Connect with us

.

Forum

Yaşam için Su, Barış için Su – Ercan AYBOĞA*

AleviNet

Published

on

Su insan veya yaşam hakkı mıdır, yoksa suya erişim mi insan ya da yaşam hakkı mıdır (yani suyu belli oranda kullanılması)? Bu soru bir çoğu için çok anlamlı gelmese de, sorudaki ince ayrıntı önemli. Suların tahribatı ve kirlenmesine karşı mücadeleler 80‘li yıllarda gelişmeye ve 90‘lı yıllarda suyun özelleştirilmesine karşı mücadelelerin de eklenmesine kadar birinci ifade kullanılırdı. Yani su temel bir insan hakkı denilir ve talep edilirdi. 2000‘lere gelindiğinde doğaki tüm canlıların da dikkate alınmasıyla yaşam hakkı ön plana çıkmaya başladı. Bu adımdan kısa süre sonra suyun kendisi insan ve/veya canlı türlerine ait olamayacağı ancak onu, yaşamı idame ettirmek amaçlı kullanma hakkının söz konusu olabileceği birçok su/ekoloji aktivisti tarafından ifade edildi. Bunu daha da ileri taşırsak suyun kendisinin bir varlık olduğu vurgulanmaya başlandı. Biz de bu ikinci ifadeyi yıllarca süren faaliyetler sonucu eriştik diyebiliriz.

Velhasıl uluslararası düzeyde yaşanan bu gibi tartışmalar, 6-8 Nisan 2019 tarihleri arasında Güney Kürdistan’ın Silemanî kentinde yapılan “1. Mezopotamya Su Forumu”na (MSF) da yansıdı. Şekil itibariyle bazı farklılıklar gösterse de, özünde aynıydı ve 90’lı yıllardan beri dünyada yapılan onlarca su ve nehir buluşmaların bir devamıydı.

Bir rüya gerçekleşti

MSF yıllardır Mezopotamya’daki su aktivistleri tarafından dile getirilen bir hedefti ve nihayet gerçekleşti. Başka ifadeyle bir rüya gerçekleşti bizim için. Su aktivistlerinin dışında çok sayıda insanın da fikir olarak ortaya attığı bir şeydi ancak yol ve yöntem sorunu vardı. Ani bir kararla, bir iki kurum tarafından sağlıklı yapılması da mümkün değildi. Silemanî’deki MSF’nin gerçekten de dolu dolu ve başarılı geçmesinin önemli bir nedeni 2012 yılından beri Kuzey Kürdistan ve Iraklı su aktivistlerinin düzenli bir şekilde “Dicle’yi Yaşatma Kampanyası” çerçevesinde birlikte çalışmasıydı. Yıllara dayanan ve başarılı geçen bir birliktelik söz konusuydu.

Ortadoğu’da savaş ve çatışmaların bu kadar sert yaşandığı bir dönemde MSF’nin yapılabilmesi de dikkat çekicidir. Biz düzenleyenler için savaşlar gerekçe olmamalıydı. Mezopotamya coğrafyasının su varlıklarıyla bu derecede tahrip edilmesinin ataerkil, baskıcı, sömürge ve savaş politikalarıyla doğrudan alakalı olduğu açıkça ortadaydı. Bundan dolayı suyu tartışırken, sadece baraj gibi su yapıların olumsuz sosyal, ekolojik ve kültürel etkileriyle alternatiflerini tartışmadık, aynı zamanda savaşa karsı su üzerinden barışı savunduk. Barışla Mezopotamya’nın kültürel ve sosyal çeşitliliğini ön plana çıkardık. Yaşam için su, barış için su dedik.

Dicle’nin görsel etkisi

200’e yakın su aktivisti ve ilgili insan Silemanî üniversitesinde üç gün boyunca bir araya geldi ve sabırla konuşulanları dinledi. Açılışta büyük konuşmaların yerine Mezopotamya’nın 5 bölgesinden gelenler kendilerini tanıttılar: (Güney) Kürdistan, Irak, İran, Suriye ve Türkiye. Bu bölgelerde konuşulan en yaygın dil olan İngilizce de su forumunda simültane edilen diller arasındaydı. Bu gerekliydi çünkü sınırlar son yüzyılda dilin önünde bir set oldu. Bu acı ama gerçek ve bunu değiştirmek bizim elimizde.

MSF‘nin yapıldığı binanın girişinde Dicle nehri sergisi göze çarpanlar arasındaydı. Kuzey Kürdistan sınırları içinde Dicle nehrini kullanım ve türler ile tahribat ve yıkımlarıyla gösteren sergi MEH’li arkadaşların emeği sonucu gerçekleştirildi. Bu sergi Kuzey Kürdistan dışındakilere Dicle’yi biraz tanıtıp, güzel tartışmalara neden oldu.

Tartışmalar ilk günden itibaren yoğun ve çekişmeliydi, olması da sevindiriciydi. Sosyal-ekolojik perspektiflere karşı modernist ve devletçi bakışın etkili olduğu bazı görüşler ifade edildi. Bu tartışma kültürü ikinci gün yapılan dokuz atölyede de devam etti. Atölyelerde zaman eksikliği olsa da verimli sonuçlar ortaya çıktı.

Kadın ve su ilişkisi

MSF’de göz çarpan başka önemli nokta bölgeler arası tartışma düzeyi ve ilgi alanlarıydı. Türkiye ve İran’ın su ve büyük yıkımlara neden olan yatırımlar konusunda bazı ortak noktaları olmakla beraber, ayrılıklar da göze çarptı. Suriye ve Irak dediğimiz coğrafya – Orta ve Aşağı Mezopotamya – ise Türkiye ve İran’a akış aşağı  olan ve bu nedenle de suyu kesilen coğrafya. Akarsuları da daha kirli. Yine son dönemde açık savaşlar ve DAİŞ terörizmini yoğun yaşayan yerler. Tartışılan konular da buna göre farklılıklar gösteriyor.

Cinsiyet özgürlüğü konusunda son dönemlerde olumlu gelişmeler olmakla beraber Irak ve Güney Kürdistanlılar ortalama olarak çok daha muhafazakar oldukları bu forumda da görüldü. Bir Kürt kadın aktivistin kadın ve su ilişkisini irdeleyen konuşmaya en çok itiraz Iraklı erkeklerden geldi.

Başka önemli bir tartışma konusu barajlara nasıl yaklaşılması gerektiğiydi. Baraj ve HES’leri kesinlikle yüzde 100’mü red etmek lazım yoksa demokratik-ekolojik kriterler mi lazım? Bu konunun onlarca yıldır sosyal hareketler arasında tartışıldığını da burada hatırlatalım. Dünya çapında 90’lı yıllarda ortaya çıkan ağ ortak paydada biraraya gelmek için kendisini “baraj eleştirisi” olarak tanımladı.

İlgi çekici bir nokta ise sonuç deklarasyonunda, demokratik yönetim örneği olarak olumlu bir şekilde Rojava/Kuzeydoğu Suriye’den bahsedilmesine itirazın gelmemesi. Bunda Kuzeydoğu Suriye demokratik öz yönetiminden bizzat üç kişinin katılması ve katılımcılarla tartışması etkili oldu. Irak ve Güney Kürdistan’ın yerel yönetimleri davet edilmelerine rağmen gelmediler. Sadece bu konuyla ilgili panele Silemanî belediyesinin su dairesi başkanı katıldı. HDP’li belediyeler mazbatalarını almadıkları için gelemediler maalesef.

Mezopotamya’da su, toprak ve bitki

MSF’ye gelmek isteyen herkes katılım sağlayabildi ancak Kuzeydoğu Suriye’den 10 aktivist genç Güney Kürdistan’ın olumsuz tavrından dolayı katılamadı. Bu da üzücü oldu elbette. Ancak sevindirici olan bir katılım Lübnan, Ürdün ve Sudan’dan oldu. Buradan gelen su/ekoloji aktivistleriyle güzel paylaşımlar oldu. Gelecekte düzenli ortak çalışmanın kapısı aralandı. İlerde Ortadoğu boyutunda daha kapsamlı çalışmalar yapılabilir.

MSF, devletçiliğe, milliyetçiliğe ve dini fundamentalizme karşı sınırları düşünmenin ve hareket etmenin önünde engel olmadığını gösterebildi. Demokratik, ekolojik ve havza bazında bir su politikasıyla ancak Mezopotamya’nın su, toprak ve bitki örtüsünün yıkımdan kurtulabileceği ortada. Demokratik bir toplum için bu temel bir şart. Sanırım bu biraz da olsa daha iyi anlaşılmaya başlandı ve yakın bir zamanda Amed’de yapılacak 2. Mezopotamya Su Forumu’yla daha iyi ortaya çıkacaktır.

Yaşam için su, barış için su sözleri Mezopotamya Su Forumu’nu en iyi şekilde özetlemektedir.

* Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

ENVER CAN DEDE: ALEVİ İMAM HATİP LİSELİ BİR UCUBEDİR

editor

Published

on

By

Okullar her yaştan insan için birer öğrenme merkezidir.

Okullar ilimin,bilimin, teknolojinin, sağlığın,tarihin coğrafyanın,insanlığın ve tüm canlıların yaşamına dair gereken her şeyin öğretildiği ve eğitildiği bilim merkezleridir. Bunun içerisinde din olmaz. Alevilikte okulda öğretilemez.

Din inananla, inanılan arasında kurulan manevi bir köprüdür. Bu köprünün varlık tarafından ne geçme ne de kullanma zorunluluğu yoktur. Hele ki Alevi inanç düşüncesinde böyle bir kurum ve kuruluşa hiç bir şekilde ihtiyaç duyduğu görülmemiştir.

Alevîler inançlarını, inanç içerisindeki ritüellerini ailesinden, pirlerinden yaşayarak öğrenirler.

Alevilerde genel olarak toplu yapılan ibadet şekli cem olma halidir. Ceme girmenin, cem de oturmanın , kalkmanın,dua almanın, dua vermenin erkanda bir adabı vardır. Bu da yola girerek ve yaşayarak öğrenilir.

Birileri kalkmış: Aleviliği asimilasyona uğratan, Alevilik bir dinse ben orada yokum diyenlerle ,cemevlerini ibadethane saymayanlar ile,farkı zamanlarda defalarca Aleviliğe ve Alevilere hakaret dolu laflar edenleri de yanına alarak Alevi İmam Hatip lisesi adı altında ilimden ve bilimden uzak okul yaptırıp, kendisinin Alevi dedesi olduğunu iddia eden bir şahsı oraya müdür tayin ederek okul adı altında bir yer açtıkları herkes tarafından bilinen bir gerçektir.

Alevikerin ne bu türden bir okula, ne o okuldan yetişecek imama, nede hatibe ihtiyacı yoktur.

Alevlilikte yol vardır. Erkan vardır, cem vardır. Bu yolu, erkanı, cemi yürüten dedeler vardır. Dedeler de işlerini okullarda değil Ocak ve dergahlarda, pir mürşid ve üstad önünde çalışarak yaşayarak öğrenirler.

Bu Dosteli Vakfı eliyle açılışı yapılan bu okulun asıl amacı yıllardır Alevilerin asimile etmek ve Şiilestirmek için verilen çabanın başka bir örneğidir. Bundan önce gündeme getirilen cami – cemevi projesini hayata geçirmek isteyen düşünce orada başarılı olamayınca, bu yöntemi deneme koydular. Ama burada da başarılı olamayacaklar.

Bu yol öyle bir yol ki incelir ama üzülmez yani kopmaz.Her dönem birileri (piyonlar ve masalar) bulunarak Aleviler üzerinde oyun oynamak istiyorlar. Bu iş içinde Dosteli Vakfı ve onun başını çeken Sakine Tükek hanımefendiyi buldular diyemiyorum onlar zaten yıllardır bu tarz çalışmalar içinde vardılar. Birtakım çıkar ve menfaat odakları Aleviliği asimle etmek için kullanıma hazır bomba gibi hazır şer odakları.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren laik ve çağdaş düşünceden yana olan Alevîler tümden toplumun kabul görmediği bir yöntem ile farklı bir mecraya çekilmek istenmektedir. Yıllardır Aleviler okul bahçelerine yapılmak istenen camilerin yanlış olduğunu söylerken bu gün Okul içine cemevi yapılmasına ne kadar hoşgörüyle yaklaşabilir.

Dün okul bahçesine yapılacak camiyle ne kadar karşıysak bugün pkul içerisinde ki cemevine de o kadar karşıyız. Laik sistemde okullarda cami de, mescit de,havra da, kilise de, cemevi de olmaz ve olmamalıdır.

Bu özel hazırlanmış Alevi İmam Hatip lisesi kim ki çocuğunu gönderirse bilsin ki oynan bu kirli oyunu bir parçasdir.

Sonsözum şudur ki FETÖ’nün tezgahı ile bu halka cami ve cemevi projesi ile gelen zihniyet ne ise,bu gün de Alevi İmam Hatip lisesi projesi ile Aleviliği ve Alevileri asimle etmek isteyenler aynıdır.

Çekin elinizi bu hakkın üzerinden.

Gölge etmeyin yeter, başka ihsan istemez.

Enver Can
Seyit Süleyman Aziz Baba Cemevi Başkanı

Continue Reading

Forum

Enver Can Dede: Kim getirdi sizi bu makama?

editor

Published

on

By

Üstüne düşmeyeni kendi üzerine alan sayın CHP milletvekilleri ve partide görev almış üst düzey yöneticilerine sorarım size?

Neden yıllardır Alevilere yapılan bu kadar haksızlık karsısında üstünüze düşeni bugüne kadar yapmadı?

Alevilik dışlanırken sustunuz. Zorunlu din derslerine karşı etkin olamadınız,  cemevlerine ibadethane olması talebine sessiz kaldınız. Laiklik tahrip edilip dibe vurdu sadece adi kaldı yeterli olamadınız, cumhuriyetin bütün değerleri yok edildi onu da gereken tepkiyi vermediniz.

Şimdi kalkmış Alevileri dede olarak temsil etmeye çalışıyorsunuz.

Bu ülkede cami, cemevi projesiyle Alevileri yok etmek isteyen düşünce odakları o yolda başarıya ulaşamadı. Şimdi aynı kafa sizleri görevlendirerek Aleviliği eritip yok etmek hayaliyle okullar açtırmak okullara yönetici olarak dedeleri tahin etmek, okul içine bir cemevi yanına da bir mescit yaparak Alevilerin karşı durduğu okulun dede yetişmeyi bir dönem de yapılmak istenenler tesadüf değildir.  Böyle bir dönem de CHP buna karşı durması gerekirken şu yapılana bir bakın. CHP Aleviliğin inanç önderleri olan dedeleri siyasete alet ederek, konumların ve amaçlarının içini boşaltmak istiyor.

Bu görevi kimler size reva gördüyse geri iade etmeniz ve bu tur islerden uzak durmanız hem sizlerin hem de partinizin yararına olacaktır. Bırakın herkes kendi işini yapsın.

Çoğunuz mecliste Aleviyiz bile diyemiyorsunuz. Mecliste yapmanız gerekeni (Alevi hak ve inançlarıyla ilgili) tam anlamıyla yetine getiremiyorsunuz. Ama sistemin oyuncağı olmak adına Alevi inancını temsile yelteniyorsunuz. Buna hakkınız yok, yapamazsınız! Kendi doğrularınızla siyaset yapmaya devam edin.

HDP içinde siyaset yapan Alevi vekillerin bazıları meclis kürsüsünde açık ve net bir şekilde kendilerinin Alevi olduklarını söylediklerini ve Alevi hak mücadelesi konusunda önemli bir mücadele yürüttüklerini görmekteyiz. Hatta içlerinde bazıların dede oldukları gerçeği de ortadayken böyle işlere kalkışmazken, sizler neden bunun için girdiniz. Onlar kadar meclis kürsünde çalışma cesaret gösteremeyen özelikle “Alevi kökenli” olduğunu ifade eden vekillere meclis kürsünde bu inanç içinde mücadele etmeye çağırıyorum.

Bu yapılanlar üzerine edilecek en güzel kelam ile sözlerimi sonlandırıyorum:

Kimse hak etmediği lokmaya el uzatamaz!

AŞK ile…

ENVER CAN

SEYİT SÜLEYMAN AZİZ BABA CEMEVİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI

 

Continue Reading

Forum

ALEVİ İBADET YERLERİ İŞGAL ALTINDA

AleviNet

Published

on

RESUL ERENLER 

Osmanlıdan bugüne Devlet Alevileri hep yok saymış. Alevilerin kendisi olmayı, kendi ibadethanelerinde- Cemevlerinde- ibadetlerini yapmayı hep engellemekle meşguldur devlet. Osmanlı’dan cumhuriyete Alevilere yaklaşımda tek bir amaç vardı: Alevi-Bektaşi öğretisini yok etmek ve ağır asimilasyona tabi tutarak, içini boşaltarak orta çağ gericiliğinin karanlığına çekerek kendilerine benzetmek olmuştur.

Yıllardır Hacı Bektaş Veli Dergâhı bu nedenle baskı ve zulüm kuşatması altındadır. Hacı Bektaş Veli Dergâhı, Aleviler için sosyal ve kültü faaliyetlerin geliştirilmesi yanında Alevi öğretisi içinde bir eğitim merkezi niteliği taşımaktadır. Asırlardır insanlığın özgürleşme ve Çağdaş gelişmelere ayak uydurmak için adeta bir eğitim görevi taşımaktadır HBV Dergâhı. Dogmatik yaklaşımdan uzak ve hurafelerin peşinde koşmayan insanın günlük yaşamında bilim ve aklın ön plana çıkarıldığı bir mekandır HBV Dergâhı.

13 yüzyılda itibaren akıl ve bilimi İlke edinmiş HBV Dergahı Alevilerin Semah döndüğü, Cem oldukları ve muhabbet ettikleri eğitim, dayanışma sosyal ve toplumcu paylaşımın eşitlikçi bir öğretinin kültürlere taşındığı bir mekan olmuştur HBV Dergahı. Osmanlı’nın medreselerde din ağırlıklı eğitim politikalarına karşı HBV Dergâhı aydınlanmayı bilimi ve sosyalleşmeyi ön plana çıkaran ve Aleviler için kutsallık atfedilin bir mekandır. Orayla ilgili tek söz sahibi olması gerekenler yalnızca ve yalnızca Aleviler olduğunu herkesin bilmesi gerektiğinin zamanıdır. Nasıl ki devletin resmi ve hakim inancı Sunniliğin-İslamın- ibadet yerlerine kimse müdahale etme hakını kendinde görmüyorsa Alevilerinde ibadet yerlerine de aynı yaklaşımı bekleriz.

II Mahmut 1826’da HBV Dergâhını işgal edip yüzlerce Bektaşi öldürüp ve geriye kalanları Sürgün ederek Alevi-Bektaşi inancına bir kez daha darbe indirmiştir. Ve HBV dergâhını işgal edip Nakşibendi medresesine dönüştürmüştür. Bugün HBV dergahını bir Nakşibendi dergahı gibi gösterme uğraşı içinde olanları da biliyoruz.

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu ile asıl amaçlanan Alevi dergahları ve Alevilerin ibadet yerlerini kapatmaktı.

Diyanet; Cumhuriyetçi kadrolarının en köklü ve en dokunulmaz kurumudur. Bugün cumhuriyet savunucuları ve sistemin koruyucu kadroları, partiler vs Diyanet’in varlığının başka inançlar üzerinde bir baskı ve tahakküm aracı olduğunu söyleyebiliyorlarmı acaba. Eğer söyleyemiyorlarsa demektir ki; bu devlet tüm varlığıyla, kurucu kadrolarıyla Sünni olmayanlara karşı birlikte hareket etmeyi ve farklı inançları yok etmeyi kendilerine bir görev saymaktalar. İşte bundan dolayıdır ki Alevilerin devlete karşı ciddi bir örgütlülük içerisinde olması gerekir. Bu yetmez kendi müttefiklerini ve dayanışmacı güçlerini çok iyi bir biçimde tespit ederek onlarla ortak hareket etmenin yollarını aramak zorundalar. Aksi takdirde yarın kendilerine dönüldüğü zaman iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Ne tutulacak bir el, nede sığınılacak bir yer bulunamıyabilir. Alevi tarihi bu tür olaylarla (kırım ve katliamlarla) doludur. Eğer bir daha böyle kırım ve katliamlarla karşılaşmak istemiyorsak, Alevilerin geleceğini sağlam temeller üzerine oturtmak için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız.

Bugün bir takım yetersizlikleride olsa, Alevi örgütlülüğü önemli bir aşama kayd etmiştir. Bunu dahada ileri taşımak hem gerekli hemde zorunludur. Alevileri kendi içinde bölmek, parçalamak ve birbiriyle uğraştırmak için devlet ve onun resmi inancı sünnilik elinden geleni ardına koymuyor. Diyanet üzerinde örgütlediği yeşil pasaportlu dedelerle Alevileri kendi içinde parçalamaya ve kaleyi içeriden fethetmek gibi bir anlayışla hareket içindeler.

Bu tür saldırı ve yıkım faliyetleri karşısında Alevi örgütlerinin birtakım eksikleri, zaafları olduğu bir gerçek. Ama bu durum, Alevilerin geçmişte karşılaştıkları saldırılar karşısında ki gibi, bugün pasif ve edilgen bir tutum sergileyecekleri anlamına gelmez. Alevilerin birincil sorunu kendi örgütlülüğünü sağlama almak ve korumak olmalıdır. Bugün Avusturyada olduğu gibi, Alevilerin kendi içinde bir takım sunni sorunlarla boğuşturmayı: İslamın içi dışı ve Şia ile ilişkilendirerek daha  kolay sunnileştirme stratejisi güdülerek kendi gerçekliğinden uzaklaştırmaya, zayıf düşürmeye çalışanlara karşı uyanık olmak zorundalar. Gençlerini bu temelde eğitip örgütlemek yerine biri biri ile uğraşmayı marifet sanan ve Aleviliği kendi içinde bölüp parçalamak çeşitli tarikat şeyhlerinin propagandasını ön plana çıkararak Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi II Mahmut döneminde nasıl ki Nakşibendiliğin Aleviliği üzerinde hakim kılma uğraşı içine girildiyse, bugün aynı oyunlarla Aleviliği kendi mecrasında çıkarmaya çalışan birtakım unsurlar renk vermeden çalışmalarına başlamış durumdalar. Alevilerin bu konuda uyanık olmaları kaçınılmazdır. İnancın, kendi içindeki kurtlardan kurtulması gerekir. İnanç gövdesini sarmaya çalışan bu kurt misali düşkünler, inancı zayıf düşürdüklerinde geç kalmışlığın ızdırabı içinde kıvrılmanın bir çare olmadığını anlamış olsakta bir getirisi olmıyacaktır.
Alevilik kendine özgü bağımsız insan hak ve özgürlükleri esas alan Mazlum’dan yana zalime karşı duran yeryüzünün en gerçekçi inanç biçimidir. Bu inancı kimsenin kirletmesine müsaade etmemeliyiz. İster sağdan, ister soldan nereden gelirse gelsin Alevilik kendi örgütünü yaratmalı ve kendi inancı doğrultusunda sisteme karşı örgütlenmesi gerekiyorsa kendi örgütlüğünü kendisi yaratmalı.

1934 yılında- HBV dergahı içine cami yapanlar Alevi karşıtlıklarını tescillemişlerdir. Cumhuriyet diyanet eliyle, Sünni bir Hacı Bektaşi Veli figürü ve dergâhı medreseye dönüştürme çabası içinde olmuştur. Bu zihniyet bugün hala kendisini dayatmaktadır.

Hacı Bektaşi Veli’nin insan merkeze koyan felsefi, düşüncesi, devletin ve Sünni İslam’ın dar, gerici ve çağdışı anlayışı içinde hapsedilerek, Türk İslam Sentezi içinde eriterek yok etmek ve dönüştürülmek isteniyor.

Alevili inancını, kendi gerici, çağdışı inancı içinde yok etmek için her tür entrika ve oyunlara geçmişte olduğu gibi bugünde devam etmekteler. Hemde devşirme, çatma bir takım dedeler üzerinde bunu yapmaktalar. Yani Alevilerin içindeki hızır paşalar üzerinde amaçlarına ulaşmaya çalışmak istiyorlar.

Dünyanın hiçbir yerinde insanlar kendi ibadet yerlerinde ibadet etmeleri için devletten izin aldıkları ya da izin almaları gerektiği biçiminde bir durumla karşılanmamıştır. Ama bu ülkede -Türkiye’de- Alevilerin HBV Dergâhında ibadet etmek istemeleri izne tabi tutulmuştur. Alevilik bu ülkede tüm kurum ve kuruluşlarıyla işgal altındadır.

4 Temmuz’da Alevilerin HBV Dergâhında karşılaştıkları durum tamda budur. Cem olup, deyişler eşliğinde semah dönmek Alevilere yasak. “Burası müzedir, bakanlıktan izin almadan burada cem yapamazsınız” diyebiliyorlar. II Mahmudun 1826’da başlattığı işgal bugün hala yürürlükte demeki!.

Alevilerin kendi ibadethanelerinde ibadet etmelerinin izine tabi tutmak bir hak ihlalidir. Anlaşılıyor ki Alevilik bu ülkede halen yasaklı ve istenmeyen bir inanç. O çatma ve diyanetten icazetili dedelere ve bu konuda onlara önderlik yapan İzzettin Doğan efendinin Alevi asimilasyonuna yaptıkları katkı bu olsa gerek. Aleviliği sunni İslamın içinde eritip yok etmek. Merek ediyorum, işgal altındaki HBV Dergâhı içinde yaptıkları camide, işgalcilerin namaz kılmaları için devleten iznmi gerekiyor?

Bu ülkede insani tüm değerler: vicdan, ahlaki, adalet ve hukuk yerlerde sürünüyor. Bu konuda mevcut iktidardan bir beklentim yok şahsen. Ama toplumsa bir baş kaldırıyla bu tür yozlaşmalara son verilmesi beklentim hep var olmuştur.

19-Temuz-2019

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI