Connect with us

.

Röportaj

Hukuk Profesörü Sassòli: Rojava’nın statüsü tanınabilir

AleviNet

Published

on

Cenevre Uluslararası İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Akademisi Direktörü olan Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi Profesörü Marco Sassòli, ANF’nin gündeme ilişkin sorularını yanıtladı.

Sizin yakından takip ettiğiniz gibi gündemdeki önemli konulardan birisi, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) elinde tutuklu bulunan esir DAİŞ üyelerinin ne olacağı ve nasıl yargılanacağı. Rojava ve Kuzey Suriye Yönetimi, uluslararası topluma bölgede uluslararası bir mahkemenin kurulması talep eden bir çağrıda bulunmuştu. Sizce bu mümkün mü?

Öncelikle şunu belirteyim; Rojava’da uluslararası bir mahkemenin kurulması biraz karışık. BM Güvenlik Konseyi Rojava’da böyle bir mahkeme kurabilir fakat bunu yapmak zor çünkü Rusya ve Çin bunu istemez.

Ama örneğin batılı güçler Almanya, Fransa, İsveç, İsviçre gibi devletler tutuklu kendi vatandaşlarını yargılamak için Rojava’da bir mahkeme kurabilir. Bu devletlerin kendisi bir mahkeme kurabilir veya uluslararası bir mahkemeye yetki vererek kendi vatandaşlarının yargılanmasını talep edebilir.

Sorun şu ki; yasalar gereği bir devletten onay alınmadan o devletin topraklarında uluslararası bir mahkeme kurulması zordur. Çünkü uluslararası toplumlar hâlâ devletler şeklinde parçalanmış ve örgütlenmişler. Bu nedenle Suriye’nin izni olmadan sadece askeri bir grup olarak tanımlanan bir bölgede (Rojava) uluslararası mahkeme kurmak zor.

Belki böyle bir mahkemeyi Irak’ta kurmak daha kolay olabilir. Bu noktada benim anlamadığım neden Iraklı, Suriyeli ve yani yerel DAİŞ üyeleri ile yabacı DAİŞ’liler arasında bir ayrım yapılıyor… Kurulacak bir mahkeme sadece batılı olan DAİŞ üyeleri yargılanacaksa, o zaman o topraklarda suç işleyen Iraklı ve Suriyeli DAİŞ üyelerini kim, nerede ve nasıl yargılayacak?

Bu nedenle bu yargılamanın doğru temelde yapılabilmesi için Rojava’daki yönetime yardımcı olunarak mahkemelerin kurulması sağlanabilir.

Bütün bu sorumluluğun Kürtlerin omuzlarına bırakılması anlaşılır değil. Bu zorluk Kürtleri de bıktırıyor. Kimse bu noktada Kürtlere yardım etmiyor. Bu tutuklu insanların bakımı için veya kovuşturması için Kürtlere kimse yardımcı olmuyor.

Bana göre en mantıklı olan Batılı her ülkenin kendi vatandaşı olan DAİŞ üyelerini almasıdır.

‘ROJAVA’DA TUTUKLU OLMALARI RİSKLİ’

Peki, devletler neden kendi vatandaşı olan bu insanları almaktan kaçınıyor?

Genel kamuoyu algısı o insanların Suriye’de olması, kendi ülkelerinde olması kadar tehlike arz etmiyor şeklindedir. Ama benim düşünceme göre tam tersidir. Kamuoyundaki bu anlayış çok tehlikelidir.  Örneğin, İsviçre vatandaşı olan DAİŞ üyeleri, İsviçre’de olsa İsviçre bu insanların yargılanmasını daha iyi yapabilir ve daha yakından takip edebilir. En azından cezaevinde kontrol altında tutabilir veya cezaevinden kaçma ihtimalleri ortadan kaldırılabilir.

Bu insanların Rojava’da tutuklu olmaları da risk taşıyor. Yarın o bölgede ne olacağını ve rejimin yarın nasıl hareket edeceğini çok iyi bilmiyoruz.

Yani Batı’nın düşündüğünün tam aksine o insanların Rojava’da tutulması daha da tehlikelidir. Batı, benim küçük kızımın düşündüğü gibi düşünüyor. Zannediyorlar ki, bir şeyi görmeyince onun tehlikesi de yoktur.

‘BATININ SORUMLULUK ALMASI GEREKİR’

Yaşananlar ve bu durum uluslararası toplumun bir gerçekliğidir, batının da bu yaşanan gerçeklik karşısında sorumluluk alması gerekir.

Bu konuda uluslararası insani hukuk açısından bazı gelişmeler var, savaşa katılmayan çocuk ve kadınların alınmasına yönelik girişimlerin olduğundan haberdarım. Zaten bu insanlar için de mahkeme kurmak doğru olmaz.

Öte yandan, bu insanların içinde bulundukları radikal durumdan çıkması ciddi bir sorumluluk gerektiriyor. Rojava’da buna ilişkin bazı önemli çalışmaların olduğunu biliyorum. Bu çok önemlidir. Bu çalışmalar, batılı devletler tarafından da kendi vatandaşlarına yönelik burada devam ettirilmelidir.

Rojava’da uluslararası mahkemenin kurulması aynı zamanda o bölgenin statüsünün tanınması anlamına gelmez mi?

Sorun Rojava’nın tanınıp tanınması değil, bu duruma benzer kurulmuş birçok mahkeme örneği gösterebiliriz. Sorun böyle bir mahkemenin kurulmasını bir devlete bağlama imkânı yok. Dedim ya, bu noktada devletlerin izni gerekiyor. Örneğin Libya’da kurulan uluslararası mahkeme, o zaman Libya ile BM arasında yapılan bir anlaşma sonucu yapıldı.

Birleşmiş Milletler böyle bir anlaşmayı Rojava ile imzalamaz çünkü, Rojava bir devlet değil. Ne yazık ki bu uluslararası bir gerçekliktir.  Kürtlerin, Katalanların, devletsiz olan hakların bir devleti olmadığı için böyle bir hakları yok. Ne yazık ki uluslararası yasalar böyle işliyor.

‘ROJAVA’NIN STATÜSÜ TANINABİLİR’

Ben aslında sorumu bu noktada sormuştum, uluslararası alanda statüsü tanınan bir Rojava’da böyle bir mahkeme kurulmasının önü açılmaz mı?  Bildiğim kadarıyla uluslararası hukuk her halkın kendi kaderini tayin etme hakkını tanıyor.  Eğer böyle bir hak varsa Batı neden Rojava’nın statüsünü tanımasın?

Bu durumun Kürtler açısından biraz trajik olduğunu biliyorum. Dediğiniz gibi uluslararası hukuk, her ulusun kendi kaderini tayin etme hakkının olduğunu söylüyor ve bunu tanıyor. Şimdiye kadar Kürt halkı bu hakkını kullanamadı, normalde bu hakka sahip olması gerekir. Bu çerçevede batı, Rojava’yı tanıyabilir.

Peki, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını sadece devlet olarak mı tanımlamak gerekir?

Hayır, bir hak olan ulusların kendi kaderini tayin etme hakkının, sadece ulusların bir devlet kurma hakkı olarak algılanmaması gerekir. Uluslar kendi seçimiyle bağlı bulunduğu ülke sınırları içerisinde otonomi hakkına sahip olabilir. Bunu o bölgedeki halk kendi seçimiyle yapabilir. Bu, uluslararası hukukta dediğimiz gibi bir haktır.

Bugün Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkından ve devlet olma hakkının olduğunu konuşuyoruz ama ne yazık ki, büyük bir nüfusa sahip olan Kürtler açısından bu haktan konuşmuyoruz.

Irak’ta yasal olarak bir otonominin varlığı önemli, ama Suriye’de Rojava’nın varlığının hâlâ tanınmaması büyük tehlike. Uluslararası alanda statüsü tanınmayan Rojava’ya karşı Esad rejiminin yarın ne yapacağı çok bilinmiyor.

Uluslararası Kızılhaç Örgütü  (ICRC) içerisinde önemli görevlerde yer aldığınız biliniyor. BM ve ICRC gibi kurumlar, Suriye’deki savaş alanlarına insani yardım götürürken bunu, savaşın bir parçası olan Türkiye ve Suriye üzerinden gerçekleştirdi. Rojava’da birçok kamp olmasına rağmen bu kurumlar her defasında Rojava yönetimi veya Kürt Kızılay’ı ile çalışmaktan kaçındı. Bunu bir hukukçu olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ne yazık ki, uluslararası hukuk gereği savaş bölgelerine yardım götürülürken ilgili devletler ve komşu devletler dikkate alınıyor. Uluslararası toplumun yardım götürmesine, yardım götürülmek istenen topraklardaki devletler karar veriyor.

Ama bu da çok açık ki, Suriye rejimi, bu yardımın sadece kendisini destekleyen halka değil, aynı zamanda muhalif bölgelerde yaşayan halka da yardım götürülmesine izin vermekle yükümlüdür. Uluslararası insani hukuk gereği, bu yardım bütün Suriye halkına ulaştırılmalı ve bunun önü açılmalı.

‘KÜRT KIZILAYI İLE ÇALIŞABİLİRLER’

Peki BM, ICRC gibi kuruluşlar büyük bir kesime yardım götüren Kürt Kızılay’ını resmi olarak neden tanımıyor ve onla çalışmaktan neden kaçınıyor?

Burada da önümüze çıkan devlet gerçeği. Kızılhaç ve BM gibi kurumlar uluslararası hukuk gereği ve yasaları gereği devletli toplumlarla çalışıyor. Bundan kaynaklı Kızılhaç, yasalar gereği Kürt Kızılay’ın resmi olarak tanımıyor. Kürt Kızılay’ın resmi olarak kabul etmeyebilir ama onun üzerinden insani yardıma muhtaç olan bölgelere yardım ulaştırılabilir. 

Şunu da söylemek isterim; Kızılhaç örgütünün, Kürt Kızılay’ı ile çalışmamasının en büyük sebeplerinden bir diğeri ise, Türkiye ve Suriye rejiminin tepkilerinden çekinilmesi.

‘SAYIN ÖCALAN’A TECRİT İNSAN HAKKI İHLALİ’

Bir hukukçu olarak size Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki 3 yılı aşkındır süren mutlak bir tecridi sormak isterim. Bu tecridi nasıl değerlendiriyorsunuz ve buradaki yetkili kurumlar kimler?

Sayın Öcalan üzerindeki tecridin bir insan hakları ihlali olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Öcalan’ın tutukluluğunu bir insan hakları ihlali olarak görmese de, AİHM’inde içinde olduğu Avrupa Konseyi (AK) kurumlarının Sayın Öcalan’a yönelik insan hakları ihlalli yapıldığına dönük aldığı kararlar vardı. Bu kararların tam ayrıntısını hatırlamasam da bu kurumların bu durumda bir sorumluğu var diyebiliriz.

‘PKK SAVAŞ HUKUKUNU İHLAL ETMİYOR’

Son olarak, PKK’nin bazı devletler tarafından ‘terörist’ olarak görülmesini ve bu ‘terör listesi’nde tutulmasını hukuksal açıdan nasıl ele alıyorsunuz?

Uluslararası hukukta terör kavramı net olarak tanımlanmamış. Örneğin; Suriye rejimi için ona karşı savaşan herkes teröristtir. Veya Ukrayna için ona karşı ayaklananlar, Ruslara göre Çeçenler, Maduro’ya göre ona karşı sokakta olanlar teröristtir. Yani herkesin terörist algısı kendisine göre. Bundan kaynaklı genel bir terör kavramı çok geçerli değil ve işe yaramıyor.

Evet, PKK’nin Türkiye’de bazı şiddet olaylarına katıldığı belli. Ben PKK’nin dosyasını iyi bilmiyorum ama PKK’nin uluslararası savaş hukukuna uyduğunu ve buna yönelik anlaşmaları imzaladığını biliyorum. Örneğin, anti-personel mayınların kullanılmasını yasaklayan anlaşmayı imzaladığını biliyorum.

Diğer gruplarla karşılaştırdığımızda PKK’nin uluslararası birçok sorumluluğu kabul ettiğini görüyoruz ve bunları ihlal ettiğine yönelik bir delil yok.

Marco Sassòli kimdir?

Mevcut durumda Cenevre Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocalarından olan Prof. Marco Sassòli, Cenevre Uluslararası İnsancıl Hukuk ve İnsan Hakları Akademisi Direktörlüğü görevini yürütüyor. Sassòli aynı zamanda, Uluslararası Hukukçular Komisyonu Alternatif Yürütme Konseyi Üyesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi Savcılığında uluslararası insani hukuk konusunda gönüllü danışmanlık görevini de yürütüyor. 

Prof. Marco Sassòli, 2001-2003 yılları arasında Kanada Québec Montreal Üniversitesi’nde uluslararası hukuk alanında doçentlik görevi yürüttü.

Aynı zamanda 13 yıl boyunca Uluslararası Kızılhaç Örgütü (ICRC) adına Suriye, Ürdün ve Yugoslavya’da önemli faaliyetler yürüttü.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

‘Sorunun Aleviler Olmadığını Görmek İstemediler’

editor

Published

on

By

Alevi açılımında dönemin hükümetinin samimi davranmadığını savunan Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, “Hep Aleviliğin tarifinden yola çıkarak sorunu çözmeye çalıştılar. Bir türlü sorunun Aleviler ve Alevilik olmadığını görmek istemediler” diyor. Röportajımızın dünkü bölümünde, Ercan Geçmez’le cem evlerine yasal statü verilmesi ve zorunlu din dersinin kaldırılması konularını Sivil Sayfalar’dan Seda Baştuğ Dilli ile konuşmuştu. Dilli, bugünkü röportajda ise Madımak Katliamı’nı ve 2010-2011 yılları arasında gerçekleşen Alevi açılımını görüştü.

Yıllardır Madımak Katliamı’nın failleri yargılanmıyor. Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülme talebi de hayata geçirilmedi. Yakın zamanda Ankara’da bir Madımak Müzesi kurulması çalışmalarına başlandı. Bu konuda ne söylersiniz?

Yıllardır Madımak faillerinin yargılanmaması ve yakalanmaması Türkiye’de hukukun tarafsızlığını yitirmesi ve siyasetçilerin toplum arasında kin ve nefret dilini sıkça kullanması buna sebep olmuştur. Madımak Oteli’ni müzeye dönüştürmek isteme talebi de bu siyasetçiler tarafından hep bu şekilde bir tehdit olarak kullanılmıştır. Ankara’da bir Madımak Müzesi kurulması çalışmasını önemli buluyorum. Dilerim bütün toplum buna duyarlılık gösterir, bir yüzleşme gerçekleştirebiliriz.

‘Acıyı Paylaşmazsak Bu Ülkede Birçok Madımak Yaşanır’

Sizce bugünün Türkiye’sinde ikinci bir Madımak yaşanır mı?

Alevilerin Sivas Madımak Oteli’nin ‘Utanç Müzesi’ne dönüştürülmesini istemesi, kimi çevrelerin savlarının aksine, Alevi topluluklarının yas ve acıyı edebileştirmek arzusundan kaynaklanmamaktadır. Bilindiği gibi Sivas katliamı, bu ülkede tekil bir örnek değildir. Aksine Cumhuriyet dönemini de kapsayan, Aleviliğin yüzlerce yıllık tarihinin barındırdığı katliamlar zincirinin bir halkasından ibarettir. Ancak artık ülkemiz bu ayıbıyla yüzleşmeye ve acının bütün yükünü ve ağırlığını tek başına yaşayan Alevi toplumunun sırtından almak zorundadır. Bu doğrultuda Madımak Oteli’nin müze yapılması talebi, aynı zamanda acının paylaşılması ve katliamın utancıyla yüzleşmesi talebidir. Madımak Oteli müze yapılmalıdır ki gelecek kuşaklar ve bu katliamı yaşayan, tanık olan, paylaşan herkes Alevilere ve Aleviler gibi ayrımcı uygulamalara ve acılara uğratılmış topluluklar karşısında başımızı utançla eğebilelim. Ama aynı zamanda bir daha böylesi olayların yaşanmaması için gerekli dersi almak üzere Alevilerin sırtına yüklenen anımsama yükünü paylaşabilelim. Şayet bunlar gerçekleştirilemezse ne yazık ki bu ülkede birçok Madımak daha yaşanır.

‘Alevi Açılımında Dönemin Hükümeti Samimi Davranmadı’

Alevi açılımının yaşandığı dönemde, cem evlerine ibadethane statüsü verilmesi konusu neden çözülemedi?

Bu tamamen o dönemin hükümetinin bakış açısıyla ilgili bir durumdu. O dönem Türkiye’yi yönetenler, sadece Alevi açılımı değil, birçok demokratik açılımdan bahsederek ülke içerisinde tam da bahsettiğimiz gibi toplumsal bir barışa ihtiyaç olduğunu düşünerek bu sorunları çözeceğini bütün topluma beyan etti. Biz de vakıf olarak bu açılımın çok kıymetli olduğunu ama samimi olması gerektiğini ve bazı kuşkularımızın olduğunu belirterek katılacağımızı beyan ettik. Bu açılımda hükümetin elini rahatlatmak amacıyla, belki de hiçbir Alevi örgütünün yapmadığı büyük bir rapor hazırladık. Bu rapor içerisinde sorunların nereden kaynaklandığını, nasıl çözülebileceğini belirten önemli tespitler vardı. Hatta dönemin bakanı bizzat vakfa teşekkür ederek birçok sorunun çözümünün bizim sunduğumuz raporda olduğunu beyan etmişti. Bunlardan bir tanesi de cem evlerinin ibadethane statüsüyle ilgili çözümdü.

Ama ne yazık ki hükümet, başında da belirttiğimiz gibi samimi davranmayıp sorun çözme yerine, sorun üretmeye gitti ve hatta kendilerinin yayınladığı raporlarda bırakın Alevilerin Cem evlerini, İslam’ın da sorun olduğunu belirten cümleler kurarak bir rapor yayınladılar. Kısacası sorun olmayan bir sorun. Hükümet tarafından sorun yapılarak çözülmek istenmedi.

‘Alevi Çalıştayları, Çalıştay Dışında Her Şeye Benziyordu’

Geçtiğimiz hafta, Alevi Açılımı Koordinatörü Necdet Subaşı ile bir röportajımız yayımlandı. Subaşı röportajda, Alevi açılımının tamamlandığını söyledi. Röportajı okudunuz mu? Ne düşünüyorsunuz?

Necdet Subaşı’nın röportajını okudum. Kendisi de zaten bu açılımların koordinatörüydü. Alevi açılımın aslında birinci çalıştayda tamamlandığını, daha doğrusu bittiğini bizzat kendileri oradaki davranışlarında göstermişlerdi. Tam da sayın Subaşı’nın Sivil Sayfalar’da bahsettiği gibi, kendisi modernitenin yetiştirdiği bir akademisyendir. Onun içindir ki, sürekli devlet gözüyle baktı işe. Hep Aleviliğin tarifinden yola çıkarak sorunu çözmeye çalıştılar. Bir türlü sorunun Aleviler ve Alevilik olmadığını görmek istemediler. Sivil Sayfalar’da yaptığı röportajından da bunu çok net görebiliriz. En nihayetinde Alevi Çalıştayları, çalıştay olmak dışında her şeye benziyordu. Alevi katliamlarında adı geçmiş kişiler dahi, Alevi çalıştaylarında görüş bildirip konuşmaya başladılar. Herkesin dinini ve ilahiyatını kendisine bir devletli görev edinen ilahiyatçılar tarihten, atadan devraldıkları mirasla Alevilere ve Alevi örgütlerine parmak sallayarak, ‘öyle değil, böyle olacaksınız’ diyorlardı. Bunlar da tam da Necdet Bey’in yetiştiği modernitenin elemanlarıydı.

Necdet Bey ve arkadaşları, sorunun çözümünden ziyade, Alevilere yeni bir diyanet oluşturmaya heveslendiler. Tam da bu noktada sorun çözülmedi. Alevilik İslam’ın içi mi, dışı mı gibi abuk sabuk bir tartışmayı, başkalarının İslam’ın neresinde olup olmadığını sormadan direk Alevilere sorarak, sorunu çözmek istemediler. Gerçi sorun bizim sorunumuz değil, ama bunu da görmek istemediler. Kısacası Necdet Bey’in size verdiği röportaj modernist, popülist ve muktedir bir röportaj olarak bizim açımızdan algılanabilir.

‘Alevi Toplumu ‘Benim Kâbem İnsan’ Demeyi Unutmamalı’

Alevi derneklerine ve Alevi toplumuna konuyla ilgili bir mesajınız var mı?

Ne olursa olsun insanları dinlerinden, ırklarından, cinsiyetlerinden veya renklerinden ayrı tutmamak gerekir. İnsan hakları, bütün insanlar içindir. Şayet insan haklarıyla ilgili ihlalleri gördüğünüz yerde sözünüz yoksa ne bir Alevi derneği olabilirsiniz, ne de bir Alevi toplumu. Çünkü Aleviliğin temeli insandır. Uluların buyurduğu gibi “Benim Kâbem insandır” demeyi asla Alevi toplumu ve Alevi dernekleri unutmamalıdır. Milliyetçiliğin, ümmetçiliğin ve ayrımcılığın giderek yaygınlaştığı bir dünyada, Aleviliğin sözlerinin ne kadar gerekli ve doğru olduğu bir kez daha önümüzde temmuzun güneşi gibi durmaktadır. Alevi dernekleri ve Alevi kamuoyu, bilimin ışığında hukukun, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın yolundan çıkmamalıdır. Yüzyıllardır nasıl ki Hüseyin’i, Pir Sultan’ı, Nesimi’yi, Hallacı Mansur’u, Şeyh Bedrettin’i ve Hacı Bektaş gibi önderlerin söylediği sözler ve gösterdiği davranışlar halen insanlığa yol oluyorsa, Alevilerin ve Alevi örgütleri de bu yolu daha yaygın bir şekilde topluma yansıtmalıdır.

‘Toplumsal Yüzleşme için Demokratik Anayasaya İhtiyaç Var’

Türkiye’deki kamuoyuna bu konuda ne söylemek istersiniz?

Türkiye kamuoyuna gelince; birlikte yaşamanın yolu eşitlikten geçer. Onun için de devletli değil, toplumsal bir barışın kaçınılmaz olduğu gerçektir. Bu toplumsal barış, birilerini birilerine benzetmek için değil, tam da bunu reddedip o birisini olduğu gibi kabul etmekten geçer. Onun içindir ki dönem dönem siyasetçilerin kendi çıkarlarını öne çıkarmak için kullandıkları kin ve nefret dilini, onların kursaklarında bırakmak gerekir. Şayet Türkiye toplumu bu toplumsal barışı sağlayamazsa, ne yazık ki acılarımız hep omuzlarımızda yük olarak kalacaktır. Oysa bu acıları, omuzları paylaştığımız sürece bir daha böyle acılar yaşamayabiliriz. Bu anlamıyla Türkiye’nin geleceği için toplumsal yüzleşmenin gerçekleşeceği bir demokratik anayasaya ihtiyaç olduğu aşikârdır. Hep birlikte hukukun üstünlüğü, demokrasi ve laik ve sosyal bir anayasanın oluşması için çaba sarf etmeliyiz. Bu çaba, gelecekte bu ülkede yaşayacak insanlara bırakabileceğimiz en büyük mirastır.

Continue Reading

Röportaj

Oy ve Ötesi: Seçmen 31 Mart’taki belirsizliğe son vermek istiyor

AleviNet

Published

on

Oy ve Ötesi Derneği 2014 yılından beri sandık başlarında gönüllü olarak gözlemcilik yapıyor. Seçim öncesinde dernek tarafından eğitim verilen müşahitler, sandık başlarında görev alarak T3 adını verdikleri mobil uygulamaya ıslak imzalı tutanakları yüklüyorlar. Böylece dernek, elde ettiği tutanakları Yüksek Seçim Kurulu’nunkilerle karşılaştırarak seçimde usülsüzlük yapılıp yapılmadığını teyit ediyor.

Beşinci yılını dolduran dernek, 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinde de gönüllüleriyle birlikte sandık başında olacak. 31 Mart seçimlerinin yenilenme kararıyla İstanbulluların sandık başında alacağı pozisyon, Oy ve Ötesi’nin seçim güvenliği için nelere dikkat edeceği gibi soruları derneğin başkanı Mustafa Köksalan’a sorduk.

DW Türkçe: Oy ve Ötesi gönüllüleri 23 Haziran’daki İstanbul seçiminde sandık başında görev alacak mı?

Mustafa Köksalan: Evet, hedefimiz İstanbul’daki 31 bin küsur sandığın her birinde bir gönüllü görevlendirebilmek. Bu yönde çalışmalar yapıyor, gönüllülerimize eğitim veriyoruz.

31 Mart’ta İstanbul’daki her sandıkta bir gönüllünüz var mıydı?

Köksalan: Gönüllünün ilgisi seçimden seçime değişiklik gösteriyor. 31 Mart’ta da, 24 Haziran 2018’deki genel seçimlere göre sandıklarda görev almak isteyen gönüllülerimizin sayısı düşüktü. İstanbul genelinde 31 binden fazla sandık var. Ancak bizde iki bin civarında gönüllü katılımı vardı.

Peki, seçimlerin iptal edilmesi ya da sandık görevlilerinin usülsüzlük yaptığı yönündeki iddialar 23 Haziran için gönüllülerinizi olumsuz yönde etkiledi mi? Bir korkuya neden oldu mu?

Köksalan: Gönüllülerimiz 31 Mart’ın aksine 23 Haziran’da tekrarlanacak seçimler için büyük ilgi gösteriyor, görev almak istiyorlar. Bir de biz müşahitlik yapıyoruz. Sandık kurulunda değiliz. Vatandaş olarak kurulu gözlemleyen, kanuna aykırı bir durum varsa uyaran taraftayız. Dolayısıyla bu tür etkenler gönüllülerimizi çok etkilemiyor.

Peki, gönüllülerinizin sayısı neden arttı sizce?

Köksalan: Kurumsal olarak bir şey söyleyemem ama… Bir önceki seçim iptal edildi. Bu nedenle vatandaş daha fazla katılım göstererek, denetimin içinde yer alarak bu belirsizliğe son vermek istiyor olabilir. Herhangi bir anket çalışması yapmadık. Tam olarak vatandaşı neyin motive ettiğini bilmiyorum. Az önce de söyledim, bir önceki seçimlerde gönüllü katılımı azdı. Ancak 23 Haziran için kayıtları açtığımızda, 31 Mart’ta görev yapan toplam kişi sayısından daha fazla gönüllünün ikinci günde görev talebinde bulunduğunu gördük. İki günde iki bin 600 kişi başvuruda bulundu. Bu demek oluyor ki seçim gününe kadar görev almak isteyenlerin sayısı daha da artacak.

Önümüzdeki seçimde, öncekinden farklı olarak dikkat edeceğiniz, odaklanacağınız bir nokta var mı?

Köksalan: 31 Mart’taki seçimlerde Oy ve Ötesi’ne yönelik eleştiriler oldu. Biz eleştiriye açık bir topluluğuz. Dolayısıyla 23 Haziran’da daha fazla insanla çalışıp, daha erken bir raporlama yapacağız. Ayrıca bu zamana kadar karşılaştırdığımız tutanakları itiraz süreçlerinde siyasi partilerle paylaşıyorduk. Bu defa tutanakları anlık olarak kamuoyuyla paylaşacağımız bir arayüz üzerine çalışıyoruz. 10 Haziran’da bununla ilgili olarak bir test yapacağız.

CHP’nin 31 Mart’ta kullandığı sisteme benzer bir şey mi hazırlıyorsunuz?

Köksalan: Bu tür sistemler özeldir ve kimse bir diğerininki nasıl işler, uygulanır bilmez. Dolayısıyla biz de CHP’nin sistemini çok iyi bilmiyoruz. Ancak Oy ve Ötesi, herkesten daha uzun süredir görevlileriyle tutanak teyit eden bir organizasyon. Siyasi partiler de bunun önemini Oy ve Ötesi sayesinde kavradı.

Gönüllüleriniz arasında iktidar partisine oy verenler mi muhalefet partilerine oy verenler mi öne çıkıyor?

Köksalan: Bazıları, yaptıkları haberlerle Oy ve Ötesi’ni baltalamaya çalışsa da biz demokrasi için çalışıyoruz. Çağrı merkezimize gelen telefonlarda kimseye siyasi görüşünü sormuyoruz. Dolayısıyla kimin hangi partinin seçmeni ya da üyesi olduğunu da bilmiyoruz, ilgilenmiyoruz. Gönüllülerimiz arasında Ak Partili de var, CHP’li de, HDP’li, MHP’li de… Müşahitlerimiz, sandık başlarındayken kurul bir hata yapıyorsa, bunu kanuna dayalı olarak düzeltmeye çalışıyor. Tarafsızlık da tam bu arada devreye giriyor zaten. Tek arzumuz seçimlerin demokratik bir şekilde yapılması. Kişisel olarak son seçimlerde dile getirilen usülsüzlük iddialarıyla, iktidar partisine oy veren seçmenin de seçim güvenliğine daha fazla önem vermeye başladığını düşünüyorum.

Mustafa Köksalan

Mustafa Köksalan

Gönüllüleriniz arasında AKP’lilerin de olduğunu söylüyorsunuz. Ancak iktidara yakın bazı medya organları, her seçim öncesinde Oy ve Ötesini “seçime şaibe karıştırma çabasındaki organizasyon” olarak niteliyor. Sizce bunun nedeni ne?

Köksalan: Bu yorumu neye dayandırarak yapıyorlar bilmiyorum. Oysa Oy ve Ötesi’nin seçime şaibe karıştırması mümkün değil. Öyle bir organizasyon yapmıyoruz. Bizim gönüllülerimiz sandık kurullarında yer almıyor ki. Gözlemci olarak sandık başında duruyorlar. İsteseler de bir şey yapamazlar zaten.

31 Mart’taki seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na dair usülsüzlükler tespit etmiş miydiniz?

Köksalan: Bu etkin bir seçim organizasyonu yapmakla da doğru orantılı. 31 Mart’ta gönüllü sayımız yeterli seviyede değildi. Dolayısıyla topladığımız tutanaklar üzerinde yaptığımız karşılaştırmalarda seçim sonucunu doğrudan etkileyecek farklar tespit etmedik. Ancak yine de elde ettiğimiz verilerle hazırladığımız analizi siyasi partilerle paylaştık.

Son seçimlerde yeterli sayıda gönüllünün sandık başında görev almamış olması, Oy ve Ötesi’nin toplum nezdinde önemini kaybettiğini mi gösteriyor bize?

Köksalan: Derneğimiz buna dair bir araştırma yapmadı. Ancak yine de öyle demek doğru olmaz.

O zaman neden gönüllü sayınızda düşüş vardı?

Köksalan: 24 Haziran’a göre seçime ilginin daha az olmasını, arka arkaya çok fazla seçim yapıldığı için insanlarda bir bıkkınlık olduğunu, kimilerinin de CHP’ninki gibi farklı organizasyonlarda görev aldığını da hesaba katmak gerekir.

Partilerin müşahitliğe daha fazla önem vermesi, gelecekte Oy ve Ötesi’nin işlevini tamamen yitirmesine sebep olur mu?

Köksalan: Derneğimiz, kurulduğu günden bu yana çok önemli işler yaptı. Evet, artık partiler de kendi içlerinde buna çok önem veriyorlar ama Oy ve Ötesi’nin tek yapacağı şey müşahitlik ve eğitim olarak kalmayacaktır. Biz de zamanın şartlarına göre kendimizi yenileyeceğiz elbette. Beş yıl sonra Oy ve Ötesi’nin, seçimlerde hangi pozisyonlarda görev alacağını şimdiden kestirmek zor. Biz katılımcı demokrasiye inanan insanlarız ve Türkiye’de seçim sistemi içerisinde farklı boşluklar var. Dolayısıyla Oy ve Ötesi o boşlukları gelecekte de doldurmaya devam edecektir.

Söyleşi: Tunca Öğreten

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Röportaj

“Mevcut Anayasa Zorunlu Din Dersinin Kaldırılması İçin Yeterli”

editor

Published

on

By

Cem evlerine ibadethane statüsü verilmesi için yasal değişikliğe ihtiyaç olmadığını belirten Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, mevcut anayasada din dersinden muafiyet olanağına ilişkin güçlü bir dayanağın mevcut olduğunu söylüyor. Cem evlerine yasal statü verilmesi ve zorunlu din dersinin kaldırılması, uzun yıllardır Alevilerin en önemli taleplerinin başında geliyor. Cem evleri konusunda hukuki mücadeleler veren ve zorunlu din dersiyle ilgili sivil itaatsizlik eylemlerini sürdüren Ercan Geçmez’le iki bölüm halinde yayınlanan röportajın ilkinde cem evleri ve zorunlu din dersini Sivil Sayfalar’dan Seda Baştuğ Dilli konuştu.

Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı olarak faaliyetlerinizden bahseder misiniz? Sorunlarınızın çözümü adına yakın zamanda yürüttüğünüz çalışmalar var mı?

1994 yılında kurulan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın kuruluş amacı belirtildiği gibi asırlardan bu yana çeşitli medeniyetlerin yaşadığı bu topraklarda, bu medeniyetlerden bir tanesi olan Alevi Bektaşi kültürünün taşıyıcılığını yapan büyük düşünür Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını, taşıdığı kültürün, geçmişten günümüze yansımalarını ve felsefesini gerek yurt içinde, gerek yurt dışında araştırıp geliştirip insanlığa sunmaktır. Bu amaçla vakfımız Türkiye genelinde birçok yerde şube açmış, 50’nin üzerinde kültür merkezi inşası yapmış, şimdiye kadar sayısızca sempozyumlar, paneller, söyleşiler, kültür sanat etkinlikleri, mitingler, çalıştaylar, kurultaylar, akademik çalışmalar, alan araştırmaları ve buna benzer etkinlikler gerçekleştirmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz çalışmaların tamamı, zaman gözetmeksizin halen merkezimizde ve şubelerimizde yapılmaktadır.

‘Yurttaşların İbadet Yapacağı Mekânı Seçme Hakkı Var’

Cem evlerine yasal statü verilmesi noktasında çalışmalarınız sürüyor mu?

Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi anlamında 2004 yılında Ankara 7. İdare Mahkemesine ilk davayı Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı açmıştır. Ankara 7. İdare Mahkemesi Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmeyeceğini Diyanet İşleri Başkanlığından görüş alarak reddetmiştir. Daha sonra vakfımız, buna istinaden, Danıştay 10. dairesine dava açıp Cem evlerinin ibadethane olmasını talep etmiştir. Danıştay da Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş alarak Cem evlerinin ibadethane olmayacağına karar verip Türkiye’deki yargı yollarının tamamını kapatmıştır. Biz vakıf olarak bu işin toplumsal bir iş olduğunu düşünerek ancak toplumsal bir barışla çözülebileceğini, bunun için gerek siyasi partilere, gerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Cem evlerinin ibadethane olmasıyla ilgili görüşlerimizi ve raporlarımızı sunduk. Daha sonra Türkiye’nin değişik yerlerinden birçok sivil toplum örgütü, akademisyen ve halkın katıldığı paneller ve söyleşiler yaptık; ama Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bununla ilgili herhangi bir yasa geçmedi.

Oysa bu konuyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitmeye gerek kalmadan, aslında sorun Türkiye-Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde yapılmış olan imar yasası kanun değişikliğiyle çözülebilirdi. İmar yasasında, ibadethane kısmında parantez içerisindeki belirtmeleri yapmasaydı, sorun kendiliğinden çözülmüştü.

Bize göre eşitlikçi bir anlayış gereği Cem evlerinin ibadethane olmasıyla ilgili herhangi bir sorun mevcut değildir. Çünkü gerek anayasanın ilgili maddelerinin belirttiği gibi yurttaşların dini inançlarını özgürce yapma hakkına sahip olması, yurttaşların bu ibadetleri yapacağı mekânları seçme hakkının var olmasına rağmen devleti yönetenler anayasaya uymamaktadır. Cem evleri somut olarak ibadethane işlevi yanında, çeşitli sosyal işlevleri de üstlenmektir. Buradan hareketle hiçbir siyasi aktör, cem evlerinin ibadethane olmadığını ileri süremez. Bu ölçü üzerinden bakılırsa, camilerin de ibadethane statüsü olma vasfı tartışılabilir hale gelir.

Cem evlerinin statüsünün ibadethane olarak kabulü için sıkça ileri sürüldüğü gibi anayasanın temel hükümlerinden olan ve inkılap kanunları içinde sayılarak güvence altına alınan 174. Maddenin 3. Fıkrasında 1341 tarih ve 677 sayılı (tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine…dair) yasanın değiştirilmesine ihtiyaç yoktur. Cem evlerine yasal statü verilmesi ile ilgili yaptığımız çalışmaları gerek siyasetçilere, gerekse toplumun diğer kesimine sık sık her platformda hatırlatıyoruz.

Cem evlerinin tarihinden bahseder misiniz?

Cem evleri Alevilerin mekânsal olarak toplandıkları yerlerdir. Bu inancı yerine getiren herkesin yüzyıllardır kullandıkları mekânlardır. Bu mekânlar, toplumun kırsal kesiminde yaşarken dar bir çerçeve içerisinde kendi evleri veya uygun buldukları bir yerdi. Bu anlamda, tarihsel olarak toplanma yerleri veya cemale gelme yerleri ya da birlikte olma yerleri olarak anılan Cem evleri çok eski bir tarihe sahiptir. Şehre yerleşmeyle birlikte Alevilerin oluşturduğu kültür merkezlerinin içerisinde Cem evleri görevi yürüten bölümler de bulunmaktadır. Aynı zamanda buralar toplumun diğer alanlarda da (kültür sanat, eğitim, düğün, ölüm, kurban ritüelleri vb.) etkinliklerini gerçekleştirdikleri mekânlardır.

‘Anayasada Muafiyet İçin Güçlü Bir Dayanak Mevcut’

Zorunlu din dersleri konusuna ilişkin şu anda Aleviler ne yapıyor?

Anayasanın 24. maddesi ile getirilmiş zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin özellikle Alevi yurttaşların vicdan özgürlüğüne ağır bir müdahale teşkil ettiği, iyi bilinen bir konudur. Bu anlamıyla zorunlu din derslerine derhal son verilmelidir.

Nitekim AİHM’in 09.11.2008 tarihli, kesinleşmiş olan Hasan ve Eylem Zengin- Türkiye davasına ilişkin kararında, bir ülke olarak mevcut din kültürü ve ahlak bilgisi eğitimi pratiğinin Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, 1’inci ek protokolü, 2’inci maddesinde güvenceye alınan, velilerin inançlarına uygun eğitim hakkını ilan edici nitelikte olduğu hükme bağlanmıştır. Ve yine daha sonra, o dönem vakfımızın genel başkan yardımcısı olan Ali Kenanoğlu’nun kendi çocuklarıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları mahkemesinde açtığı davayı kazanmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti 12 Eylül cuntasının getirdiği bu psikolojik işkence yasasını kaldırmadığı gibi, Avrupa Birliği’ne sunduğu gerekçelerle yanlış bilgiler vererek Avrupa Birliğini de yanıltacağını düşündü. Yine sanki Türkiye’de din dersleri azmışçasına müfredata 4 tane de seçmeli din dersi yerleştirildi.

Aleviler zorunlu din derslerine karşı Türkiye’nin değişik yerlerinde her yıl okullar açılırken davalar açıyor. Kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla Alevi örgütleri ortak eylemlilikler gerçekleştiriyor. Ve yine Alevi örgütleri olarak, anayasanın belirttiği eşitlikçi kavramları siyasetçilere hatırlatarak bu sorunun zihinlerde çözülmesi gerektiğini belirtmekteyiz.

Kaldı ki Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine gitmeden de mevcut anayasada muafiyet olanağına ilişkin güçlü bir dayanak mevcuttur. Bu çerçevede anayasanın 13. Maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin getirilecek sınırlamalar anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz, hakkın özüne dokunamaz.

Zorunlu din dersi temel bir hakka müdahale olduğuna ve anayasanın ilgili hükmü “Herkes din dersini zorunlu olarak alır” ibaresine yer vermediğine göre, buna göre yorumlamaya kalkışmak bizzat mevcut anayasaya aykırıdır. Bu aykırılığın düzeltilmesi için mevcut anayasanın tümünün değiştirilmesini beklemeye gerek yoktur.

Sivil İtaatsizlik Eylemleri Sürüyor

Zorunlu din dersine karşı sivil itaatsizlik eylemi öneriniz vardı. Bu öneriniz karşılık buldu mu?

Zorunlu din derslerine karşı olarak vakfımız birçok sivil itaatsizlik eylemi gerçekleştirdi. Som olarak, Türkiye’nin 15 ilinde bulunan Alevi dergâhlarından Ankara’ya bir ay süren bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu yürüyüşün sonunda yine Ankara’da büyük bir miting gerçekleştirdik.

Vakfımız ve diğer Alevi örgütleri, her yıl eğitim-öğretim yılı başlamadan önce, değişik illerde bir hafta zorunlu din derslerine katılmamak şartıyla sivil bir itaatsizlik eylemi gerçekleştiriyor. Geçen yıl İzmir Narlıdere’de, 45 veliyle birlikte, 70’e yakın çocuk 1 hafta boyunca derslere katılmadı ve aileleriyle birlikte okul bahçelerinde “Zorunlu din dersleri psikolojik bir işkencedir” sloganı altında eylem gerçekleştirdik.

‘Alevilik Asla İktidar Dini Olmamıştır’

Aleviler ve Sünniler tarihten bugüne neden bu konularda anlaşamıyor?

Her dinin Tanrı’yı algılaması, hayata bakışı, insana bakışı, devlete bakışı ve diğer topluluklara bakışı farklı olduğundan bu hususlarda da aynı düşünemiyorlar.

Alevililik asla bir iktidar dini olmamıştır. İktidar dini olmayı hep reddetmiştir. Temeline ‘kâmil insan olma’ hedefini koymuştur. Bu anlamıyla Hacı Bektaş’ın da dediği gibi “72 millete aynı nazardan bakmayan kapıma gelmesin” desturuyla birlikte Yunus Emre’nin “Din, dil, ırk, renk ayrımı yapanlar asla bizim inancımızda yer alamazlar” ve yine büyük ozan Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi “Zalimin yanında yer almaktansa darağacındaki ipi yeğlerim” gibi birçok Alevi önderinin Alevi inanışıyla ilgili söylediği sözler, Aleviliğin genel olarak Sünnilikten temel ayrı noktalarını göstermektedir.

Oysaki tarihin içerisinde, herkesin bildiği bir Kerbela vakası vardır ki tam da bizim yukarıda bahsettiğimiz gibi iktidar olmak mı lazım, yoksa mazlumun yanında olmak mı lazım… İşte Aleviler hep Hüseyin gibi, iktidardan ziyade mazlumla birlikte olmuşlardır. Bu yüzdendir ki bu konularda anlaşamıyorlardır.

‘Alevi Örgütleri Ortak Duruş Sergiliyor’

Bu iki konu özelinde, Alevi toplumu ve Alevi dernekleri topyekûn bir duruşa sahip mi? Bu duruşa sahip olmak adına, özellikle kentlerde, gençlere yönelik, Aleviliğin anlatıldığı çalışmalarınız mevcut mu?

Elbette ki bu konularla ilgili olarak, Alevi örgütleri ve dernekleri genel olarak aynı duruşa sahiptirler. Özellikle Alevilerin sorunlarıyla ilgili olarak tamamı ortak bir duruş sergilemektedir. Diğer konuya gelince, Aleviler için çeşitlilik önemlidir. Bizim için asıl olan yolun birliği, yolun içerisindeki süreklerin yaşamasıdır. Onun içindir ki Aleviliği anlamayanlar, ikide bir kamuoyuna çıkıp ‘Aleviler de bu konularda anlaşamıyor’ gibi sözlerle, çoğunlukla taraflı medya ve siyasetçiler tarafından kamuoyuna lanse edilmektedir. Her toplumda olduğu gibi, Alevi toplumunda da az da olsa yoldan çıkmışlar bulunmaktadır. Ama bu yoldan çıkmışlar asla Alevilerin sözü, geleneği ve çeşitliliğini temsil etmediklerini, dönemin siyasetçileri tarafından kullanıldıklarını kendileri de belli bir zaman sonra itiraf etmektedirler.

Elbette ki Alevi gençlerin sıkça kullandıkları Cem evleri sadece ibadetlerin yapıldığı değil aynı zaman kültür, sanat, panel ve söyleşilerin yapıldığı yerlerdir. Yine Cem evleri Alevilerin en önemli kaynağı olan sözlü kaynağın aktarıldığı mekânlardır. Buralarda kuşakların buluşması ve o buluşmada olan sohbetlerde gençler ciddi anlamda nasiplenmektedirler. Ve yine birçok sanatsal ve kültürel etkinliğe buralarda ücretsiz olarak katılım sağlamaktalar. Ve yine birçok Cem evinde bulunan kütüphanelerden yararlanmaktadırlar.

Yarın: Ankara’daki Madımak Müzesi projesi, Alevi açılımı

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI