Connect with us

.

Forum

Kürtlere karşı soykırımın adı Enfal

AleviNet

Published

on

SEYİT EVRAN

Her isyandan sonra büyük bir kırıma uğradılar. Ancak katliamdan geçirilmeleri sürekli sömürgeciler tarafından “isyan ettiler” gerekçesine dayandırıldı. Sömürgecilerin bu gerekçeleri uluslararası güçler tarafından da dikkate alındığı için, onlar da Kürtlerin soykırımdan geçirilmesini hiçbir zaman görmedi.

1980’Lİ YILLARIN SONLARINA DOĞRU

Kürtler, tarih boyunca katliam ve soykırıma uğradı. Özellikle de 19. yüzyıldan itibaren Kürdistan’ın bölünmüşlüğüne karşı ve Kürdistan’ın özgürlüğü için başlayan isyanlar döneminde soykırımdan geçirildiler. Dört parça Kürdistan’da yaşayan Kürtlerin hepsi bu soykırım ve katliamlardan nasiplerini aldı. Soykırımdan kalanlar sürgüne gönderildi. Uluslararası güçler bu soykırım ve sürgünlerin hiçbirini görmedi. Soykırımı yapanları hiç yapmamış gibi kabul etti.

1980’li yılların ortalarından itibaren Kürtlere yönelik uygulanan soykırımları görmeye, gündem yapmaya başladılar. Zira bu yıllardaki soykırımda kullanılan araç ve silahlar da nitelik değiştirdi. Daha önceki soykırımlar sadece ateşli silahlar, idam vb. gibi yöntemlerle yapılırken, 1980’li yılların ortalarından itibaren artık kimyasal silah ve gazlarla soykırım yapılmaya başlandı. ABD ve uluslararası güçlerin bu dönemde Kürt soykırımına ilgi göstermeye başladığı dönem, Sovyetler Birliği’nin yıkılışa gittiği bir dönemdir. ABD’nin ise yeni dünya düzeni adıyla bölgeye yerleşme planı yaptığı dönemdir. Öte yandan 1980 yılında başlayan Irak-İran savaşının da devam ettiği dönemdir.

Tam da böyle bir dönemde Saddam Hüseyin’in Başûrê Kurdistan’ın Halepçe kentine kimyasal silahlarla saldırıp resmi rakamlara göre 5 bin Kürdün, resmi olmayan rakamlara göre ise 18 bin Kürdün katledilmesi gündeme geldi. Başta ABD olmak üzere uluslararası güçler bu saldırıyı bir soykırım olarak kabul etti. Ancak hiçbir zaman Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı kullandığı kimyasal silahları kimin verdiği araştırılmadı.

ENFAL, HALEPÇE’DEN ÜÇ YIL ÖNCE BAŞLAMIŞTI

Başur’da Enfal adıyla yapılan soykırımın Mart 1986’da başlayıp Haziran 1989’da tamamlandığı belirtiliyor. Enfal Kuran’da bir sure adıdır. Kelime anlamı ise ‘yeniden fethetme’ olarak geçiyor. Enfal yani Kürt soykırımı, Halepçe’den çok önce başladı. Ancak Halepçe ile birlikte gündem yapıldı. Çünkü Halepçe’de gerçekleşen soykırım bir nevi artık mızrağın çuvala sığmadığı halk deyimini doğruluyordu.

Kürtlere yönelik Enfal, Saddam Hüseyin’in arka planda yer alarak iktidara getirdiği, daha sonra da darbe ile devirerek yerine iktidara geldiği Ahmed Hesen Bekir ile başlar. Ahmed Hesen Bekir, toplu köy projeleri ile Qendil, Zap başta olmak üzere Behdinan’ı boydan boya, Garê, Xakurkê, Xinêre alanlarındaki köyleri boşaltarak Hewlêr, Diyana, Süleymaniye yakınlarında yaptırdığı kamplara yerleştirdi. Garê’de yaklaşık yüz köy, Behdinan’da Zap, Geliyê bölgesinde yüz ellinin üzerinde köy, Geliyê Reş’te 50 civarında köy, Xakurkê vadisinde otuz altı köy, Xinêre Vadisi’ndeki seksen altı köy, Qendil’de yüz elli civarında köy ve daha birçok yerdeki köyler boşaltılarak kamplara toplandı.

1978 yılında başlayan bu uygulama ile Enfal’de adı geçen 4500 köy boşlatıldı. Köylerinden çıkarılıp kamplara getirilen Kürtler, bir süre sonra kamplardan kaçarak köylerinin olduğu bölgelere yakın yerlerde gizli bir şekilde evler yaparak kalmaya başladı. Bir bölümü ise kaçarak ya Doğu Kürdistan’ın sınır bölgelerindeki köylere ya da Kuzey Kürdistan’ın sınır bölgelerindeki köylere yerleşti. 1979 yılında Saddam Hüseyin’in Ahmed Hesen Bekir’i darbe ile devirerek yerine gelmesi ile Enfal daha da sistemli bir hale getirilerek sürdürüldü.

1986 yılında ise Saddam Hüseyin tarafından uygulanan Enfal, bu kez toplu katliamlar şeklinde devam etmeye başladı. Saddam Hüseyin’in Enfal politikalarını sürdürdüğü dönem de İran-Irak savaşının sürdüğü dönemdir. Saddam, 1986 yılında Kürtleri İran’a karşı savaştırmak için Herki, Zêbari, Bradost, Goran aşiretleri başta olmak üzere Başur’daki tüm aşiretlerden Fevc adıyla tugaylar oluşturdu. Bu tugayları Detşa Heyatê, Xakurkê, Kelaşin, Helgurd, Qendil, Mamendê, Asos’tan başlayıp sınır boyunca Pencwin’e kadar yerleştirdi. Kürtlerden tugaylar oluşturup İran’a karşı savaştırırken, geride kalan ailelerini ise soykırımdan geçirdi. Saddam, Kürtlerden 1986 yılında İran’a karşı savaştırmak için tugaylar oluştururken, resmi olarak kabul edilen aynı yıl sekiz aşamada sürdürülen Enfal yani soykırımı uygulamaya başladı.

Başur’da Baas Rejimi ve diktatör Saddam Hüseyin tarafından Kürt soykırımı Halepçe’den çok önce başladı. 1986 yılından sonra sistemli bir şekilde başlayan soykırım birçok yerde kimyasal silahlarla yapıldı. Soykırım Hewlêr Ovası, Balisan Vadisi, Süleymaniye’ye bağlı Sergelu-Bergelu bölgesi, Şanexşê, Halepçe, Karadağ, Germiyan bölgesi, Ekser’de sekiz aşamalı bir şekilde başladı ve 1989 yılında tamamlandı. Soykırım bu bölgelerde çoğunlukla kimyasal silahlarla yapıldı. Sistemli bir şekilde yapılan soykırımda 210 bin Kürt katledildi. Katledilen 210 bin Kürdün büyük çoğunluğu Arap bölgelerinde toplu mezarlara gömüldü. Katledilen 210 bin Kürtten şu ana kadar çok az bir bölümünün kemikleri bulundu. 182 bin Kürtten hâlâ haber yok.

SOYKIRIMIN EN AĞIR BÖLGELERİNDEN GERMİYAN

Halepçe bir şehir olarak kimyasal silahlarla vurulduğu için bir anda dünyanın gündemine girdi. Böylelikle resmi kayıtlara da geçti. Resmi kayıtlara göre katledilen Kürtlerin sayıları kayıtlara geçti. Halepçe dışındaki bölgelerin birçoğu dünyanın gündemine girmedi. Soykırımın en ağır bir şekilde uygulandığı bölgelerden biri ise Germiyan oldu. O yüzden Germiyan’da gerçekleştirilen soykırımın tarihi 14 Nisan, Başur’da soykırım tarihi olarak geçti; resmi soykırım günü olarak ilan edildi.

Gerimyan bölgesinin çok daha ağır ve büyük bir soykırımdan geçirilmesinin çok çeşitli nedenleri var. Irak’ın diğer bölgelerine yakın olması, az sayıda olsa da Arap, Kürt, Türkmen, Ermeni, halklarının bir arada yaşıyor olması, Kürtler ve diğer haklardan Şii ve diğer inançlara sahip insanların olması, İran sınırına yakın bir bölge olması ile birlikte en önemlisi de Başur’un en savaşkan insanlarının bu bölgeden çıkması gibi nedenler sayılabilir. En kahraman insanların bu bölgeden çıkmasına Mama Rişa, Xalid Germiyani gibi kahraman ve savaşkan peşmergeler halk tarafından örnek olarak gösteriliyor. Germiyan’da peşmergesi olmayan tek bir ev yok. Şehidi olmayan ev de yok.

NEREYE GERMİYAN DENİR?

Germiyan Kelar, Kifri, Xaneqin, Çemçemal, Dakuk, Xurmatu gibi ilçeler başta olmak üzere daha birçok ilçe ve bu ilçelere bağlı onlarca kasaba ve köyden oluşuyor. Bazı tarihçilere göre Kerkük de Germiyan olarak geçiyor. Germiyan Başur’daki en tarihi yerlerden biri. Kifi ve Kelar her zaman savaş alanı olduğu için her iki ilçe de savunma amaçlı yapılmış kaleler var. Kelar’dakine Kaleye Şirvana kalesi adı verilmiş. Kifri’deki kaleye ise Zengi adı.

Enfal’den şu bölgeler etkilendi: “Kelar merkez ve merkeze bağlı 24 köy, Kelar’ın Bawenur kasabasına bağlı 71 köy, Rizgari nahiyesine bağlı 82 köy, Kifri’ye bağlı 60 köy, Cebbare nahiyesine bağlı 23 köy, Kokız nahiyesine bağlı 35 köy, Serkela nahiyesine bağlı 24 köy, Çemçemal ilçesine bağlı 65 köy, Sengaw nahiyesine bağlı 93 köy, Ağcalar nahiyesine bağlı 67 köy, Xurmatu ilçe merkezine bağlı 16 köy, Amenli nahiyesine bağlı 36 köy, Süleymanbeg nahiyesine bağlı 11 köy, Newcul nahiyesine bağlı 36 köy, Kadırkerem nahiyesine bağlı 87 köy, Kurutu nahiyesine bağlı 70 köy, Meydan nahiyesine bağlı 45 köy, Celawla nahiyesi ve bağlı 38 köy ile Mendeli ilçesi ile Beregroz ve Kezeriye nahiyeleri ile bağlı köyler.”

TÜYLER ÜRPERTİCİ ARAŞTIRMA

Kifrili tarihçi Suheyl Kosret Aziz, soykırım acılarını en derinden yaşayan biri oldu. Aziz, soykırımda aile fertlerinin birçoğunu kurban olarak verdi. Kendisi bir öğretmen olan Aziz, soykırım felaketinin bölgesinde yaşattığı acıları araştırıp sonuçlarını açığa çıkarmak için tarih araştırmasına başladı.

Aziz’in köy köy, ilçe ilçe, nahiye nahiye bazında yaptığı araştırmanın sonuçları tüyler ürpertici. Araştırmaya göre, Enfal’in Germiyan bölgesinde Enfal’in yarattığı sonuçlar şu şekilde:

Kifir Merkez’den 4384 kişi götürülmüş. Bunlardan sadece 939 kişi geri dönmüş. Geri kalanlar ise hâlâ kayıp ve kendilerinden bir haber alınabilmiş değil. Kifri’nin Cebare nahiyesinden 231 kişi hâlâ kayıp, 59 kişi iki yıl sonra dönmüş. Kokiz kasabasından götürülen yüzlerce kişiden sadece 12 kişi sağ kalarak dönerken, 106 kişi kayıp. Newcul kasabasından 1485 kişi kayıp iken, 208 kişi yıllar sonra kasabaya geri dönebilmişler. Xurmatu’nun Avaspi kasabasından 1360 kişinin akıbetinden bir haber alınmış değil. Kasabadan götürülenlerden 263 kişi geri dönmüş. Serqela kasabasından 1202 kişinin akıbetinden hâlâ herhangi bir haber alınamazken, götürülenlerden 397 kişi geri dönmüş.

RİZGARİ’NİN ADI SMUD YAPILDI!

Enfal’de Germiyan bölgesinin içinde de bazı bölgelere ağırlık verildi. Soykırımda ağırlık verilen yerlerden biri Kelar’ın Bawenur ile Rızgari kasabaları oldu. Bawenur halkı kasabayı terk ederek 191 yılına kadar kasabanın dışında yaşadı. Kasaba bir hayalete dönüştü. Rızgari kasabasının evleri ise yerle bir edildi. Baas Rejimi tarafından bu kasabanın adı Smud olarak değiştirildi. Smud Arapça ‘yerle bir edilmiş’ anlamına geliyor.

XANEQİN İÇİN BAMBAŞKA BİR POLİTİKA

Enfal’de ilçe merkezine bağlı nahiye ve köylerin tamamına yakını Şii yani Alevi olan Xaneqin için ise ayrı bir politika izlenmiş. Xaneqin için izlenen politikalar 1975 yılındaki Cezayir anlaşması ile birlikte başlamış. Cezayir anlaşmasından sonra Xaneqin ilçe merkezi ve özellikle de nahiyeleri Kurutu ve Meydan ile bağlı onlarca köy tamamen boşaltılmış. Haniye ve köylerden göçertilen halk Ramadi, Basra gibi Arap bölgelerine götürüldü. Onların yerine Ramadi ve Basra’da Sünni Araplar getirilerek yerleştirildi. Enfal ile 1975 yılında özellikle de Şii, Alevi, Kakai olan Kürtler tamamen bölgeden çıkarıldı. Köy, kasaba ve nahiyelerinden göçertilen Kürtler, 2003 yılına kadar sürgün edildikleri bölgelerde yaşamak zorunda kaldılar. 2003 yılından sonra geri topraklarına döndüler.

Enfal Kürtler için sadece bir şehir, ilçe, kasaba, ya da köyde yapılmış bir katliam değil; uzun süreye yayılan ve uygulanan bir politika. Başur’da resmi tarihe göre 1986 yılında başlayıp 1989 yılında tamamlandığı olarak kabul edilen, gerçekte ise 1978’li yıllarda başlayıp günümüze dek süren bir politika. Böyle olduğu Halepçe, Balisan vadisi, Sergelü-Bergelu ve daha birçok bölgede yapılan katliamlarla belgelendi. Yapılan soykırımın en ağır sonuçlarının resmi belgelerde geçmese de Germiyan bölgesinde olduğu tarihçilerin verdiği somut bilgilerle kanıtlandı. Tarihçilerin verdiği bilgiler de elbette şu ana kadar tespit edilebilen sonuçlar.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Analiz: S-400 krizinden çıkışta bir ihtimal daha var

AleviNet

Published

on

Baştan söyleyelim: Bu ihtimal dışında Türkiye de, ABD de geri dönüşü olmayan noktaya kıl payı mesafede duruyor. Yani, Rus yapımı S-400’ler gelip kurulmaya başlayacak, ABD F-35’lerin teslimini dondurup ekonomik yaptırım uygulamaya başlayacak. (Bunun sadece doların artışı demek olmadığını birazdan ele alacağız.) Türkiye buna cevap olarak -muhtemelen İncirlik Üssü ve Malatya radarı dâhil- Amerikan askerî faaliyetini kısıtlayacak; ABD Suriye’de “güvenli bölge” görüşmelerini dondurup PKK uzantılarıyla işbirliğini artırarak misillemede bulunacak; Türk ordusunun YPG’lileri vurması halinde Trump’ın “ekonominizi mahvederiz” tehdidi akla gelecek; 2018 yaz sonunda Rahip Brunson krizinin yol açtığı kur krizi hatırlanacak vs… Şimdilik akla gelen senaryolar bunlar.

Bir ihtimal daha var ve bu ihtimal, küçük de olsa en azından ABD ve Türkiye arasındaki güven bunalımının derinleşmesini durdurup, Türkiye’nin daha ciddi ekonomi ve güvenlik açıkları vermesine engel olabilir.

Yoksa bu saatten sonra ne Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleri karşısında geri adım atmış görüntü vermek ister, ne Trump, Erdoğan tarafından ters köşeye yatırılıp Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eline koz vermek ister, ne de Putin, kuruluşundan bu yana Moskova’nın NATO saflarında açtığı bu en ciddi çatlaklardan birini sonuna dek götürmekten vaz geçer.

NATO faktörü

İlk kez aylar önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya yaptığı “ortak komisyon kuralım, S-400’ler ile F-35’ler üzerinden NATO savunmasına zarar verip vermediğini görelim” önerisini hatırlıyorsunuz. Amerikan tarafı bu öneriye henüz cevap dahi vermedi. Zaten Çavuşoğlu bir yandan S-400 anlaşması için “done deal – anlaşma tamam”, yani Rusya’yla iptal söz konusu değil ifadesini kullanıyordu. O arada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ABD Savunma Bakanı Patrick Shanhan ile ayrı bir diplomasi kanalı açtı. Akar, 15 Nisan’da Washington’da başlayan Türk-Amerikan Konseyi toplantılarının açılışında yaptığı önemli konuşmanın özeti, metin dışına çıktığı, ya da o izlenimi verdiği sözleriyle, “Türkiye NATO’da kalacak” cümlesiydi. Ertesi gün Akar’a Trump Otelinin lobisinde sorduğumda, S-400 konusunda krizden çıkış yolu arayışının “sürdüğü” yanıtını aldım. Anlaşma bittiyse, süren neydi? Akar herhangi bir ayrıntı vermeden “çalışıyoruz” demekle yetindi.

Devamında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, tam da YSK’nın İstanbul seçimlerinin tekrarlanması kararını verdiği 6 Mayıs günü Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Bu görüşme ardından Stoltenberg, S-400/F-35 krizinin sadece Türkiye’ye değil, NATO savunmasına da zarar vereceğini söyledi. Bu, Amerikalıları memnun eden bir açıklama değildi. Washington, NATO’dan daha kesin bir açıklama bekliyor ama gelmiyordu. Çünkü aslında NATO’nun Avrupa Birliği üyesi ülkeleri, özellikle merkez üçlüyü oluşturan Almanya-Fransa-İtalya, Trump yönetiminin Avrupa’ya patronluk taslamasından da hoşnut değildi.

Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un son NATO Zirvesi sırasında Erdoğan’a, acil füze savunma ihtiyacı için Türkiye’ye bir Samp-T bataryasını hemen gönderebileceğini söylediğini Savunma Bakanı Akar açıkladı. Türkiye halen Fransa ve İtalya ile NATO-uyumlu EuroSam ürünü Samp-T’nin yeni bir modelinin ortak üretimi için görüşmeler yürütüyor. Trump yönetimin bir yandan Türkiye’nin S-400 konusunda kendisine boyun eğmemesinin diğer NATO üyesi ülkelere de örnek olacağının da farkında. Avrupa ve NATO bu nedenle de ABD ile tam olarak aynı çizgide durmuyor.

Trump’ın Erdoğan’a ders vermek isterken, kendi bindiği dalı kesme ihtimali de mevcut. Yani, Türkiye’yi S-400 nedeniyle F-35 projesinden dışlayıp askerî yaptırımlar uygulamak, ABD çıkarlarına da uygun değil.

Yaptırımlar göze mi alındı?

Savunma Bakanı Akar, 22 Mayıs’ta, ABD Temsilciler Meclisi’nin Türkiye S-400’ “anlaşmasını tamama erdirirse” F-35 verilmemesi, ekonomik yaptırım uygulanması kararını Beyaz Saray’a tavsiye ettiği gün, “Onlar ertele diyor, biz tamam diyoruz” sözleriyle görüşme sürecin devam ettiğini duyurmuş oldu. Buradaki ilginç nokta, Temsilciler Meclisi’nin “erteleme” değil, “iptal” istemesiydi; demek ki kapalı kapılar ardında “erteleme” talebi de masadaydı. Akar gazetecilerle yaptığı aynı toplantıda Türkiye’nin yine de yaptırım ihtimaline karşı önlem almaya başladığını açıkladı. Çünkü yaptırımlar yalnız döviz kurunu, ihracat ve ithalatı vurmakla kalmayacak. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin askerî malzeme tedarikini de olumsuz etkileyecek. Evet, Türkiye savunma sanayiinde çok mesafe aldı, bazı silah ve cephanesini kendisi üretiyor, ama henüz hepsini üretemiyor. Özellikle yüksek teknoloji gerektiren ürünlerde hâlâ ciddi bağımlılık, özellikle ABD kaynaklı ürünlere bağımlılık var; Akar bu duruma da dikkat çekmiş oluyor.

Trump ve yardımcısı Mike Pence, Brunson örneğine bakarak, Türkiye üzerinde ekonomik baskı uygulayarak sonunda kırılma sağlayacağını hesaplıyor. Erdoğan ise ekonomik ve askerî yaptırımları göze almış görünüyor. Türkiye’ye NATO’daki hasmı Rusya -ve onun etkisindeki örneğin Suriye’den- gelebilecek tehdit riskinin, S-400 satışının tamamlanmasıyla azalacağı değerlendirmesi var Ankara’da. Ancak ekonomi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Akar’ın bu kritik beyanının hemen öncesinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “S-400’leri NATO sistemine dâhil etmeden kullanabiliriz” demesi, aslında Ankara’daki arayışın devam ettiğinin bir başka göstergesiydi; Çavuşoğlu “S-400’ler F-35’lerin sırlarını öğrenebiliyorsa şimdiye dek Suriye’de İsrail, Baltık’ta Norveç F-35’lerinden öğrenmişlerdir” diye Ankara’nın savunmasını ayrıntılandırmıştı.

Özetle Ankara, dolaylı olarak, çıkış yolunu Türk-Amerikan ikili ekseninden çıkarıp NATO zeminine taşımakta görüyor.

Amerikalıların da konuyu ikili plandan çıkarıp NATO zeminine taşıması ihtimali, baştan beri sözünü ettiğimiz ihtimaldir.

Böyle bir durumda, yani NATO zemininde bir teknik komisyon oluşturulması durumunda, Türkiye Rusya’dan S-400’leri getirse dâhi, o çalışma bitene dek “kutusundan çıkarmaz” yani kullanmaya başlamaz.

Komisyon, NATO savunmasını delecek noktalar saptarsa, bu durum Erdoğan hükümeti bakımından da kamuoyu nezdinde “sözünden dönmüş olmadan” geçerli bir yeniden değerlendirme imkânı verebilir. Belki S-400’lerin gerçekten NATO savunmasını zedelemeden tutulacağı ama Türkiye’yi yeni bir ekonomik ve askerî yaptırım dalgasından sakınacak çözüm bulabilir.

Yani o ihtimal, çözümün NATO zemininde bulunması gibi duruyor.

Peki, bu durum Putin’in tepkisine yol açmaz mı, özellikle de Suriye’de? Açabilir, ama bu Türkiye açısından, özellikle de ekonominin selameti açısından alınabilir bir risk gibi duruyor.

Çünkü Akar’ın söylediği gibi; bütün keskin söyleme rağmen, Erdoğan hükümeti önünde Türkiye’nin NATO sistemi dışına çıkması gibi bir seçenek bulunmuyor.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

Forum

Analiz: Kör gözüm parmağına adımları

AleviNet

Published

on

Hukukun, özgürlüklerin, demokratik değerlerin başına gelenler gibi Türkiye’nin dışa açık serbest piyasa ekonomisi de önce “el altından” ve “arka kapı” yöntemleriyle ve giderek de sermaye hareketlerine getirilen “light” kısıtlamalarla içe kapanıyor.

30 yıllık kambiyo serbestisine açılan kimine göre masum görünen küçük deliklerin sayısı giderek artıyor. Hiçbir soruna çare olmayan ama “atılan taşla ürkütülen kuşa” değmeyen, daha da ötesi bu “ürkütmenin” bedelinin ağır olduğu bir kulvarda sürükleniyor ekonomi politikasına yön verenler.

Son bir hafta içinde Ankara’dan iki adım geldi; biri döviz satışlarında binde 1’lik kambiyo gider vergisi alınması, ikincisi de gerçek kişilere yapılan döviz satışlarında bu dövizlerin kullanımının ya da teslimatının işlem gününde değil, ertesi iş günü yapılması kararı.

Bu iki kararın neden alındığını sorsak, “TL’yi savunmak” için yanıtı alacağımız kesin. Yerleşiklerin dövize meyletmesini, kolayca dövize erişimini, bunun maliyetini pahalı hale getirmek için atıldığı çok açık.

Oysa TL’yi savunmanın ilk adımı, TL’den vazgeçmenin bedelini iyi ayarlamaktan, geçiyor. O da TL’nin fiyatını yani faizini. TL’yi cepte, tasarruf veya yatırım hesabında tutmayı özendirecek tek şey; TL’nin satın alma gücünün korunmasıdır. Yani düşük enflasyon, enflasyona karşı koruyan bir faiz seviyesi. Enflasyonun düşük seyredeceğine, bununla mücadelenin göstermelik değil ciddi biçimde yapıldığına dair güven oluşmasıdır. Oysa durum; “enflasyonu saldım çayıra, mevlam TL’yi kayıra” halinde.

Ankara 6 ayı aşkın bir süredir her türlü TL tasarruf aracının faizini düşük tutmak için bankalara ve borçlanan finansal kurumlara baskı uyguluyor. Yılın ilk üç ayında TL mevduat faizlerinin brüt yüzde 20.50’nin üzerine çıkamayacağı yönünde “aba altından sopa gösteren” ekonomi yönetimi, kurlardaki yükselişle şimdi yüzde 24’e çıkardı bu “yasağı.” Bu seviyenin bile net getirisi enflasyon bekleyişleri ve dalgalanması karşısında koruyucu bir faiz oranı değil.

İmkânsız üçlü dersi

İktisatta çok yaygın biçimde kabul gören Mundell’in “imkânsız üçlü” kuramına göre; sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faizi hem de döviz kurunu kontrol edemezsiniz.

Doğrusu Ankara’daki ekonomi yönetimi, bu kuramı ülkeye ağır bir fatura ödeterek öğreniyor.  Geçmişte ekonomi profesörü bir başbakan da aynı süreci yaşatmıştı.

Ankara, bir taraftan faizleri bastırırken, diğer taraftan arka kapı yöntemleriyle kamu bankalarına döviz sattırarak kuru bastırıyor. Olan ne mi? Ülkenin yerleşik yurttaşları ve şirketleri tam gaz döviz satın alıyor. Merkez Bankası verilerine göre dört ayda döviz hesaplarındaki artış 20.2 milyar dolar. 

Ankara’dakiler “ekonomiyi yüksekten atalım, ama zarar da görmesin” açılı bir yaklaşım sergiliyor.

Son gelinen yer, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin hayata geçirilmesi.

Ağustos’ta Brunson krizi ile kur patladığında döviz işlemlerine dair kısıtlamalar gelmişti; dövizli sözleşme yapma yasağı. Bu da 3-4 kez değiştirilerek yürürlüğe konmuştu. İhracatçılara da 2008’de yürürlükten kaldırılan “dövizi 6 ay içinde yurda getirme ve TL’ye çevirme” yükümlülüğü getirilmişti. Bu uygulama, Brunson serbest bırakıldıktan sonra da sürdürülüyor. Bu uygulamaların her ikisi de birer kambiyo kısıtlaması.

Alınan kararlar, tercihini döviz olarak yapmış olan yurttaşları bile ürkütmekten, “bundan sonraki adımın ne olacağına dair” spekülasyonlara sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyecek.

Yurttaşları “dövizden uzak tutmak” amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu “önlemlerin”, tersine yurttaşların kafasında “döviz kıtlığı” lambalarının yanmasına neden olacağı çok açık. Bu ve benzeri kararlara imza atılırken o masada deneyimli uzmanlar olsaydı itiraz ederlerdi.

Ekonomi politikasına yön veren siyasetçilerin aynı zamanda seçim sonuçlarını beğenmedikleri için “sandığı deviren” siyasetçiler olduğu dikkate alınırsa, yurttaşların ve şirketlerin dövize meyletmesinin bir başka temel nedeninin sadece TL’nin faizi değil, güven kaybı ve keyfi yönetim biçimiyle toplumda yaratılan mülkiyet kaygıları olduğu görülür.

Nitekim “tek sesli medyada” görülmüyor olsa da sokakta “fısıltı gazetesi” ile konuşulan konuların başında bunlar geliyor.

İşte son Tüketici Güven Endeksi’nin son 7 yılın en düşük seviyesinde olması da bunun işareti. Halkın iradesinin yansıdığı meşru sandık sonucunu beğenmeyip seçim yenileten siyasetçiler ekonomiye ve TL’ye güveni yasaklarla ve kısıtlamalarla korunacağını mı sanıyorlar?

Uğur Gürses

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Analiz: Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir

AleviNet

Published

on

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.

Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.

Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.

Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.

DW Nevsin Mengü ile Bire Bir | Journalist Murat Yetkin

Murat Yetkin

Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.

Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.

Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.

Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?

Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.

Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.

“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.

Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI