şu ki; yasalar gereği bir devletten onay alınmadan o devletin topraklarında uluslararası bir mahkeme kurulması zordur. Çünkü uluslararası toplumlar hâlâ devletler şeklinde parçalanmış ve örgütlenmişler. Bu nedenle Suriye’nin izni olmadan sadece askeri bir grup olarak tanımlanan bir bölgede (Rojava) uluslararası mahkeme kurmak zor.

Belki böyle bir mahkemeyi Irak’ta kurmak daha kolay olabilir. Bu noktada benim anlamadığım neden Iraklı, Suriyeli ve yani yerel DAİŞ üyeleri ile yabacı DAİŞ’liler arasında bir ayrım yapılıyor… Kurulacak bir mahkeme sadece batılı olan DAİŞ üyeleri yargılanacaksa, o zaman o topraklarda suç işleyen Iraklı ve Suriyeli DAİŞ üyelerini kim, nerede ve nasıl yargılayacak?

Bu nedenle bu yargılamanın doğru temelde yapılabilmesi için Rojava’daki yönetime yardımcı olunarak mahkemelerin kurulması sağlanabilir.

Bütün bu sorumluluğun Kürtlerin omuzlarına bırakılması anlaşılır değil. Bu zorluk Kürtleri de bıktırıyor. Kimse bu noktada Kürtlere yardım etmiyor. Bu tutuklu insanların bakımı için veya kovuşturması için Kürtlere kimse yardımcı olmuyor.

Bana göre en mantıklı olan Batılı her ülkenin kendi vatandaşı olan DAİŞ üyelerini almasıdır.

‘ROJAVA’DA TUTUKLU OLMALARI RİSKLİ’

Peki, devletler neden kendi vatandaşı olan bu insanları almaktan kaçınıyor?

Genel kamuoyu algısı o insanların Suriye’de olması, kendi ülkelerinde olması kadar tehlike arz etmiyor şeklindedir. Ama benim düşünceme göre tam tersidir. Kamuoyundaki bu anlayış çok tehlikelidir.  Örneğin, İsviçre vatandaşı olan DAİŞ üyeleri, İsviçre’de olsa İsviçre bu insanların yargılanmasını daha iyi yapabilir ve daha yakından takip edebilir. En azından cezaevinde kontrol altında tutabilir veya cezaevinden kaçma ihtimalleri ortadan kaldırılabilir.

Bu insanların Rojava’da tutuklu olmaları da risk taşıyor. Yarın o bölgede ne olacağını ve rejimin yarın nasıl hareket edeceğini çok iyi bilmiyoruz.

Yani Batı’nın düşündüğünün tam aksine o insanların Rojava’da tutulması daha da tehlikelidir. Batı, benim küçük kızımın düşündüğü gibi düşünüyor. Zannediyorlar ki, bir şeyi görmeyince onun tehlikesi de yoktur.

‘BATININ SORUMLULUK ALMASI GEREKİR’

Yaşananlar ve bu durum uluslararası toplumun bir gerçekliğidir, batının da bu yaşanan gerçeklik karşısında sorumluluk alması gerekir.

Bu konuda uluslararası insani hukuk açısından bazı gelişmeler var, savaşa katılmayan çocuk ve kadınların alınmasına yönelik girişimlerin olduğundan haberdarım. Zaten bu insanlar için de mahkeme kurmak doğru olmaz.

Öte yandan, bu insanların içinde bulundukları radikal durumdan çıkması ciddi bir sorumluluk gerektiriyor. Rojava’da buna ilişkin bazı önemli çalışmaların olduğunu biliyorum. Bu çok önemlidir. Bu çalışmalar, batılı devletler tarafından da kendi vatandaşlarına yönelik burada devam ettirilmelidir.

Rojava’da uluslararası mahkemenin kurulması aynı zamanda o bölgenin statüsünün tanınması anlamına gelmez mi?

Sorun Rojava’nın tanınıp tanınması değil, bu duruma benzer kurulmuş birçok mahkeme örneği gösterebiliriz. Sorun böyle bir mahkemenin kurulmasını bir devlete bağlama imkânı yok. Dedim ya, bu noktada devletlerin izni gerekiyor. Örneğin Libya’da kurulan uluslararası mahkeme, o zaman Libya ile BM arasında yapılan bir anlaşma sonucu yapıldı.

Birleşmiş Milletler böyle bir anlaşmayı Rojava ile imzalamaz çünkü, Rojava bir devlet değil. Ne yazık ki bu uluslararası bir gerçekliktir.  Kürtlerin, Katalanların, devletsiz olan hakların bir devleti olmadığı için böyle bir hakları yok. Ne yazık ki uluslararası yasalar böyle işliyor.

‘ROJAVA’NIN STATÜSÜ TANINABİLİR’

Ben aslında sorumu bu noktada sormuştum, uluslararası alanda statüsü tanınan bir Rojava’da böyle bir mahkeme kurulmasının önü açılmaz mı?  Bildiğim kadarıyla uluslararası hukuk her halkın kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyor.  Eğer böyle bir hak varsa Batı neden Rojava’nın statüsünü tanımasın?

Bu durumun Kürtler açısından biraz trajik olduğunu biliyorum. Dediğiniz gibi uluslararası hukuk, her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkının olduğunu söylüyor ve bunu tanıyor. Şimdiye kadar Kürt halkı bu hakkını kullanamadı, normalde bu hakka sahip olması gerekir. Bu çerçevede batı, Rojava’yı tanıyabilir.

Peki, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını sadece devlet olarak mı tanımlamak gerekir?

Hayır, bir hak olan ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının, sadece ulusların bir devlet kurma hakkı olarak algılanmaması gerekir. Uluslar kendi seçimiyle bağlı bulunduğu ülke sınırları içerisinde otonomi hakkına sahip olabilir. Bunu o bölgedeki halk kendi seçimiyle yapabilir. Bu, uluslararası hukukta dediğimiz gibi bir haktır.

Bugün Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkından ve devlet olma hakkının olduğunu konuşuyoruz ama ne yazık ki, büyük bir nüfusa sahip olan Kürtler açısından bu haktan konuşmuyoruz.

Irak’ta yasal olarak bir otonominin varlığı önemli, ama Suriye’de Rojava’nın varlığının hâlâ tanınmaması büyük tehlike. Uluslararası alanda statüsü tanınmayan Rojava’ya karşı Esad rejiminin yarın ne yapacağı çok bilinmiyor.

Uluslararası Kızılhaç Örgütü  (ICRC) içerisinde önemli görevlerde yer aldığınız biliniyor. BM ve ICRC gibi kurumlar, Suriye’deki savaş alanlarına insani yardım götürürken bunu, savaşın bir parçası olan Türkiye ve Suriye üzerinden gerçekleştirdi. Rojava’da birçok kamp olmasına rağmen bu kurumlar her defasında Rojava yönetimi veya Kürt Kızılay’ı ile çalışmaktan kaçındı. Bunu bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ne yazık ki, uluslararası hukuk gereği savaş bölgelerine yardım götürülürken ilgili devletler ve komşu devletler dikkate alınıyor. Uluslararası toplumun yardım götürmesine, yardım götürülmek istenen topraklardaki devletler karar veriyor.

Ama bu da çok açık ki, Suriye rejimi, bu yardımın sadece kendisini destekleyen halka değil, aynı zamanda muhalif bölgelerde yaşayan halka da yardım götürülmesine izin vermekle yükümlüdür. Uluslararası insani hukuk gereği, bu yardım bütün Suriye halkına ulaştırılmalı ve bunun önü açılmalı.

‘KÜRT KIZILAYI İLE ÇALIŞABİLİRLER’

Peki BM, ICRC gibi kuruluşlar büyük bir kesime yardım götüren Kürt Kızılay’ını resmi olarak neden tanımıyor ve onla çalışmaktan neden kaçınıyor?

Burada da önümüze çıkan devlet gerçeği. Kızılhaç ve BM gibi kurumlar uluslararası hukuk gereği ve yasaları gereği devletli toplumlarla çalışıyor. Bundan kaynaklı Kızılhaç, yasalar gereği Kürt Kızılay’ın resmi olarak tanımıyor. Kürt Kızılay’ın resmi olarak kabul etmeyebilir ama onun üzerinden insani yardıma muhtaç olan bölgelere yardım ulaştırılabilir. 

Şunu da söylemek isterim; Kızılhaç örgütünün, Kürt Kızılay’ı ile çalışmamasının en büyük sebeplerinden bir diğeri ise, Türkiye ve Suriye rejiminin tepkilerinden çekinilmesi.

‘SAYIN ÖCALAN’A TECRİT İNSAN HAKKI İHLALİ’

Bir hukukçu olarak size Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki 3 yılı aşkındır süren mutlak bir tecridi sormak isterim. Bu tecridi nasıl değerlendiriyorsunuz ve buradaki yetkili kurumlar kimler?

Sayın Öcalan üzerindeki tecridin bir insan hakları ihlali olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Öcalan’ın tutukluluğunu bir insan hakları ihlali olarak görmese de, AİHM’inde içinde olduğu Avrupa Konseyi (AK) kurumlarının Sayın Öcalan’a yönelik insan hakları ihlalli yapıldığına dönük aldığı kararlar vardı. Bu kararların tam ayrıntısını hatırlamasam da bu kurumların bu durumda bir sorumluğu var diyebiliriz.

‘PKK SAVAŞ HUKUKUNU İHLAL ETMİYOR’

Son olarak, PKK’nin bazı devletler tarafından ‘terörist’ olarak görülmesini ve bu ‘terör listesi’nde tutulmasını hukuksal açıdan nasıl ele alıyorsunuz?

Uluslararası hukukta terör kavramı net olarak tanımlanmamış. Örneğin; Suriye rejimi için ona karşı savaşan herkes teröristtir. Veya Ukrayna için ona karşı ayaklananlar, Ruslara göre Çeçenler, Maduro’ya göre ona karşı sokakta olanlar teröristtir. Yani herkesin terörist algısı kendisine göre. Bundan kaynaklı genel bir terör kavramı çok geçerli değil ve işe yaramıyor.

Evet, PKK’nin Türkiye’de bazı şiddet olaylarına katıldığı belli. Ben PKK’nin dosyasını iyi bilmiyorum ama PKK’nin uluslararası savaş hukukuna uyduğunu ve buna yönelik anlaşmaları imzaladığını biliyorum. Örneğin, anti-personel mayınların kullanılmasını yasaklayan anlaşmayı imzaladığını biliyorum.

Diğer gruplarla karşılaştırdığımızda PKK’nin uluslararası birçok sorumluluğu kabul ettiğini görüyoruz ve bunları ihlal ettiğine yönelik bir delil yok.

Marco Sassòli kimdir?

Mevcut durumda Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocalarından olan Prof. Marco Sassòli, Cenevre Uluslararası İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Akademisi Direktörlüğü görevini yürütüyor. Sassòli aynı zamanda, Uluslararası Hukukçular Komisyonu Alternatif Yürütme Konseyi Üyesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığında uluslararası insani hukuk konusunda gönüllü danışmanlık görevini de yürütüyor. 

Prof. Marco Sassòli, 2001-2003 yılları arasında Kanada Québec Montreal Üniversitesi’nde uluslararası hukuk alanında doçentlik görevi yürüttü.

Aynı zamanda 13 yıl boyunca Uluslararası Kızılhaç Örgütü (ICRC) adına Suriye, Ürdün ve Yugoslavya’da önemli faaliyetler yürüttü.

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading
Advertisement //pagead2.googlesyndication.com/pagead/js/adsbygoogle.js (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Röportaj

‘O görüntüler kayyımın ‘çıplak olduğunu’ gösterdi, kayyım raporu gibi oldu’

Eşbaşkanlarla kamuoyunda çok tartışılan, Mızraklı’nın “Bakın bakın, halkın parasıyla kendilerine saray yapmışlar” söyleriyle sosyal medyadan videosunu paylaştığı kayyımın lüks makam odasında konuşmak mümkün olmadı. Çünkü Mızraklı ve Uyanık, 1 milyon liranın üzerinde bir maliyeti olan ultralüks makam odasını kullanmama kararı almışlardı.

İki eşbaşkan bir yandan tebrikleri kabul edip, bir yandan da oluşturulan “Hasar Tespit Komisyonu” eliyle, kayyım yönetiminin belediyedeki icraatları, belediyenin mali tablosu, devredilen taşınmazlar ve diğer varlıklar ile ilgili fotoğrafı netleştirmeye çalışırken bulduk. Yüzünde tebessüm olan belediye çalışanları, kutlamaya gelenler makam odasına girip çıkıyor.

Arı kovanı gibi. Sonunda uygun zamanı buluyoruz. Eşbaşkanlar Mızraklı ve Uyanık, Türk Bayrağı’nın önündeki misafir koltuğunda, belediyenin mali durumu, AKP’nin yeniden kayyım atama arzusu, kayyımın kadrolaşması, KHK’li olarak ihraç edilen veya kayyım eliyle açığa alınan personelin durumu, yıkılan heykeller, kapatılan kadın kurumları hakkında Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

Nasıl bir belediye devraldınız, mali yapı ne durumda?

Hülya Alökmen Uyanık: Biz geldiğimizde kayyım yönetimi ile birlikte görev yapan daire başkanlarının hemen hepsinin izinli olduğunu gördük. O nedenle birimlerden şu anda raporlar tam olarak alınmış değil. Ayrıca kurum oldukça büyük bir organizasyon.

O yüzden de bu konuda şu an için kesin bir şey söylemek mümkün değil ve erken. Ancak yine de sayın Mızraklı’nın önceki gün kayyımın makam odasını, banyosunu teşhir ettiği görüntü kayyım raporu gibi oldu. O bile durumun nasıl olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye toplumunun ve Amed halkının beklentisi kayyımlardan kurtulmaktı. Bizim için birinci hedef bu idi. Bunu başardık.

Kayyımın gitmesinin üzerinden henüz birkaç gün bile geçmedi. Ne değişti kentte?

Selçuk Mızraklı: Şu değişti. İnsanların yüzleri gülmeye başladı. Artık insanlar tebessüm ediyor. Çünkü halk kendi iradesinin tezahür ettiğini, kendi seçtiği, kendisinin gönül verdiği, onayladığı, kendisinin silueti olan arkadaşlarına görev verdiğini düşünüyor. Belediyenin önündeki barikatlar, halk ile arasındaki engeller kalttı. Artık, bu anlamda engelsiz belediye var.

Bir yerel yönetim organı kendi toplumsal gerçeğine tezahür eden, onun gibi dünyaya bakabilmeye çalışan anlayış içinde olduğunda toplumla arasındaki makas da daralıyor. Geçmişte özellikle kayyım döneminde halk iradesine nasıl el konulduğunu gördük.

Nasıl bir seçim süreci yaşandı?

ASM: Türkiye tarihinin ayıplı seçimleri olarak anılacak. Bu ayıbın yaşandığı yerlerden biri de Diyarbakır ve Bağlar’dır. Demokrasi açısından Bağlar’da yaşanan durum affedilir değildir. İstanbul seçimlerinden çok daha nitelikli ve önemli bir sonuç ortaya çıktı burada. Seçimlerin pûç edildiği, değersizleştirildiği, yok edildiği bir sonuç çıktı Bağlar’da. Hukuk marifetiyle seçim sonucunun nasıl hiçleştirildiği ortaya çıktı. Bakın belediye içinde küçük bir saray yaratmış olan anlayış, bunu kavrayamaz. Bunu ancak Ortadoğu’da, diktatörlüklerin yaşandığı ülkelerde bunu görürsünüz.

Çok küçük azınlığın yaşadığı ihtişam ve şaşaa, ama dışarıda derin bir yoksulluk ve sefalet. O görüntülerde çok çıplak bir durum ortaya çıktı. Kral çıplak derler ya, bu görüntüler de kayyımın çıplak olduğunu gösterdi.

Kentte acil müdahale alanları nelerdir?

HAU: Ulaşımı rahatlatmak gerekiyor. Özellikle mesai saatleri başlangıcı ve sonunda trafik sıkışıyor. Buna hemen bakacağız. Yine özellikle otobüsler ve toplu taşıma araçlarıyla ilgili hemen uyarılarımızı yaptık zaten. Ayrıca Sur önümüzde duran çok büyük bir sorun alanı. Bu konuyu araştırmamız gerekiyor. Kırsalda, köylerde içme suyu ve kanalizasyon sorunları var. Bunları halletmek gerekiyor. Belediye Meclisi’nde bu konuları birer bire ele alıp çözeceğiz.

Peki bu çalışmaları yaparken, vali ve diğer yüksek bürokrasi ile uyumlu olabilecek misiniz?

ASM: Bunu tek taraflı olarak yorumlamamak gerekir. Bürokratik elitin, yerel yönetimlerle, seçilmişlerle çalışma konusunda özellikle bölgemizde ciddi anlamda sıkıntıların yaşandığı bilinen bir gerçek. Özellikle bizim bu konuda bir tahdidimiz, sınırlamamız yok. Biz bu kente iyi, doğru ve güzel hizmetlerin yapılmasını hedef edilmiş bir programla ortaya çıktık. Bu programın sahipleri de nitelikli bir çoğunlukla yönetimi devraldılar. Dolayısıyla burada bizden çok bizimle beraber çalışacak olan, bu konuda memur olan kişilerin meseleye politik olarak değil, genel toplum çıkarları, ülke çıkarları ve coğrafyamızda da sağduyunun hakim olması, barışa bir damla su taşıyacak şekilde yaklaşmaları, bu sorunu aşmada önemli bir katkı sağlar.

Diyarbakır Valisi ile ilk ne zaman karşılaşacaksınız?

HAU: Sanırım 23 Nisan’da olabilir. Çünkü o gün resmi tören olacak.

KHK nedeniyle ile mazbata alamadınız. Eşbaşkanlık görevini fiili olarak sürdürecek misiniz, yoksa yerinize bir başkası mı seçilecek?

HAU: Evet bize mazbata verilmedi ama YSK’nin kararına göre bizden sonra gelen ikinci sıradakine mazbata verilmesi gerekiyordu. Ancak şu anda onlara da verilmiş değil. O nedenle bu konuda süreç devam ediyor ve henüz netleşmedi. Bizim de bireysel olarak hukuki süreci sürdürme gayretimiz de var. Tabii sonuca göre gerekli kurullarda konuyu konuşur karara varırız. Ama şu anda bu konuda bir tutum belirlemedik. Bir de şu yönü var tabii. İsteseler de istemeseler de halkın verdiği bir mazbata var. Bunu da görmemezlikten gelmemek gerekiyor.

Yeniden kayyım atanması ile ilgili bir endişeniz var mı?

ASM: Geçmişin acı tecrübelerini yaşamış toplumların, ülkelerin, idarelerin, o acı tecrübelerle bir daha karşı karşıya gelmemek gibi bir tutumları olmalı. İşin yüzleşme ve yarattığı sonuçların toplumda tartışılması kısmından zaten hiç bahsetmiyorum. Onlar da şüphesiz olmalı. Ama bunun ötesinde zaten esasında şu anda Bağlar’da yaşanan durum, adeta yeni bir OHAL Kararnamesi’nin çıkması ve oraya YSK’nin kılıfı geçirilerek, elbisesi giydirilerek bir tür kayyım atanması durumudur.

Aynı şekilde seçimlerden önce bölgenin birçok kentinde seçim ve seçmen mühendisliği yapılarak, 700 kişinin, 800 kişinin kaydının yapıldığı daireler var diye bas bas bağırdığımız dönemlerde çık çıkmadı. Bir kısmını belgeledik onlardan vazgeçtiler. Ama bir kısım yerlerde, AKP’nin asla yerel yönetim iradesini kazanamayacağı yerlerde o kaydırmalarla irade gasbına tanık olduk. Sorunu tek parça şeklinde idarenin kötücül uygulamaları olarak görmek eksik kalır.

Bağlar İstanbul’dan daha önemlidir. Türkiye’de bir yerlerde kayyım atanma tehdidi var ise bu ne demokrasi açısından, ne hukuk normları açısından kabul edilir değildir. Bir toplum kaygıyı, endişeyi, korkuları besleyen durumda değil, aksine umutları, cesareti besleyen olduğu sürece önü açıktır. İşte o zaman barışın ayak sesleri, barışın ışıltıları deriz. Biz soruna barış temelinde bakıyoruz. Barışa bilmek ve barışı toplumda geniş bir zemine yaymak için elimizden geleni yapacağız. Ama yeni bir kayyım durumunun da toplumda giderilmez yaralar açacağını görmemek için de çok saf olmak gerekir.

KHK’lere mazbata verilmemesi ile ilgili muhalefetin kayda değer bir itirazının olduğuna inanıyor musunuz?

HAU: Resmi kurullarının bir tepki koyduklarını görmedik. Ama toplumu dinliyoruz elbette. Bireysel olarak hemen herkesin bu konuda bir itirazı ve reddedişi var. Hatta AKP’liler içinde bile bunun hukuksuzluk olduğunu düşünenler var. Bu konuda İzmir’de KHK’li bir adayla ilgili olarak seçim kurulunun uyardığı şeklinde haberler yeni yeni yansıdı. Ama biz bunu o dönem uyarı geldiğinde öğrenmiş olsak, CHP bunu açıklasa, ona göre partimiz de bizler de tedbirimizi alırdık.

İstanbul gündemi çok yoğun tartışıldığı için belki bu konuya şu anda odaklanmadılar. Ama bu böyle süremez. Bu baskıya Türkiye’nin her yerinden karşı çıkmak gerekiyor çünkü bu antidemokratik uygulamalar, toplumu boğuyor.

ASM: Buna onurlu itiraz demek lazım. Haksızlık size yönelmese bile haksızlığa karşı itiraz etme tutumudur bu. Burada itirazlar yükselmediği zaman, olayın yegane öznesi olduğunuzda, haksızlığın yarattığı mağduriyeti ifade etmekte eksik kalabilirsiniz. Türkiye’de de tam benzeri bir durumu yaşıyoruz. Yaşanan durum karşısında toplumun çok ciddi itirazının olması gerekirdi.

Avrupa Konseyi Başkanı’nın bu konuda Türkiye’ye gönderdiği mektup çok anlamlıdır. Bu mektubun çok daha güçlü biçimlerinin Türkiye’deki diğer siyasi aktörler tarafından seslendirilmesi gerekirdi.
HDP’nin “Bölgede kazanma, batıda AKP/MHP’ye kaybettirme stratejisi seçimlerde etkili oldu.

Geleceğin siyaset ilişkilerini nasıl etkiler bu yaklaşım?

HAU: Bu sadece partimizin vereceği bir karar değil. Karşı tarafın da bu konuda işbirliği yapması gerekiyor. Bu seçim şunu gösterdi. HDP siyasetinin nereye gideceği ile ilgili insanlar kendi içlerinde hesaplar yapıyorlardı. Son seçimlerde bu hesaplarda partimizin oylarının oyun kurucu gücü olduğu görüldü. Bundan sonra tüm Türkiye toplumunun beraber hareket etmesi gerekiyor.

ASM: Burada önemli bir gerçeklik ortaya çıktı. HDP’nin sadece bir bölge parti olmadığı, sadece bir Kürt partisi olmadığı, HDP’nin Türkiye partisi olduğu gerçeği ortaya çıktı. İkinci olarak demokrasi değerleri, hukuk rejimi, adalet ve barış gibi arayışlar söz konusu olduğunda HDP’nin bu konuda Türkiye’nin muhalif çevrelerine adeta bir cansuyu vermesi, ve evet birlikte yapabiliriz, birlikte bu haksız durumdan beraberce çıkabiliriz demesi, o takatsizlik durumuna bir takat aktarması, enerji veren tutumu önemli bir durumu açığa çıkardı. Eğer birlikte durursak, birlikte karşı koyabilirsek bu eşitsiz sistemi, bu düzeni değiştirebiliriz.

Çünkü son yıllar özellikle demokrasi değerleri açısından bakıldığında,g üçler ayrılığından tutun da temel insan hak ve özgürlüklerinin kullanılmasına kadar bir çok alanda toplumun ciddi yaralar aldığı bir dönem oldu. Şimdi güçlü bir demokrasi programıyla, adalet ve barış çerçevesinde Türkiye’nin önünün açılması gereken bir dönemdir. HDP burada bu dersi veren parti oldu. Bundan sonra bu dersi alan partilerin tutumuyla beraber bu tutum güçlendirilebilir.

Kayyımlar ilk geldiklerinde birçok heykeli yıktı. Başta kadın kurumları olmak üzere birçok hizmete de son verdi. Adı değiştirilen bazı kamuya açık yerler oldu. Mesela Park Orman, Diyarbakır’da kayyım tarafından 15 temmuz Parkı olarak adı değiştirildi. Bu konuda neler yapacaksınız.

HAU: Kayyımların heykelleri ve anıtları yıkmasının aslında toplumu hafızasızlaştırmak olduğunu hep söyledik. Onlar belki bir iki tane yıktılar, biz onların yerine beş on tane yapacağız. Parkların isimleri değiştirildi. Bu isimleri orada yaşayan insanlara sorabiliriz. Mini referandumlar yapabiliriz. Bu konuda belediye meclisinde karar vereceğiz. Ama bizim de topluma taahhüt ettiğimiz şeyler var. Onları yerine getirmek de bizim yükümlülüğümüz. Kadın kurumlarını yeniden açacağız. Bugünden yarına hemen sihirli değnekle çevirmemiz elbette mümkün değil. Bize biraz zaman gerekiyor.

Kayyım belediyede kadrolaşmış mı? OHAL sonrası KHK’lerle ya da kayyımın inisiyatifiyle açığa alınanlar, işten atılanlar var. Bu kişiler hakkında nasıl bir tasarrufunuz olacak? İzmir’de Tunç Soyer, ihraç edilen öğretmenleri zabıta yapacağını açıklamıştı. Benzer bir girişiminiz olur mu?

ASM: Bir belediye düşünün ki kadrosunun yarısından çoğu ihraç edilmiş, çok az bir kısmı açığa alınmış. Ondan sonra da aradaki kayyım döneminde yeni görevlendirmeler ve işe alımlar olmuş. Beraberinde özellikle işçi kışımı diyebileceğimiz, 3 bine yakın insanın ya ihraç edildiğini ya da valilik marifetiyle işten atılmaları sağlanmış. Bu çok ciddi tahribatlar yarattı toplumda. Bizim de bundan sonraki dönemde bu türden uygulamalara karşı, o muhaliflerimize benzeyen, aradaki dönemdeki herkesi aynı torbaya dolduran bir yaklaşımımız olmayacak.

İlk önce bunu söyleyelim. Yani emeği ile hakkıyla çalışanlarla hiçbir sorunumuz olmaz. Ama beraberinde sayın Tunç Soyer’in bahsettiği durumun yasal, idari mevzuat açısından ne şekilde bir imkan ve kapasite var bakacağız. Bu konuda da hakikaten cevaz veren bir durum olursa, özellikle işini kaybetmekle beraber kendisine yeni iş alanları yaratamamış olan insanlarımıza dönük kapasiteyi genişletmek ya da yaratmak gibi bur durumumuz olabilir.

Son mesajlarınız nelerdir?

HAU: Bize ilk bayta yapamazlar, başaramazlar dediler. Başardık ve buradayız. belediyelerimizi halka açtık. Bariyerleri kaldırdık, kapıları açtık. Bundan sonra halkımız için çalışacağız.

ASM: Diyarbakır’a cemre düştü demiştik. Barışın ve umudun cemresi düştü. Yarınlara daha güçlü, daha kararlı, daha inanarak yürüyebilecek güçlü bir enerji birikmesi var. bunu sokaktaki herkeste görüyorsunuz. Birbirimize güveneceğiz, birbirimizle dayanayacağız ve bu dayanışmayla yarınlarımızı daha da güzel yapacağız.

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Röportaj

Temelli: Türkiye’nin kazanacağı bir seçenek yarattık

HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli, Türkiye’nin kazanacağı bir seçenek yarattıklarını belirterek, “HDP’nin etkisinin doğru okunması” çağrısı yaptı. Kaybettikleri yerlerde “garnizon etkisine” dikkat çeken Temelli, her şeye rağmen özeleştirel yaklaşacaklarını söyledi.

Türkiye tarihinin en kritik yerel seçimleri AKP’nin büyük kentleri kaybetmesiyle geride kaldı. Yerel seçimler sonuçları itibariyle nasıl etkiler yaratacak? HDP’nin sonuçlara etkisi neydi? Kürt illerinde sonuçlar HDP tarafından nasıl karşılandı? Kritik kentlerde kazananı ve kaybedeni belirleyen HDP’nin seçim sonrası konum ve politikası nasıl şekillenecek? Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eşbaşkanı Sezai Temelli, Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

Öncelikle İstanbul ve Ankara başta olmak üzere kimi merkezlerdeki sonuçlara dair iktidardan doğru itirazlar olsa da, ortaya çıkan seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genel haliyle baktığımızda HDP olarak tüm seçmenlerimiz ve halkımızla, Türkiye siyasetinin değişimine en önemli etkiyi yaratmış bir parti olmanın gururunu yaşıyoruz. Çünkü Türkiye siyaseti özellikle 5 Nisan 2015 tarihinden itibaren mutlak tecridin uygulandığı bugüne kadar, giderek otoriterleşen, baskının, hukuksuzluğun, adaletsizliğin hakim olduğu bir dönem yaşadı. Bu dönemin içindeyiz. Hala da sürüyor bu dönem.

Neden tecrit?
Çünkü 5 Nisan 2015 tarihinden itibaren mutlak tecridin başladığı tarih Türkiye siyaseti, demokrasisi, ekonomisi üzerinde bir domino etkisi yaratmıştır. Ülkeyi Çöktürme Planı içerisinde olanların bir çöküşe sürüklediği bir süreci yaşadı Türkiye. Bu dört yıllık sürecin bir itirazıdır 31 Mart seçimleri. “Yani bunu kabul etmiyoruz” demektir. 4 yıllık süreç boyunca sürekli siyaset değersizleştirildi. Siyasetsizlik hakim kılınmaya çalışıldı. Tek adam rejimi dediğimiz mesele aslında bir siyasetsiz atmosferdir. Toplum, halklarımız, siyasete, demokrasiye sahip çıkmıştır. Bu anlamıyla önemli bir seçimdir. Tek adam rejimi, faşizmin kurumsallaştırılması, “Sandıkta durdurulamaz” denilen bir anlayışın da aslında her zaman geçerli olmadığı ortaya çıkmıştır. Eğer sandık mücadelesini, faşizme karşı olan mücadeleyle buluşturabiliyorsanız sandıklara da etki yapar. Faşizmi durdurur, otoriter rejime karşı en güçlü itirazı büyütebilir.

Türkiye’de siyasetin aksı değişmiştir. Kabul etsinler etmesinler, artık siyaset dün olduğu gibi bu otoriter rejimin istediği mecrada akmayacaktır. Siyaset demokrasi güçlerinin talepleri yönünde akacaktır. Türkiye bu anlamıyla kazanmıştır. Türkiye’nin kazanabileceği bir seçeneği yaratmış olmak önemliydi.

Seçimlere “Kürdistan’da kazanmak, batıda kaybettirmek” stratejisiyle girdiniz. Bu strateji ne kadar başarılı oldu?

Adana, Mersin, Antalya, İstanbul, Ankara gibi batıda hedeflediğimiz yerlerde stratejimiz tüm halklar nezdinde karşılığını bulmuştur. Seçmenimiz, halkımız stratejiye sahip çıkmıştır.

Bu strateji akşam yatıp, sabah bulduğumuz bir şey değil. Onlarca yıllık mücadele, birikim, deneyim, geçmiş seçimlerin sonuçları üzerinde yapmış olduğumuz analizler, fizibilite çalışmaları vardı. Ama her şeyden önce bunun arkasında yatan siyaset anlayışımız, demokrasi anlayışımız var. Paradigmaya olan güven var, fikriyatımızın gücü var. En büyük teşekkürü hak eden halkımızın kararlılığı ve asla vazgeçmez duruşu var. Bunu Türkiye’nin her yerine taşıdığımıza inanıyoruz. Kazandığımız belediyelerde, kaybettiğimiz belediyelerde. Kazanmasına vesile olduğumuz belediyelerde ya da bugün artık Türkiye’nin eskisi gibi yönetilemeyeceği anlayışını taşıyabildiğimiz her yerde bunu hakim kıldığımıza inanıyorum.

Rakamlara baktığımızda batıda ortaya koyduğumuz hedefe ulaştık diyebilirim. Biz kazandırdık demiyorum. Biz toplumu bu seçeneğe ikna ettik. Biz buradan kazanılmış yerlerin üzerinde bir vesayet derdinde değiliz. Bütün belediyeler, belediye meclisleri hak etmiştir, hak ederek kazanmıştır. Kutluyoruz. Ama bu seçeneği koymasaydık sonuçlar böyle olmayacaktı. Bu seçeneği koymak bu stratejiyi hayata geçirmek, sonuçları birinci elden etkilemiştir. Ve bugün baktığımızda Adana, Mersin, Antalya, İstanbul, Ankara gibi batıda hedeflediğimiz yerlerde stratejimiz tüm halklar nezdinde karşılığını bulmuştur. Seçmenimiz, halkımız stratejiye sahip çıkmıştır. Onu kendi duygusallığında yeniden üretmiş ve bu tek adam rejimine, faşizmin kurumsallaşmasına karşı en güçlü tepkiyi vermiştir.

Ciddi bir kuşatılmışlıkla karşı karşıya kaldınız. Her gün onlarca üye ve yöneticiniz gözaltına alındı ve tutuklandı. Buna rağmen yoğun bir kampanya yürüttünüz. Kazandığınız ve kaybettiğiniz yerlere ilişkin neler söylemek istersiniz?

Bölgede ise çok büyük hedefler koyduk önümüze. Bu hedeflerden bir kısmını gerçekleştirdik, bir kısmını gerçekleştiremedik. Gerçekleştirdiğimiz yerlerde önemli bir başarı elde ettik. Bir kere topyekûn kayyum denilen bir mesele ortadan kalktı. Kayyumlar süpürülüp atılmıştır. Bu tartışma bitmiştir. Seçim öncesi kayyum tehdidinde bulunuyorlardı. Artık bu söz konusu bile değildir. Seçimlerde başarılı olduğumuz yerler her şeyden önce çok özenli, meşakkatli çalışmalarla geçti. Yoğun emek vardır.

Batıda yaşayan insanlar bölgeyi sadece medyanın kendilerine aktardığı kadarıyla izleyebiliyorlar. Orada bir seçim çalışması falan yürütmek anlatılabilir bir şey değil. Devletin bütün baskı aygıtlarıyla üzerimize gelmesinin ötesinde her türlü hile, şaibe ile karşı karşıya kalındı. Amaçladığımız ama kazanamadığımız yerler konusunda payımıza düşen kısmına dair çalışmalar yapacağız. Neden kazanamadık? Bunun özeleştirisini muhakkak ki vereceğiz. Ayrıntılı çalışma yapacağız. Bu kendimize ait kısımdır. Önümüzdeki süreç açısında önemlidir.

Kayyumlar süpürülüp atılmıştır. Bu tartışma bitmiştir. Amaçladığımız ama kazanamadığımız yerler konusunda payımıza düşen kısmına dair çalışmalar yapacağız. Neden kazanamadık? Bunun özeleştirisini muhakkak ki vereceğiz.

Sadece sandıkların etrafı değil, bütün kent abluka içinde. Biz GBT rekoru kırdık. Bu kadar çok GBT’ye giden yoktur. İki ilçe arasında üç defa GBT’den geçiyor insanlar. Konvoy yapılıyor mesela bizimde konvoylarımız çok muhteşem oluyor. İnsanlar artık konvoy yaparsak GBT’den vakit kaybedersek programımız aksar hesabını yaptı. Böyle bir hesapla kampanya yapıyor olmanın zulmünü düşünün. Bu bir zulümdür. Bana diyorlardı ki “Başkan kusura bakma biz 50 arabayla geldik, diğer arkadaşları getiremedik çünkü GBT’de vakit kaybetmeyelim” diye. Bu kusur devletin kusurudur.

O kadar çok silah var ki ortada. Her yer silah. Bunun anlamı güvenlik diyor fakat ortamdaki o silahlı görüntü zaten bir güvensizlik. Yüzü maskeli güvenlik güçleri etrafta. Çocukları döven, sırf ortam tahrik olsun diye davrananlar vardı. Halkı sürekli tedirgin eden, mitinge gelmesin diye HDP, kalabalık görünmesin diye yapıyorlardı. Seçim günüde fazlasıyla yaptılar. Her seçim sandığının etrafını resmen ablukaya almış durumdalar. Tehdit ediyorlar. Örneğin; halk buluşmalarında kameralar kaynıyordu, gazeteci kamerası değil, polis kamerası. Etrafta kim varsa yakın mesafeden yüzlerini çekerek insanları tehdit eden bunlar işin ilk görünen şeyleri. Ya da konuştuğumuzda mikrofonun sesi kesiliyordu, sinyal atıyorlardı.

Belediye başkanlığını almadığımız yerde hiç kimse bundan dolayı hüzünlenmesin. Bu ortak başarının gücü onlardadır. Türkiye’de siyasetin aksını değiştirdik. Bu her evdeki, her mahalledeki insanımızın başarısıdır. Şırnak’ta da, Bitlis’te de, Dersim’de de böyledir. Bundan kimse olumsuz etkilenmesin. Ama tabi ki daha iyiyi başarabilirdik.

Biz sandığı üç tane belediye kazanalım diye tarif etmedik. Belediye meclislerinde sandalye hesabı yapmadık. Biz sandığı tecride, savaşa, kayyuma karşı bir barış ve demokrasi mücadelesi olarak tarif ettik. Yani üçayak üzerine kurduk sandığı. Demek ki doğru bir şey yaptık. Faşizmi durdurduk. Bütün kimyaları allak bullak olmuş durumda. İnanılmaz bir telaşa düşmüş durumdalar.

Bunu bölge açısından değerlendirdiğimizde önemli ittifaklar geliştirdik. Kürdi partilerle yapılan ittifaklar geleceğe yönelik atılmış önemli adımlardır. Bunun ötesinde kayyumlara, tecride, savaşa karşı mücadele de önemli bir toplumsallık yaratıldı. Amaçladığımız, almayı hedeflediğimiz bazı yerleri yitirdik ama o yerlere de baktığımızda halkın bu söylediğim anlamda iradesi güçlüdür. Örneğin; Şırnak’ın il genel meclisi sonuçlarını kimse konuşmuyor. Şırnak belediye başkanını konuşuyorlar. Ama Şırnak halkının gerçek iradesini görmek istiyorsanız, il genel meclisi sonuçlarına bakın. Orada çok net açıktadır.

HDP’nin etkisi, gücü, iradesinin muhalefet ve iktidar tarafından anlaşıldığını ya da anlaşılacağını düşünüyor musunuz?

Görüp görmeme, anlayıp anlamama biraz onların siyaset yapma hallerine bağlı bir durum. Fakat siyaset, liderlerinin, parti kurullarının, başkanlarının meseleyi anlayıp anlamadığına bakmadan kendi mecrasında akar. Siyasetçinin en önemli özelliği o siyasi iklimi doğru değerlendirip ona göre toplumsal barıştan, hukuktan, demokrasiden yana tavır almasıdır. Mahareti budur siyasetçinin. AKP’ye baktığımda son 4 yıl boyunca, Dolmabahçe Mutabakatı’nı reddedip, masayı devirdiği günden beri her şeyi militarist bir akılla yönlendirdi. Günlük hayatı da böyle, Suriye meselesinde de böyle. Yakıp yıktığı kentlere yaklaşımında da böyle. Bu militarist akılla devam edecekse eğer bu kendisi açısından bir çöküş senaryosudur. Beraberinde ülkeyi de çöktürmeyi göze almış bir anlayışı kampanya boyunca izledik. Umarım bundan vazgeçerler, umarım siyasetin dilini bu üsluptan kurtarırlar. Umarım yeni gelen dalgayı, yükselen siyaseti doğru bir yerden okurlar. Muhalefet de buna dahildir.

Umarız Türkiye siyaseti, bizim dışımızda kalan siyasi aktörler bunu doğru kodlarla okurlar. Okumazlarsa Türkiye zaman kaybeder ve çok daha derin krizlere sürüklenebilir ama eninde sonunda siyaset kendini doğrular.

Muhalefette geçmişte çok önemli hatalar yaptı. Dokunulmazlıkların kaldırılması bunun en önemli örneklerinden biriydi. Ya da çözüm süreci döneminde muhalefetin kayıtsız kalması, sadece muhalefet yapmak için muhalefet yapması belki de o dönemde ortaya konulan gerçekliğin toplumsallaşmasını engelledi. Türkiye siyasetine nasıl etki yaptığımıza baktığımızda biz önemli bir hamle gerçekleştirdik. Umarız Türkiye siyaseti, bizim dışımızda kalan siyasi aktörler bunu doğru kodlarla okurlar.

Okumazlarsa Türkiye zaman kaybeder ve çok daha derin krizlere sürüklenebilir ama eninde sonunda siyaset kendini doğrular. Bu tarihte de böyle olmuştur. 1930’ların başında Almanya seçimlerinde Alman muhalefeti hata yapmasaydı, dünya 12-13 yıllık bir kabusu yaşamayacaktı. Birebir özdeşlik olsun diye söylemiyorum ama muhalefete düşen toplumdan gelen bu itiraza kulak vermektir.

Siyaset önümüzdeki dönem demokrasiden, barıştan, bir arada yaşamaktan yana akmak istiyor. Toplumsal barışı arzuluyor. Ve bütün bu yıkımın, enkazın ancak dayanışmayla, yeni bir siyaset anlayışıyla aşılabileceğine inanıyor. O yüzden de siyasetin en önemli mecrası olan meclisleri sorumlu davranmaya davet ediyoruz. Belediye meclislerini ve parlamentoyu; bugünkü Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin yaratmış olduğu parlamentoyu işlevsiz kılma anlayışından bir an önce kurtulmak gerektiğine vurgu yapıyoruz. Parlamento demokrasiye ve toplumsal barışa sahip çıkma konusunda inisiyatif almalı.

Hakkari’nin sınır hattındaki Şemdinli, Çukurca ve Derecik ilçe ve beldeleri ile sınırdaki Şırnak merkez, Uludere ve Beytüşşebap gibi ilçeleri kaybettiniz. Bunun nedeni neydi? Gerçekten HDP’nin oylarında bir düşüş mü var buralarda, yoksa bu sınır hattında başka bir hesap mı yapılıyor?
Devletin stratejik hesapları var. Bir operasyonel akıl ve stratejik yaklaşım söz konusu. Bu yadsınamaz bir durum. Bu durum hatta Iğdır, Kars için de geçerli. Yıllar önce Iğdır’da Ermenistan sınırını Cemil Çiçek dile getirmişti. “Ermenistan sınırını Kürtler ele geçirdi” gibi talihsiz bir beyanı olmuştu. Aynı şeyi bugün Ağrı için görüyoruz. Kontrol edilebilir bütün ölçeklerde devlet bu stratejik aklını harekete geçirmiş ve operasyonel bir yaklaşım göstermiştir. Asker, polis kaydırmaları, 142 belgesi, vali ve kaymakamların özel emirlerle kampanyanın yürütücüleri olmaları, bakanların oraya yaklaşımı, kaynak kullanımı ve kentin mevcut kendi sosyolojisini değerlendirmeleri bütün bunları hesaba katmak gerekiyor. Kaç gündür Şırnak’tan bahsediyoruz. Hala bizden başka kimse Şırnak’tan bahsetmiyor. Halbuki bahsettiği gün Türkiye’nin önü açılacak. Ağrı’da da öyle. Nelerin yapıldığı, hangi yolsuzlukların, hilelerin yapıldığı bütün çıplaklığıyla ortaya çıkacak.

Muş’u her şeye rağmen kazandık. Şimdi Muş’u çalmaya çalışıyorlar. Muş’ta çok bariz bir üstünlüğümüz var. Yaklaşık bin 900 oy kadar. Tablonun bütününde kayyumları süpürdük, şimdi de gasp edilmiş belediyelerimiz var. Önümüzdeki süreçte bununla mücadele edeceğiz. Bugünden şunu çok net söyleyebilirim; Şırnak belediye başkanı meşru değildir. Hiçbir zamanda meşru olamayacaktır.

Akdeniz Belediyesi’nde aday gösterdiğiniz isim YSK tarafından reddedildi. Başka aday göstermek zorunda kaldınız. Ve seçimde bu ilçe kaybedildi. Buranın kaybedilmesindeki etkenler nelerdi sizce?
Ortaya koyduğumuz stratejinin herkes tarafından doğru anlaşılması ve herkesin siyasi etik olarak buna sahiplenmesi gerekirdi. Biz bunu ortaya koyduğumuzda, tüm demokrasi güçlerini bu mücadeleye davet ettiğimizde siyasetin gereği olarak demokrasi güçlerinin bu dayanışmayı her yerde sergilemesini beklerdik. Biz bu anlamda vicdanen rahatız. Üzerimize düşeni yaptık. Yapamayanlarda muhakkak bunun hesabını her şeyden önce kendi vicdanlarında vermek zorundalar. Ahlaki bir meseledir. Dolayısıyla evet biz kaybettik ama demokrasi güçleri kaybetti. Bu anlamıyla herkes üzerine düşeni yaptığında sonuç değişebilir. Yapmadığınızda AKP-MHP bloğu kazanıyor.

Demek ki Akdeniz’de bizim dışımızdaki muhalefet üzerine düşeni yapmamıştır. Yapmamasının bedeline, maliyetine maalesef Akdeniz halkı katlanacaktır. Bu sorumluluktan kaçmak, koltuk hesabını dayatmak topluma yapılabilecek en büyük haksızlık olacaktır. Akdeniz Belediyesi’ni tabi ki yitirmenin üzüntüsünü yaşıyoruz. Çünkü eğer dayanışma diyorsanız bu karşılıklı bir anlayışı da barındırmak zorundadır. Orada ortaya çıkan şey bugün için muhalefetin henüz demokrasi anlamında bir olgunluğa ulaşamadığını da gösteriyor.

Kazandığınız belediyelerde ilk olarak neler yapacaksınız ve bundan sonra nasıl bir belediyecilik göreceğiz?

Çok ciddi sorunlar var. Bu sorunları hep beraber aşmaya çalışacağız. Kenti tümüyle kucaklayan, herkesi sürece katan, katılımcı bütçe anlayışıyla ama karar mekanizmalarında ortaklaşan bir modeli hayata geçireceğiz. Başaracağımıza da inanıyoruz.

Aslında biz sıfırdan başlıyoruz. Bizim 62 belediyemiz var, 65’e çıkacak. Bunun 3 tanesi büyükşehir, 5 tanesi il, 55 tanesi ilçe. Gerçekten bir tarafıyla heyecanlıyız bir tarafıyla da tedirginliğimizi, heyecanımızı ortadan kaldıran en büyük bileşenimiz olan DBP’nin geçmiş deneyimleri, birikimleri ve bu birikimleri aktarmak, taşımak, hayata geçirmek. Ama bir HDP var şimdi. Radikal demokrasi bizim ideolojik olarak referansımız. Bunun yerel demokrasiye uyarlanması yönünde çabamız olacak. Çok ciddi sorunlar var. Bu sorunları hep beraber aşmaya çalışacağız. Kenti tümüyle kucaklayan, herkesi sürece katan, katılımcı bütçe anlayışıyla ama karar mekanizmalarında ortaklaşan bir modeli hayata geçireceğiz. Başaracağımıza da inanıyoruz.

Seçim sonuçları uluslararası arenada nasıl yankı bulacak?
Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği’nden gelen tepkiler Türkiye’nin bu seçimleri doğru okuyup, demokrasi kulvarına geçmesine dair geliyor. Bizim söylediğimiz şeyleri teyit eden bir yerden okumalar var. Çünkü Avrupa’da çok iyi biliyor ki ülkede otoriter rejim, faşizm yükseliyorsa bu bir tek ülkeye bağlı kalmaz, here yere sirayet eder.

Avrupa’da merkez sağın yükselmesi, yükselen ırkçılık aslında Türkiye’deki ırkçılıktan besleniyor. Demokrasi hepimiz için gerekiyor. İlk gelen açıklamalara baktığımızda umut var bir yaklaşım sergilendiğini görüyoruz ve iktidara bir uyarı niteliğini taşıyor. Bu zamanla daha da yaygınlaşacaktır.

Batıda büyük kentleri kazanan başkanlara bir mesajınız var mı?
İnanıyoruz ki toplumcu belediyecilik anlayışıyla hareket ederler. İnanıyoruz ki halktan aldıkları oylar arasında ayrım yapmazlar. Kentin bütün sorunlarına halkla birlikte sahip çıkarlar

Seçim gecesi Cumhurbaşkanı’na “Kendi sınırlarınıza çekilin” çağrısı yaptınız. Bunu biraz açar mısınız? İktidar ne yapmalı, bu sonuçlara nasıl cevap vermeli, demokrasi, adalet, özgürlük, tecrit gibi konularda nasıl bir süreç bekliyorsunuz?
Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen bir şeyi Türkiye uydurdu. Böyle bir şey yok. Bir parlamenter sistemde Cumhurbaşkanlığına neden ihtiyaç duyulur? Kuvvetler ayrılığının çalıştığı bir mekanizmada cumhurbaşkanlığı kuvvetler ayrılığının çalışabilmesini sağlar. Çünkü iktidarlar, iktidarda kalabilmek için yargıyı, yasamayı yutmak ister. Tamda işte bunun karşısında Cumhurbaşkanlığı, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve toplumun tümün kucaklayan bir yerden demokrasi anlayışının adresi olur.

Türkiye’de bundan bahsetmek mümkün mü? Bizatihi Cumhurbaşkanı kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırmaya çalışıyor. Cumhurbaşkanlığı demokratik bütün kurumları tasfiye etmeye çalışıyor ve doğrudan suç işliyor. Kampanya döneminde bize dönük söylediği her şey hakaret suçudur. Mesela 20 milyon Kürt’e dönüp “Defolun gidin” dedi. Sonra dedi ki ben Sezai Temelli’ye söyledim. Sonra tekrar döndü “HDP’liler teröristtir” dedi. Cumhurbaşkanı oy hesabına göre konuşuyor. Kampanya boyunca söylediklerine baktığımızda ne denli sağlıksız bir siyaset anlayışının olduğu ortaya çıkıyor. Nedeni de bu sistemin sağlıksızlığından.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi Türkiye tarihine, kültürüne, bir arada yaşama istemine, çoğulculuğuna asla uygun değil. O yüzden bu ülkede başkanlık sistemi olmuyor. Başkanlık olmuyorsa biz Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi diye bir şey uyduralım dediler o da olmadı. Bende diyorum ki bu yürümüyor. Türkiye’nin parlamenter sisteme dönmesi gerekiyor. Fakat bunu paldır küldür yapamayız. Bu bir süreçtir. Erdoğan’nın yaptığı gibi baskın seçimlerle, Anayasa değişiklikleriyle yaparsak bu ülkede toplumsal barışı yeniden var etme olanağını da yitirebiliriz. Bu bir program dahilinde yapılmalı. Bunun için de Cumhurbaşkanı yargıdan ve yasamadan uzaklaşsın. Oraya müdahale etmeye son versin. Bunu da yürütme kabinesinde bir revizyona giderek yapacak. Böyle bir İçişleri Bakanı, Hazine Bakanı ve Tarım Bakanıyla olacak şey değil. Halka hakaret eden, saldıran, ekonomiyi batıran bir anlayışla mümkün değil.

Meclis bir inisiyatif almalı ve bu sistemin birçok arızasına artık müdahil olup çözüm üretmeli. Farklı siyasi ideolojilere sahibiz ama ortaklaşabileceğimiz zeminlerde var. Türkiye’nin özlemini duyduğu Anayasa çalışmasına başlamalıdır. Bir yargı reformu acilen yapılmalıdır. Binlerce insan hukuksuzca cezaevlerinde tutuluyor. Tüm toplumun müdahil olacağı bir süreci başlatmalıdır. Bunun için cumhurbaşkanı parlamentodan, yerel meclislerden, yargıdan uzak durmalıdır.

Bir kabine revizyonu bekliyor musunuz?
Okul sahibinden Milli Eğitim Bakanı, otel sahibinden Turizm Bakanı yaptılar. Patates firması danışmanı çıkıyor Tarım Bakanı; Ticaret Bakanı tüccar. Bunları hakaret olsun diye söylemiyorum. Devleti yönetmek başka bir perspektife ihtiyaç duyar. Başka bir birikime ihtiyaç duyar. O yüzden kabine revizyonu kaçınılmazdır. Yapmak zorundalar. Yönetemezler. Zaten yönetemiyorlar.

Öcalan üzerindeki tecrit ve bunu karşı devam edene, kritik aşamadaki açlık grevlerini konusunda önümüzdeki günlerde nasıl bir süreç bekliyorsunuz?

Kürt meselesi de muhatabıyla çözülür. Muhatabı da Sayın Öcalan’dır. Bu kadar açık bir meseledir. Bunu görmezden gelmek aslında Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüktür.

Türkiye’de siyaset hep dolambaçlı yerden meseleyi tartışıyor. Şimdi tecrit dediğimiz şey 20 yıldır var. İnsan haklarına aykırı bir uygulamadır. Son 4 yıldır olan mutlak tecrittir. Hukukun ötesinde siyasi karardır. Bu siyasi karar sonuçlarını bu 4 yıldır gördük. Kürt meselesi çözülmesin diye bu mutlak tecrit var. Kürt meselesi neden çözülmüyor? Çünkü bu ülkede otoriter rejim kendisini Kürt meselesinin çözümsüzlüğünden besliyor. Savaş, ayrımcı, şiddet politikalarından besliyor. Kürt meselesi de muhatabıyla çözülür. Muhatabı da Sayın Öcalan’dır. Bu kadar açık bir meseledir. Bunu görmezden gelmek aslında Türkiye’ye yapılan en büyük kötülüktür, yapılmaya da devam ediliyor. Ben bunu söylerken 4 yıl önce 2013 döneminden esinlenerek söylüyorum. Çözülebilir bir şeyi, herkesin ikna olduğu bir şeyi görüyorum. Biz açlık grevleri nedeniyle hiç kimsenin ölmesini istemiyoruz. Bütün arkadaşlarımızın hayatı çok kıymetlidir. Açlık grevlerinin sonlanması ancak ve ancak tecridin sonlanmasıyla mümkündür. HDP olarak bu eylemin sonlanabilmesinin yolunun tecridin sonlanmasından geçtiğini çok iyi bildiğimiz için sürekli olarak Adalet Bakanlığı’na çağrı yaptık. Söylediğimiz şey yasal bir talep. Bu konuda daha güçlü adımlar atma sorumluluğumuz var. Ama biraz önce demokrasiye dair, Anayasamızı yapmalıyız dediğim yer bile Kürt meselesinin çözümüne doğrudan bağlıdır.

MA / Diren Yurtsever – Zemo Ağgöz

0 Users (0 votes)
Criterion 10
What people say... Leave your rating
Sort by:

Be the first to leave a review.

User Avatar
Verified
{{{ review.rating_title }}}
{{{review.rating_comment | nl2br}}}

Show more
{{ pageNumber+1 }}
Leave your rating

Your browser does not support images upload. Please choose a modern one

Continue Reading

Haberler

Şener Şen: ‘Kutuplaşma yönetenlerin işine geliyor’

Sinemamızın tartışmasız en önemli oyuncularından biri o. Canlandırdığı karakterlerle unutulmazlar arasına adını yazdıran, milyonların ezbere bildiği repliklere ses veren ve toplumsal bilinçaltımıza sanki yakın bir akrabamızmış gibi tanıdık gelen simasını nakşeden özel bir figür… Badi Ekrem, Banker Bilo, Muhsin Bey o… Elbette tanısıyorsunuz onu; Şener Şen bu ülkenin ortak değerleri arasında akla ilk gelenlerden.

Duruşundan hiçbir zaman ödün vermemiş, söyledikleriyle değil de yaptıklarıyla gündeme gelmeyi tercih etmiş, hatta zaman zaman bunun için eleştirilse de bildiğinden şaşmamış ilkeli bir sanatçı. Ve yıllardan sonra ilk kez tiyatro sahnesinde. Üstelik neredeyse onunla özdeşleşmiş bir başka karakterle; “Zengin Mutfağı”nın Lütfü Usta’sıyla karşımızda. Vasıf Öngören’in bir döneme damgasını vurmuş ve politik tiyatro türü içinde özel bir yere sahip oyununu ilk oynadığından 40 yıl sonra DasDas’ta yeniden sahneye taşıyan Şener Şen ile oyun öncesi bir araya geldik ve sohbeti koyulttuk.

– Uzun zaman sonra tiyatroya geri döndünüz. Özlemiş misiniz sahneyi, ya da nesini özlemişsiniz sahnenin?

Tiyatro kökenli olduğum için oradan başladım, sinema sonra oldu. İkisinin de temeli oyunculuk ama tiyatro da birebir seyirciyle ilişkide olmak, tabii ki sinemadan alınmayacak bir haz. Tiyatrocular bunun tutsağı olurlar; tutku haline gelir, oynamadan duramazlar. Tabii ben uzun yıllar hiç oynamadan zaman geçirdim, zaman zaman düşünüyordum yapsam mı yapmasam mı diye ama bir hayli zaman geçti. Sonra filmler gittikçe uzun aralıklarla girmeye başladı. En son yaptığımız filmle bir önceki yaptığımız film arasında yedi yıl var, şimdi böyle yedi yıl, yedi yıl da… verimli olduğun zaman gittikçe azalıyor. Eğer kafanda tiyatro yapma düşüncesi varsa “Ben bunu niye gerçekleştirmeyeyim?” diye düşündüm geçen sene ve oyuna karar verdim… Sonra DasDas’la ortaklığımız oldu, üç dört aylık bir provadan sonra başladık işte. ‘Sol grup kalmadı’ – Vasıf beyin metni tabii çok özel bir metin. 70’li yılları anlatıyor ama hem o günün seyircisine, hem bugünün seyircisine çok şey söylüyor. Ne düşünüyorsunuz?

‘Sol grup kalmadı’

– Vasıf beyin metni tabii çok özel bir metin. 70’li yılları anlatıyor ama hem o günün seyircisine, hem bugünün seyircisine çok şey söylüyor. Ne düşünüyorsunuz?

Bu çok, ilginç bir gözlem oldu benim açımdan, kırk yıl önce oynadığım zamanki seyirciyle şimdiki seyirci hiç birbirine benzemeyen seyirciler. Tabii bunda Türkiye’nin geçirdiği evreler apolitize olmuş bir kuşak, Komünizm bitmiş o zaman Komünizm bazılarınca bir umut olarak ortada dolaşıyordu. Vasıf da sol kökenli bir yazar olduğu için iyi tespitleri var oyunda. Belgesel gibi olmakla beraber faşizmin her zaman ne kılıkta insanların karşısına çıkacağını çok güzel anlatan bir metindir, o zaman da çok yankıları olmuştu. Fakat bugünkü seyirci daha karma bir seyirci, o zaman daha sol gruplar gelirdi oyunu seyretmeye. Şimdi sol grup filan kalmadığı için… Ama, gene de tabii içinde, seyirciyi etkileyen bölümler var. En azından insanın insana kötülüğü, faşizmin çeşitli kılıklarda günümüzde dünyanın her yerinde ortalıkta dolaşması…

– Kim vardı ilk kadroda, hatırlıyor musunuz?

Hatırladıklarım; Erdal Özyağcılar, Aliye Uzunatağan, Mahmut Gökgöz, o da Selim’i oynuyordu… O zaman Başar Sabuncu koydu sahneye, sonra filmini de Başar yaptı. Keşke Başar hayatta olsaydı da şunu görseydi. Bu oyunu ben ve genç bir yönetmen arkadaş, Doğu Yaşar Akal ile birlikte koyduk. Tiyatroya bomba…

– İlk sahnelendiğinde Vasıf bey de geliyor muydu provalara?

Arada gelirdi ama Başar’a hiç müdahalesi olmadı oyunla ilgili, meşhur bir de olay var hatta bir prova sırasında bizim tiyatro bombalandı, biz de bir kenarda, sahnenin kenarında kaldık. Fuaye… şu an halen Saraçhane Tiyatrosu dediğimiz Fatih Tiyatrosu, o zaman orada prova yapıyorduk. Fuaye havaya uçmuştu. Biz de bütün geceyi ifadeyle geçirdik karakolda.

– Zengin Mutfağı 15-16 Haziran olaylarının döneminde geçiyor. Vasıf Öngören çok önemsiyordu o olayları değil mi?

Çok önemli. Türk işçi tarihinde çok önemli bir şey yüz, yüz elli bin kişi yürüdü o zaman, ben her dönemi gördüğüm için onu da gayet net hatırlıyorum tabii.

– Tabii bugün de yine işçiler aynı sıkıntıları çekiyor, sendikalaşma yine önemli bir sorun. Yani bugüne dair önemli sözler var oyunda.

O zaman sendikalar daha güçlüydü, daha aktif bir haldeydi. Şimdi böyle bir şeyden pek söz edemeyiz tabii ama her zaman emekçiyle sermaye arasındaki çatışma dünya var olduğundan beri olmuştur…

– Aynı rolü üçüncü yorumlayışınız oluyor bu. İki kez tiyatroda bir kez de sinemada. Nasıl bir fark oldu yorumlayışınızda bu kez?

Bunda biraz farklı yorumladım, ilk oyunda daha farklıydı. Filminde daha farklı fakat sinemayla tiyatroyu karıştırmamak lazım. Sinema yönetmenindir, ama tiyatroda iyi bir metinde, iyi oyuncu kötü oyuncu farkı daha belirginleşir. Sinemada bu iyi bir yönetmenle telafi edilir, kötü oyuncu da telafi edilir. Ama tiyatro maalesef öyle değil. Bunda, yani bu son versiyonda ben aşçıyı daha doğal ele aldım, çok bize yakın… Çünkü bu tür siyasal mesajı olan oyunlarda oyuncu da kendini önemli bir şey yapıyorum havasına kaptırıp doğallığını kaybeder. Çok iyi bir laf edeceğiz diye, o adamın yapısına uygun mudur o duruş, araştırmadan karakteri hazırlar bazen. Ben bunda daha doğal bıraktım aşçıyı, bence sanki bu daha etkili oldu çünkü o doğallığı içinde hiçbir sınıfsal bilinci olmayan adamın, gözünün önünde olan olaylarla değişimi bence seyirciye daha etkili geliyor gibi düşünüyorum. Küfür ediyor mesela ona buna ama aklı ermediği için, ama o coşkulu çocuk gibi. Ne zamanki kızıyla ilgili, evlatlığıyla ilgili olaylar oluyor o zaman aklı başına geliyor.

– 70’li yıllardaki filmlerinizle ün kazandıktan sonra 80’lerden itibaren farklı tarz filmlerde rol almaya başladınız. “Züğürt Ağa”, “Muhsin Bey”, “Eşkiya” gibi filmlerden söz ediyorum. Bunlar o dönemde Türkiye’de yaşanan kırılmaları perdeye taşıyan filmlerdi biraz ve siz de o filmlerde hep iki arada kalmış karakterleri oynadınız. Bu sizin özel bir tercihiniz miydi?

O bildiğimiz komedi rolleriyle, yani Badi Ekrem, Banker Bilo gibi daha karakter olmayan, tip gibi olan rollerle oldu benim tanınmam, beni millet o rollerle tanıdı. Önümde iki yol vardı ya ben aynı rollerde devam edecektim, ya da kendi çizdiğim yolda gidecektim. Ben ikinci yolu tercih ettim ve öyle devam etmek istemedim. Başrol önerisi geldiği zaman da “Namuslu”yu seçtim. O da Başar Sabuncu’nun senaryosudur. Böylelikle bende yeni bir dönem başladı, o yeni dönemin ürünü bütün bu bahsettiğimiz şeyler. Ama tabii ki burada kreatif anlamda Yavuz’u (Turgul) görmezden gelemeyiz. Bir “Muhsin Bey” bir “Züğürt Ağa” çok farklı filmler ama bunlar hep Yavuz’un bu topraklara ait hikayeleri. Bence buradaki esas aslan payı Yavuz’undur.

-Bu rolleri tabii o kadar güzel sahiplenip oynadınız ki insan acaba sizde de zaman zaman bu arada kalmışlık duygusunun doğup doğmadığını merak ediyor.

Ben İsmet Paşa’dan beri her dönemi bildiğim için, bunları ister istemez yaşıyorsun. Ben de bu ülkenin vatandaşı, bir bireyiyim, etkilenmemek mümkün değil ki. Bütün o sıkıntıları yığınlarla beraber siz de yaşıyorsunuz, siz de değişiyorsunuz tabii ki. Ama burada Yavuz’la olan iş birliğimiz onun sinemaya olan bakışıyla benim sinemaya olan bakışımın aynı yönde olması… “Muhsin Bey” ve “Davaro” farklı şeyler. Dünya sinemasında da örnekleri var, yazar-yönetmen-oyuncu birlikteliği. Ama bu bir seçilmiş yol da değil ben her zaman başka projeleri de dikkatle inceledim, diğer projeleri de. İyi bir şey osaydı zaten yapardım, yine iyi bir şey her zaman Yavuz’dan geldi.

– Size çok soruldu bu soru biliyorum, yani neden sadece Yavuz Turgul ile çalıştığınız sorusu. Siz de hep ‘Çünkü iyi senaryo gelmiyor’ diye yanıtlıyorsunuz…

Evet, geliyor, okuyorum. Biraz işe yarasa oynayacağım, sırf bu kanıyı yıkmak için.

– Ama şu da var; siz Türkiye’de sinema denince ilk akla gelen oyuncusunuz. Eminim yazılan senaryoların çok büyük bir kısmı size geliyordur. Hiç mi beğendiğiniz bir şey çıkmıyor, mesela bir Nuri Bilge Ceylan filmi olabilir…

Nuri ile hayır, hiç öyle bir beraberliğimiz olmadı, hiç öyle bir teşebbüs olmadı iki taraftan da. Ben iyi şeyi hasretle bekliyorum açıkçası. Parlak işler var tabii, ama sinema o kadar zor bir şey ki ben zaman geçtikçe bunu daha iyi anlıyorum, sinema bela bir şey. Tiyatro da tabii zor ama sinema daha zor, çok kolektif her şeyin dengi dengine gelmesi lazım, iyi bir projeniz yoksa nasıl yola çıkacaksınız. İyi bir yönetmen yoksa ne yapacaksın, iyi yapımcı yoksa ne yapacaksın, hepsi, yani diğer kast, diğer roller, hepsinin denk gelmesi lazım, çok zor iş.

– Ertem Eğilmez ile olan filmleriniz unutulmaz tabii. Neydi Ertem Eğilmez’in sırrı sizce?

Her insan farklı, aynı okulu bitirip aynı eğitimden geçiyorlar ama birileri farklı, bunun izahını nasıl yapalım? Çok iyi yazar var, yazarlıkla ilgili bir sürü bilgi var elimizde, senaryoyla ilgili bir sürü bilgi var, yönetmenlikle ilgili var… Peki niye biri iyi oluyor da diğerleri onun kadar olamıyor. Ertem de böyle özel bir kişilik diye düşünüyorum. Tuhaf, adamın kişiliğinden kaynaklanan, bu halkla özdeşleşmiş, onun ruhunu yansıtan bir karakter ya da halkı çok iyi gözlemlemiş bir adam ama bunu bilinçli yapmamış yani yapısı öyle. Çünkü Ertem Eğilmez sinemaya gelene kadar da çok değişik işler yapmış bir adam. Kafe işletmiş, bar işletmiş, yayınevi sahibi olmuş, Çağlayan yayınları diye bir şeyler çıkarmış, Kemal Tahir’e Mayk Hammer romanları yazdırmış, böyle enteresan bir insan. Ama hangi işi yaptıysa hemen öne çıkmış. Sinemada da Ertem abinin yaptığı filmlerde güldüğü sahnelere, yani prova sırasında ya da üretim aşamasında güldüğü yerlere, seyirci mutlaka güler, bu enteresan bir şey. Hollywood’da olsa Ertem’i firmalar kapar. Enteresan, o senaryonun boyu, sahnelerin uzunluğu kısalığı, zamanlama hep Ertem’in denetiminde oldu. Bu özel bir şey diye düşünelim.

-Nasıl biriydi sette?

Sette tabii çok otoriter bir karakter ama iş birliği çok keyifli, tabii ki her genius insan gibi aptal insana tahammül edemiyor, anlaştıklarıyla da iyi geçiniyordu.

-Bugün hâlâ çekilen komedi filmlerinde hep Ertem Eğilmez tadını yakalamaya çalışıyor insanlar, onunki gibi filmler çekmeye çalışıyorlar. Sürekli böyle bir iddia var..

Bence özenti var, bence kimseye özenmemeli herkes kendi içindeki cevheri keşfetmeli. Sen Ertem Eğilmez gibi bir film yapma, başka bir film yap. Öyle bir film yap ki o senin yaptığın filmi kimse yapamasın… Bizde şimdi bir şey tuttu ya ona benzer bir şey yaparlar, dizilerde falan da öyle. Yahu ona benzer bir şey yapma sen, onun iyisini yapmış adam işte.

– Türk sinemasında komedi filmleri hâlâ ağırlıklı bir yer tutuyor. Sizin izleyip de bu güzel dediğiniz film oluyor mu peki?

Ben hiç ön yargılı yaklaşmıyorum, sinema o kadar uçsuz bucaksız bir alan ki herkese yer var. Zehir zemberek politik bir film de yapabilirsiniz, porno da yapabilirsiniz, çok sulu zırtlak bir şey de yapabilirsiniz. Ama bu arz talep ve biraz da ticari bir şey. Sinema baya sermayeyle yapılan bir şey olduğu için, karşılığı gelmezse yürümez, sektör yürümez. Onun için öyle yapıyor, karşılığı da var. Bir de toplumdaki değişimler insanları farkında olmadan belli bir seçime götürüyor. Hitler döneminde bile gece kabareler dolup taşıyormuş, kan gövdeyi götürüyor ama… Herhalde o psikolojik bir şey, eğleniyorlar sabahlara kadar, içiyorlar filan. Burada da toplumun o anki toplu ruh haline göre insanların beğenileri de değişiyor.

– “Zengin Mutfağı”nda 70’li yılların Türkiye’si anlatılıyor ve orada ciddi bir kutuplaşma olduğunu görüyoruz. Yani o küçücük mutfağın içinde bile neler dönüyor. Bugün de yine derin bir kutuplaşma var toplumda. Siz ne düşünüyorsunuz?

Kutuplaşma her zaman galiba yönetenlerin işine geliyor. Bir tehlike yaratmak lazım, bu da çok bilinen klasik yönetim biçimidir. Tehlike karşısında safları sıkılaştırmak lazım… Tehlike yoksa, o rahatlık iyi gelmiyor yönetenlere. Olmasa da yaratıyor zaten. Bütün dünyada var öyle örnekler.

– Son zamanlarda aydınlara, sanatçılara, hatta Atatürkçülere de yönelik bir kutuplaştırma çabası başladı. En ufak bir muhalefete tahammül yok. Ne düşünüyorsunuz?

Hükümetin politikası bu. Olabilir, halk da çoğunluk onu seçiyor… Demokrasiden başka bir çaremiz olmadığı için kurallarına uymak zorundayız.

– Demokrasinin bir tanımı seçimle iş başına gelmek ama seçimle de gitmek. Bunun mümkün olduğunu düşünüyor musunuz bugün, yani seçimle gitmenin?

Şu anda kolay olmadığını düşünüyorum, çünkü büyük bir kesim, yüzde elliye yakın bir kesim hükümetle uyum içinde. Diğer yüzde ellinin şikayetlerinin hiçbir izi yok o kesimde. Öyle bir beklenti de yok, öyle bir dünya da istemiyorlar, onlar başka bir dünya düşünüyorlar, karşı taraf da başka bir dünya düşünüyor. Çatışma da buradan çıkıyor.

– Siz hiç kendinizi özellikle ‘ben şu taraftayım’ diyerek konumlandırmadınız. Cumhurbaşkanlığı Ödülü size verildiğinde gidip aldınız belki ama hiçbir zaman bazıları gibi sürekli onun yanında görünme çabanız da olmadı.

Şimdi bakın… Bir sistem yürüyor, sistem olmasa hepimiz dağılırız, bunu beğenelim beğenmeyelim, demokrasi varsa bugün böyle bir hükümet var, böyle bir seçim yapılmış, böyle tercihler olmuş. Bu tercihlerle uyum içinde olmak ayrı bir şey, bunları kabullenmek ayrı bir şey. Ben düşünce olarak, yapı olarak farklı düşünebilirim. Ama bir politikanın içinde, bir mücadelenin içinde değilim… Düşünce yapımı işime yansıtırım. “Zengin Mutfağı” insanlık adına güzel şeyler söylediği için, daha hümanizme yakın daha insana yaraşır bir oyun olduğu için seçtim. Bir şeylere dikkat çekiyor “Zengin Mutfağı”, o döneme ait olmasına rağmen.. E ben de bir şeylere dikkat çekmekten yanayım.

– Güzel günler gelecekte diyorsunuz. Yakın gelecekte güzel günler olacak mı sizce?

Bu siyaset bilimcilerin işi… Bir de tabii çok daha global düşünürsek bir yere kadar tahmin edebiliyoruz, bir yerden sonra edemeyiz. Niye edemeyiz? Çok komik şeyler oluyor dünyada büyük güçler arasında, Rusya’yla Amerika sanki çatışıyor gibi ama olmadık yerde uzlaşıyorlar; şimdi buradaki pay dağılımı ne? Ekonomik… Böyle büyük bir anlaşma var, sen bunu al ben şunu,… Çin var işte orada, dünya güçleri var, bu arada herkes var olmaya çalışıyor. Son kararı kim veriyor biz de bilmiyoruz. Çok öyle yukarıdan bakınca daha küçük ülkelerdeki kısır çekişmeler de komik geliyor o zaman, dar bir alanda öfkeleniyorsun hiç o büyük resmi görmeden birbirine kızıyorsun, bağırıyorsun… Halbuki bizi dizayn eden başka güçler var sanki, dünyayı dizayn eden… Böyle olunca da komik geliyor her şey.

Emrah Kolukısa
CUMHURİYET PAZAR

Continue Reading

EN SON EKLENEN HABERLER

Kültür-Sanat2 saat ago

Notre Dame’daki eserlerin yüzde 90’i kurtarıldı

Fransa’nın başkenti Paris’in tarihi sembollerinden Notre Dame katedralinde bulunan sanat eserleri ile Hristiyan inancına göre kutsal sayılan emanetlerin yüzde 90’ının...

Dünya2 saat ago

İranlı devrimci bir önder: Bijan Cezani!

İran’da köklü bir devrimci mücadele tarihi var. İran’da devrimci mücadele yürüten öncülerin büyük çoğunluğu Şah döneminde Şah Rıza Pehlewi, daha...

Haberler2 saat ago

150 örgütten uyarı: Durum çok acil; tecrit kaldırılmalı!

İnsan hakları savunucusu, sendika, hukuk ve demokratik kitle örgütleri ile çok sayıda siyasi partinin içinde yer aldığı 150 kurum, tecride...

Yaşam-Ekoloji2 saat ago

Ankara’da yine köpek katliamı!

Çankaya’nın Beytepe Mahallesi 1787’nci sokak üzerindeki boş arazide köpek ölülerini görenler, belediyeye ve polise haber verdi. İhbarla gelen Çankaya Belediyesi...

Güncel2 saat ago

Kanseri yenen öğretmene okulda göz yaşartan karşılama

Çorlu Cemile Yeşil Anadolu Lisesi’nde coğrafya öğretmeni olan Muharrem Poyrazoğlu, mide kanseri hastalığı nedeniyle okula ara verip, öğrencilerinden uzak kaldı....

Güncel2 saat ago

İstanbul Havalimanı taksi ücretleri dudak uçuklattı!

İstanbul Taksiciler Esnaf Odası (İTEO), İstanbul Havalimanı’na ilçe ilçe ulaşım taksi tarifesini açıkladı. İstanbul’un 39 ilçesinden ulaşımın esas alındığı tarifeye...

Güncel2 saat ago

Rabia Naz’ın ölümünde ‘şüpheli araç’ araştırılıyor

Rabiz Naz Vatan, 12 Nisan 2018’de, Eynesil ilçesine bağlı Gümüşçay Mahallesi’ndeki evlerinin önünde yaralı halde bulundu. İhbarla olay yerine gelen...

Yaşam-Ekoloji2 saat ago

Bilim insanları evrendeki ilk moleküle ilişkin kanıt buldu

ABD’deki bilim insanları onyıllarca süren arayıştan sonra büyük patlamanın ardından evrende oluşan ilk molekül türüne dair uzayda kanıt buldu. Amerikan...

Politika5 saat ago

Arslan: CHP açlık grevleriyle ilgili rol almalı

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Eş Genel Başkanı Mehmet Arslan, partisinin il eşbaşkanlarıyla Halkların Demokratik Partisi (HDP) Amed il binasında bir...

Kadın5 saat ago

İşyerinde dehşet: Tartıştığı kadın çalışanları vurdu

Saldırıda Ahsen Demirci (28) başından, Tuğçe Nur Yılmaz (36) ise karnından vurularak, ağır yaralandı. Üçüncü kadın çalışanın şans eseri yara...

Haberler5 saat ago

Financial Times’tan ‘Merkez Bankası’ iddiası… Erdoğan’dan büyük tepki

Financial Times’ın dün internet sitesinde yayınladığı, bugün de basılı edisyonunun ilk sayfasında yer verdiği haberde Merkez Bankası ile ilgili iddialarda...

Güncel5 saat ago

Öykü Arin’e nakil bu akşam…’5 aylık kabus bitecek’

İzmir’de yaşayan Eylem Şen Yazıcı ile Çağdaş Yazıcı’nın kızı Öykü Arin’e, geçen yıl kasım ayında löseminin nadir görülen türlerinden biri...

Advertisement

Facebook

Öne Çıkan Yazılar

bahis siteleri kaçak bahis siteleri kaçak iddaa siteleri casino siteleri film izle canl? iddaa

porno izle

porno indir

istanbul escort